Anlaşma - Fantastik Kurgu - 1. Bölüm (Mutlu Sonlar Yoktur)

Hikayeye geçmeden önce birkaç şey söylemek istiyorum. Uzun zaman önce Wattpadd üzerinden yayımlamıştım hikayemi. Yalnızca sekiz bölüm yazmış ve dokuzuncu bölümde tıkanınca kurguyu bir kenara bırakmıştım. Devamını her ne kadar yazmıyor olsam da burada iyi okuyucular olduğunu bildiğimden sizlerin gözünden eleştiri ve yorumları okumayı çok isterim. İyi ya da kötü nazik bir dille yaptığınız tüm yorumlarınıza açığım. Umarım okurken keyifli vakit geçirirsiniz.

MUTLU SONLAR YOKTUR

Yirmi beş yıl kadar önce bir kral, şeytanla anlaşma yaptı. Yetmiş beş yıldır süregelen savaşı durdurmak için yaptığı anlaşmada şeytandan yani Lucifer’ dan dört şeyin sözünü istedi: İlki yedi yaşındaki çocuğunun en azından yirmi beş yaşına kadar savaştan uzakta huzurlu bir yaşam geçirmesi, ikincisi tüm insanların bu savaşı unutması, üçüncüsü çocuğunun güvenliğini garanti altına almak için en güçlü ve en zeki iblisi onun hizmetine vermek ve son olarak Lucifer’ ın bir insanla birlikteliğinden olan kızının dünyada kalması. Lucifer bu isteğini kabul etmeden önce krala bunların karşılığında ne verebileceğini sorar. Kral ise kendisi ve eşi de dahil olmak üzere halkının yarısının hayatlarını sunar ona.

Lucifer iblis ordusunun tıpkı insanlar gibi her geçen gün binlerce zayiat verdiğini ancak insanların iblislerden çok daha hızlı ve çok daha fazla ürediğinin farkındaydı. Bu savaş güç yerine yıpratma savaşına dönüştüğü taktirde insanların kazanma ihtimali vardı. Ancak ona katılacak insanları yeni iblislere dönüştürerek zayiatını ve daha fazlasını karşılayabileceğini de hesaba katarak yapılan teklifi kabul etmişti. Tabii biliyordu ki koşulan bunca güçlü isteği sağlamanın Lucifer için bile bir bedeli olacaktı. Anlaşmadaki tüm maddeleri yerine getirdiği taktirde gücünü toparlaması, cehennemde geçirmek zorunda olduğu otuz yıla denk geliyordu. Kaybolan yıllarına rağmen Lucifer oldukça karlı çıkacaktı bu işten çünkü ordusu güçlendiği taktirde otuz yıl sonra dünyayı oldukça rahat bir şekilde fethedebilirdi. İnsanlar da bu süre zarfında yaşanan savaşla ilgili her şeyi unutacak ve barış içinde yaşayacaktı. Barış içinde yaşayan bir toplumun ise savaş yetenekleri tıpkı bir kılıç gibi körelecekti. Bu da aradan geçen otuz yılın ardından insanlara karşı yapılacak olan savaşta fazla zayiat vermeden kolay bir zafer elde edileceğini gösteriyordu. Bu kolay zafer sayesinde iblis ordusunun morali yükselecek ve cenneti ele geçirmek için toparlanmaya gerek kalmayacaktı. Lucifer tüm bunları hesaba katarak anlaşmayı kabul etti.

Bu şeytan ve insan arasında yapılan ilk ve son anlaşmaydı. Ancak bu anlaşmanın sonuçları her iki taraf için de yıkıcı olacaktı. Çünkü Lucifer’ ın düşünemediği tek şey kızı Bioni’ nin damarlarında akan iki farklı ırktan kanın onu bu denklemin tahmin edilmesi en güç elemanı yapmasıydı.

Anlaşmanın kabul edileceğinden emin olan Kral kendi oğlu Art’ ı da getirmekte bir mahzur görmemişti. Lucifer da gözleri önünden asla ayırmadığı kızı Bioni’ yi getirmişti anlaşma yerine. Kral, Lucifer’ ın göremediği bir şeyi görmüştü küçük kızın gözlerinde; Art’ la birlikte oyun oynarken Bioni’ nin de tıpkı Art gibi neşenin kırıntıları vardı iri harelerinde. Bu tablo ile Kral, Bioni’ nin Lucifer gibi olmadığına ve Art’ ın gelecekte her ne olursa olsun onun insan tarafını gün yüzüne çıkaracağına emin oldu.

Yapılan anlaşmada Lucifer güce bel bağlayarak savaşın doruklarına erişmeyi amaçlarken Kral iki küçük çocuğa güvenerek barışın hüküm süreceği bir dünyayı düşlemişti.

Bu anlaşma yapılalı neredeyse otuz yıl olmuştu. Bioni güneyde uyanan yeni güçleriyle korku ve paniği kullanarak Zena İmparatorluğu’ nu ele geçirmişti. Art ise on sekiz yaşında babasından kalan Yenal İmparatorluğu’ nun başına geçerek 14 yıldır koca bir imparatorluğu yönetiyordu.

Bioni’ nin de tıpkı diğer insanlar gibi hafızası silinmiş ve hayatı boyunca yalnız kalmıştı. Kırmızı ve pembe rengin ortalarındaki ten rengi yüzünden insanlar ona “Kötülüğün Tohumu” gibi aşağılayıcı lakaplar takmıştı.

Yirmi beş yıl boyunca diğer insanlar tarafından dışlanan Bioni başlarda kimseye kin beslememişti. Ta ki küçük bir çocukken anne ve babalar kendi çocuklarına ondan uzak durmasını tembihlediği için çevresindekilerin birer birer uzaklaşması yüzünden yalnız kalana kadar. Bioni bunu fark ettiğinde içine çoktan kin tohumları ekilmişti bile.

İnsanlar ondan uzaklaştıkça Bioni zamanla hırçınlaşmış ve sürekli yaramazlıklar yapmaya başlamıştı. Gündüzleri pazar yerlerinde çeşitli meyve ve sebzeleri çalarak hırsızlık yapıyor, geceleri ise onu terk eden ve bariz bir şekilde ona tiksintiyle bakan insanların kapılarına boyayla nefret ve küfür sözcükleri yazıyordu.

On üç yıl boyunca günlerini bu şekilde geçiren Bioni bir gün güneydeki Zena İmparatorluğu’ nda kraliyet muhafızları tarafından yakalanmıştı. Yıllardır yaptığı küçük yaramazlıklardan gına gelmiş ve halk, krala ona sert bir ceza vermesi konusunda baskı uygulamaya başlamıştı. Kral yapılan baskıyla kraliyet muhafızlarına emir vererek onu yakalatmış ve çarmıha germişti. Çarmıha gerilen yirmi yaşındaki genç Bioni gün boyunca öfkeli halk tarafından taşlanmıştı.

O günün gecesinde, tenini ve üzerindeki paçavraya dönen kıyafetlerini iyice kızıllaştırarak süzülen ince kan damlaları yerde birikerek küçük bir kan gölü oluşturmuştu. Ayın ışıkları altında bitkin bir şekilde kan birikintisinden yaralı vücudunun bir yansımasını izleyen Bioni çaresizce mırıldanmıştı: “Ben kötü değilim…” diye.

Bir gün pazar yerinde kadının birisi hırsızlık yapan çocuğuna tokat atmış ve çocuk ağlayıp ‘‘Senden nefret ediyorum!’’ diye bağırmıştı. Annesi yaşlı gözlerle ‘‘Yiyecek çaldığın için sana vurdum ama seni seviyorum. Çünkü seni sevmeseydim sana öfkelenemezdim.’’ demiş ve çocuğuna sıkı sıkı sarılmıştı. Çocuk duyduğu birkaç güzel sözden sonra yatışınca da annesinin elini tutarak yollarına devam etmişlerdi. Bioni bu olaya henüz bir çocukken şahit olduğunda sevginin ve öfkenin bir madalyonun iki yüzü gibi olduğunu, insanların birisine öfkelenmesinin altında aslında sevginin yattığını düşünmüştü. Bu yüzden insanların ona duygusuz gözlerle bakması yerine öfkeyle bağırıp çağırmalarına bile razıydı. Bu türden özel bir sevgi ve ilgi için insanları bilerek öfkelendirmişti Bioni.

Ebeveynlerin çocuğuna duydukları sevgi, sokakta gülerek oyun oynayan çocuklar, eşyalarını başkalarına satmak için pazarlık yapmaya çalışan satıcılar, birbirlerine destek olan binlerce insanın mutluluğu… Her zaman uzaktan gözlediği bu güzel duyguları biraz olsun hissetmek istemişti. Ona sevgisini verebilecek bir ailesi yoktu, onunla oynamak isteyen çocuklara hakkında kötü şeyler anlatılırdı, pazarcılar parası olsa da onunla alışveriş yapmak istemezlerdi ve insanlar… İnsanlar yalnızca Bioni’ den uzak durmak için her şeyi yapardı.

Aklından geçen düşüncelerle gözlerinden akan yaşlar sıklaşıyordu. Ay ışığının altında ağlayışı giderek hıçkırıklara dönüştü ve boğazında bir şeyler düğümlendi. Sessizce fısıldadı geceye: “Hepinizden nefret ediyorum.”

Bioni’ nin fısıldamasıyla ayın parlaklığı birden soldu ve arkasından bir adamın sesi duyuldu. Adam konuşuyordu ancak konuştuğu bambaşka bir dildi ve daha önce Bioni bu dili hiç duymamıştı. Bir süre sonra ses kesildi ve az önce söylenen sözcükler Bioni’ nin kafasında adeta dönmeye başladı. O zaman söylenenleri anladı Bioni.

“Ey efendimin kızı! Nefretin ve sessiz çığlıkların dolunayı söndürürken ruhumun tutsak olduğu bu aciz bedenin içindeki cılız kan öfkeyle devindi damarlarımda.”

Bioni sözcükleri kesik kesik algılarken adam bir kez daha konuştu.

“Sizi güçlendirmek için elimden geleni yapacağım ve size en iyi şekilde hizmet edeceğim.”

Bioni adamın son sözlerini dinleyemeden bayılırken bir iple bağlanan ayakları ve elleri bir anda çözüldü. Ölü bir beden gibi yere düşen kadının bilinçsiz ve yaralı vücudu karanlığın içerisinde süzülerek ormana doğru ilerledi.

Gündüz olup da uyandığında Bioni kafasını kaldırıp etrafını süzdü ve ormanda olduğunu anladı. Önünde çeşitli meyvelerden kurulan sofraya baktı. Elmalar, muzlar, portakallar ve adını bile bilmediği envai türlü meyve vardı. Guruldayan karnına rağmen meyvelere dokunmadan önce etrafa bir göz gezdirdi. Kimsenin olmadığını görünce tereddütle bir elmayı alıp ısırdı. Elmanın tadı öylesine güzel gelmişti ki hızla yiyip bitirdi.

Bunca meyve önüne birisi ya da birileri tarafından toplanıp konulmuş olmalıydı. Bir kez daha etrafına bakınıp birilerini aradı ama kimse yoktu. Rahat bir nefes verdi ve durup buraya nasıl geldiğini hatırlamaya çalıştı. Dün gece olan olaylar aklına gelince az önce bitirdiği elmanın tatlı tadı yerini acılığa bıraktı. Üzüntüyle başını öne eğdi ve kendine çektiği dizlerine kollarıyla sarılıp işlerin nasıl böylesine raydan çıktığını düşünmeye başladı. Tam o sırada “Daha iyi misiniz?” diyen bir erkek sesi duyuldu.

Hızla ayağa fırlayan Bioni etrafına bakındı ancak kimseyi göremeyince korkuyla yutkundu. Ses ise bir kez daha duyuldu:

“Lütfen korkmayın. Beni siz çağırdınız ve size yardım etmek için buradayım. İzin verin isteklerinizi sorgusuz sualsiz yerine getireyim ve sizin bir daha acı çekmeyip güçlenmenizi sağlayayım.”

Bioni merak ve korkuyla "Neden? Neden seni göremiyorum?‘’ diye sordu. Ses ‘Beni görememenizin nedeni size görünmek istemememdendir. Lütfen beni bağışlayın ve bu konu hakkında daha fazla soru sormayın.’’ diye cevapladı. Bioni acıyla ''İsmin ne? Sen kimsin? İnsanlar benden tiksinirken sen neden beni kurtardın?" diye hızlı hızlı sordu yakarır tonda. Adam adeta bu yakarıyı hissedercesine bir hüzünle “Üzgünüm ancak size her şeyi açıklamaya yetkim yok. Bu yüzden bazı şeyleri atlayarak size gerçekleri anlatacağım.” dedi.

Bioni devam etmesi için sessiz kalınca adam sözlerine devam etti. “İsmim İki. Kim olduğum konusunda bilmeniz gereken tek şey size hizmet edecek olmamdır. Size neden hizmet ettiğime gelince… Bunu bir gün öğreneceksiniz ancak şimdilik sorgulamamanızı rica ediyorum. İnsanlar sizden tiksiniyorlar çünkü insanlar çoğunlukla basit canlılardır. Sırf ten renginizin nedenini bilmedikleri için sizi dışlayabilir ve işkence edebilirler. Basit oldukları kadar kompleks olan bu canlılar bilmedikleri her şeyden korkar ve uzaklaştırırlar onları. Bu kendi acizliklerinin bir sorunu ve sonucudur. Öte yandan siz efendim, oldukça güçlüsünüz. Ancak gücünüzü her seferinde sakındınız ve onlardan biri gibi davranmaya çalıştınız.”

Bioni bu sözleri dikkatle dinliyordu ki son cümleyle gözlerini büyüttü ve “Onlardan biri gibi de ne demek? Ben… Başka bir şey miyim?” diye sordu. İki kısa bir süre duraksadı ardından “Sizi temin ederim ki bir insansınız efendim. Sadece sıradan bir insandan çok ama çok daha fazlasısınız.” dedi.

Bioni kendini yere bıraktı ve durup bir süre düşünerek İki’ nin sözlerini kavramaya çalıştı. Yıllardır ten renginin neyden kaynaklandığını merak edip durmuştu. İnsanların ona taktığı lakaplara ve hakkında söylediği yalanlara aldırmamaya çalışmıştı her zaman. Ancak ne kadar görmezden gelirse gelsin hep aynı şeye maruz kalmıştı: Korku ve nefretin yüreğinde açtığı derin yaralar.

Hiç kimse onun kalbindeki yaraları görmemişti. Görseler bile tıpkı bizzat kendisi gibi bunu göz ardı etmişlerdi. Hiçbirisi farkında değildi ki bir insanın yaralarını görmezden gelmek kendisini görmezden gelmekten çok daha beter bir şeydi.

Şimdi birisi onu kurtarmıştı. Tüm bunları arkasında bırakabilecek gibi hissediyordu çünkü yüzünü bile göremediği İki onunlaydı. Hangi sebepten olursa olsun İki diğerleri gibi onu görmezden gelmemişti. Yaralarının, kırgınlıklarının ve pişmanlıklarının farkındaydı İki. Onu bir arkadaş gibi görebilir miyim? Aklına gelen bu soruya Bioni’ nin vereceği cevap oldukça netti. Her ne kadar ona ‘‘efendim’’ diye hitap etse de Bioni onu arkadaştan da öte bir dost olarak kabul görmüştü.

Bioni oturduğu yerde derin bir nefes vererek kendisini uzanır pozisyona getirdi. Gökyüzü ağaçların sıklığından dolayı fazla görünmüyordu ancak gördüğü kadarıyla bulutsuz bir sabaha uyanmıştı. Aklına gelen şeyle Bioni düşünceli bir şekilde “Yaralarım… Dün gece oluşan yaralar… Onları sen mi iyileştirdin İki?” diye sordu. İki birkaç nefeslik sürenin ardından “Hayır efendim, yaralarınız kendi kendine iyileşti. Ayrıca iki gündür baygın yatıyordunuz.” dedi. Bioni telaşla doğruldu ve “Kraliyet muhafızları! Onlar beni aramak için çoktan ormana çıkmışlardır.” dedi ve elini hemen alnına götürdü. İki sakin bir ses tonuyla “Şu an kuzeyde, Yenal İmparatorluğu’ nun yakınlarında bir ormandayız. Muhafızlar buraya gelmeyeceklerdir ki isteseler dahi gelemezler çünkü burası Yenal İmparatorluğu’ nun özel kraliyet mülkü. Yenal İmparatorluğu’ nun genç kralı ise o kadar meşgul ki buraya gelmek aklına bile gelmeyecektir. Dahası kullanılmayan bu büyük orman antrenmanlar için ideal bir yer.” dedi.

Bioni derin bir nefes aldı ve iki gündür uyumasına ve iyileşen yaralarına hayret ederek ayağa kalktı. Bir elma açlığını bastırmaya yetmemişti bu yüzden adını bilmediği bir meyveyi eline alırken “Ne antrenmanı?” diye sordu. İki “İçeriğini şimdilik bilmenize gerek yok. Zamanla öğrenirsiniz. Sadece dediklerime harfiyen uyarsanız yaklaşık on yıl içerisinde bu dünyada kimseyi rakip olarak bile görmezsiniz efendim. Size taşlarla saldıran o basit canlılardan da kolaylıkla intikam alabilirsiniz.” dedi. Bioni elindeki meyveyi henüz ısırmıştı ki hemen bir kenara bırakıp “İntikamla ilgilenmiyorum.” diye mırıldandı. İki hararetli bir ses tonuyla “Size yapılan haksızlığın bedelini ödemelerini istiyorum efendim. Ayrıca sizi en azından kendinizi koruyabilecek kadar güçlendirmek ve eğitmek de isterim. Tabii reddedecek olursanız size karşı gelemem ancak bu durumun bir daha tekrarlanmayacağı sözünü de veremem.” dedi.

Bioni’ nin canı çok yanmıştı ve bir daha böyle bir şeyin hiçbir canlıya yapılmasını istemiyordu. İntikam, nefret ve öfke gibi olumsuz duygulardan her zaman kaçınmaya çalışmıştı. İyi birisi olup aralarına katılmak istemişti sadece ancak karşılaştığı durum bunun tam tersiydi. Belki de bir kereliğine de olsa safiyane duygularını bir kenara bırakmalıydı. Belki onlardan çok daha güçlü olmak ve onları yönetmek sevgilerini kazanmanın anahtarıydı…

Bioni bu düşünceyle pes edercesine omuzlarını indirdi ve “Yapacağım. Nereden başlayacağız peki?” diye sordu. İki tereddüt etmeden cevap verdi. “Öncelikle gücünüzü daha çabuk toparlamanızı ve daha iyi kontrol etmenizi sağlayacak bir mührü sırtınıza yerleştirmem gerekecek.” diye cevapladı. Bioni merakla “Ne mührü?” diye sorduğunda ağaçlardan birinin yerinden sökülmesi ile korkuyla geriye doğru birkaç adım attı ve kendi ayağına takılıp yere düştü.

Sökülen ağacın kök ve yaprakları tıpkı bir havucun kök ve yaprak kısmlarının bıçakla kesilmesi gibi kesilivermişti. Havaya kalkan düzgün kerestenin bir ucuna yoktan var olup da dökülen neredeyse bir avuçluk siyah toz ile birlikte ağacın ucu önce alev alev yanmış ve sonra üzerinde bir işaret belirmişti. Açığa çıkan değişik üçlü sarmalın ortasında iç içe geçmiş iki üçgen şekli vardı. Üçgenlerden birinin üç ucu da sarmallara denk geliyordu. Diğer üçgenin uçları ise sarmallar arasındaki boşluğu gösteriyordu. Bioni korkuyla yutkundu ve hala dumanlar çıkan işarete bakarak “O şeyi sırtıma değdirmeyeceksin değil mi İki?” diye sordu. İki “Değdireceğim ancak sizi temin ederim canınızı yakmayacak efendim.” dedi.

Bioni bir süre derin derin nefesler arasında “Peki o zaman. Yap gitsin.” dedi ve ayağa kalkıp sırtını dumanlar tüten ağaca doğru çevirdi.

Birkaç saniye sonra dağlanan teniyle attığı çığlık ormandaki tüm kuşları kaçırmaya yeterken Bioni dizlerinin üzerine çöktü ve acıya direnmeye çalıştı. İki endişeli bir ses tonuyla “Direnirseniz canınız daha çok yanar efendim!” diye seslendi. Bioni gözlerinden kan gelirken duyduğu şeyle birlikte kendini serbest bıraktı ve acının zamanla dindiğini fark etti. Birkaç saniye süren o acıyla öylesine ter dökmüştü ki tişörtü sırılsıklam olmuş ve yarı uyanık yarı baygın bir hale geçmişti.

Gözlerinin önüne birbirlerine gülümseyen iki küçük çocuk gelmişti. Ten renginden kız çocuğunun kendisi olduğunu anlamıştı ancak oğlanı çıkaramadı. Oğlan ona heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Kendisinin de oğlanın da gözlerinin içi gülüyordu adeta.

Küçük oğlan çocuğu sözünü “… Ve prens güzel kızı kurtarmış.” diye noktaladı. Küçük Bioni hayretle ellerini çırpıp “Ne güzel… Peki sonra ne olmuş?” diye sorunca oğlan durup düşünmeye başladı. Bir süre sonra ağzında bir gülümseme belirdi ve “Masalın devamı yok ama istersen ben yazabilirim.” dedi. Küçük Bioni gözlerini kırpıştırıp “Gerçekten mi?!” diye hayretle sorduğunda oğlan gülümseyerek “Prens kızdan etkilenmiş ve onunla bir ömrü birlikte geçirmek istediğini söylemiş. Sonunda birlikte ve güzel bir hayat yaşamışlar.” dedi. Küçük Bioni’ nin yanakları kıpkırmızı olunca “Peki sen de tıpkı masaldaki gibi beni kurtarır mısın bir gün?” diye sormuştu. Çocuk elini Küçük Bioni’ nin omzuna koymuş ve “Bir gün tehlikeyle karşılaşırsan asla umudunu kaybetme. Çünkü o gün seni bulacağım ve her tehlikeden koruyacağım.” demişti.

GÜNÜMÜZ

Bioni tahtında kımıldandı ve özlemle gülümseyerek “Seni bulacağım prensim.” diye mırıldandı.

Başı öne eğik bir şekilde emirlerini bekleyen adama “Sıradakiler gelsin.” dedi. Adam yutkundu ve “Kraliçem… Başka parti kalmadı. Güneydeki tüm erkekleri önünüze serdik ama yine de onu bulamadık. Kimi aradığınızı söylerseniz belki…” derken Bioni bıkkınca “Kapat çeneni.” dedi.

Adam korkuyla yerine sindiğinde Bioni ayağa kalktı ve “Kuzeye gitmeli miyiz sence İki?” diye sordu. İki sıkıntıyla "Bence bu kadar yeter efendim. Yıllardır rüyanızda gördüğünüz çocuğu arıyorsunuz ancak bırakın onu bulmayı en ufak bir ipucu bile bulamadınız…‘’ dedi. Bioni buna bir cevap vermeyince ‘’…Ve yine de onu bulmadan vazgeçmeyecek gibisiniz. İsteğiniz buysa kuzeye gidebiliriz ancak buradaki krallığınız ne olacak?" diye sordu.

Bioni ayağa kalktı ve önünde duran adama “En iyi yüz askerimi çağır derhal.” diye emretti. Adam yutkundu ve “Kraliçem sizi sorgulamak haddime değil ancak…” derken Bioni soğuk bir tavırla “Haddin değilse sorgulamaya kalkışma da dediğimi yap. Yoksa seni ve aileni de çok sevdiğin o kralının yanına gönderirim.” dediğinde adamın yüzü buz kesti ve " Emredersiniz." dedikten sonra hızla taht odasından dışarı çıktı.

Bioni elini sallayarak karşısındaki duvarda beliren dev haritada gözlerini gezdirdi. Haritadaki güney kısmında bir çarpı işareti belirirken önüne serilen üç kıtaya baktı. Kuzey, doğu ve batı kıtaları. Derin bir nefes aldı ve uzun zamandır beklettiği İki’ nin sorusunu cevapladı. “Buradaki krallık umurumda bile değil İki. Umursadığım tek şey prensimi bulmak ve ona neden ben acı çekerken gelmediğini sormak.”

İki bir süre sessiz kaldıktan sonra “Tatmin edici bir cevap almazsanız onu da öldürecek misiniz?” diye sordu.

Bioni olduğu yerde kalakaldı ve bunu ciddi ciddi düşündü. On iki yıl boyunca acımasız eğitimlerle birçok kez ölümün eşiğine gelmiş ve tam pes edeceği sırada o çocuğu bulabilmek uğruna dişini sıkmıştı.

Eğitimini tamamladığı zaman saklandığı ormandan çıkmış ve önceden barındığı Zena İmparatorluğu’ na geri dönerek kralı ve arkasındakileri öldürmüştü Bioni. İsyan eden halktan birkaç kişiyi ise herkesin gözleri önünde tek bir el sallayışı ile toza çevirmişti. Halkın bir zamanlar yalnızca sevgiyle yönetilebileceğini düşünmüştü ancak bunun imkansız olduğunu fark edince bu çabaya bir son vermiş ve tıpkı ona yaptıkları gibi korkularını kullanarak imparatorlukta yaşayan herkesi bastırmıştı.

İki yıl boyunca güneyin altını üstüne getirerek tüm erkekleri karşısına çıkartmış ve zihinlerine girerek prensini aramıştı. Bugün son yüz erkeğin zihnini incelemiş ama yine de bulamamıştı onu. Şimdi ise bir zamanlar ormanlarını kullandığı Yenal İmparatorluğuna gitmeyi ve kraldan özel bir ricada bulunmayı istiyordu. Tabii reddedildiği taktirde kralı öldürecek ve Yenal İmparatorluğunun da başına geçerek kendi işini kendisi yapacaktı.

Bioni gülümsedi ve “Tüm dünyayı arayıp onu bulacağım. Beni reddetmesi umurumda değil. Tek istediğim hikayedeki gibi beni beladan kurtarması. En kötü ihtimalle beni kendinden kurtarması yeterli olacaktır. Hikaye de burada bitiyordu… Mutlu son diye bir şey asla olmamıştı zaten.” dedi.

Selam, öykünüzü okumaya başladım ancak birtakım anlatım bozuklukları yüzünden devamını getiremedim. Zaman kipleri, belagat ve tutarlılık konularında bence daha dikkatli olmalısınız. Öykünüz ne kadar yaratıcı olursa olsun doğru bir biçimde anlatılmadıktan sonra her şey nafile.

Dediklerimi somutlaştırmak adına sorunlu gördüğüm birkaç yeri alıntılıyorum:

Vermesi. Diğer üç şart …geçirmesi, …unutması ve …kalmasıyken “vermek” arada sırıtıyor ve paragrafın bütünlüğünü bozuyor.

Zaman kipi öyküye başladığınız geçmiş zamandan birden geniş zamana döndü. Doğrusu sordu ve sundu olacak.

Yeni fazlalık.

Tabii fazlalık. İstek koşulmaz, şart koşulur.

Da fazlalık.

Da fazlalık. Art’ı yanında getirmekte bir mahzur görmemişti.

Öykünün ilk cümlesinde yirmi beş yıl oldu demiştiniz. :slight_smile:

2 Beğeni

Canınız sağ olsun, bu konuda kendimi geliştirmeye çalışacağım.

Bir ara yıllar konusunda kafam karışmıştı ve sonradan düzeltme yapmıştım ama burayı unutmuşum. Çok teşekkür ederim. :sweat_smile:

Değindiğiniz bütün konular için ayrıca teşekkür ederim bir ara tekrar düzenleme yapacağım. :grin:

1 Beğeni

İyi çalışmalar, kolay gelsin. :slight_smile:

1 Beğeni