“Çözülebilir sorun yoktur. Bir sorunun varlığı, özünde, bir çözümün yokluğunu taşır.”
“Yaşamak zorunda olmanın dehşeti yataktan benimle beraber kalktı. Her şey gözüme boş göründü bir an ve içimden buz gibi bir ses, hiçbir derdin çaresi yoktur dedi.”
“Yoksa bile nerede Tanrı ? Dua edip ağlamak, işlemediğim suçlara tövbe etmek, bir anneninkinin yerini tutmasa da , bağışlanmanın bir okşayışa benzeyen tadını duymak istiyorum.”
“Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur.”
“Ve ruhsuz tüketicilerle ,zevk peşinde koşan boş insanlarla,iç-dünyalarını dolaşmaya çıkanlarla ve programlanmış miskinlerle dolu o topluma gerçek hayatta ne kadar yaklaştık?”
“Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz.” Buraya rahatlıkla şunu da ekleyebilirmiş: “ve kâbusların da.”
"Biliyor musunuz, bazen kendimiz için ürettiğimiz bir dünyada yaşıyormuşuz gibi geliyor bana. Neyin iyi, neyin kötü olduğuna biz karar veriyoruz, kendimize anlam haritaları çiziyoruz… Sonra da, tüm yaşamımızı kendimiz için planladığımız şeyle mücadele etmekle geçiriyoruz.
Sorun şu ki her birimizin kendi uyarlaması olduğundan, insanlar birbirini anlamakta güçlük çekiyor."
Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde - Olga Tokarczuk
Her şey alçak güneşin kızıl-altın ışığıyla nasıl da parlıyor…Bir düş diyarı ya da ayak basılmamış büyülü,yasak bir dünyaya açılan kapı sanki…Burada olsanızda görebilseniz.
“Karabasanlardan çıkmış tekinsiz kuleler gibiydi bu zirveler;sanki bir yasak diyara, bilinmeyen bir zaman,mekan ve boyuta açılan ürpertici bir geçidin kolonlarıydılar.Onlara baktığımda kötücül varlıklar-etekleri,lanetli dipsiz uçurumlara doğru inen deliliğin dağları -oldukları hissini içimden söküp atamadım.”
Ben aziz mertebesinde biri değilim, yaşamım boyunca yalnızca iyi şeyler yapmadım. Ama kötülük arasında seçim yapmam gerektiği zamanlar, hiç seçmemeyi yeğlerim.
Ah Stregobor, hükümdarların zalimlikleri mutasyonlar ve lanetlerle açıklanabilseydi güzel olurdu.
“İlk kez öldürdüğünde bir değil, sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da, savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da… bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise, kimseyi öldürmüş sayılmazsın”
Ama derinlerde, hepimizin derinlerinde, bir yozlaşma, bir tür çürüme var. En iyiler bile bu kirlilikten kaçamıyor. Kanalizasyonda çalışıp kanalizasyon kokmamak mümkün değildir.
İşsiz kalmak bazı koşullarda harekete geçirici olabilir. Aniden, sistemin dışında kalırız, dünyanın bir parçası olmayız, kimse bizi istemez, kapıları çalarız ama kapılar açılmaz, tanıdıklarımız bizi gördüklerinde yol değiştirirler ya da acıma duygusuyla dolup taşarlar, ki bu daha da kötüdür. Bu, sadece yaptığımız şey mi yoksa bundan daha fazlası mı olduğumuzu anlamak için iyi bir zamandır. Ama bu, uzun süre dayanamayacağımız ahlaki bir lükstür. Benim gibi yalnız bir adam için bile.
“Tehdit esasına dayanan ahlâk, bir fazilet olmadıktan başka güvene de lâyık değildir.”
M. K. ATATÜRK
Bu söz kitaplara da yansımıştır. Aslen bir konuşmasından alıntıdır. Çocukluğumdan beri bu paralelde düşünen, bu sözün uygulamasını hayatına yaymaya çalışmış bir insan olarak ilk yapabileceğim alıntıdır.
“İnsanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar.”
“Kitapların dışında bu garip adamın dünyayla bir ilgisi yoktu;çünkü onun için varlığın tüm olguları harflere döküldüğünde,bir kitapta toplandığında ve aynı zamanda her şeyden arınmış olduğunda başlıyordu.”
For the greatest teaching of the monks of the Yellow Rose is the ability to forgive, wholly, your own shortcomings, to accept your physical being as a vessel to a spirit ever seeking perfection. Such true acceptance of oneself, of limitations and weaknesses and failings, allows one to proceed without becoming hindered by guilt and undue hesitance.
“Jaime,” diye fısıldadı Brienne, sesi o kadar ha ifti ki Jaime rüya gördüğünü düşündü.
“Jaime, ne yapıyorsun?”
“Ölüyorum,” diye yanıtladı Jaime aynı fısıltıyla.
“Hayır,” dedi kız, “hayır yaşamalısın.”
Jaime gülmek istedi. “Bana ne yapmam gerektiğini söylemekten vazgeç fahişe. Canım
isterse ölürüm.”
“O kadar korkak mısın?”
Kelime Jaime’yi sarstı. O Jaime Lannister’dı, Kral Muhafızlarnın şövalyesiydi, Kral
Katili’ydi. Ona daha önce kimse korkak dememişti. Başka şeyler söylemişlerdi, evet; yemin
bozan, yalancı, katil. Onun zalim olduğunu söylemişlerdi, tehlikeli, pervasız. Ama asla korkak
değil. “Ölmekten başka ne yapabilirim?”
“Yaşa,” dedi kız, “yaşa, savaş ve intikam al.” Ama fazla yüksek sesle konuşmuştu. Rorge,
kızın kelimelerini değilse bile sesini duymuştu. Geldi ve lanet olası dilinin kesilmesini
istemiyorsa susmasını söyleyerek kızı tekmeledi.
The rich man is often owned by that which he thinks he owns.
Taking a silver piece from a man who has ten silvers hurts him and his family less than taking a copper piece from a family that has only ten coppers. And taking a gold piece from a woman who has ten gold means less to her family’s well-being than the tithe imposed upon the man with the ten silvers. And the rule holds true so on up the line of wealth. The more you have, the less you need, and once all the basic needs are met, the luxuries become redundant and indeed flatten the joy of purchase.
A beggar at the gates of House Baenre will be killed or enslaved.
A beggar at the gates of Gauntlgrym will find a hot meal and a bed.
This is why King Bruenor is my friend.