Beğendiğiniz Kitap Alıntıları


#330

Kadınlar Ülkesi - Charlotte Perkins Gilman


(galeme) #331

Anlamak için dört defa okudum ama anlayamadım. Beğeni atamıyorum kusura bakmayın. Bu durumu belirtmek istedim.


(Cemalettin Sipahioğlu) #332

Yettim, geldim, açıklamaya! Ama bu da biraz kafa karıştırabilir :sweat_smile:

Meali; ortak konularda herkesin farklı görüşleri olduğu ve bu yüzden, tarafların birbirlerine bahsettikleri/bahsetmeye çalıştıkları hususların muhatabı tarafından farklı algılanıp yorumlanacağı ve bunun çift yönlü gerçekleştiği; ve neticede, karşılıklı iletişim halinde bulunan bireylerin, zannettiklerinin aksine, arzuladıkları biçimde düşündüklerini anlatamayabileceği ve karşı tarafı tam manasıyla anlayamayabileceği, vurgulanmak isteniyor.


#333

Ve beyin eriyip kulaklardan akar… :joy::joy:


(Cemalettin Sipahioğlu) #334

Alıntının içeriğine yaraşır bir başarısızlık örneği sergileyerek :joy:


#335

İnsanın bazen karşısındakiyle aynı frekansta buluşup ortak bir zemin bulduğunu sanarken aslında hiç de öyle olmadığını, bu süreçte sorun çıkmayacağına kesin gözüyle baktığı konuların bile aslında en başından beri koca bir sorun olarak var olduğunu sonradan fark etmesi ve bunun yarattığı hayal kırıklığı diyebilirim.

Kitabı okurken çok daha fazla anlam kazanıyor aslında.


(galeme) #336

@Bay_Karamsar Kafam biraz daha karıştı ama zahmete girdiğiniz için teşekkür ederim.

@midousuji Şimdi bütün mesajları harmanlayınca anladım (sanırım).

Fakat biraz fazla mı lafı dolandırarak yazmış acaba anlaşılmamak adına diye düşünmekten de kendimi alamadım. Böyle bir cümleyi çözünce hayal kırıklığına uğramış hissettim biraz da, daha büyük bir anlam beklemiştim.

Sonuç olarak “Herkesin bildiği kendine.” şeklinde bir çıkarım yaptım.


(Cemalettin Sipahioğlu) #337

Durum, bundan biraz daha farklı. Daha çok insanların anlaştıklarını düşünürken aslında anlaşamamalarına yönelik bir şey. Aynı kitabı okuyup aynı filmi izledikten sonra farklı kişilerden farklı yorumlar gelmesi değil de, aynı konuda uzlaşıldığını farz ederken, aslında iki tarafın da bambaşka gerekçelerle karşı tarafın kendisini anladığını zannetme hatasına düşmesi. Hani birinden onayladığınız bir yorum gelir ve siz de o yorumu desteklersiniz ama aslında o yorumun sarf edilmesinin arkasındaki görüşler, yorumun sizde uyandırdığı görüşlerden farklıdır ya, öyle bir şey. Muhakkak bu tür tecrübeleriniz olmuştur.


(galeme) #338

Evet şimdi daha açıklayıcı oldu. Aslında bir önceki mesajımda da büyük ölçüde doğru anlamışım fakat “herkesin bildiği kendine” çıkarımı uygun olmamış.

Böyle durumlarla illa ki herkes karşılaşmıştır fakat bunun açık bir şekilde farkına vardığım durum şu an şıp diye aklıma gelmiyor.

Bazen düşünüyorum yazarlar neden açık açık anlatmak varken bu şekilde süslüyorlar cümlelerini. Tabii buna süsleme denirse. Haddim olmayacak ama ben demem şahsen. Yazarın vermek istediği mesajı mümkün olduğu kadar kişiye ulaştırması mı önemli yoksa süslü cümleler kurarak sadece belirli bir kesime ulaştırması mı önemli? Üstelik bu kesim hali hazırda bu mesaja sahip olan kişilerden oluşuyorsa…


(Cemalettin Sipahioğlu) #339

Eee… iyi de… bu belli bir kesimin başına gelen, çok istisnai bir durum değil ki. Yoğun biçimde birileriyle iletişim içerisindeyken sıklıkla yaşanılan ve o sıklık sebebiyle fark edilmeyen genel bir durum.

Hikâyecilikte de bu yüzden, deneyimlenen ama bir sebeple fark edilmeyen durumların altı çizilsin diye, duygusal ve düşünsel olarak okurun “uyarılmasını” sağlayarak, metinüstü okumaya yönelmesini sağlayan tekniklere başvurduğu çoktur. Okurun hikâyeye duygusal ve düşünsel tepki vermesini sağlatarak, bir nevi anlatılan üzerine düşünmesi talep edilir ve okurun anlatılan üzerine düşünmesi için bir uyarı oluşturulur. Bu “tepki” verdirme yöntemleri arasında sadece okuru hoşnut eden unsurlar da yer almaz. Bazen, okurun aklıyla oynamak, anlatılanı özümsemesi için ona çaba harcatmak namına, ona anlatılmak isteneni hemen sunmaktan daha faydalı olabilir. Bazen okuru iğrendirmek, öfkesini çekmek, rahatsız etmek, ters köşe yapmak vb. hissiyatlar yaratmak okurun anlatılanı anlamaya teşvik etmede daha işlevsel olabilir. Çünkü zihin otomatik olarak, kendisine sunulanı “anlamlandırma” eğilimindedir. Ve buna göre okurken edinilen bilgiler tekrar ve tekrar yorumlanır ve tekrar birleştirilerek, anlamlı bütünler haline getirilmeye çalışılır. Zihnin bu otomatik sistemini bilinç düzeyine de çıkartmak için, “tepki” verdirmeli uyarıcı unsurlar, hikâye anlatımı için olmazsa olmazdır, bu yüzden. Konumuz olan, üstüne düşünülmesini talep eden “bilmecemsi” cümleler de bu unsurların bir çeşidi.

Elbette bu tür “uyarıcı” teknikler, tek başlarına bir anlam ifade etmiyorlar. Hikâye anlatılırken, o "unsur"a gelene kadarki ve sonraki bilgiler (olay örgüsü, gelişmeler, vs.) o kısımları bütünle beraber daha anlamlı kılıyor. @midousuji’nin belirttiği gibi, paylaştığı alıntı, romanın geneliyle daha iyi anlaşılacaktır. O alıntıyı desteklemek için hikâyede geçen başla olay örgüleri de muhakkak vardır.

Alıntıların kötü tarafı da, anlamlı olanı bağlamından soyutlaması zaten; ait oldukları metinden kopan metinler, ana metinde yüklemlendikleri anlamları ve tesirlerinde azalma veya anlam kayması yaşayabiliyor.


(Cemalettin Sipahioğlu) #340

Christopher’ın dedesi, eşinin yakın zamanda vefatı sebebiyle kötüleşmektedir. Yaşlı adam yavaş yavaş unutma nöbetleri geçirmekte, aile elinden geldiğince onun yanında olmaya çalışmaktadır. Yaşlı adam kendinde olduğu zamanlarda torununa başından geçen hikayeleri anlatır; çocukken arkadaşlarıyla gördükleri İpeksi adını verdikleri çocuk hayaletini ve nicelerinden bahseder. Christopher, yeni arkadaşlarıyla oynadığı "ölme oyunu"ndan edindiği tecrübe sonrası, dedesinin tecrübesine farklı bir gözle bakınmaya başlar ama isimlendiremez.

Dede ile torun bir gün karşılıklı oturmuşlarken aralarında geçen unutmak ve hatırlamak bağlamında başlayan diyalog, ölüm ve yaşam üzerine değerlendirilebilecek bir diyaloğa dönüşür:

“Bu İpeksi’yi izlemek gibi, oğlum.”
Ona dönüp, eline dokundum.
“Evet, aynen öyle. Buradan oturmuş, neye benzediğini düşünüp duruyorum.”
Onu daha sıkı tutarak dinledim. Nasıl yüzünü güneşe çevirdiğini, alıçlı patikalardan nasıl yürüdüğünü, nasıl şarkılar söyleyip, eski öyküler anlattığını geçirdim aklımdan.
“En karanlık tünel boyunca, daha önce hiç bilmediğin bir tünel boyunca, öbür adamların hepsinden çok uzakta, tek başına onu izlemeye benziyor. İpeksi’nin olduğunu düşündüğün yere gelip, hiçbir şey bulamamaya benziyor. Yalnızca karanlık. Yalnızca hiçlik. Üstelik kıpırdayamıyorsun ve nasıl geri döneceğini de bilmiyorsun. Orada durdukça, karanlık seni daha çok sarıyor; öyle ki, karanlıktan başka bir şey kalmıyor ve hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyor, hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey hatırlamıyorsun.”
Sanki gücüm onu sonsuza kadar bu aydınlık dünyada yanımızda tutabilirmiş gibi, ona sıkı sıkı sarıldım. Elimi iki elinin arasına aldı, çayını yudumladı ve gülümsedi.
"İşte böyle, " dedi. “Beni sıkı tut, oğlum. Bırakma.”
“Anladığımı sanıyorum,” dedim. “Hiçbir şey görmüyorsun. Hiçbir şey duymuyorsun.”
“Hiç.”
“Hiçbir şey hatırlamıyorsun.”
“Hiç. Hiçbir şey yok hatırlayacak.”
“Ve geri dönene kadar da korkmuyorsun.”
“O kadar zaman gitmiş olduğunu anlamaktan korkuyorsun. Yine gideceğini bilmekten korkuyorsun. Ama oradayken… Hiçlik.”
Omuz silkip, gülümsedi yine.
“Geri dönüşler de, sanki bulunma gibi. Ellerinde fenerleriyle tünellerde ilerleyen madencilerin sana seslenmesi gibi.”
Bir daha başını salladı.
"İhtiyar dertleri işte. Ne kadar anladığını düşünsen de, bunlar senin gibi çocuklara göre değil, " dedi. “Ama ne olduğunu anlamana yardım etmenin bir yolunu bulmak istiyorum. Yardım edebilirsem, senin için daha az korkutucu olur, değil mi?”
“Evet,” diye fısıldadım.
Uzandı, parmaklarının ucuyla yavaşça gözyaşlarımı sildi.
“Buna gerek yok,” diye fısıldadı. “Ben günümü yaşadım, sen de kendininkini yaşayacaksın.”

Dünya Büyülü Bir Yer - David Almond


(galeme) #341

Şimdi aklıma geldi de, peki ya bu kişi “Yahu bu ne karman çorman anlatmış hiçbir şey anlamadım.” diyerek okumaktan vazgeçerse, yani sizin yazdığınız şeyin aksini yaparsa; bu durumda suçlu kimdir? Kişi yanlış kitabı mı okuyordur, kapasitesinin üstünde şeyler mi okuyordur yoksa yazarın da biraz suçlu olma ihtimali var mıdır?

Bazen şeklinde başlamışsınız cümleye, dolayısıyla bunun aksi durumları da olabilir demek ki fakat yine de sormak istedim.


#342


(Cemalettin Sipahioğlu) #343

Okuma eylemi, yazar ile okur arasında karşılıklı yürütülen çabaların ürünü, demek yanlış olmaz. Yazarın anlatma çabasının ürünü metnin, okurun onu anlamak gösterdiği gayretler karşısında (kelime ve cümle anlamını çözme, aktarılanlar arasında bağ kurma, bir takım diğer bilişsel aktivitelerde bulunmak, vs.) tepkimeye girmesiyle oluşan bir süreç. Kısacası, yazarın da okurun da anlatmak ve anlamak hususlarında bir takım yükümlülükleri var.

Bu sebeple iki taraftan birinin yetersiz kalması ya da ikisinin de yetersiz kalması veya da ikisinin de kontrolünü aşan zaman ve dönem mefhumu (dilin ve gündelik hayattaki değişimler, dönemle hikâyeye karşı değişen algılar vb.) sebebiyle kast ettiğim okuma tanımını zorlaştıran şeyler söz konusu olabiliyor. O yüzden, verdiğiniz örnekteki gibi okurun okumaktan vazgeçmesindeki sebep, kitaptan kitaba, yazardan yazar ve okurdan okura, değişiklik gösterecektir. Ve ayrıca bu sebepler, bazen herşeyin olması gerektiği gibi gitmesine rağmen, tarafların ve değişkenlerin farklı oranlarda birbirlerini tetiklemesi sebebiyle, soruna dönüşebilir. Örneğin, yazar, o zamana kadar metne küçük bilgiler ekleyerek okuru bilgisiz bırakmamıştır ama bir yerde okurun kendi çıkarımlarını yapabilmesi için bir iki şey atlar; okur da, anlatımın o zamana kadar eksiksiz gittiğini dikkate alırken, yazarın bu hareketini hata olarak algılayabilir. Bu örnekteki gibi ne yazarda ne de okurda ne de metinde hata olmasa bile ortada bir tür sorunun, bir tür kopukluğun yaşandığı açık.

Yani, bu sorunuza kesin bir cevap vermek ne yazık ki mümkün değil. Bazı kitapları rezil yapan şeyler, bazısını harika yapabiliyor; bazı okurların anlamlandırdığı şeyler başka okurların zihninde karşılık bulamayabiliyor; belirsizliğin sebepleri böyle uzar gider.

Bu bir bakıma hikâyeciliği özel kılan unsurların aynı zamanda hikâyelerin iyi mi kötü mü, anlamlı mı anlamsız mı oldukları üzerinde uzlaşılara varılamamasının da yegane kaynağı. Herkesin haklı olduğu ve kimsenin haklı olamayacağı o kaygan tartışmalar, bizzat hikâyeleri güçlü yapan unsurların değişken ve tepkimeye açık doğasından geliyor. Okuru bilgilendirmek ve etkilemek için ne, ne kadarı, ne biçimde anlatılacak; muğlaklık ve mutlaklık nasıl ve ne ölçüde kullanılacak? Anlatısal düzlemdeki bu ve bu türden sorular, yazarı ve okuru başka açılardan meşgul edip duruyor işte.


#344

“Bazen kendi kendime vakit geçirmeye o kadar dalıyorum ki, tesadüfen tanıdık birine rastlarsam küçük bir şok yaşıyorum ve uyum sağlamam biraz vakit alıyor.”

Kazuo Ishiguro - Beni Asla Bırakma


#345

Resmedilmiş bir denizde, resmedilmiş bir gemi gibi başıboş. Dracula -Bram Stoker


#346

Oysa kahve içmişliğimiz de vardı; “Bu ne hatır gönül bilmezlik” diyemedim…

Orhan Veli Kanık - Sevdaya mı Tutuldum?


(Derin) #347

Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi, kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna


#348

Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.

Shakespeare - Hamlet


(Can) #349

Sanıyorum bu alıntıyı herkes hayatında en az bir kez okumalı.

“Tabanca şakağımda, uzun zaman öyle kaldım. Parmağım tetikteydi. Biraz bastırıyordum ama yeterince bastırmıyordum. “Biraz sonra daha fazla basacağım, tabanca patlayacak” diyordum içimden. Demir’in soğukluğunu hissediyordum. “Bir an sonra hiçbir şey hissetmeyeceğim artık. Ama bundan önce müthiş gürültü duyacağım” diyordum. Düşünsenize! Kulağımın öylesine yakınında! Her şeyden önce bu tuttu beni: gürültü korkusu… Saçma bir şey, öyle ya insan öldükten sonra… Evet! Ama ben ölümü bir uyku gibi umarım; patlama ise uyutmaz, uyandırır… Evet, bundan korkuyordum kuşkusuz. Uyuyacağım derken, birdenbire uyanmaktan korkuyordum.”

André Gide, Kalpazanlar