Bir Kadını Terk Etmek (Pislik Verakan)

Kendi hayatımda yaşadıklarımı, kendi tecrübe ettiğim konuları ele alarak öyküler, düz yazılar yazmaya başladım. Yazdığım bu yazıları da “Pislik Verakan” adı altında derlemeyi düşünüyorum. “Bir Kadını Terk Etmek” bunun ilki ama asla sonuncusu değil…

Bir Kadını Terk Etmek

Yalnız hissettiğim boğucu akşamlardan birisiydi. Ağaçların çıplaklığı sonbahar mevsimine yakışıyordu. Cılız bir rüzgar vardı; üşütmese de “iyi ki ceket giymişim” dedirtiyordu. Son zamanlarda bolca geçtiğim, arada kalmış bir yolun başındaydım. Üç kişinin yan yana zar zor yürüyebileceği, ışıklandırmanın yetersiz olduğu, tek başına iki dakika da bitecek ama yanında sevgilin varsa daha uzun sürecek bir yol. Yanımda neredeyse bir aydır beraber olduğum bir kadın duruyordu. Yanımda birinin olması yalnız hissetmediğim anlamına gelmezdi. Onun sayesinde keşfetmiştim bu yolu… Onu işten aldığım akşamlar, yürüyüş yaparken biraz daha romantizm yaşamak için kullanırdık o yolu. Birçok kişinin öylesine geçtiği yola biz “Aşıklar Yolu” diyorduk. Evet, bir aydır beraber olduğum kadınla yürüyüş yaptığımız yola isim vermiştik. Telefondan adını şimdi hatırlayamadığım bir şarkıyı açtığında oldukça mutlu görünüyordu. İş yorgunluğunu benim sayemde unutuyordu… Ya da unutmuş taklidi yapıyordu, bilmiyorum. Yüzümde yarım bir tebessümle mutluluğuna ortak olmaya çalışırken “en kötü oyuncu” dalında ödül almaya aday olabilirdim.

Deri pantolonunu ve deri ceketini giymişti. Seviyordum bu kombinini, ona da gayet yakışıyordu. Birçok kez “güzel olmuş muyum?” diye sorardı, “evet” derdim. Birini güzel bulsam da genelde iltifat etmeyi unuturdum… O da bunu fark etmiş olacak ki böyle sorularla sevgilisinin ona iltifat etmesini sağlardı. İnsanlar değer verdiği kişilerden güzel şeyler duymayı seviyordu.

Yalnız hissettiğim ve boğucu akşamlardan birisiydi ve biraz sonra hayata kocaman gülücükler dağıtan bu güzel kadını terk edecektim. Yolda kimsenin olmayışı ve müziğin ritmi onu dans etmeye teşvik etmeye yetmişti; ben ise buz gibi suratla yanında yürümeyi tercih ediyordum.

“Hayatım bir sorunun varsa anlatabilirsin”
“Sanırım benim için sevgi kelimesinin pek bir anlamı yok”
“Anlamadım. Ne demek istiyorsun?”
“Bazı günler sevgi doluyum, bazı günler et parçasından farksız”
“Bir tanem ne demek istediğini anlamıyorum ki”

Yolu bitirdiğimizde çimenlerin üstünde bir bank vardı. Ortasında masa olan, dört kişilik, şu birleşik banklardan. O da “bizim” bankımızdı… Yan yanayken her şey bizimdi, bize özeldi. “Oturalım mı bizim banka?” diye sorduğumda o da buz gibiydi, kafa sallamakla yetinmişti. “Zaten her akşam oturmuyor muyuz?” diye sorar gibiydi.

“Niye her zaman ki gibi yanıma oturmadın?”
“Farkında değilim”

Direkt masanın üzerine oturmuştum, bilinçli olarak. Elini elimin üstüne koymuştu. Kafelerden gülüşme sesleri geliyordu.

“Son zamanlarda benim halim ortada. Duygusal anlamda dengesizliklerim oluyor, sevginin pek bir anlamı yok. İyi niyetli bir kadın olmasaydın gittiği yere kadar gönül eğlendirirdim ama sen onlardan değilsin. Seni üzmek, hırpalamak istemiyorum…”

Küçük hıçkırıklar, dokunmatiği çalışmayan telefona hızlı hızlı vurmalar; fırtına gelmek üzereydi. Yenilgiye uğramış bu kadının suratına bakarken, bir yandan da üzgün görünmeye çalışarak, içimden “Umarım üzülme serüveni çabuk biter de şu akşamı hemen atlatırız” diye geçiriyordum. Masanın üstüne kalkıp yanına oturduktan sonra en çok sevdiği şeyi yapmaya, saçlarıyla oynamaya başladım.

“Bana acımanı istemiyorum! Sen git”
“Olmaz, seni eve kadar bırakacağım. Hadi kalk gidelim”
“Seni gidebilirsin, ben biraz daha oturacağım”
“Beraber oturalım”

Sessizlik ve sessizlik. İnattan oturulan bir bank ve iki farklı hayat. Yaklaşık 20 dakikanın ardından sevgili olarak oturduğumuz o banktan iki yabancı olarak kalkmıştık… Aslında o sevgili olduğumuzu düşünerek oturmuştu. İçinden ettiği küfürleri duyabiliyordum, gerçi küfür etmeyecek kadar naif bir kadındı… Büyük ihtimalle kendime ettiğim küfürleri duyuyordum. Gecenin karanlığını yaracak kadar hızlı yürüyordu. Evinin önüne geldiğimizde artık buradan dönüş yoktu. Yorgun bacakları, titreyen elleri ve kurumuş gözyaşları. Yarım yamalak sarılarak “Kendine dikkat et, kusuruma bakma” diyebilmiştim sadece. Kusura bakması, beni affetmemesi pek önemli değildi ama onun içi rahat edecekse küfür edebilirdi.

Dönerken aynı yoldan geçmedim… O yoldan bir daha hiç geçmedim. Belki de bir başka çiftin “Aşıklar Yolu” olmuştur.