Bir Rehber Hikayesi


#1

Bu başlıkta sevgili @DentArthurDent ile beraber Otostopçunun Galaksi Rehberi serisine, bu seriyi sevenler olarak, seriden kopmadan, yazdığımız yeni maceralarımızı paylaşacağız. İlk iki bölümü saygıyla huzurlarınıza sunar ve bizim yazarken aldığımız zevki okurken almanızı umarız.

Sıfır Yerçekiminde Yapılacak Birkaç Şey

Tüm zamanların en çok okunan kitabı Otostopçunun Galaksi Rehberi, nereden bakarsanız bakın geveze bir kitaptır. Bu gerçekle ilk defa Rehber’in önsözünün giriş kısmının üç bininci sayfalarında karşılaşırsınız; eğer o kadar sayfayı kalıcı bir beyin hasarı almadan okuyabildiyseniz. Gerçekten de Rehber’in bir önsözünün olması fikri, tarihin en kötü uygulanan fikri olmadan önce, kulağa güzel gelen fikirlerdendir. Tıpkı Pazar akşamı arkadaşlarınız tarafından “Hadi, bu sefer daha önce hiç gitmediğimiz bir bara gidelim.” fikrinin yalnızca kulağa hoş geldiğini, ama bazen alışkanlıkların bizi hayatta tutan pamuk iplikleri olduğunu, zil zurna sarhoş iken sizden daha da zil zurna sarhoş biri tarafından bıçakla tehdit edildiğinizde anladığınız gibi, Rehber’in önsözünün olması fikri de şahane bir fikirdi. Ama sonra fikrin uygulanması gerekti, çünkü fikirlerin bir noktadan sonra uygulanması gerekir. Ve her şey felaket şekilde sonuçlandı.

Her gelen editör, kendisinden önce gelen editörden daha iyi olduğunu göstermek için önsözü şişirdikçe şişirdi. Şu anda bile şişmeye devam ediyor. (İlk halinde sadece havlu temizliği ve panikten kurtulma önerileri yer alıyordu.) Bir noktadan sonra, her gün artan sayfa sayısıyla Rehber’in önsözünü saklamak için ekonomik olarak zor durumda bulunan bir gezegendeki yerliler ile anlaşılmış ve bütün bir önsöz; siyah, saydam dikdörtgen kayalara işlenerek gezegene taşınmıştır. Bu plan, bir süre için iyi işlese de gezegendekilerin tuhaf davranmaları ve birbirlerini bu dikdörtgen kayalar için öldürmeye başlamaları üzerine yetkililer, bunun önlenmesi gerektiğini düşünmüştür. Birbirini sebepsiz yere öldürenlerle uğraşmak konusunda uzman olan yetkililer, ortada bir sebep olması durumunda sorunu nasıl çözeceklerini bilemediklerinden Rehber’in görevlilerinden yardım istemişlerdir. Bunun büyük bir hata olduğunun anlaşılması çok uzun sürmemiştir.

Önsözü uygun bir yere taşımak görevini üstlenen Rehber görevlileri, olası bütün ihtimalleri tartışmış, uzun süren kavgalar ve küskün müzakere görüşmeleri ardından nerede yemek yiyeceklerine karar vermişlerdir. Çorbalarını içip ana yemeklerini beklerken ve bir an dört kafalı, sekiz antenli, altı kollu N’ghuai ırkının en gözde kadın temsilcisini izleyip büyülendikten sonra Rehber’in önsözünün yazılı olduğu dikdörtgen kayaları evrenin dört bir tarafına gelişigüzel bırakma konusunda anlaşmışlardır. Tek bir itiraz, cılız bir şekilde yükselmiştir: “Ana yemeği bekleyemez miydik?”

Böylece Rehberin önsözünün yazılı olduğu kayalar evrenin dört bir yanına, kimselere haber vermeden gönderilmiştir. Bir yörüngeye girip gezegene iniş yapabilen kayalar, ne yazık ki çoğunlukla yanlış anlaşılmış, ya ilahi bir hediye ya da komplo teorisyenlerine meze olarak görülmüştür. Kimileri, önsözün Hayat, Evren ve geri kalan her şey hakkındaki nihai soruyu içerdiğini, bunu ancak bütün kayaları okuyan birinin bulabileceğini söylemektedir. Kimileri ise yalnızca Rehber’in geveze olduğunu söylemektedir.

Sonuç olarak, Rehber gevezedir. Önsözler çoğunlukla can sıkıcıdır, nadiren ölümcüldür. Ama Rehber eğlence vadeder, en azından eğlenceli bir ölüm… Eğer iki kafanız yoksa Rehber’in önsözünü okumaya çalışmak tek kafanızın patlamasına neden olacağından ölümcül olacaktır. Zaphod Beeblebrox, iki kafalıdır ve Altın Kalp’in komuta bölümünde dört gözüne taktığı okuma gözlükleriyle, bir yandan sağ elinin serçe parmağıyla kafalarından sağda olanının sağ kulağını kaşır ve yüzünde çok çetin bir işle uğraşıyormuş ifadesi takınırken, diğer yandan yan tuttuğu Rehber’in ağırlığını hesaplamaya çalışıp, önsözü okumaya başlamıştır.

Bir Maceranın Horultusu

-Zaphod!
-Ha? Ha, ne?

Rehber’in önsözünü okurken uyuyakalan Zaphod, Ford’un köprüden seslenmesiyle yerinden sıçrayarak uyandı. Sıçrama anında kafaları birbirine çarptı.

-Lanet olsun Ford, dürtükleyerek uyandırmaya ne oldu?
-Yanına gelmeye üşendim. N’apıyorsun sen ?
-Ne demek n’apıyorum? Bir şeyler okuyorum işte. Bilirsin, araştırma yaparken bir şeyler okuman gerekir. Bunun için özel gözlüklerim bile var.

Zaphod parıltılı gözlüklerini havada döndürerek gösterdi. Ford’tan belli belirsiz bir kikirdeme duyuldu.

-Güldün mü sen?
-Yok canım. Sen, araştırma yapmak, bir şeyler okumak… Garip bir üçlü. Neyse, okumana biraz ara ver, kitap kurdu! Bunu söylediğime çok pişman olacağım ama yardımına ihtiyacım olabilir.

Zaphod önündeki sıkıcı kağıtlara baktı, o sırada soldaki kafası esneyip gözlerini kırpıştırdı. Sağ kafasındaki gözlerini Ford’a dikti, sol kafa hala mayışık hareketler yapıyordu.

-Bu kağıtlar önemli Ford. Hem de tahmin edemeyeceğin kadar. Şu an tamamen, bütün zerrelerimle buna odaklanmış durumdayım ve hiçbir şey beni araştırmamdan alıkoyamaz. Öğle yemeği dışında, yemek ister misin?
-Hmm…
-Ah, anlıyorum. Merak ettin değil mi? Zaphod’un muhteşem, dahiyane yeni araştırmasını öylesine duymak istiyorsun ki yemek lafını işitmedin bile.
-Hayır, sadece tokum…
-Öf! Tamam, tamam. Sana söyleyeceğim. Pan Galaktik Gargara Bombası’na eklenecek yeni malzemeler arıyorum. Artık…
-Bunu istediğimi sanmıyorum Zaphod. Yardıma ihtiyacım var.
-Sus da dinle, hıyar herif. Ne diyordum? Heh! Artık içtiğimde karaciğerim ağrımıyor, o tatlı tatlı yanan acıyı özledim. Tekgöz Phaelis bana aradığım şeyin bu kağıtlarda olduğunu söyledi.
-Tekgöz Phaelis, 838 gözü olan ve hayattaki tek amacı Evren’deki herkese şaka yapmak olan bir hergele. Geçen seferi unuttun mu?
-Bunu defalarca kez söyledim, Sessiz Çığlık Savaşı olayında sarhoşluğumdan faydalandı.
-Sen hep sarhoşsun.
-Bu doğru değil. Ben çoğunlukla sarhoşum. Evrenin hiçbir yerinde “çoğunlukla” ile “hep” aynı anlama gelmez. Gördüğün gibi yine haklıyım.
-Peki, bu sefer de sarhoş muydun?
-Konumuz bu değil Ford.

Konu tam olarak buydu. Çünkü Zaphod, Tekgöz Phaelis’in yanında son kez sarhoş olduğunda birlikte Sessiz Çığlık Savaşı’na sebep olmuşlardı. Her şey, Tekgöz Phaelis’in Sahathea gezegenindeki şiir çekişmesinin ne kadar güzel olduğunu ve bu şiirleri ömründe bir kez duyanın başka bir şey duymak istemeyeceğini söylemesiyle başladı. Zaphod, hiçbir şeyin kendi sesinin tınısından daha güzel olamayacağını iddia etti ve oracıkta şarkıya başlayarak birkaç kulak iltihabına neden oldu. Tekgöz Phaelis, oraya gitmeyi teklif etti. Zaphod ise aracı kendisinin kullanacağını söyledi. Oraya vardıklarında yalnızca temel seviyede sürrealizm içeren ve yüzden doksanlık bir oranla dizelerinin herhangi birinde “sessiz çığlıklar” kelimesini içeren şiirlerle karşılaştılar. Zaphod, kahkahalarla güldü; kendini yerlere attı, şiirlerin çok kötü olduğunu söyledi. Şiirini okumakta olan büyük usta, bu söz üzerine durdu ve bunu kimin söylediğini sordu. Zaphod dalga geçercesine “Elbette, nehrin karşısındaki yeşil adam söyledi.” dedi. Şansa bakın ki gerçekten de nehrin karşısında bir yeşil adam vardı ve o, büyük ustanın en büyük rakibiydi. Büyük usta, hışımla orayı terk etti ve şafakta, bütün kuvvetleriyle nehrin karşısına saldırdı. Gün sonunda, ortada yalnızca sessiz bir çığlık kalmıştı.

-Bu kağıtlar bana o harika duyguyu tekrar yaşatabilir. Ama bir sıkıntı var…

Ford cevap vermedi, o sırada yavaş adımlarla yürüyüp gördüğü her şeye dokunmakla meşguldü. Her dokunuşunda yüz ifadesi değişmekteydi; şaşkın, mutlu, üzüntülü…

-Sen beni dinliyor musun? dedi, Zaphod sitemkar bir şekilde.
-Maalesef. Asıl soru, sen beni dinleyecek misin?
-Belki sonra, yeterince sarhoş olduğumda. Bu kağıtlar Rehber’in evrene saçılıp gizlenmiş önsözünün sadece ilk paragrafı.
-Önsöz mü? Sen bunu nereden buldun?
-Budala herif, dedi sağ kafasındaki salyalı ağzı gülerek, Galaktik İmparatorluk Hükümeti Başkanı ile konuştuğunu unutuyorsun. Başkanlık yetkilerimi kullanarak kayıtlara ulaştım. Hiç zorluk çıkarmadılar.
-Sen şimdi bana, hala başkanlık yetkilerini kullanabildiğini mi söylüyorsun? Yaptığın onca şeyden sonra?
-Eh, siyaset böyledir, yakalanmadığın sürece masumsundur. Bazen geçmişi arkamızda bırakmamız gerekir değil mi? Cevap verme, diyerek ağzını açan Ford’u susturdu. Senin tüysüz maymun nerede?
-Dent mi?
-Sen ona öyle mi sesleniyorsun? Neyse, onu da çağır, ona bile ihtiyacımız var.


#2

Otostopçunun Galaksi Rehberini ve Evrenin Sonundaki Restoran’ı birer günde bitirdikten sonra iyi geldi, ellerinize sağlık. Sıfır Yerçekiminde Yapılacak Birkaç Şey şu ana kadar favorim, devamını merakla bekliyorum.


#3

Fazla bekletmeden, hazır olan iki bölümü daha gönderiyorum. Keyifli okumalar.

İki Komik Adam Tarafından Yazılan Komik Olmayan Bölüm

Rehber’in artırılmış gerçeklik konusunda da söyleyecek bir çift sözü vardır. Eğer bir gün, çok paranız olursa ve boşa harcamak için yer ararsanız, der Rehber, artırılmış gerçeklik cihazları sizin için çok iyi bir ölü yatırımdır. Kesinlikle para kaybıdır, özellikle alınıp bir kere kullanılan meyve suyu sıkacakları ile kıyaslandığında. Ancak kesinlikle para kaybetmenin en eğlenceli yoludur.

Altın Kalp birkaç tane artırılmış gerçeklik cihazına sahipti ve bunlardan bir tanesi Arthur Dent tarafından sıklıkla kullanılmaktaydı. Gününün büyük bir kısmını bu cihaza bağlı bir şekilde geçiren Arthur, gerçekten çay ile alakalı, ama gerçekten çayın ne olduğunu bilen bir gezegen bulmayı amaçlıyordu. İşin kötü yanı, Arthur’un sistemdeki gezegenlerin gerçekten var olduklarını ve gittiği her gezegenle evren hakkındaki görüşlerini artırdığını sanmasıydı. İşin daha kötü yanı ise, Arthur’un her yolculuğu için kaşif edasıyla notlar alması ve kendisine Kaptan Kirk olarak seslenmesiydi. İşin en kötü yanı ise Ford’un Arthur’un kayıtlarına erişmesi ve Bunu Evrendeki herkese e-postalamasıydı. Korkunç olan, bundan Arthur’un haberinin olmamasıydı. O sırada Arthur, hep yaptığı gibi yatağında oturmak ve evrene dair derin araştırmaları hakkında düşünmekle meşguldü.

Arthur yatağında oturmuş Altın Kalp’in tavanını izliyordu. Ya da zeminini… “Uzayda olduğumuza göre neresinin yukarı, neresinin aşağı olduğu bilinemez”, dedi kendi kendisine. “Yani sanırım. Bu tezden emin olmadan Ford’a bir şey söylemeyeyim. Çay makinesinin muhabbetinin güzel olduğunu söylediğimden beri benimle dalga geçiyor.”

Arthur ayağa kalktı, gezmeye başladı. Televizyon açmak istedi ancak uzaydaki programların hayranı olduğu pek söylenemezdi. Birkaç dakika volta atıp, bunun işe yaramaz bir şey olduğunu fark edince odasından çıktı. Kapı hoşnut bir “ah” sesiyle açıldı ve teşekkür etti. Arthur çay makinesinin yanında buldu kendisini.

-Bugün ne içmek istersin ahbap?
-Çay… Sanki başka seçenek varmış gibi.

Son söylediği cümleden sonra Arthur’un gözleri kısıldı. “Evet ya, neden başka içecek yok? Canım kahve içmek istiyor.”

-Sen kahve yapmayı bilmiyor musun?
-O nedir?
-İçecek. Kafein. Uyku açıcı. Bağırsak çalıştırıcı.
-Sanırım öyle bir şeylerim var. Yutihgni’nin en nemli ve en yağmurlu bölgelerinde yetişen Ölü Dirilten Tuvaletten Çıkarmayan Çayı’na ne dersin?
-O ne be?
-Daha demin anlattım.

Arthur’un canı sıkıldı. Ani bir dürtüyle çay makinesini ters çevirdi, arkasındaki kabloları kurcaladı.

-Hey ahbap, bu yaptığın şey çoğu gezegende illegal. Hayır, oraya dok…

Çay makinesi birden sessizleştiği, ışığı söndü. Arthur makinenin ön tarafına çevirdi gözlerini.

-Orada mısın?

Bir yandan da klasik bir dünyalı hareketi olan bozulan makineyi vurarak tamir etmeyi uyguluyordu.
-Bir arızayı başka bir arıza çıkararak tamir etmeye çalışmak, işte bütün insanlığın özeti.

-Şimdi zamanı değil Marvin!
-Elbette, ne de olsa henüz hiçbir şeyi mahvetmedin. Şimdilik.

Marvin derin bir iç çekti, yere oturdu ve kendisini kapattı.

-N’apıyorsun sen?

Ford arkasından kapanan kapının teşekkür edişlerini ve rahatlama sesini bastıracak bir tonda söylemişti. Arthur irkildi.

-Kahve içmek istiyorum. Bunun için de makinenin kablolarının yerini değiştirip onu kahve yapmaya programlıyorum.
-Bu kelimeleri nereden öğrendin sen? Ayrıca makinenin atık deposuyla oynuyorsun şu an.
-Nasıl yani?
-İçecek hazırlarken ortaya çıkan artığı nereden atıyor sanıyorsun?

Arthur elini yavaşça kablolardan çekti. Tam o anda makineden mayışık bir ses yükseldi.

-Hayır bebeğim durma.

İkisi de bu anı yaşanmamış kabul etmeyi tercih ettiler.

-Bu koca kafa n’apıyor burada? dedi Ford, Marvin’i göstererek.
-Kendimi kapatmış olsam bile çevremde olan biteni algılayabiliyorum, dedi Marvin. Sandığınız kadar havalı değil. Kesinlikle havalı değil, hatta son derece berbat bir şey, özellikle de varoluşsal problemler yaşarken. Ama bu, elbette sizin umrunuzda değil. Ne zaman oldu ki?
-Peki. Dedi Ford, Arthur’a döndü; Bunu söylemek bana da çok şaşırtıcı geliyor ama yardımına ihtiyacımız var.
-İhtiyacınız?
-Zaphod ve benim. Hem ayrı ayrı, hem de birlikte…
-Nasıl yani?
-Ufak bir şey. Ufak ama muhtemelen hayati. Yani, ucunda hayatlarımızın söz konusu olabileceğini söylüyorum. Hani…
-Evet, hayatinin anlamını biliyorum. Neden her şeyi bana açıklamak zorunda hissediyorsun kendini?
-Dostum, alınma ama iyice çay makinesi sapığına dönüştün. Ve her seferinde içtiğin şeyin çay olmadığına dair tartışmaya girip kaybediyorsun.
-O lanet makine, tartışma üslubunu bilmiyor. Her seferinde konuyu, eski evimdeki tost makinesine getiriyor.
-Arthur, gerçekten buna vaktim yok. Yalnızca tek bir şeye cevap ver. Hiç yorum yapma. Sadece cevap ver. Anladın mı? Sadece cevap ver. Cevaba ait olmayan hiçbir kelime kullanma.
-İşte yine açıklıyorsun. Her zamanki şeyi yapıyorsun. Ben aptal mıyım, benden sadece cevap vermemi istediğini anlamayacak mıyım? Basit bir şey söylüyorsun, yalnızca cevaplamamı istediğin bir soru var ve ben, hiçbir şey demeden bu soruyu cevaplayacağım. Bu ne kadar zor olabilir ki? Altı üstü bir soru. Sor bakalım.

-Bu gerçekten hızlı oldu. Her neyse, acil olarak öğrenmek istediğim şey; hayat, evren ve geri kalan her şey hakkındaki nihai sorunun ne olduğu. Zaphod’un da saçmasapan taşlarla ilgili yardımımıza ihtiyacı varmış ama onu sonraya bırakabiliriz. Benim işim biraz acele.

Arthur şaşkın şaşkın Ford’a baktı. Bir süre ne diyeceğini bilemedi. Kendi etrafında döndü, sabahlığının uçuşmasına izin verdi. Sonra gönülsüz bir kahkaha attı.
-Bu da nereden çıktı şimdi?
-Bir iddiaya girdim.
-İddia?
-Evet, bir iddiaya girdim. Hayat, evren ve geri kalan her şey hakkındaki nihai sorunun ne olduğunu bir hafta içerisinde bulabileceğimi söyledim.
-Pardon, ne yaptın?
-Bir iddiaya girdim. Hayat, evren ve geri kalan her şey hakkındaki nihai sorunun ne olduğunu bir hafta içerisinde bulabileceğimi söyledim.
-Aa, tamam. Ben de gerçekten bunu söylediğini sanmıştım. Peki, bunu nasıl yapacaksın? Onu da söyledin mi?
-Soruyu bulabilecek Arthur Dent isimli bir arkadaşım olduğunu, onun bana yardım edeceğini söyledim.
-Lütfen bana adımı verdiğini söyleme.
-Sanırım az önce tam olarak bunu yaptım.
-Tanrım, Tanrım, TANRIM! BÖYLE BİR ŞEYİ NEDEN YAPTIN? En son başımıza gelenleri unuttun mu? Tanrım, Ford! Sarhoş muydun?
-Zil zurna.
-Ve benden yardım etmemi istiyorsun. Şimdiden peşimize düşmüşlerdir. Hem de yüzlerce farklı ırktan yüzlerce farklı gemi ile bizi bulmaya geliyorlardır. Ne kadar vaktimiz…

Arthur cümlesini tamamlayamadan Altın Kalp’in gelişmiş radar sistemi alarm vermeye başladı.
-UYARI! YAKLAŞMAKTA OLAN SİLAHLI GEMİLER TESPİT EDİLDİ. UYARI!
-Şey, sanırım vaktimiz yok, dedi Ford.

Heyecan Artmış, Ufukta Aksiyon Dolu Sahneler Görünürken Gelen Filler Bölüm

Evren çok tuhaf bir yerdir, tuhaf ve acımasız. Tuhaflık sınırını misliyle aşacak derecede eğlenceye bağımlıdır. Kimi zaman evrenin tüm hareketini, eğlenen trilyonlarca canlının sağladığı enerjiyle devam ettirdiğini düşünürsünüz. Bir o kadar da acımasızdır. Eğlence fırsatını gördüğü an, o fırsatı kullanmak için elinden gelen her şeyi yapar; sadece kulağa eğlenceli geldiği için bir yıldızı söndürebilir, milyonlarca insanın savaşmasına neden olabilir, çok daha fazlasının gezegenlerinden, sırf gezegenleri evrenin en büyük kriket sahası olsun diye, sürülmesini sağlayabilir. Bundan çok daha kötüsü, sadece ve sadece çok eğlenceli bir fikir olabileceği ihtimali olduğu için Artofedon gezegenine yapılmıştır. Bütün bir gezegen, evrenin en büyük barına dönüştürülmüş ve bütün zaman dilimlerinde evrenin dört bir tarafından gelen ziyaretçilere hizmet edilmesi için yerli halk, bütün teknolojik gelişimlerinden alıkonularak barmenlik için eğitilmiştir.

Bütün bunlara sebep olan kişi, elbette Zaphod Beeblebrox’du. İki kafasının hangisinin sağda, hangisinin solda olduğunu dahi ayırt edemeyecek kadar sarhoşken Artofedon gezegenine ‘‘küçük ve acil’’ bir mola için inmiş ve işini görürken aklına çok şahane o fikir gelmiştir: ‘‘Neden, bu gelişmemiş canlıları kendi gelişim yollarından alıkoyup koskoca bir bara tıkmayalım?’’ Sonra bu fikri arkadaşlarına açmıştır: ‘‘Hey çocuklar, şu taşları birbirine çarpan yaratıkları toplayın, aklıma süper eğlenceli bir fikir geldi.’’

‘‘Evrenin en tehlikeli cümlesi,’’ der Rehber, ‘‘aklıma süper eğlenceli bir fikir geldi cümlesidir.’’ Bu cümleyi duyacak kadar şanssızsanız yapmanız gereken tek şey, bir zaman makinesine binerek bu cümleyi duymanızdan hemen önceki zamana gitmeniz ve bu cümleyi kuracak olan kişiyi öldürmenizdir. Hem de birkaç kez. Hem de iyice öldüğüne emin oluncaya kadar.

Ancak ne yazık ki o gece, Artofedon gezegeninde kimsenin zaman makinesine binecek hali yoktu.


Bar tezgahının arkasında elindeki karıştırıcıyı sallayarak, kolunda yuvarlayarak, havaya atıp döndürüp tekrar yakalayarak ve etrafındakileri usulca izleyerek vakit geçiriyordu. Dört anteninin her biri farklı bir yöne bakıyor, iki gözünün biri sağı diğeri de solu inceliyordu. Gezegende büyük bir parti vardı; gerçi bu ilk defa olmuyordu, bu gezegen parti gezegeniydi. Evrende canı sıkılan bütün canlılar buraya gelir, çılgın bir hafta sonu geçirip evlerine dönerlerdi. Dünyalıların Las Vegas’ı gibi bir yerdi anlayacağınız. Teknolojileri fazla gelişmemiş, tarağı daha yeni keşfetmişlerdi. Ancak icadın çıkmasından kısa bir süre sonra gezegendeki canlılarda biyolojik bir mutasyon görüldü ve vücutlarındaki bütün kıllar döküldü. Bu olay tarak paradoksuna yol açtı ve bunu çözmeye çalışan bilim adamları sadece çikolatayı bulabildi.

Bu gezegendeki canlıların, evrenin geri kalanı tarafından pek sevildiğini söyleyemeyiz. İşin aslı şu ki; bu gezegendeki insanlar sadece parti yapmayı biliyorlar, komik değiller, zeki değiller, hoş sohbet hiç değiller… Evrenin geri kalanına kendilerini sevmeleri için pek sebep vermiyorlar yani… Partileri de diğer canlıları eğlendirmeye bayıldıkları için düzenlediklerini söyleyemeyiz. Bu partilerin hepsi düzmece; bütün barmenler, müşterilerini sarhoş edip bilgi toplama peşindeler.

“Saçmalık bu, size inanmıyorum beyefendi.”

Ağa takılan yeni balık bizim Ford Prefect’ti.

“Seni dört antenli şapşal. Biliyorum, diyorum sana. Beş kitaplık maceram var bu konuda… Gerçi doğru siz daha yazıyı bulmadınız.”
“Kabalaşmayalım lütfen.”
“Peki peki, pardon. Ama sana anlatmaya çalışıyorum, nihai sorunun cevabını biliyorum.”
“Sabahtan beri bunu söylüyorsunuz efendim, ama, ne olduğunu söylemiyorsunuz.”

Ford işaret parmağını dudaklarına götürdü.

“Şşşş… Çok gizli.” Kısık sesle konuşuyordu. “Ama sana ipucu vereyim… Her şey o lanet farelerin başının altından çıkmış.”
“Fareler mi?”
“O lanet fareler dostum… Kuyruğu olan hiçbir canlıya güvenmemek gerek.”

Tam o sırada Ford’un yanında oturan birisi hışımla ayağa kalktı, içkisini Ford’a fırlattı ve “Pis ırkçı.” diyerek uzaklaştı. Ford’un tek gördüğü ona tepki gösteren kişinin kuyruğuydu.

“Hüf… İncitmek istememiştim aslında…”
“Bence içkiyi fazla kaçırdınız beyefendi, bugünlük bu kadar yeterli gibi görünüyor.”
“Bana çocuk muamelesi yapma anten kafa. İnanmıyorsun değil mi bana?”
“Gerçekten sarhoş olduğunuza inanıyorum.”
“Ben? Ben ve sarhoş olmak? Benim beyin suyum alkoldür, ben sarhoş olmam.”
“Buradan öyle görünmüyor. Ya iddianızı şüphe götürmez cümlelerle doğrulayın, ya da içki şişesini bırakın.”
“Hepsi farelerin suçu… Ve galaksinin haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşesinde, gözlerden uzak bir güneşin yörüngesinde dönen, tamamıyla önemsiz, küçük ve salak bir gezegenin…”
‘‘Siz bu gezegene nasıl gittiniz efendim? Bir uzay, uzay, ee, … uzay şeyiyle mi?’’
‘‘Gemisi, uzay gemisi. Aslında hayır, bir uzay gemisi ile gitmedim. Benimki yalnızca bir kazaydı. Ama çıkışım bir uzay gemisiyle oldu, eğer merak ediyorsan.’’
‘‘Bir uzay gemisi demek, vay canına. Bir uzay gemisine bindiniz demek. Gerçekten çok şanslı olmalısınız. Uzayda gezen bir gemi sizi aldı ve, ve, uzayda gezmeye devam etti. Büyüleyici, değil mi?’’

Ford, o sırada ilgisini tamamen kaybetmişti. Çünkü yanındaki sandalye son derece alımlı bir canlı oturmuştu. İşaret parmağını barmene götürerek ‘‘Şşşş, Scotty! Gizli ajanlık faaliyetine sonra devam edersin, belki o zaman ileri teknolojimizin son ürünü olan tırnak makası hakkında ağzımdan bilgi kaçırabilirim.’’ dedi. Barmenin gözleri parladı, tırnak makasının ne olduğuna dair en ufak bir fikri bile yoktu. Ancak ileri teknoloji olması ve bir şekilde uzay gemileriyle alakalı olma ihtimali onu iyiden iyiye heyecanlandırmıştı. Ellerini hızlıca birbirine sürterek Ford’a döndü:
‘‘Bir içki daha, efendim?’’
Ford gülümsedi, kanındaki alkolün etkisiyle artan özgüveni bedenini sağa doğru, yanındaki son derece alımlı canlıya doğru çevirmişti.
‘‘Her zamankinden bir tane daha, bu güzelliğe de bir Pan Galaktik Gargara Bombası yap.’’
“Senin Ortnhuai’de olman gerekirdi, bu gezegen senin gibi bir güzele yakışmıyor.”

Antenlerinden ikisi utançtan kızararak, yüzünü Ford’a döndü. “Bazen Ortnhuai de sıkıcı olabiliyor. Hem arada sırada evrenin şapşal canlılarını da görmek gerek.”
“Aman aman… Umarım o şanslı şapşal benimdir.”
“Değişir…”
“Neye göre değişir?”
“Başarılarına göre.”
“Tatlım karşında evrenin en çılgın canlısı duruyor. Bildiklerimin %1’ini anlatsam bana sırılsıklam aşık olurdun.”
“Çok iddialısın.”
“Hayat, evren ve her şeyle ilgili nihai sorunun cevabını biliyorsan iddialı olman gerekir.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Kalbimi kırıyorsun. Sence bende güzel bir canlıyı kandırmak için yalan söyleyecek bir tip var mı?”
“Gerçekten cevap vermemi istiyor musun?”
“Hayır. O yüzden sana her şeyi anlatacağım ve sen de bana sırılsıklam aşık olacaksın, bunun için şimdiden özür diliyorum.”
Üç parmaklı elini dudaklarına götürerek kıkırdadı. “Peki şapşal, seni dinliyorum.”
“Lanet olası fareler bir gezegen yapmış. Nihai soruyu bilen bir makine. Bu gezegenin adı Dünya, çoğunlukla zararsız bir yer. Yani, bir zamanlar öyleydi. Vogonlar tarafından yeni bir galaktik yol için yok edilmeden önce gayet sıradan bir yerdi. Sana bir şey daha söyleyeyim de çekiciliğim artsın.”
“Neymiş o?”
“Dünya, yeni bir galaktik yol için yok edildiğinde üzerindeki bütün yaşam yok oldu. Biri hariç, Arthur Dent. Kendisi arkadaşım olur.”
“Bu Arthur’u benim gözümde daha çekici kıldı…”
“Salağın tekidir o, boşver.”
“Eee şu büyük sorunun cevabı neymiş?”
“42.”
“Bu kadar mı? Ne anlama geliyor bu?”
‘‘Bunu henüz bilmiyoruz. Ama üzerinde çalışıyoruz.’’
‘‘İyi, o zaman bulunca beni ararsın.’’

Bunu dedikten sonra kalkmak için hazırlanan kadın karşısında ne yapacağını bilemeyen Ford, üst üste içmiş olduğu altıncı Pan Galaktik Gargara Bombası’nın etkisiyle oturduğu sandalyenin üzerine çıktı ve herkesin kendisine yönelen tuhaf bakışlarına aldırmadan, karşısındaki kadını etkilemek için konuşmaya başladı:
‘‘Hey millet, aklıma süper eğlenceli bir fikir geldi. Ben Ford Prefect. Hayat, evren ve geri kalan her şey hakkındaki nihai sorunun cevabını bir hafta içerisinde bulacağıma buradaki herkesle bahse giriyorum.’’

Bedava bir eğlence ihtimalini hiç kaçırmayacak olan kalabalık, şimdi Ford’a tüm dikkatini vermişti. İçlerinden biri, eğlencenin dozunu artırmaya karar verdi.
‘‘Hadi oradan, bunu gerçekten yapamayacağını biliyoruz. Bunun nesi eğlenceli ki?’’
Ford, Scotty’e elektronik başparmağını çalıştırmayı anlatmaya çabalarken bir anda gelen meydan okuma karşısında hınç ile tekrar sandalyeye çıktı. İyiden iyiye sallanıyordu, kafası kıyaktı.
‘‘Seni mankafa, sorunun cevabını bilen kişi benim en yakın arkadaşım Arthur Dent. Kendisi, şu an soruyu bulmak üzere. Bu nedenle, bahsi artırıyorum: Bir hafta içerisinde soruyu bulamazsam beni ve Arthur Dent’i Altın Kalp’le birlikte ele geçirebilirsiniz. Önce gelen kuzenim Zaphod ile de tanışabilir.’’
Kalabalık, coşkuyla kendinden geçti. Ford, yanındaki alımlı canlının etkilendiğini biliyordu. Bunu sarhoş da olsa anlayabiliyordu. Ancak sarhoş olmayan çok ufak bir yanı, yaptığının son derece yanlış olduğunu ve bunu bir hafta sonra fark edeceğini kendisine söylüyordu. Ford, bir Pan Galaktik Gargara Bombası daha yuvarladı. Duyduğu rahatsızlık verici ses, boğazını yakan içkiyle birlikte boğulurken yanındaki alımlı canlı, koluna girmiş ve kulağına, burada ifade edemeyeceğimiz müstehcen şeyler fısıldıyordu.


#4
İşte Deus Ex Machina Böyle Yapılır

-Ah Tanrım, Tanrım… Lanet olsun Ford! Senin yüzünden başıma gelenlerin haddi hesabı yok, tek istediğim evimi yıktırmamaktı… Gerçek anlamda Dünya’m başıma yıkıldı. Şimdi de bu! Lanet olsun!

-Oğlum, çok abartıyorsun.

-Aba… Ben aba… Be…

-Bir şey mi anlatmaya çalışıyorsun, yoksa inme mi geçiriyorsun?

-Dışarıda onlarca gemi var Ford! Kafanı kıçından çıkartıp etrafına bak biraz.

-Vov! Çok terbiyesiz bir adamsın.

-Ölmek üzere olduğumuz için olabilir mi?

-Yani… Tabi.

Arthur anksiyetesi tutmuş hiçbir şey yapmadan kafasını ellerinin arasına alıp komuta odasında koşturmakla, Ford ise dolapları karıştırmakla meşguldü.

-N’apıyorsun sen? Dedi Arthur.

-Zaphod’un içki zulasını bulmaya çalışıyorum ama hıyar herif Juffleho Kara Deliği gibi her şeyi silip süpürmüş.

-Ford, Tanrı aşkına beni delirtmeye mi çalışıyorsun? Öleceğiz diyorum.

-Bir şey olmaz. Birazdan Sonsuz Olasılıksızlık Motoru devreye girer, kurtuluruz.

-Tanrım! Trillian gittikten sonra onu hiç kullanamadığımızı unuttun mu?

-Nasıl? Gidip birkaç tuşa baş işte. Sonsuz Olasılıksızlık Motoru’nun çalışma prensibi bu değil mi? Tuşa bas, saksıları kolla ve bum!

-İşe yaramıyor. Trillian beni terk etmeden önce motora bir şey yapmış olmalı.

-Seni terk etmesi mi? Arthur, bunu söylemek istemiyorum ama siz hiç birlikte olmadınız.

-Ne yani, şimdi de robot psikologlara mı özendin?

“ÇARPIŞMAYA BEŞ DAKİKA!”

-Siz iki salak yine ne halt yediniz?

Aniden komuta odasına dalan Zaphod dört kaşı çatık, iki burnu da öfkeyle hırıltı çıkartarak nefes alıyordu.

-Lanet olsun Zaphod, içeri girmeden önce şortunu yukarı çekebilirdin, dedi Ford, bir eliyle gözlerini kapatarak.

-Tam tuvaletteydim, aptal geminin gerizekalı sirenleri çaldı. Buraya gelirken dışarıdaki gemileri gördüm, sonr…

-Sonra şortunu çekmeden buraya girdin. Evet, her şey gözler önüne serili.

Ford arkasını dönmüştü.

-Ya n’apayım?

-Oğlum yarım saattir konuşuyorsun ama hala şortunu çekmedin. Arthur sen neye bakıyorsun?

Arthur, ilk içeri girdiği andan beri Zaphod’u kilitlemişti gözlerini. Hala ilk anda olduğu gibi kafasını ellerinin arasında tutuyordu.

-Senin maymun beni ürkütüyor Ford. Kusura bakma dünyalı, benim de belli -senin hiç ama hiç uymadığın- standartlarım var.

-Benim kitabımı tuvalet kağıdı olarak mı kullanıyordun?

Zaphod bir kısmını elinde tuttuğu, bir kısmı bacağına yapışmış kağıtlara baktı. Sonra bunun gerçekten de bir kitap olduğunu fark edip kapağına dikti gözlerini.

-En İyi Çay Yaprakları Derlemesi mi? Bence hak ettiği muameleyi göstermişim.

“ÇARPIŞMAYA ÜÇ DAKİKA”

-Şu salak motoru çalıştırabildiniz mi, diye sordu Zaphod. Sonunda şortunu çekme zahmetine katlanmıştı.

-Hayır, dedi Arthur. Bütün düğmelerine bastım ama hiçbir şey olmadı.

-Şşşş, sana soran olmadı. Hadi git, bize şu değişik içkilerinden getir.

-Şaka mı yapıyorsun? İkimize birden soran sendin.

-Hayır, kesinlikle ikinize birden sormadım. Ford’a ve onun yanındaki saksıya sordum.

-Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Bir saksının sana cevap vereceğine gerçekten inanıyor musun?

-Sen cevap veriyorsun işte.

Arthur sinirden kıpkırmızı olmuştu. Birkaç tane kesik, histerik kahkahadan sonra Zaphod’a baktı. Zaphod çoktan ilgisini kaybetmiş ve gözlüklerini temizlemeye başlamıştı.

-Sen gerçekten benim saksı olduğumu mu sanıyorsun?

-Yani, alınmak yok. Bir saksının daha fazla işlevsel olduğu birkaç alan var. Ama zaman zaman sen de yeterince işe yarıyorsun.

-Ne kadar sinir bozucu olduğunun farkında mısın?

-Elbette, şahane olduğum konular hakkında uzunca bir listem var. Bir dakika, sinir bozucu olmak iyi bir şey, değil mi?

-Değil.

-Bence iyi bir şey. Zaphod kesinlikle böyle düşünüyor.

‘‘ÇARPIŞMAYA BİR DAKİKA!!’’

-Lütfen, bunu hızlandıramaz mıyız? Bunlarla bir dakika daha geçirmek istemiyorum.

-Onlardan kaçamıyoruz, arayı açamıyoruz ve olasılıksızlık motoru çalışmıyor. Bu iki şahane biçimli kafadan hiçbir fikir de gelmiyor. Sanırım, hapı yuttuk çocuklar.

Arthur son anlarını kusarak geçirmeye karar veren midesinin emri üzerine hızlıca en uygun yeri aramaya giderken Zaphod da her bir uzvuyla teker teker vedalaşmaya başlamıştı. Dirseğini öpmeye ve onun ne kadar iyi bir dirsek olduğunu söylemeye çalışırken Ford’un aklına bir fikir geldi.

-Hey, Marvin!

-Hayır, cevabım hayır. Ancak bu, elbette sizin hiç umrunuzda olmayacak ve aklınıza gelen şeyi yapacaksınız.

-Daha ne soracağımı bile bilmiyorsun, dedi Ford.

Marvin, umutsuz bir şekilde kafasını iki yana salladı.

-’‘Hey, Marvin! Seni uzay boşluğuna salsak ve bize yaklaşmakta olan gemilere giderek onlara evren hakkındaki görüşlerini anlatsan nasıl olur?’’ Bunu söylerken Ford’u taklit etmişti. ‘‘Bu, çok kötü bir fikir.’’ Bunu söylerken yine kendi, umutsuz sesini kullanmıştı.

-Ah, demek senin de aklından bu fikir geçiyordu. (Bu sırada birkaç tuşa basıyordu.) Bu harika! (Marvin’i çekiştirerek bir platformun tam ortasına getirdi). Madem hepimiz aynı fikirdeyiz, (Bu sırada Marvin, kendisini kapatmıştı, Zaphod elmacık kemikleriyle vedalaşıyordu, Arthur ise midesiyle uğraşıyordu.) o zaman git bakalım koca adam! (Ford, bir tuşa basarak Marvin’i gemiden uzay boşluğuna bıraktı. Marvin, hızlıca kendilerine doğru gelmekte olan gemilerin arasında pinball topu gibi sekti ve hiçbir gemiye ulaşamadan boşlukta süzülmeye devam etti.)

-Hmm, dedi Ford. Bu, çok kötü bir fikirmiş.

Çarpışmaya son on saniye kala inanılması güç, okuyanı “Aman Tanrım, vay canına son anda, müthişti bu” dedirtecek, harika ötesi bir deus ex machina gerçekleşti ve bir Vogon gemisi en öne geçmek için hamle yaptı ancak Gurgubat mürettebatı bu filoyu nefret ettikleri Vogonların yönetmesine asla izin vermeyecekleri için düşman geminin öne geçme hamlesini durdurmak adına gemiyi çevirdiler.

Vogon ve Gurgubatların çarpışması diğer gemilere de ilham oldu ve Altın Kalp’e çevrilen silahları Gergonlar Lutuslara, Deadranlar Orphulaelere çevirdi. Ziglonlar ise gemilerine patlayıcı yerleştirip kendi kendilerini yok ettiler.

Havai fişek gösterisinden sonra uzayda belli belirsiz yönlere savrulan gemi enkazlarının arasından bir Vogon gemisi Altın Kalp’e doğru ilerlemeye başladı, iyice yaklaştıktan sonra geminin üstünde durdu. Altın Kalp gemisindekilerin daha önce duymadığı bir ses yankılanmaya başladı.

“PROGRAMLANMAMIŞ IŞINLANMA! PROGRAMLANMAMIŞ IŞINLANMA!”

“Bu gemide bunca zaman boyunca ışınlanma cihazı mı vardı?” Arthur şaşkındı.

“Kapat çeneni Dent.” dedi hepsi hep bir ağızdan.

Kaptan köprüsüne giden yolun başındaki kapı açıldı ve gizem filmlerindeki gibi ışık ve sislerin içinde yüzü ve vücudu belli olmayan sadece bir silüet olarak görünen bir canlı içeri girdi.

“Ford, bana hatırlat da bundan sonra gemide silah bulundurayım.” dedi Zaphod.

“Şu an ölme ihtimalimiz olduğu için söylediklerini önemsemiyorum.”

“E tabi, sen de haklısın.”

Kapı kapandı, silüet tamamen içeri girdi, kamera ona odaklandı ve arkasındaki sis ve ışıklar dağıldı.

“Selam ezikler. Şovumu beğendiniz mi?”

Gelen Trillian’dı.

Bu Bölümü Yazabilmek İçin Çok Fazla Bothan Öldü

Yüzü peçeyle örtülü bir silüet tozun toprağında arasında yürümeye çalışıyordu. Yüzündeki peçe bile onu koruyamıyor, sağ kolunu yüzüne çarpan toprağa karşı fazladan bir bariyer olarak kullanıyordu. Birden kendini yerde buldu. Kendine geldiğinde onu yere deviren taşı fark etti, sağ kolunu yüzünden indirmeden, sol kolunu uzatarak taşı aldı. Bu, üzerinde garip semboller olan siyah bir taştı, elinde biraz çevirdikten sonra çantasına koydu. Taş, kendisi gibi olan diğer taşlarla buluştu. Daha fazla ağırlık taşıyamayacağını anlayarak gemiye dönmeye karar verdi.


“Ah! Teşekkürler.” dedi kapı, kayarak açılırken. Eski püskü bir geminin kumanda odasındaydı. Önündeki ilk eşyaya çantasını attı ve sandalyeye son vidasıyla tutunmaya çalışan sırtlığın düşmesine neden oldu. Üstündeki paltoyu çıkardı, sonra da peçesini.
“Of, lanet olası gezegen.” dedi, ayakkabılarındaki kumu boşaltırken.

Elini oturduğu yerin altına atıp bir çanta çıkardı, içinde araç-gereçler vardı. “Sen benim tek umudumsun gemi. O yüzden çalışmak zorundasın.” dedi ve işe girişti. Gözü odanın içindeki karanlık bölgeye takıldı. Tornavidayı bırakıp oraya doğru ilerledi ve dizlerinin üstüne çöktü. “Buna pişman olacağım ama, yardıma ihtiyacım var. Salak saçma hareketler yapma Mantis, sadece sözümü dinle.” diyerek elini uzattı, bir düğmeye bastı ve karanlığın içinde iki adet mavi ışık belirdi. Gıcırdama sesleri duyuldu, mavi ışık yükseldi ve sert adımlarla aydınlığa çıktı. Şimdi karşısında üç metre boyunda, ağır cüsseli bir robot vardı. Bu gezegenin kötü şartlarına ayak uydurabilmesi için tasarlanmış, her türlü kötü hava olayına rağmen çalışmasına devam etmesi için gövdesi güçlendirilmişti. Mavi gözleri, çalıştığı madenlerde yönünü daha kolay bulmasını sağlıyordu ve elbette havalı görünüyordu. Bu işçi robot, gerçekten sıkıydı. Tek problem, onu bir depoya atmalarına neden olan problem, yanlış bir kişilik yüklemesiydi. Esasında sorun, firmanın iki ünlü ürününün aynı fabrikada üretilmesiydi. Maliyetten kaçınmak için düşünülen bu yol, ufak bir soruna neden olmuştu. Küçük çocukların ilk oyun arkadaşları olan Mantis’ler ile işçi robotlara yüklenen kişiliklerde ara sıra karışıklık yaşanıyor ve ortaya dev cüsseli, 3 metrelik tatlı oyun arkadaşları çıkıyordu.

“Yihu, n’aber Trillian?” Mantis önce havaya zıplayıp ayaklarını birbirlerine çarptırdı, daha sonra da Trillian’a sıkı sıkı sarıldı. Birkaç eşya dökülmüştü.
“Mantis, bırak beni!”

Çok geçmedi, Trillian aniden kendini yerde buldu. “Belim paslanmış.” dedi robot. Bunu küçük bir çocuk gibi adeta dudağını büzerek söylemişti. Trillian boynunu ovarak cevap verdi:

“Yardımına ihtiyacım var Mantis.” Sandalyenin üzerine bıraktığı çantayı aldı. İçindekileri Mantis’in önüne döktü.
“Bunlardan birkaç tane daha bulmam gerekiyor, böylece ne yazdığını okuyabilirim.”
“YAPBOOOOOOZ!” diye bağırdı Mantis. İki taşı eline alırak birbirleriyle bir araya getirmeye çalıştı. Başaramayınca taşlardan birini atıp diğerini aldı. Attığı taş ise Trillian’ın başının hemen yanından geçmişti.

“Mantis, lütfen. Beni dinlemen lazım. Bütün gezegeni dolaştım. Kum tepelerinin yutamadığı bütün parçaları buldum. Ama hala eksik. Yazıtı tamamlamak için biraz kazmamız gerekiyor. Yani, senin kazman gerekiyor.”

Mantis, Trillian’a kulak asmadan önündeki parçalara bakıyordu. Bir süre hiç ses çıkarmadı. Ardından, parçaları birleştirememenin verdiği sıkılganlıkla Trillian’a döndü.
“Yakalamaca oynayalım mı?”


Gezegende kum fırtınası devam ediyordu, yaklaşık beş milyon yıldır, ama Mantis yürümekte hiç sıkıntı çekmiyordu. Seke seke, hoplaya zıplaya Trillian’ın gösterdiği taşları arıyor, alıcıları bir şey fark ettiğinde hemen kazmaya başlıyordu. Kollarını açmış, çiçek bahçesindeymişçesine koşarken göğsünde kırmızı bir ışık yanmaya başladı. “Oley, bir şey buldum.” dedi ve hemen bulunduğu yeri kazmaya başladı. Her bir eliyle kilolarca toprak kaldırarak kazdıktan sonra Trillian’ın istediği taşlardan birini daha bulmuş oldu. “Bu kız nereden buluyor böyle acayip taşları?” dedi kikirdeyerek. Sahi Trillian nereden biliyordu bu taşları burada bulabileceğini? Cevap çok basitti, her şeyi Zaphod’un “kRaL_ZaPhOd1234” olan mail şifresine borçluydu. Böylece Rehber’in önsözünü, nerede bulabileceğini, ne olduğunu öğrenmiş oldu. Nerede bulunacağı mail’de yazmıyordu ancak Trillian için onu bulması o kadar da zor değildi. Telefon numarasını verme bahanesiyle kalan bilgileri de öğrenmiş oldu.

Mantis bütün gezegeni yarım günde gezip, kazıp, taşları bulduktan sonra gemiye geri döndü.

“Bulabildin mi?” dedi Trillian heyecanla. Mantis gövdesinden bir çekmece çıkardı, ters çevirdi ve yere irili ufaklı sekiz tane taş döktü. “Mantis, sen bir harikasın.”
“Biliyorum.” dedi ve Trillian’a sarıldı.
“Mantis, bırak beni.” dedikten sonra yere düştü, “Belim kötü paslanmış gerçekten.” dedi Mantis.
“Ben yokken neler yaptın Trillian?”
“Her şey bitmek üzere, sadece şu vidayı da sıkarsam…” dedikten sonra gemi kalın bir sesin gürültüsüyle inlemeye başladı.

“Bütün gemiler en yakın karargahta toplansın. Altın Kalp’i işgal için son hazırlıklarınızı tamamlayın!”

“Ne?” Trillian şaşkındı.

“Bütün gemiler en yakın karargahta toplansın! Altın Kalp’in rotası bütün Vogon gemilerine gönderilmiştir!”

Kalın ses konuşmasını bitirdikten sonra geminin bilgisayarı çalıştı ve arkadaşlarını binlerce ışık yılı uzaktan da olsa tekrar görmüş oldu.

“Bu Vogon gemisi miymiş?” dedi Mantis, “Kokudan anlamalıydım.”
“Mantis! Irkçı söylemler hakkında ne konuşmuştuk?”


Geminin kontrolleri en hafif tabirle tuhaftı. Bir sürü karmaşık, gereksiz düğme; her düğmenin yanı başında Vogon alfabesiyle yazılmış (-10 derecede eline kalem tutuşturulmuş biri tarafindan hızlıca çiziktirilmiş birkaç çirkin simge) yüzlerce sayfadan oluşan rehber, rehberlerin okunmama (çoğu Vogon, okuma bilmez) ihtimaline karşı rehberlerin hemen üstüne yerleştirilmiş kullanım panoları ile bir Vogon için karmaşık görünen bir yapı kurulmuştu. Bir Vogon gemisine ilk defa giren bir şanssız, kendisine komik gelen bu komik manzarayla karşılaşır ve iri cüsseli Vogonların düğmeler arasında koşuşturmalarına, rehberlerden bunalmalarına ve panolar karşısında anlamaz bir şekilde kafalarını kaşımalarına bakarak kahkahalarını tutamazdı. Ve yalnızca bu nedenle, cezalandırıldı. Ancak cezalandırma mekanizması da aynı sürece tabi olduğu için çoğu zaman suçlunun sonunu bitmek bilmeyen kahkahaları getirirdi. Vogon bürokrasisi, bu sistemin sebep olduğu problemleri çözmek için yeni nesil gemilerde “Kaptanı dinleyin ve size söylendiğinde tuşa basın.” yazan panoları yerleştirmeye karar vermişti. Böylece gemi mürettebatının yapacağı tek şey, önlerindeki tuşlara tam vaktinde basmak olacaktı. Bu da yeni nesil gemilerde gözle görülür bir hızlanma sağlamıştı.
Ancak Trillian’ın içinde bulunduğu eski tip gemi, kontrol açısından hantaldı. En azından bir Vogon için hantaldı. Trillian çok kısa bir süre içerisinde, gemiyi en iyi Vogon pilotlarının varlıklarından haberdar dahi olmadıkları kontrolleri bile öğrenmişti. Bunlardan en ilgisini çeken, bir anda beyninde şimşekler çakmasına neden olan ise gemi kaptanının emirlerini ilettiği iletişim kutusuna erişebileceği düğmeleri bulmasıydı. Bu düğmelerin nasıl kullanacağını çözdüğü sırada, Altın Kalp’in etrafını kuşatan gemilerin sayısı artmıştı.

Trillian, “Bunlar yine ne haltlar yedi acaba?” diye düşünürken Mantis yüksek sesle gemileri saymaya başlamıştı. Her sayıdan sonra tebrik edilmek için bekliyor, Trillian’dan ses çıkmayınca daha yüksek sesle bir sonraki sayıya geçiyordu. Ancak Altın Kalp’in etrafinda o kadar çok gemi vardı ki Mantis, bir süre sonra bildiği sayıların sonuna geldi ve uydurmaya başladı. En sonunda “Çoooooook fazla gemi var.” dedi.

“Görüyorum.” dedi Trillian. Vogonlar dışında Gurgubatlar, Gergonlar, Lutuslar, Deadranlar, Orphulaeler, Ziglonlar da silahlarını Altın Kalp’e yöneltmişti. “İyi de bunlar birbirlerinden ölesiye nefret eden ırklar. Bizimkiler bunları dahi birleştirecek kadar salakça bir şey yapmış olmalı.” dedi.

“Okulda Sally diye bir kız var. Koşarken hep önüme geçmeye çalışıyor. Bir keresinde yine aynı şeyi yaparken ona çelme taktım.” dedi Mantis.

Böylece Trillian’a gereken ilhamın son kırıntısı da önüne düşmüş oldu.

Trillian’ın Vogon Kaptanının iletişimin kanalına girip gemilerden birine mesaj göndermesi ile küçük bir Vogon gemisi en öne geçmek için hamle yaptı ancak Gurgubat mürettebatı bu filoyu nefret ettikleri Vogonların yönetmesine asla izin vermeyecekleri için düşman geminin öne geçme hamlesini durdurmak adına gemiyi çevirdiler.

Vogon ve Gurgubatların çarpışması diğer gemilere de ilham oldu ve Altın Kalp’e çevrilen silahları Gergonlar Lutuslara, Deadranlar Orphulaelere çevirdi. Ziglonlar ise gemilerine patlayıcı yerleştirip kendi kendilerini yok ettiler.

Bu kısacık hengamenin ardından Trillian ufak gemisiyle Altın Kalp’e yaklaştı. Yanında Mantis alkış tutarak "On Küçük Şişe"yi söylüyordu. Gemi, yeterince yaklaşınca Trillian ışınlanma ünitesine girdi, Mantis de peşindeydi.

Altın Kalp hiç değişmemişti. Trillian, ışınlandığı odayı iyi biliyordu. Kapının yanındaki düğmeye dokundu. Kapı, sislerle birlikte açıldı. Trillian, ilerideki üç silüeti fark etti. Sisler dağılırken çantasını sağ omzuna asarak konuştu:

“Selam ezikler! Şovumu beğendiniz mi?”