Bir türlü tamamlanamayan hikâyenin giriş bölümü

“Gece gece müzik klasörü nereye kaybolmuş yahu?” diyerek girdiğim arayışta denk geldiğim, uzun uzun zaman önce başladığım ve bazen üşendiğimden bazen de yazmak istemediğimden bir türlü bitiremediğim, uzun mu uzun -muhtemelen kitap olacak genişlikte- hikâyemin giriş bölümünü ani bir kararla buraya koymaya karar verdim. Bunun yapmamın amacı; forumda her gezindiğimde bu giriş kısmına denk geleceğimi bilmem ve her denk gelişimde kendime kızarak hikâyeye devam edeceğimi düşünmem. Bir nevi kendimi utandırmak.

Belki devam ederim. Belki de etmem ama denemekten zarar gelmez. Belki konuyu kökten silerim ilerleyen zamanlarda bilemiyorum. Anlık bir karar olduğu için sabah uyandığımda büsbütün vazgeçebilirim. Hâlâ taslak aşamasında olduğunu da belirtmekte fayda var.

GİRİŞ

Gölge Meydanının nispeten daha boş bir köşesinde, sırtındaki cübbenin kukuletasını başına geçirdi. Uzun dalgalı kızıl saçlarını sakladı. Bileklerindeki sargıları kontrol ederken gözlerini meydanda gezdirdi. Dört bir yandaki dükkânlarda tüccarlar birbirleriyle yarışıyordu. Özellikle Nimetçiler en güzel yiyeceklerin onlarda olduğunu iddia ediyor, müşterileri kazanmak için türlü türlü tekliflerde bulunuyordu. Eski zamanlardaki gibi olsaydı bu manzaraya kahkahalarla gülerdi ancak artık tebessüm bile edemeyecek kadar kalbi taşlaşmış günahların en büyüklerini işleyerek vicdanını taşlarla doldurmuştu. Bazen “eğer annem bu halimi görse,” diye düşündüğü olurdu ama “artık annem beni göremez,” derdi.

Leralonde’nin Işığı’nın tepede parladığı bir günde bile gölgeler içinde kalırdı Kerrigan şehri. Şüphesiz, bunun sebebi; kimi efsanelerde Tanrıça Dağları olarak da adı geçen Dört Dağlar’ın tam ortasında yer almasıydı. Şehre yalnızca bu dört dağın çeyreklik vadilerinden ulaşılıyordu. Ayrıca pek çok efsaneye ev sahipliği yapmış olmasına rağmen onu ana karanın dört bir yanında ünlü eden gölgeler içinde kalması değil kanlı bir geçmişe sahip olmasıydı. Garip, tanrıların hatta efsaneye konu olan Tanrıçanın bile unuttuğu bu ufak şehirde mi yaşanmış her şey? Kanlı Gölge… Tam yirmi dönem önce gölgelerin doğurduğu kızıl gözlü evlat, Kerrigan topraklarından var oldu. Tanrıça Leralonde’nin gözyaşlarıyla yıkandı ve kalbi kötülükten arındı, diye tekrar etti içinden. Efsane böyle diyordu.

Birkaç tüccar ona seslense de o hiçbirine aldırmadan yürümeye devam etti. Meydanın en uzağında tüm kargaşadan uzak sessiz bir sokakta buldu aradığını. Yıpranmış, derme çatma, sanki hala Kanlı Gölge’nin izlerini üzerinde taşıyan küçük bir dükkândı. Yazık, Leralonde’nin yaşları bile temizleyememiş yaşananları. Ahşap yapının kırık dökük kapısının yanına gelişigüzel yazılmıştı hangi işe hizmet ettiği: Efsaneci Kang .

Yandaki camdan dışarı sızan mavi mumun ışığı, içerisinin dolu olduğunu göstermekte aynı zamanda da işinin uzayacağının habercisiydi. Kapının önünde ayaklarını birkaç kez yere vurup çamurlardan kurtulup içeri girdi.

"Buyurun beyim," dedi, cılız bir hoşnutçu. "Efendim Kang şuanda meşgul, bir şey içmek ister miydiniz?"

“Beklerim,” dedi, cılız hoşnutçunun şaşkınlığını görmezden gelip bir koltuğa otururken. Hoşnutçular, çığırtkanlar, taşıyıcılar ve niceleri… Bu kutsanmış şehirde bile bir Vergi’n yoksa köle olmaktan kurtulamıyorsun.

"Kusura bakmayın hanımım. Ben-"

"Boş ver."

Oturduğu yerde duvarları inceledi. Tahtaların yüzeyi kıymıklarla kaplanmıştı. Çivilerin hepsi paslanmış, oldukları yerden çıkarak bu pespaye yeri yerle bir etmek istiyor gibiydiler. Aralardaki yosunların çoğu çürümüş ve tütünle birlikte genzi yakan kötü bir koku yayıyordu. Mum ışığının değdiği yerlerde tahtakuruları, kurtçuklar, türlü böcekler sağa sola kaçışıyor tiksindirici bir görüntü oluşturuyordu ama o buna alışkındı. Böylesi rezil yerlerde olması gerekenden çok daha fazla bulunmuştu. Hatta kendini bu pisliğin içinde daha rahat hissettiğini inkâr etmezdi.

Nihayet iç kapı aralandığında odadan omuzları geniş ve plaka zırhıyla göz kamaştıran bir asker çıktı. Göz ucuyla askeri izledi fakat asker ona bir şey demedi. Hatta onu sıradan biri sanmış olmalı ki dükkândan çıkmadan son bir kez efsaneciyi bakışlarıyla tehdit etmekten geri durmadı.

Kukuletasını bir kez daha kontrol edip kızıl saçlarını iyice geriye ittirdi. Başlığı göz hizasına kadar çekti ve başını yerde tutmaya özen gösterdi. Hoşnutçu onu çağırana dek bu şekilde bekledi. Efsanecinin yanına girer girmez odadaki tek masada kendisi için ayrılan sandalyeye oturdu.

"Ne gün ama" diyordu efsaneci ellerini ovuşturarak. "Öğrenmek istediğiniz nedir? Sorun anlatayım."

Cübbesinin içinden iki tane ipek kese çıkartıp masanın üstüne koydu. Adam heyecanlı olduğunu saklamaya çalışsa da elleri onu ele veriyordu ama bunu umursamıyor gibiydi. Keselerden birinin bağını hemen açıp içine baktı. İçinde onlarca lar* vardı. Birkaç tanesini alıp inceledi. Diğer keseyi de inceledikten sonra simsiyah dişlerini göstermekten çekinmeden gülümsedi.

"Bir dişi için oldukça cömertsiniz hanımım."

Eh, en azından kibar , diye düşündü çünkü kadın deseydi bir daha asla gülümsemeyeceğini garanti edeceğini biliyordu.

"Kanlı Gölge ile ilgili ne biliyorsan göster."

Başını kaldırmadan sol kolundaki sargılardan birini gevşetip çözdü. Bu sırada efsaneci biraz şaşırsa da ona olası tehlikeleri anlatmaya başlamıştı fakat kolundaki onlarca, belki de yüzlerce Görü lekesini görünce gözleri irileşti, sesi kesildi. Bu sefer şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. "Göster," dedi bir kez daha kolunu uzatarak.

“Şaşkınlığımı ve cür’etimi affedin hanımım. Nasıl hayatta kaldınız? Nasıl yaşıyorsunuz?”

Nasıl yaşadığımı ben de merak ediyorum … Efsanecinin ona dokunmak ve yaşadıklarını görebilmek için çıldırdığını görebiliyordu. Sadece bir kere ona dokunsa yeterdi ama efsaneci yanılıyordu çünkü bu yöntem onda işe yaramazdı. Yıllar önce zihnini ve gözlerini mühürletmişti. Ona ne kadar dokunursa dokunsun koca bir karanlıktan başka bir şey göremeyecekti.

"Soru sormak yok, sadece gerçekleri göster."

Efsaneci başını sallamakla yetindi. Masadaki mumu söndürdü. Onu başka bir odaya alıp hoşnutçuya kapıyı kilitletti ve bir dizi tembihlerde bulundu. Bu yeni oda nispeten daha temiz paktı. Dışarıdan gelen koku, lavantayla bastırılmaya çalışılsa da pek faydalı olduğu söylenemezdi.

Nihayet efsaneci gelip karşısına oturdu. Kolunda bulduğu boş bir yere tırnağını batırdığında gözleri Görü’nün etkisiyle ağırlaşıp kapandı.

Gözkapaklarının ardında gözleri hızla hareket ederken efsanecinin onun zihnine ulaşmaya çalıştığını fark etti. Umursamadı. Görüntülerde Kerrigan şehrinin çeyreklik ovalarından meydana kırmızı bir nehir akıyordu. Havada ölüm, et yanığı ve kan kokusu hâkimdi. Bütün ırkların ceset parçalarının oluşturduğu çarpık tablo, kan suyunun içinde yüzüyordu. Görüntü sürekli değişse bile sabit kalan manzara buydu ama aradığı bundan fazlasıydı. Tüm bunları diyarın herhangi bir yerinde görebilirdi ve zaten görmüştü de.

Efsaneciler , diye iç geçirdi. Hiçbir zaman gerçekleri olduğu gibi göstermezler. Tabii onları tehdit etmez veya onlardan çalmazsanız.

Görü bittiğinde elini masadan çekmeden durdu. Derin bir nefes aldı. Efsanecinin şaşkınlığını doğal buluyordu çünkü bu işlemi yaptıran herhangi biri en az üç-dört gün yarı baygın olarak yaşardı ya da yaşayamaz, ölürdü. Cebinden bir deri kese daha çıkartıp masaya bıraktı. "Anlat," dedi sargılarını elinde bir topak yaparak.

Efsaneci anlattı, anlattı, anlattı… Ona bilmediği hiçbir şey söylemedi. Hepsi daha önce duyduklarının tıpa tıp aynısıydı.

Kafasını kaldırdı. Kızıl gözlerini gören adam geri çekildiyse de çok geç kalmıştı. Adamın kolunu tüm gücüyle kavrayıp direnmesine bile izin vermeden mührünü kırmak için siliciyi ateşledi ve elindeki sargı topağını ağzının içine soktu. Çok geçmeden silici işini kusursuz yapmış ve adamın kafasında, saçlarının içine gizlediği mührü bulup yakmaya başlamıştı. Mühür tamamen kırıldıktan sonra görüntüler zihnine akmaya başladı. Gördükleri karşısında haklılığını bir kez daha kendisine ispatlamıştı. Efsaneci çok fazla şey saklamıştı. Çok fazla ve çok önemli şeyler…

Meydanın ortasında, yedi yaşlarında bir çocuk kucağındaki kundağa sımsıkı sarılmış, dizine gelen kan gölünün içinde dehşetle etrafına bakınıyordu. Saçları ne kadar kirli olsa da kızıllığını belli ediyordu. Gözleri ateşlerin en acı halindeydi. Çaresiz, mahzun, yapayalnız ama onu izleyen biri daha vardı. Belli ki bir aygırın üstünden bakıyordu ona. Çocuk onu gördüğünde korku ve çaresizlikle titremeye başladı. Kundağa daha fazla sarıldı. Dizlerinin üstüne düştü ve görüntü burada kesildi. Daha fazlasına gerek yoktu zaten. Dahasını yalnızca o biliyordu.

Sağ kolundaki sargının içinden bembeyaz bir hançer kaydı avucuna. Tereddüt bile etmeden efsanecinin boğazına sapladı. Adam oturduğu yerde etrafa kanlar saçarak can verdi. "Hep de aynı bakış!"

"Bir şey mi istediniz efendim?" Ses kapının dışındaki hoşnutçudan gelmişti. Eğer köleliği bu kadar benimsemiş olmasaydı ve efendisinden korkmasaydı içerideki tuhaf seslere aldırış etmeden girerdi. Bunu biliyordu.

"Efendin seni çağırıyor hoşnutçu."

Hoşnutçu içeri girmeden kapının yanında çoktan yerini almıştı. İçeri girer girmez onu boynundan kavradı ve henüz efsanecinin kanını temizlemediği bıçağını tıknaz çocuğun boğazına dayadı.

"Merhamet!" diye bağırdı canhıraş hoşnutçu.

"Merhamet Tanrıçalardan dilenir köle, ben Tanrıça değilim," ve ceset ayaklarının dibine yığıldı.

Hoşnutçunun cesedini ayaklarından silkeledikten sonra sandalyenin üzerinde gözleri dışarı uğramış Kang denilen adama baktı bir kez daha. Bunu hep yapardı.

"Ah hadi ama Kang! Niçin böyle şaşırıyorsun? Tamam, bak anlatayım. Biliyorum, biliyorum senin gibileri öldürmek çok günah, evet Tanrıça Leralonde beni lanetiyle cezalandıracak falan filan. Biliyor musun Kang bunların hepsi safsatadan ibaret. Safsata olmayan tek şey kanunlar. Bir gün beni yakalarlarsa -ki yakalayamayacaklar- beni sorgulamaya kalkacaklar-ki sorgulayamayacaklar- ve bir kanıt arayacaklar -ki bulamayacaklar- Görüyorsun ya ben her şeyi ayarladım. Bir şey dışında… Şu asker, eh onu da nerede bulacağımı biliyorum. Her neyse Kang Tanrıçan seni kutsasın ya da onun gibi bir şeyler işte."

Masanın üstündeki keselerini alıp, sakince üstünü başını temizledi. Ölülerle konuşmaya bayılıyorum. Hiç itiraz etmiyorlar, sırlarını kimseye söylemiyorlar.

Dükkândan çıktığında etrafına bir bakındı. Askeri bulacaktı bulmasına ama önce birinci çeyreklik vadisine gitmek istiyordu. Şehrin kuzeyine doğru mümkün olduğunca görünmeden ve dikkat çekmeden yürümeye başladı. Bacası tüten taş bir evin önünde durdu. "Annem bu halimi görse," diye mırıldandı. "Beni günah evlerine gönderirdi."

Geldiği yolu geri yürürken dudaklarında belli belirsiz bir efsane vardı.

“Derler ki yirmi dönem önce Tanrıça Dağları’nın merkezinde adı Kerrigan olan bir şehir vardır. Kanlı Gölge’nin yaşandığı bu şehirde, gökler henüz Tanrıçanın kızıl bulutlarıyla kaplanmadan önce Echidna Şövalyeleri ikinci çeyreklik vadisinden kılıçlarıyla şehri kanla yıkamaya başladı. Aygırları da şövalyelerin gözleri gibi kan kırmızıydı. Çığlıkların hıçkırıklara, hıçkırıkların Echidnalıların kahkahalarına karıştığı o döngünün sonunda Gölge, kızıl gözlü bir evlat doğurdu. Şehrin ortasında kucağındaki emaneti kan gölüne bıraktı ve Tanrıçanın gözyaşlarıyla yıkandı.”

Alaycı bir şekilde tısladı. Kaşlarını çattı ve gerçekler zihninde dolaşmaya başladı. Bendim… Kucağında küçük kız kardeşiyle, kan gölünün ortasında, efsanelere konu olan vicdanı taş dolu kızıl gözlü evlat. Bendim… Korkudan ve yaşama güdüsüyle kız kardeşini elleriyle öldüren ve elleriyle onu kan gölüne bırakan…

Şehrin doğusundaki Ramba Hanı’ndan gelen askerlerin kahkahaları onu bölene dek bunu düşündü. Gözleri daha önce gördüğü plaka zırhlı askeri aradı camın önünden ve çok geçmeden içerde arpa şerbetini yudumlarken gördü onu. Bu işime gelir. İç bakalım asker, yaşayacak son gününün şerefine iç…

7 Beğeni

Bence devam etmelisiniz. Başka değişiklik yapar mısınız bilmem ama hikayeyi sevdim ben.

3 Beğeni

Muhtemelen değiştireceğim yerler olacaktır ama zamanında çok fazla kurcalayarak yazdığım için bu değişiklikler ufak tefek şeyler olur. Eksik betimlemeler, mimikler, belki bazı isim değişiklikleri, birkaç açıklama ve detay gibi şeyler olur. Okuduğunuz için teşekkür ederim, rahatsız edici hatalarım olduysa kusuruma bakmayın. Ayrıca sevmiş olmanıza da ben sevindim. :slight_smile:

3 Beğeni

Selamlar.
İlginç ve merak uyandırıcı bir giriş olmuş, ilk başta neler olduğunu anlamıyoruz ama merakın ve gizemin dozunu yavaş yavaş arttırmışsınız ve bu sayede okuyucuyu içine çeken bir hikaye çıkmış ortaya.
Betimlemeler tam yerindeydi bence, bir hikaye okurken karakterleri ve olayları kafamda canlandırmayı severim, hikayeyi okumak çok zevkliydi.
Kendim de özgün bir fantastik evren kurgulamaya çalışıyorum, kafanızda başka ayrıntıları oturttunuz mu bilmiyorum ama bu bölümde verilen ayrıntılar yerli yerindeydi bence. Bölümdeki anlatıcımız olan gizemli kadın, yirmi dönem önceki efsane, şehir, efsaneciler… Her şey fazlasıyla merak uyandırıcıydı benim için.
Bu arada kafama takıldı, yirmi dönem önce ne kadarlık bir zaman dilimine tekabül ediyor?
Ben çok beğendim, eğer devamını yazacak olursanız da mutlaka okumak isterim. :slight_smile:

3 Beğeni

Selam size de,

Hım… Şimdi bir düşüneyim. Aslında bu hikâyeye ait bir ajandam var. Belki iki bile olabilir. :thinking:

Betimlemeleri beğenmişsiniz ama ben şöyle bir baktığımda ufak tefek yerlerde eksik kısımlar gördüm. Bazı yerleri gözden kaçırmışım gibi geldi. Diğer açıdan eğer kafanızda canlandırabildiyseniz bu benim için sevindirici. Buna çok fazla önem veririm çünkü. Okuyucunun ve benim zihnimde kare kare ilerlemeli her şey ve yeterince eksiksiz olmalı.

Aslında ana karakterin bir adı vardı ama buraya koyarken oraları bir güzel temizledim. :smiley: Yirmi dönemlik kısıma gelirsek orası biraz karışık. Fazlasıyla unutkan olduğum için onu not aldım bir yerlere. Diyarın boyutu kendi yerküremize kıyasla daha büyük olduğu için bir dönemlik -buna neden dönem demişim acaba sanki döngü daha iyi olur diye düşündüğümü anımsar gibiyim- gün sayısının daha fazla olduğunu söylememde fayda var. (Bunu bir yere not ettim ben. :smiley: )

Yazacak olursam mutlaka buraya da ekleyeceğim zaten ama ne zaman olur bilemiyorum. Yorum için teşekkür ederim. Aslında böyle geri dönüşler beklememiştim. Genelde böyle yazarım ve hiç yorum gelmez.

1 Beğeni

Kendi hikayenizi okurken eksikler görmenin ne demek olduğunu iyi bilirim.
İngiliz dili ve edebiyatı mezunuyum, Yaratıcı Yazarlık dersi alırken hocamız bir kişinin eseriyle işi hiç bitmez gibi bir laf etmişti, gerçekten öyle. :slight_smile:
Eh, yıllarca Harry Potter hayran sitelerinde takıldım, hayran hikayeleri okuyup yorumladım, hatta kendim de yazdım ve bu sayede şimdi oldukça yakın olduğum insanlarla tanıştım. Sizin anlayacağınız hikaye okuyup yorumlamayı severim. :slight_smile: Yazara verilen destektir bana göre yapılan yorumlar.

2 Beğeni

Teşekkür ederim vallahi. Gece gece vaktinizi bana ayırdınız. Kesinlikle hiç iş bitmiyor. Bir anda insanın aklında şimşekler çakıyor ve değişikliğe gidiyor. Bu giriş bölümü -ve kafamda yazdığım diğer onlarca bölüm- artık yılların çalışmasının sonucunda oluştu. Bu saatten sonra köklü değişikliklere gidersem tsunami etkisi yaratır beynimde. Yapabileceğim çok ufak zararsız şeyler olur artık.

Ben de hikâye okuyup yorumlamayı seviyorum. Zaman zaman bu bölüme ve Öykü Seçkisi’ne saldırmam bu sebepten. Keyifliysem, kafam dingin ise ve vaktim bolsa bu bölümler benim uğrak yerlerim. İnsan okuyarak, yorum yaparak gelişiyor. Üstelik karşısındakine de yardımcı oluyor. Tekrardan teşekkürler. :blush:

3 Beğeni

Tamamlanmış bir hikaye olmadığına göre yorumum pek değer taşımayacaktır belki ama yine de gözüme çarpanları eklemek istiyorum.

Bu kısım. Bundan sonrasını bilmesine rağmen ana kahramanımız, neden boş yere bir efsaneciyi öldürüyor? Onu geçtim, efsanecinin gözlemine göre bu kısmı defalarca tekrarlamış. Atladığım bir şey varsa kusuruma bakmayın.

Onun dışında, at koşturur gibi -tabirimi yanlış anlamayın- başlamış hissini verdi genel anlamda. Efsane, efsanevi kızıl saçlı kadın vs. ana karakterimizin biraz daha oturduktan sonra verilebilirdi. Yazarın kendi tercihine kalmıştır bu, orası beni ilgilendirmez.

1 Beğeni

Burada bir sorun yok çünkü okuyucunun bilmediği bir sebep var burada. Aslında çok da tahmin edilmeyecek bir şey değil ama tahmin etmeyenler için açıklamamak daha iyi olur.

Buraya ben de katılıyorum. Önceki yorumlarda da bahsettiğim gibi araya betimleme eklemeleri ve genişletmeler eklemem gerekiyor. Bazı yerler sanırım unuturum endişesiyle hızlı gitmiş. Mesela öldürdüğü efsaneciyle olan konuşması çok bütün kalmış. Diğer açıdan efsane kısımlarındaki dil çok sıradan durmuş. Onların hep toparlanması lazım. Daha farklı anlatmam gerekirdi.

Yorum için teşekkür ederim. Bana kalırsa asıl tamamlanmamış aşamada yorumlar daha yapıcı oluyor. Sonuçta birçok yazarın ön okuma ekipleri oluyor. Bu ekipler hataları, kusurları, kafa karışıklıklarını ve eksikleri belirtiyor. Daha oturaklı sonuçlar elde ediliyor diye düşünüyorum ben. Kaldı ki ben yazar filan da değilim. :smiley: Kendimce yazan birisiyim.

Düzenleme: Giriş olarak böyle bir ön bölüm seçtim fakat bu biraz ilerideki bölümlere atıf gibi bir şey. Buradan sonra hikaye (inşallah yazarsam) yıllar öncesinden başlayacak ve adım adım bu noktaya doğru ilerleyerek bu noktayı geçip devam edecek. Bu şekilde yazmayı seviyorum. Bölümün kısa olmasının sebebi de bu aslında.

2 Beğeni

Rica ederim. Umarım ileride büyük çaplı bir uğraşa dönüşür de kitabınız kütüphanelerde yer edinir.

Kendinize ait bir blogunuz varsa orada tefrika etmeniz daha mantıklı olur gibime geliyor. Hikayenizin iyi bir kurguya evrilme potansiyeli var.
Burada yayınlayıp yayınlamamak da sizin tercihiniz tabii ki.

Okudukça bir şeyler karalayasım geldi, belirtmeden geçmeyeyeyim :smiley:

1 Beğeni

İyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Önerilerinize gelince…

Açıkçası zaten bir kitap yazdım bitti ve basılacaktı fakat yayınevinin sonradan takındığı kaba tavır sebebiyle sözleşmeyi zar zor iptal ettim. Oldukça tatsız durumlar yaşadım. “Sütten ağzım yandı, yoğurdun da canı cehenneme,” dedim ben de. :smiley: Açıkçası iki dünya bir araya gelse bir daha asla uğraşmam. Böyle iyiyim.

Önceden şifresini, adını filan unuttuğum bir blogum vardı. Bu tip şeyleri önceki yıllarda yaptığım için bir kez daha girişmek istemiyorum. Blogların çoğu içi dolu mezar gibi geliyor bana. Eskiden de öyle düşünürdüm, bu sebeple sıkıldım sanırım.

Son olarak hikâyemin kurgusu da önceki yazdığım kitabı kökten taslak haline alıp en başından tasarlamamla oluştu. Öbürü fazla basit geldi gözüme. “Ben de acaba daha ne kadar geliştirebilirim?” diyerek buna başladım fakat sonra işler çığırından çıktı. Öyle bir noktaya geldim ki elimde sadece mekanlar ve karakterler kaldı. Pişman değilim. Nasılsa bilgisayar köşelerinde çürüyüp gidecekti. Böyle işte. :slight_smile:

2 Beğeni

Giriş bölümü olarak gayet yeterli buldum. Merak duygum hafif hafif arttı okurken ki bu gayet olumlu bir durum. Ancak betimlemeler eksik kalmış. Kafamda net bir mekan ve olaylar silsilesi canlanmadı maalesef. Bunun dışında bir kusuru olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Bir seriye bile dönüştürülebilir, çok da güzel olabilir. Bence uğraşmaya devam et ablacım, belki bir gün yayınlanır. :grinning:

3 Beğeni

O betimleme işine el atacağım önümüzdeki yirmi sene içinde. :joy:

:joy: Ölünce ben, bitmişse olabilir. Başkası yıpransın. :nerd_face:

1 Beğeni

Zamanında Kafka “yazdıklarımı yakın” diye vasiyet etmişti. Yakılmadı ve sonuç ortada.

“Ben öldükten sonra” deyişinize ithafen söyledim :smiley:

1 Beğeni

Benimkileri çöpe atarlar zaten. :joy:

1 Beğeni

O kadar değildir efendim, öyle diyince ben bile kötü hissettim şimdi :confused:

Amaaan bos verin. Ölmüşüm zaten haberim olmayacak. (İnşallah hortlamam. Hortlarsam fena olur herkes için. :sweat_smile:)

2 Beğeni

Merhabalar, @Agape

Henüz tamamlanmamış bu öyküyü ilk cümleden son cümleye sürükleyici buldum. Öykünün bize ilk bölümden verdikleri güzel. Merak uyandırıcı ve büyüleyici bir dünyasının olduğu anlaşılıyor.

Başlı başına sır küpü olan ana karakter, efsaneceyi ve sonrasında hoşnutçuyu öldürdüğünde bir şaşkınlık yaşadım. Beklenmedikti. Ana karakter, saf iyi ana karakter klişelerinden uzak biri olunca bu fazlasıyla hoşuma gitti aslında. :smiley:

Hoşnutçu, efsaneci gibi yaptığın isimleri sevdim.
Kullanılan betimlemeler de hoştu ama bir parça daha fazla olabilirdi diye düşünüyorum.

Bu cümleyi çok sevdim.

Kalemine ve düş gücüne sağlık, umarım bu dünyayı anlatmaya devam edersin. :slight_smile:

4 Beğeni

Güzel yorumun için teşekkürler @Kitsune :wink:

Burada hepinize bir şey itiraf etmek istiyorum. Ben bunu paylaştım ama bunun neredeyse büyük bir kısmını değiştirdiğimi unutmuşum. :sweat_smile: Tabi bunlar kafamın içinde olan şeyler. Bu sebeple devam ettiğimde konuyu düzenlemek yerine yeni bir mesaj ile değiştirilmiş versiyonunu atacağım.

Merak edenler için ve okuyup zaman ayıran her biriniz için birkaç şey söylemek isterim.

Öncelikle bu dört dağ birer volkan fakat Leralonde’nin göklerde bir ışık olması ve bu toprakları kutsamasıyla birlikte sürekli sıcak olan bir topoğrafyası var. Ayrıca bu volkanlar sürekli fokurdamasına rağmen asla patlamıyorlar. Hatta yerli halk da sürekli bununla alakalı espriler yapıyor. Hatta bir de Fokurdayan Han var.

Bitti mi? Hayır… Leralonde’nin göklere gitmesinin nedeni diğer eril tanrı Aruthasagar ile olan çarpışmasından kaynaklanıyor. Tabii ki Leralonde göklere giderken Aruthasagar da yeraltına hapsoluyor.

Yani olaylarda çok ufak birkaç değişiklik var. Aslında ilk bölümde bunların olması gerekiyordu. Bir de fırtınalar var tabi… Karakış fırtınası filan. Fakat bunlar daha fantastik fırtınalar. İnsanların nefeslerini çalan bir nevi ruhu olan birçok fırtına…

Yazacağım inşallah. :joy:

4 Beğeni