Bulut Oluyorlar


(Elif) #1

Grimsi gökyüzü git gide daha koyu bir tona bürünürken pembe ve turuncularla yer yer lekelenmeye başlamıştı bile. Birazdan pembelikler koyu grinin içinde boğulacak ve gri de yerini siyaha bırakacaktı. Gökyüzünün tamamen siyaha bürünüp yan yana dizilmiş direklerdeki topların beyaz ışıkla parlatıldığı o vakte gece diyorlardı –ya da akşam. Aslına bakarsanız ikisi arasındaki farkı hala tam olarak anlayamamıştım. Belki de kafamı hareket ettiremiyor oluşumdan kaynaklanıyordu bu durum zira dünyanın görebildiğim kısmında –ki bana geniş görünse de aslından çok küçük bir parçası olduğunu az çok tahmin edebiliyordum– akşamı geceden ayırt etmemi sağlayacak bir işaret görmemiştim şimdiye kadar. Zaten benim için önemli olan, hangi vaktin nasıl adlandırıldığından çok gökyüzü siyaha boyandığı zaman gördüklerimdi.

Bugün, öncekilerden biraz farklıydı. Gökyüzünde, daha önce karşılaşmadığım turuncu bir ışık vardı mesela ve etrafımdaki kar kütleleri ondan korkup kaçmışlardı; nereye gittiklerini görememiştim, dönüp dönmeyeceklerini ise bilmiyordum. Doğrusu, biraz üzülmüştüm bu duruma; iyi çocuklardı ve onların yerine gelen koyu kahverengi topluluğa da dürüst olmak gerekirse pek ısınamamıştım. Benim gibi onlarcasının geldiğini ve hepsinin eninde sonunda gittiğini, benim de kalıcı olmayacağımı söyleyip duruyorlardı. Oysa ben burayı ve O’nu bırakmayı aklımın ucundan dahi geçirmiyordum. Üstelik gitmek istesem bile Kate buna müsaade etmezdi, sonuçta bana hayat veren oydu ve burnum üzerine yemin ederim ki beni çok seviyordu.

Burnum demişken, bugün onda da bir gariplik vardı. Boyu biraz uzamıştı sanki ve yüzümde eskisi kadar sağlam durmuyor gibiydi. Bu durumdan o tuhaf turuncu ışığın sorumlu olduğunu düşünüyordum ama arkadaşlarım gittiği için sorabileceğim kimsem yoktu; kahverengi olanlara –isimlerinin toprak olduğunu söylemişlerdi galiba– danışmak istemiyordum açıkçası ve Kate de maalesef beni duyamıyordu. Neden bilmiyorum, insanları duyabilmemize karşın onlara sesimizi duyuramıyorduk.

Karanlığın çökmesine çok az bir zaman kalmıştı, direklerin üzerindeki toplar parlamaya başlamamıştı daha ama bazı evler sarı ışıklarını açmıştı. Bugün gökyüzündeki gördüğüm turuncu ışığın, insanların evlerine hapsettikleri bu sarı ışıklarla bir ilgisi olduğundan şüpheleniyordum. Bir tanesi kapının açık olmasını fırsat bilip evinden kaçmış olmalıydı. Şu insanlar da çok sorumsuzdu doğrusu, tüm gün gökyüzünde parlayıp durduğu halde onu yakalayıp evine geri götürmeyi nasıl akıl edememişlerdi? En kısa zamanda yakalarlardı umarım hem böylece arkadaşlarım da geri dönerdi belki.

Toprağa belli etmeden gökyüzüne kısacık bir bakış attım, daha gelmemişti ama annesi hayaleti andıran suretiyle orada duruyordu. Sanırım hayalete benzemek için bulutlara hazırlattığı özel bir kıyafet giyiyordu.

Her zaman ilk olarak o gelir, tahminimce göze çarpmamak için biraz önce bahsettiğim buluttan kıyafetini giyer ve etrafı kolaçan ederdi. Vakti gelince de oynamaları için çocuklarını çağırır ve kıyafetini çıkararak oyunları süresince başlarında dururdu, çok iyi bir anneydi. Sürekli dünyanın başka bir tarafına bakardı. Onunla tanıştığım gece arka taraflara bakıyordu ve bu yüzden yüzünün çok ufak bir kısmını görebilmiştim. Birkaç gün sonra sağ tarafı izlemeye karar verdiğinde yüzünün yarısı görülebilir olmuştu. Şimdiyse tüm yüzü, olağanca büyüklüğüyle benim olduğum tarafa dönüktü ve doğrudan bana bakıyor gibiydi. O’na olan ilgimi mi fark etmişti acaba? Utançla gözlerimi kaçırdım, bana sinirlenmemiş olmasını tüm kalbimle diliyordum –gerçi bir kalbim var mıydı, ondan bile emin değildim.

Gözlerimi bahçe kapısına dikerek Kate’i bekliyormuşum gibi bir hava yaratmaya çalıştım, dışarıdan bakıldığında çok gülünç görünüyor olmalıydım. Hiç değilse atkım boynumdan kaymamıştı bu sefer, son zamanlarda sıklıkla kayıyor ve tam bir aptal gibi görünmeme yol açıyordu. Neyse ki Kate her seferinde fark edip tekrar bağlıyordu atkımı. O olmasa halim ne olurdu tahmin bile edemiyorum, çünkü kafamı başka yöne çeviremediğim gibi kollarımı da hareket ettiremiyordum. Aslında hareket ettirebildiğim yalnızca bir parçam vardı, o da gözlerimdi.

İlk başta buna çok üzülmüştüm, buradaki ilk günlerimdi; karlar kabullenmem gerektiğini, bu konuda yapabileceğim bir şey olmadığını söylemişlerdi. Onların da altı tane kolu vardı, üstelik altısı da çok güzeldi ama hiçbirini hareket ettiremiyorlardı. Ama ben inat ederek kendimi zorlamış ve kahverengi ince kollarımı hareket ettirmeye çalışmıştım, onlar kımıldamadıkça ben daha da zorlamıştım. En sonunda kollarımdan biri kopup düşene kadar devam etmişti bu inadım. Kate görünce nasıl da üzülmüştü. O kadar korkmuştum ki birkaç gün gözlerimi bile hareket ettirmeye cesaret edememiştim. O’nunla da bu şekilde tanışmıştım işte, ben devamlı gökyüzüne bakıyordum, o da merakla bana bakıyordu.

İlk görüşte etkilenmiştim ondan, kardeşleri arasında en güzeli, en parlağı oydu. Herhalde annesi de bunun farkındaydı ki onu yanından hiç ayırmıyordu. O’na dair dikkatimi çeken bir başka şey ise her seferinde beraberinde getirdiği kardeşleriydi, hep aynı altı kardeşiyle* oyun oynuyordu. Hiç konuşmamıştık, bu yüzden adını öğrenememiştim; karlara sormuştum ama ne yazık ki onlar da bilmediklerini söylemişlerdi.

Kollarımı hareket ettiremiyor oluşumu kabullenmiştim kabullenmesine ama Kate’in bana sarıldığı gibi O’na sarılabilmeyi her şeyden çok isterdim. Gerçi yanına nasıl gideceğimi hala çözebilmiş değildim ama belki O, benim yanıma gelmenin bir yolunu bulabilirdi.

Toplar beyaz ışıklarına kavuşmuştu ve sol tarafımdan pat pat pat diye sesler gelmeye başlamıştı; bu, Kate’in eve geldiğinin işaretiydi. Hevesle gözlerimi bahçe kapısına diktim, günün en sevdiğim vakitlerinden biriydi bu.

Kate, beresinin altından çıkan kahverengi buklelerini zıplata zıplata koşarak görüş alanıma girdi; bahçe kapısının önünde durduğunda nefes nefese kalmıştı. Kapıyı açarak içeri girdi ve büyük kahverengi gözlerinin kısılmasına neden olan geniş gülümsemesiyle her zamanki gibi yanıma geldi.

“Merhaba kardan adam!”

Yanakları ve burnu pembe olmuştu, gerçekten çok sevimli görünüyordu. Önce atkımı ve kollarımı özenle kontrol etti. Atkımın bir ucunu biraz daha arkaya attı, böyle daha güzel göründüğümü düşünüyordu herhalde. Sonra dikkatle yüzüme baktı. Kaşlarının çatıldığını görünce bir an içimi bir korku kapladı, Kate böyle baktığına göre burnumdaki sorun sandığım kadar basit bir şey değildi demek ki. O da kolum gibi düşer miydi acaba? Oysaki bu sefer zorlamamıştım, hepsi o turuncu ışığın kabahatiydi muhtemelen. Zaten ilk bakışta gözüm tutmamıştı onu.

Kate’e üzgün ve korkulu gözlerle baktım. Sesimi duyurabilseydim “Lütfen, bir şeyler yap.” derdim ama sayısız denemelerimin sonucunda bunun imkansız olduğunu kabullenmiştim. Elimden gelen tek şey, bakışlarımın da aynı anlama gelmesini ummaktı. Ama Kate bana bakmıyordu artık, başını toprağa doğru eğmişti. Önce sağına sonra soluna baktı, bir şey arıyor gibiydi. Ardından arkama geçerek görüş alanımdan çıktı. Ellerinin bir şeylerle uğraştığını duyabiliyordum ama ne olduğunu kestiremiyordum.

Nankörlük olacağını bile bile “Umarım o kahverengi tipler değildir.” diye geçirdim içimden. Bir türlü sevemediğim, adı toprak olan o şeylerin bana yardım etmesi istediğim son şeydi. Zaten onlar da bana yardım etmeye meraklı görünmüyorlardı.

Tüm gün, birbirlerine sokulmuş vaziyette, bana söyledikleri birkaç sinir bozucu cümle dışında tek kelime etmemişlerdi. Nedenini sorduğumda baharda canlanacaklarına dair bir şeyler gevelemişlerdi sadece. Bahar neyin nesiyse artık…

Kate tekrar görüş alanıma girip önümde durduğunda eldivenli elinde bir avuç kar tutuyordu. Demek ki turuncu ışıktan korkup kaçmayan karlar da vardı. O beyaz topu gördüğüme o kadar sevindim ki kollarımı Kate’in boynuna dolayıp aynı onun bana yaptığı gibi sımsıkı sarılmak geldi içimden ama tabi ki yapamadım. Bunun yerine ona sımsıcak bir bakış göndererek ne kadar minnettar olduğumu anlatmaya çalıştım.

Burnumu, yüzüme bağlanan kısmından nazikçe tuttu ve biraz ittirdi. Canım acımamıştı, sadece biraz gıdıklanmıştım. Sonra bir eliyle burnumu tutmaya devam ederken diğer eliyle karı burnumun etrafına sürmeye başladı. İşini titizlikle ve büyük bir dikkatle yapıyordu. Dünya üzerinde onun kadar iyi kalpli bir insan daha olmadığına adım gibi emindim ve Kate tarafından yaratıldığım için kesinlikle çok şanslıydım.

Burnumun eskisi kadar sağlam olduğuna kanaat getirince “İşte oldu!” dedi sevinçle ve kollarını boynuma dolayarak bana sarıldı.

Anne ışık şu anda bunu görüyor muydu acaba? Göz ucuyla, biraz da çekinerek, gökyüzüne baktım. Heyecandan burnum düşecekti neredeyse. O gelmişti ve gerçekten de annesiyle birlikte ilgiyle bizi izliyorlardı. Hemen gözlerimi tekrar Kate’e çevirdim, onları gözetlediğimi düşünmelerini istemiyordum –ki aslında yaptığım tam olarak da buydu. Ne düşündüklerini merak etmiştim, sonuçta annesi Kate’i tanıyor olmalıydı ve beni yaratanın o olduğunu bilmesi, iyi bir intiba uyandırmama yardımcı olabilirdi.

Kate kollarını çözerek geri çekildi ve yine o kocaman gülümsemesiyle el sallayarak koşar adımlarla verandaya çıktı. Evin sarı ışığını bir an göz ucuyla görebildim –neyse ki kaçan bizim ışığımız değildi– sonrasında ışık, Kate’in annesine bir şeyler anlatan heyecanlı sesiyle birlikte kapının arkasında kaldı.

Tekrar, bu sefer daha büyük bir cesaretle gökyüzüne baktım. Anne ışığın büyük yüzü sakin görünüyordu, Kate’i görmesi tam da düşündüğüm gibi bir etki yapmıştı demek ki. Ve O… Bugün apayrı, tarif edilemez bir güzelliği vardı. Her zaman olduğundan daha parlaktı, laciverte çalan gökyüzünde kardeşleri arasında en dikkat çeken oydu ve belki de bana öyle geliyordu ama gülümsüyor gibiydi.

Bir şey söylemek istedim fakat nutkum tutulmuştu adeta. Bu esnada toprak parçaları, saklamaya gerek duymadıkları bir merakla beni izliyorlardı. Onlarca bakışı üstümde hissetmek gerçekten çok rahatsızlık verici bir durumdu. Hiç utanma yok muydu bu toprakta? Onları umursamamaya çalışarak tüm gayretimle cesaretimi topladım ve O’na seslendim:

“Merhaba!”

Toprak parçaları aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı ama bana ulaşan hali uğultudan ibaretti, ne söyledikleri anlaşılmıyordu. Yine de benim hakkımda konuştuklarından emindim. Söyleyecek başka bir şey bulamadı mı, diyor olabilirlerdi mesela ki ben de aynısını düşünüyordum o anda. O’nu etkileyecek bir şeyler söylemem gerekirken ne diye “merhaba” gibi basit ve gösterişsiz bir kelimenin ağzımdan çıkmasına müsaade etmiştim ki? Ne var ki hala gözlerimi O’ndan ayırmadan cevap vermesini bekliyordum ama en ufak bir tepki dahi vermemişti. Yoksa o da insanlar gibi beni duyamıyor muydu? Belki de etkileyici şeyler söylememi bekliyordu, bugün çok güzel göründüğünden bahsedebilirdim örneğin ya da ışığının ne kadar da görkemli olduğundan. Fakat daha ben kelimeleri toparlayamadan hadsiz bir toprak parçası araya girdi:

“Seni duyamaz.”

Ters ters sesin geldiği yöne baktım. “Niyeymiş o?” Sesim istediğimden daha sert çıkmıştı ama en ufak bir tesiri olmamıştı üzerlerinde. Hala birbirinin aynı meraklı gözlerle bana bakıyorlardı.

Konuşanın yakınlarındaki bir başka parça sorumu cevapladı: “Çünkü çok uzakta.”

Küçümser bir ses çıkardım ve aldırmaz bir tavırla bakışlarımı tekrar yukarı kaldırdım, yalan söylediklerinden hiç şüphem yoktu. Beni O’ndan uzaklaştırmaya çalışıyorlardı muhtemelen ama bunu başaramayacaklardı. Uzakta falan değildi sadece biraz yukarıdaydı ve büyük ihtimalle annesinin yanında utandığı için konuşamıyordu.

O’nun yanına gitmemin bir yolunu bulmam gerekiyordu ve eminim, Kate bu konuda bana seve seve yardım ederdi. Yarın bu sorunu ona bir şekilde anlatmalıydım. Bunun için gerekirse kollarımı bile kullanırdım; geçen sefer tek tarafa çok yüklenmiştim, bu sefer iki koluma da eşit ölçüde baskı uygularsam-

“Hadi ama kar çocuk.” İlk toprak parçasıydı konuşan. “Şu gökyüzünün uçsuz bucaksızlığına bir baksana. Sen de biliyorsun yalan söylemediğimizi.”

Her ne kadar duymazdan gelmeye çalışsam da gökyüzünü incelemekten kendimi alamadım. Gerçekten çok büyüktü ve sonsuza kadar uzanıyor gibi görünüyordu, başlangıcını veya bitişini ayırt edememiştim. Bunu kabul etmek hiç hoşuma gitmiyordu ama O da, tüm ihtişamına rağmen, bu sonsuz siyahlığın içinde aslında küçücük bir noktaydı.

Bir keresinde, kar tanelerinden biri buraya gelmek için çok uzun bir yol kat ettiklerini anlatmıştı bana. Bulutlardan atlamışlar ve durmaksızın aşağı inmişler, öyle demişti.

Ve anne ışık da her gün bulutlardan yapılmış bir kıyafet giyiyordu.

Bir an her yanımı derin bir sessizlik sardı. Tuhaf hissediyordum, kolum düştüğünde dahi böyle olmamıştım. Toprak susmuştu, gerçi konuşsalar bile duyabileceğimi zannetmiyordum. Gözlerim hala gökyüzüne dikiliydi ama ne O’nu ne kardeşlerinden birini ne de hepsinden katbekat ihtişamlı olan annelerini görüyordum, sadece boşluk vardı ve zaman zaman gri gökyüzünde gördüğüm beyaz bulutların belli belirsiz siluetleri.

Orada öylece durmuş, uçsuz bucaksız siyahlığa bakarken daha önce hiç başıma gelmeyen bir şey oldu ve gözlerimden birbiri ardına kar taneleri dökülmeye başladı. Birkaç gün önce Kate bahçede kayıp düştüğünde gözlerinden su çıktığını görmüştüm. Bu da onun gibi bir şey miydi acaba? Ama ben düşmemiştim ki… O halde neden gözlerimden kar taneleri fışkırıyordu?

“Üzgünüm kar çocuk.”

Karşılık vermedim, şu an hiç kimseyi dinlemek istemiyordum. Gözlerimi O’na diktim tekrar, yapabileceğim ve yapmak isteyeceğim tek şey buydu. Bu denli uzaktan bile böyle güzel görünüyorsa kim bilir gerçekte nasıl da eşsiz bir güzelliğe sahipti. Maalesef öğrenmemin bir yolu yoktu. Daha kollarımı bile hareket ettiremezken yanına nasıl gidecektim ki? Yerimden kıpırdayamam bir yana ayaklarım dahi yoktu.

“Adını biliyor musunuz?” diye sordum, aramızdaki küskünlüğü bir kenara bırakarak en azından bunu öğrenebilmek umuduyla.

“Kutup Yıldızı’ymış, Kate söylerken duymuştum.”

Gerçekten üzülmüş gibi görünüyorlardı. Belki de düşündüğüm kadar kötü arkadaşlar değillerdi. Onlara haksızlık ettiğimi düşünerek biraz da kendimi affettirmek amacıyla içtenlikle teşekkür ettim.

Kutup Yıldızı, olanca haşmetiyle, her şeyden habersiz parlamaya devam ediyordu. İsmini öğrenmiştim öğrenmesine ama sesimi ona duyuramadıktan sonra bu neyi değiştirirdi ki? Dünya’nın sadece ufacık bir kısmını gören basit bir kardan adamdım ben, o ise sonsuza uzanan gökyüzünün güzel Kutup Yıldızı. Ne ben yanına gidebilirim ne de o buraya gelebilirdi.

Ya da gelebilir miydi? Ona seslenmenin bir yolunu bulsam, aşağı iner miydi acaba? Kate konuşsa mesela…

O kadar heyecanlanmıştım ki yapabilecek olsam kollarımı havaya kaldırır ve defalarca zıpladım –Kate böyle yapıyordu. Heyecanım gözlerime yansımıştı anlaşılan çünkü toprak parçaları bana merakla bakmaya başlamışlardı. Belki Kate’le konuşabilmem konusunda onlar da bana yardım ederdi. Onlara karşı takındığım kötü tavırlarımdan sonra bana yardım etmeye yanaşırlar mıydı, emin değildim ama yine de soracaktım. İsterlerse o bahsettikleri baharı da çağırabilirlerdi. Gerekirse evinden kaçmış turuncu ışıktan bile yardım isteyecektim.

Burnumu feda etmek pahasına Kate’le konuşacak ve Kutup Yıldızı’na ulaşacaktım.

Ertesi sabah Kate uyandığında güneş bahçeyi aydınlatıyor ve penceresinden odasına doluyordu. Kurumuş uzunca bir dal parçası toprağın üzerinde bir başına duruyordu; bir diğeri şekilsiz bir kat kütlesine saplanmış, düştü düşecek haldeydi. Kate’in mor atkısının yarısı kar kütlesinin üzerinde, yarısı yerdeydi ve yere değen parçasının üzerinde bir havuçla iki siyah zeytin vardı.

Bahar geliyordu.

“Bu seferki de gitti.” dedi kar kütlesinin yakınlarındaki kahverengi bir parça hüzünle. “Tam da sevmeye başlamıştım oysa.”

Toprağın derinliklerinde yeni yeni canlanmaya başlamış bir tohum “Nereye gittiklerini biliyor musunuz?” diye merakla sorarken yaşını almış bir ağacın dalında kendini göstermeye başlamış bir tomurcuk gülümseyerek cevap verdi:

“Bulut oluyorlar.”


#2

Sabah kahvesi sırasında farklı bir şeyler okumak için dolanırken görüp bir şans verdim.Bu kış seçkide bir kardan adam köşesi beklemiştim ama açılmadı. Tam orada yayınlanacak nitelikte temalı bir kısa hikaye olmuş.Sonu çok tahmin edilebilir, ama yine de kendini okutan… Yazmaya devam edin, bol şans…


#3

Sevimli bir animasyon gibi aktı gözümün önünde harika olmuş. Oğluma da okuyacağım :slight_smile: