BÜYÜLÜ TILSIM
Dünya dönüyor, insanlık durmadan gelişiyordu. İnsanlar zamanla doğanın sırlarını çözmüş, harika keşifler yapmaya başlamışlardı. Ancak bu keşiflerden biri vardı ki hepsinden farklıydı: Akıllı, bilge bir insanı bir araya gelen halkların başına hükümdar yapmak ve dünyayı tek bir çatı altında birleştirmek!
Fakat tam da bu dönemde, karanlık bir gölge gibi büyü ve cadılık da zirveye ulaşmıştı. Cadılar, sonsuza dek yaşamak ve dünyayı ele geçirmek istiyorlardı. Bunun için de tek bir şeye ihtiyaçları vardı: Efsanevi "Büyülü Tılsım"a. İşin tuhafı, bu tılsımın neye benzediğini ya da nerede olduğunu cadıların kendisi bile tam olarak bilmiyordu.
O günlerde, dünyaya hükmeden en güçlü krallıklardan birinin başında Porus halkının lideri Hal vardı. Yaşlanan kral, tahtını genç ve zeki oğlu Şuh’a devretmeye karar vermişti.
Taç giyme töreninden önce bilge bir kâhin, genç kralın kulağına fısıldadı:
-– “Ulu Kralım, gelecekte iki kızınız olacak. Ancak dikkat edin! Gözlerinizin nuru olan o kızları, tılsımın peşindeki lanetli bir cadı kaçırmak isteyecek.”
Şuh, duydukları karşısında irkildi:
-– “Ne? Kızlarım mı? Onları canım pahasına koruyacağım! Hiçbir büyücü onlara dokunamaz!” dedi, yumruğunu tahtın koluna vurarak.
Yıllar su gibi akıp geçti. Sarayda neşeli çığlıklar yankılandı. Prenses baht getirsin diye ilk doğan kıza “Bahtioy” adını verdiler. Şuh, kızını bir an bile yanından ayırmıyor, muhafızlara sürekli emirler yağdırıyordu:
-– “Gözünüzü kırpmayacaksınız! Sarayın etrafında uçan kuştan bile haberim olacak!”
Ancak kaderden kaçılamazdı. Bahtioy henüz on yaşına bastığı bir gece, sarayın pencereleri şiddetle açıldı. İçeri kara bir sis doldu.
-– “Kızım! Bahtioy!” diye bağırdı kral, ama çok geç kalmıştı.
O uğursuz cadı, küçük kızı kapıp karanlıkta kaybolmuş, onu kimsenin bilmediği gizemli bir adaya hapsetmişti. Kral Şuh öfkeyle haykırdı:
-– “Her yeri arayın! Dünyanın öbür ucuna da gitse, o cadıyı bulun ve kızımı bana geri getirin!”
Yıllarca aradılar, ama ne cadıdan ne de küçük prensesten bir iz bulabildiler. Zamanla kral ve kraliçe çaresizce kadere boyun eğdi. Bir süre sonra sarayda ikinci bir kız çocuk dünyaya geldi: “Arzu”.
Aynı dönemde, adada hapis kalan Bahtioy’ın hayatı bambaşka bir yöne evrildi. Cadı, kızı amansız bir adada tek başına bırakıp gitmişti. Genç kızı, o sırada adadan geçmekte olan “Umit” adında güçlü ve bilge bir kadının askerleri buldu. Askerler kızı komutanlarına getirdi:
-– “Efendim, sahilde yapayalnız bir kız çocuğu bulduk. Üzerindeki kıyafetler soylu bir aileye ait gibi duruyor.”
Umit, Bahtioy’ın gözlerindeki zekayı gördü:
-– “Aman Tanrım, bu çocuk adeta bir ışık saçıyor! Onu saraya götüreceğiz. Kendi evladım gibi büyüteceğim,” dedi.
Umit’in hiç çocuğu yoktu. Bahtioy’ın kıvrak zekası, cesareti ve becerikliliği kısa sürede tüm saray halkını büyüledi. Umit, onu yanına çağırarak şöyle dedi:
-– “Sen artık benim sadece kızım değil, bu krallığın geleceğisin. Seni veliahtım ilan ediyorum!”
Ancak mutluluk uzun sürmedi. Kraliçe Umit ansızın ağır bir hastalığa yakalandı. Ölüm döşeğindeyken Bahtioy’ın elini tuttu:
-– “Güzel kızım, benden sonra bu taht senindir. Ama unutma, dünya sadece bu saraydan ibaret değil. Git ve gerçekleri gör…” dedi ve gözlerini yumdu.
Bahtioy, annesinin ölümünün ardından tahta geçti. İlk emri şu oldu:
-– “Bana denizlerin en güçlü, en heybetli gemisini inşa edin! Dünyayı göreceğim, annemin vasiyetini yerine getireceğim!”
Bahtioy’ın hükmettiği bu yeni diyar, dünyadaki diğer yerlerden çok farklıydı. Burası tam bir “Kadınlar Saltanatı” idi.
Bir gün saray meydanında iki askerin konuşmasına denk geldi. Muhafızlardan biri diğerine fısıldıyordu:
-– “Şu erkeklere bak, ne kadar da pısırıklar! Prensesimiz Bahtioy’ın tek gözü kör diye uğursuz sayıp onunla evlenmek bile istemiyorlar.”
Diğeri güldü:
-– “İsteseler ne yazar? Bu ülkede güç bizde! Onlar sadece temizlik yapar, ağır işleri sırtlar. Haddini aşanı nasıl dövdüğümüzü unuttun herhalde!”
Gerçekten de bu ülkede erkekler hor görülüyor, kadınlar tarafından sürekli eziliyordu.
Tahtta oturan ama kalbi kırık olan Bahtioy, aynaya baktı. Tek gözündeki körlük, içindeki öfkeyi körüklüyordu. Kendi kendine mırıldandı:
— “Demek beni lanetli ve bahtsız görüyorsunuz… Demek sırf bu yüzden benden korkuyorsunuz! Madem öyle, ben de size gerçekten korkulacak bir kraliçe olacağım!”
İçindeki intikam ateşiyle yanıp tutuşan Bahtioy, tacını bir kenara fırlattı, kılıcını kuşandı ve yanına en sadık savaşçılerini topladı:
— “Bundan sonra saraylar bize dar! Denizlere açılıyoruz. Gemimiz korsan gemisi, yolumuz ise yağma yolu olacak! Bu dünyada canımı yakan herkes bedelini ödeyecek!”
Böylece, bahtsız prenses denizlerin en acımasız, en korkulan korsan liderine dönüştü.
BÜYÜLÜ TILSIM (2. Bölüm)
Gemileri yağmalamak, tayfaları kılıçtan geçirmek artık onun için bir eğlence haline gelmişti. Ancak Bahtioy’un aklında tek bir şey vardı: İntikam! Sonunda uzun zamandır aradığı o karanlık kaleyi, yani kendisini tek gözünden mahrum bırakan lanetli cadının sarayını buldu.
Kılıcını çekip cadının boğazına dayadı. Tam onu öldürecekken, makkor cadı haince sırıtmaya başladı ve onu ikna etmek için dil dökmeye koyuldu:
-– “Beni öldürsen bile eski haline asla dönemezsin Bahtioy!” diye fısıldadı uğursuz bir sesle. “Ama eğer dediğimi yaparsan, seni eski güzelliğine kavuşturabilirim. Şartım şu: Kehanete göre, senin yerine başka bir göz feda edilmeli…”
Bahtioy öfkeyle haykırdı:
-– “Ne gözü? Ne saçmalıyorsun sen?!”
Cadı, genç kızın zayıf noktasını çok iyi biliyordu, yalanlarına devam etti:
-– “Dinle beni! Sen kaybolduktan sonra, anacığın bu acıya dayanamadı, ağır hastalandı. Baban olacak o zalim kral ise annenin durumuna zerre umursamadan, hemen başka bir kadınla evlendi! Zavallı annen hem hastalığın hem de bu ihanetin acısıyla kıvranarak can verdi. Baban ise yeni karısıyla sefa sürmeye devam etti. Üstelik o üvey kraliçeden ‘Arzu’ adında bir kızı oldu. Şimdi onu veliaht prenses ilan ettiler. Arzu şu an yirmi yaşında, göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip. Eğer o kızı bulup bana getirirsen, onun gözlerini sana verir, seni eski haline döndürürüm. Eğer bu sözümden dönersem, taptığım tüm tanrılar ve mabudlar beni lanetlesin!”
Bahtioy, cadının bu sahte ve zehirli sözlerine inandı. İçini intikam ve kıskançlık ateşi kavuruyordu. Kendi öz kardeşine kötülük yapmak pahasına vatanına doğru yola çıktı. Cadı ise arkasından bakıp sinsice güldü:
-– “Aptal kız! Kral ilk kızını kaybettiği için Arzu’yu gözünden bile sakınıyor, sıkı sıkıya koruyor. Onu saraydan nasıl kaçıracağını sanıyorsun?” diyerek Bahtioy’u ölüme gönderdiğini düşünüyordu. Şimdi tek yapması gereken, avının geri dönmesini beklemekti.
Bu sırada Bahtioy, devasa gemisiyle gece gündüz demeden, dalgaları yara yara krallığa doğru ilerliyordu. Yanında ona canını feda etmeye hazır, sadık dostları vardı: Heybetli siyahi aşçı kadın Chasu, upuzun boyuyla dikkat çeken Dalli, kıvraklıkta ve çeviklikte üstüne olmayan Jaz, bitmek bilmeyen enerjisiyle Zaru ve okçulukta hedefi asla ıskalamayan usta Mokilar… Hepsi kaptanlarının iki dudağı arasından çıkacak bir emri bekliyordu.
Bahtioy, bir gece yarısı hain planını dostlarına açıkladı:
-– “Bu gece o saraya gireceğiz. Planımız şu: Muhafızları sessizce saf dışı bırakıp prensesi kaçıracağız!”
Dostları hiç tereddüt etmedi:
-– “Sen nasıl istersen Kaptan! Canımız sana feda!” dediler.
Plan tıkır tıkır işledi. Saray nöbetçilerine zehirli yemekler ikram edildi. Nöbetçiler yemeği yedikten kısa süre sonra yere yığılınca, Bahtioy ve ekibi içeri sızdı. Koridorlardaki diğer muhafızları da etkisiz hale getirdikten sonra, uyumakta olan Prenses Arzu’yu bayıltıp sımsıkı bağladılar.
Arzu’yu bir ipe bağlayarak sarayın penceresinden aşağı, bekleyen adamlara doğru indirdiler. Tam sarayın kapısından çıkıp kaçacakları sırada, gecenin sessizliğini yırtan acı bir çığlık yükseldi. Saray odalarından birinden bir kadın, bağırarak Arzu’yu çağırıyordu.
Bu ses Bahtioy’un kulaklarında çınladı. Kalbi hızla çarpmaya başladı, donakaldı. Kendi kendine mırıldandı:
-– “Bu… Bu ses… Tıpkı annemin sesine benziyor! Annem yaşıyor mu?!”
Bahtioy, sesin geldiği yere, sarayın derinliklerine doğru koşmak istedi. Ancak dostları onu kollarından yakalayıp durdurdu:
-– “Kaptan, delirmiş olmalısın! Durma, gitmek zorundayız! Muhafızlar uyanırsa hepimiz ölürüz!” diye uyardılar.


