*C 19 m11*

Öykü Seçkisi’nde okumak için: https://oykuseckisi.com/c-19-m11/



Gün ışıdığında hurda arabalardan ve çöp konteynırlarından acemice çatılmış barikatın ardında özenle park edilmiş Mersedes U5000 Unimog kamyonu fark edince gözlerim parladı. Kadıköy itfaiyesine ait kamyon, yerden dört metre yüksekliği ve kaslı duruşuyla hemen ilgiyi üzerine çekiyordu. Arkasında bulunan arazöz aksamı sökülerek kapalı bir kasa oturtulmuştu. Kamyonun anahtarını demin hakladığım acemi nöbetçilerden birinin cebinde buldum.… (DEVAMI…)

*Dikkatli Okuyucuya not: “Mühür” temalı geçen ay ki seçki için yazmış olduğum “C19” isimli öykü bu öykünün başlangıç kısmıdır, devamında “Virüs” teması için “C19m11” isimli öykü yazılmıştır. Geçen ay C19 hikayesini okuyanlar direk yukarıdaki C19m11 hikayesini okuyabilirler. Geçen sayıdaki öyküyü okumayanlara bütünlüğü sağlama bakımından önce C19 öyküsünü okumalarını tavsiye ederim. Keyifli okumalar efenim.

1 Beğeni

@Foton merhaba;

Öyküyü beğendiğimi baştan kesinkes ifade edeyim. Yer yer sertlikler vardı öyküde. Belki herkesin hoşuna gitmeyebilir. Ancak seni tanıdığım kadarıyla bunu pek dert edeceğini sanmıyorum. :slightly_smiling_face: Atipik kadın karakterleri yazmayı ve de okumayı seviyorsun. Nitekim başarılı bir kadın karakter vardı öyküde.

Önceki öyküne yapmış olduğum eleştiriler, -yani bazı cümlelerin anlaşılmasının güç olduğu-
bu metinde yoktu; açık ve netti cümleler. Öyküyü okurken sanki bir bilimkurgu filmini izliyor hissine kapıldım.

Ancak öykü bana uzun geldi. Sonuna doğru, tam olarak sıkılma diyemeyeceğim ama biraz moddan düştüm. Ben daha kısa olmasını tercih ederdim. Belki de bu platformda, bilinçaltında kısa öykü okumaya odaklandığım için uzun öyküler bana biraz uzak geliyor. Belki aynı öyküleri, kitap şeklinde bir novella olarak okusam sıkılmam.

Yer yer kullandığın söz sanatları (özellikle milis kuvvetlerinin komutanının yüzünü betimlediğin yer) çok hoşuma gitti. Öykünün son kısmını eleştiriyorum çünkü hikayeden çok bilgilendirici bir metin havası yarattı bende. Bir de Yakup’un cümlelerine bakınca askerden çok felsefeci buldum karşımda. :slightly_smiling_face:

Son olarak, arabada giderken Feridun ile Nemin arasında bir diyalog var. Orada Nermin, realiteye pek uymayacak şekilde (bana göre tabi) müdahalesiz şekilde çok uzun konuşuyor.

Sonuç: Başarılı bir öykü okudum. Eline emeğine sağlık. Görüşmek üzere…

1 Beğeni

Valla roman gibi yazmışsınız. Hatta ilk öyküyle birlikte kısa bir novella bile olabilir. Oldukça sürükleyiciydi.
Teşekkürler,
Dilek

1 Beğeni

devamını beklediğim için hemen sizinle başladım ama geçen aydaki o akıcı/sürükleyici dili mi desem, anlaşılmasının daha kolay olması mı desem… bu ay bir şey eksik geldi ama tam isimlendiremiyorum. uzun gibi de biraz. çok koptum okurken… elinize sağlık :slight_smile:

1 Beğeni

Merhaba,

Geçen aya göre daha karanlık bir modda yazılmıştı.
Genel ambiansı, bilim kurgu detaylarını ve askeri jargonu özellikle taktiksel anlatımı çok beğendim.

Zombie apocalypse tarz bir dünyaya ait tasvirleri, sosyal olarak olabilecekleri çok güzel tasvir ettiğini düşünüyorum buradan hareketle; bazen öykü didiaktik açıklamalara fazla girmiş olabilir diye düşünüyorum bir eleştiri olarak ama ben diğer yorumlardan farklı olarak sonundaki açıklamayı doğru buldum. Şöyle ki;

O açıklamaya kadar öykü bir noktadan sonra sonsuza giden aynalar efekti oluşturmaya başlamıştı kafamda. Uzadıkça uzuyor değil ama derinleştikçe derinleşiyor, her bir yeni olasılık yeni bir evrene kapı açıyor gibiydi.

Cinsel göndermeler bana ilk başta biraz yapay/sığ gelmişti ama sonra mükemmel bir yıkım planını yıkım aşkıyla yıkan bir sosyopata/anarşiste hatta canavara -ki garip bir şekilde sevimli sıfatını da ekleyesim geliyor- çok yakıştığına karar verdim bu göndermelerin.

Öykü olarak belki geliştirilebilir ama film olarak Hollywood’a uzanabilir ve türünün dünya çapında kültlerinden biri olabilir diye düşünüyorum

Görüşürüz…

1 Beğeni

Merhaba @ebuka,

Öncelikle öykünün hoşunuza gitmesine sevindim. Uzunluğu konusunda size katılıyorum, üç kadın planını daha ekonomik olarak anlatabilirdim. İlk hikayedeki çapakları özellikle sizin ve bir kaç arkadaşın uyarıları yönünde biraz elden geçirdim ve bu hikayenin baş tarafına eklemek istedim ama kelime sayısı sınırına takıldım :slight_smile:. Uyarılarınız yönünde biraz çekiçlediğim C19 hikayesini aşağıya alıyorum. Meraklısına gelsin :slight_smile:. Şu didaktik pasajı diğer paragraflara yayamadım ve aslında bu benim şu andaki eksikliğim,bunu özellikle bilimkurgu yazmaya düşkün biri olarak bir an önce öğrenmem gerek, yani haklısınız. Yakup konusunda çekişmedeyiz :grinning:. Zaman ayırdığınız ve yorumladığınız için tekrar teşekkürler. Elden geçmiş “C19” hikayesi:

C19

Gözlerimi açamıyorum, göz kapaklarım ağırlıklarını yenemiyorlar. Karanlık var, zamansız karanlık. Hayır gücüm yok, gücüm olsa elbette gözlerimi açarım. Yine mi karanlık oldu? Göz kapaklarım açık değil ama aydınlığı ve karanlığı ayırt edebiliyorum. Tüm uzuvlarım ağrıyor, insanın kıl kökleri bile ağrır mı? İşte benimkiler ağrıyor, hem de köklerine kibrit suyu dökülmüş gibi.
Nihayet gözlerimi yarı karanlık, pis ve dar bir odanın nemden ağlamış duvar köşesinde açtım. “Keşke o gözler hep karanlıkta kalaydı” diyen, içimdeki gölgelere sığınmış bir adamın sesini duydum. Hayret, kadınların iç sesi kadın sesi olmaz mı, neden benimki adam? Çok sevdiğim babam mı? Zihnimin karanlık suları içine elini uzatmış, beni gerçeğe çekip çıkartacak olan. Yok olamaz, bu ihtimalde yani…
Kartondan yapılma yer yatağında sırt üstü yatar pozisyondayım, duvarları kaplayan paslı demir raflarda temizlik için kullanılan bir sürü kimyasal temizlik maddesi bidonu sıralanmış. Karton karton peçete ruloları, paspas yedekleri, bilumum temizlik malzemeleri vesaire dizilmiş. Pis bir temizlik deposundayım. Raflardan birinin paslı çıkıntısına asılı litrelik serum çoktan tükenip yamyassı olmuş. İçime günlerdir akan tek sıvı kaynağı bu serum olsa gerek. Dilimi yapıştığı damağımdan ayıramıyorum. Her yerim, özellikle kolum ağrıdan kırılıyor.
Biraz gücüm yerine gelir gibi oldu, iyice zayıflamış boştaki elimle serum iğnesini söküp attım. Üzerimdeki mavi elbise kızıla bulandı, neyse ki fazla kanamadım. Gözlerim kapanıyor, halsizim düşüncesi bir gölge, bir insan oldu, eğilip alnıma dokundu. Alnım yanıyor, ama ateşim olduğu vakitlerdeki gibi vücudum gürüldemiyor. Yalnız alnımı tutan ateş var, sağ olsun halsizlik onunla ilgileniyor.

İçeriye daha çok ışık giriyor, göremediğim, rafların üzerinden bir yerden. İhtimal daracık bir pencereden. Sanki umut elini o dar pencereden sokmuş göğsümde gezdiriyor, şimdi çeneme dokundu, kulağıma fısıldayan o mu? Babam mı? “Haydi kalk su iç” hayret, ses kadınsı erkek sesine döndü.
Ne kadar geçti bilmiyorum, açlık şeytanının boynuzları arasına oturmuş susuzluk haini keskin mızrağıyla böğrümü dürtünce gözlerim fal taş gibi açıldı. Ölme korkum cesaretime seslendi, ikisi kollarıma girip beni kaldırmaya çalışırken, halsizlikle amcasının kızı hüsran rafların kuytularından koşup geldiler, cesaretimi ezmeye yeltendiler. O da nesi? Şans sağ elime soğuk bir şey bıraktı.
Kalkmaya çalışırken sırt üstü düştüm, sağ elim bir şeye çarptı, başımı kaldıramadan o şeyi kavrayıp yüzümün önüne getirdim, küçük plastik su şişelerindendi. Üstüme döke döke, boğulacak gibi olsam da bir dikişte içip bitirdim. Sıvı hayat vücudumun ince kanallarına yayılıyordu. Ellerimi etrafta gezindirdikçe ya bir şişe suya ya bir parça çikolataya yahut bisküviye denk geliyordum. Kendimi bulduklarımla sağalttım. Nihayetinde sidiğime sıkıştım, eni sonu küçük mesaneli kadınlar alt takımının üyesi, sidiğine dayanağı olmayanlar kıtasının bir neferiydim. Fakat göz göre göre altıma işeyemezdim. Düşkünlük bahanesiyle zayıflığımı kılıflayamaz, hatıratımdan bu ânı silip atamazdım.
Zor bela ayağa kalktım, kapıya varmak üç yılımı aldı, yani saysam o kadar sürerdi, saymadım ama. Kapıyı açtım, kötü hem de aşırı kötü kokan bir otoparktaydım. Zemin kat altında olmalıydı. Tavana yakın ince, uzun sıra sıra dikdörtgen pencereler vardı. Pencere parmaklıklarında alacakaranlık oturmuş bekliyordu, tekinsizlik yayan gri ayaklarını içeri uzatmıştı. Hemen oracığa oturup çöğürdüm, aman ne çöğürmek, karşısına bir konserve kutusu konsa devirirdi vallah. Kadınlığımla gurur duyduğum bir an oldu.

Ayağa kalkıp çıktığım depoya döndüm. Kısaca bir göz attım, yanıma alabileceğim bir şey yok gibiydi, yalnız içilmemiş bir şişe suyu aldım. Yukarı çıkacak bir merdiven ya da asansör arıyordum, arabaların çoğunun içinde birilerinin varmış gibime geliyordu. Otoparkın kalın kolonları aralarına seyrekçe park edilmiş arabalardan birinin yanından geçerken, bilmem neden, kuşkucu bir merakla kapıyı açtım. Tanrım! Tanrım!
Ceset, arabada üç ceset vardı, daha elim kapıya giderken aldığım sülfür kokusundan anlamıştım, amma kör olası merakımın burnu yoktu. Arabalara, kolonlara çarpa çarpa kaçarken metalden yangın kapısı gibi büyük bir kapıya çarptım, ortasındaki uzun bara yüklenince içeri doğru açıldı. Merdivenlere gelmiştim, hızla tırmanıp yine bir yangın kaçış kapısından geçip beyaza yakın renkteki bir koridora varmıştım. Burası bir hastane olmalıydı. Çıkışın ileride sağdan üçüncü koridorda olduğu aklıma geldi. Olabildiğince hızlı koşmaya başladım, gücüm daha tam yerine gelmemişti, yarı yolda durmak zorunda kaldım, aralık bir kapının kıyısına yığıldım. Başımı kaldırınca plastikten izolasyon çadırlarına alınmış dört yatak gördüm, içeriden patlayan cesetlerin kan ve bağırsak parçalarıyla sıvanmış olduklarını o an anladım. Öğürmeye başladım, aldıklarını çoktan bağırsaklarıma gönderen midem yalnız sarı safra suyunu kusmama izin verdi, iyi ki öyle yaptı, çünkü kaçmak için bacaklarıma gidecek glikoza şu an oldukça ihtiyacım vardı.

Kalkıp yeniden koşmaya başladım, daha yavaş adımlarla, postacı yürüyüşü dedikleri şekilde, yarı koşar gibi yani.
Bu sırada önünden geçtiğim odalarda izole edilmiş ya da edilmemiş olsun, tüm yataklar cesetlerle doluydu, refakatçi koltukları da cesetlerce doldurulmuştu. Aslında hastane ağzına kadar dolu ve işler haldeyken birden herkes cesede dönüşmüş gibiydi, aniden içten dışa küflenen ekmek gibi. Hastane çalışanlarına ait olduğunu tahmin ettiğim -istisnasız hepsi ya formalı ya önlüklüydü çünkü- bir odanın önünden geçerken yavaşladım. Kimi kanepelerde kimi sandalyelerde, çoğunun kolunda hala bağlı serumlar vardı, ama şimdi hepsi birer ölüydü. Ânın içine gizlenen bu kompozisyon bana oldukça ironik göründü, bizzat onlar biz hastaların peşinden serum bağlamak için koşmazlar mıydı? Şimdi neredeyse hepsi kendilerine bağladıkları serum hortumlarının ucuna asılmış ölülerdi.
Çıkış kapısını gördüm, önü bir çeşit barikatla kapatılmıştı. Bir an durdum. Sahi ben cesetten çıkan gazın sülfür gazı olduğunu nereden biliyordum? Çıkış kapısının yerini bilmem belki şaşırtıcı değildi ya peki üzerimdeki forma neyin nesiydi. Sahi ben burada ne yapıyorum? Cesetlerden kaçmak istiyorum. Peki neden hemen birilerini, mesela polisi aramadım, neden bir yere ait, bir şeylere sahip gibi hissetmiyorum?

Nedenini bilmediğim soruları sormayı bırakıp cevabını bildiğim çözümlerin peşinden gitmeye karar verdim. Binanın üst tarafındaki girişe gidecektim. Bina alçak kota yapıldığı için birçok girişi farklı katlarda yer alıyordu. İkinci kattaki giriş kapatılmıştı, laboratuvar kan alma odasının oradaki ara kat girişi de. Son şansımı en düşük ihtimale saklamıştım, uzun poliklinik koridorlarının sonundaki açık otoparka çıkan küçük kapıya gitmeliydim. Son şanslara inanırdım. Alnımda yanan ateş dışında vücudumdaki ağrılar hafiflemişti sanki.
Son şansımın tehlikeli olduğunu varsaydığım virajlarına dalmadan, ara kat koridorunun ortasında duran meşrubat ve yiyecek otomatını hatırladım. Önce oraya varıp camını çerçevesini indirdiğim otomatlar sayesinde iyice karnımı doyurup, haddinden fazla şekerli sıvıyla bedenimi yükledim, şu an kalçalarıma akan yağ baloncuklarını takacak halde değildim, fittim ama aptal değildim.
Karanlık iyice çöktüğünde, ki hastanede acil durum ışıklarının çoğu sönük ya da cansız şekilde göz kırpar haldeydi, dışarıdan da hiç ışık gelmediği için hastane çok ürkünç gelmeye başlamıştı.
Kapıya geldim, küçük bir masa çaprazlamasına önüne çekilmişti, onu yana itip kayar kapıyı iki elimle oldukça zorlanarak iki yana ayırdım, artık karanlığa gömülmüş dış dünyaya adımımı atabilirdim. Dışarı çıkıp temiz havayı ciğerlerime çektim, içeridekilerin neden öldüğünü bilmiyorum ama ben az daha onların çıkarttığı pis kokulardan dolayı ölecektim.
Karşıda, duvarın dibine çökmüş iki karaltı seçtim, üzerlerindeki gece parlayan ölgün fosforlu şeritler buna olanak vermişti. Biri hareketlenip ayağa kalktı, yarı sarsak adımlarla bana doğru gelmeye başladı, tehlikeli bulaşıcı hastalıklardan korunmak için kullanılan izolasyon tulumlarından giymişti, yanlardan filtreli tam yüz maskesinin içi kendi nefes buharından tam gözükmüyordu. Filtreler epeyce tıkanmış, tam görev yapmıyordu demek. Diğer karaltı kımıldamadan duvarın dibinde yığılı duruyordu. Beri gelen duyulur duyulmaz bir sesle “Kimsin sen? Hastaneden ayrılmak kesinlikle yasak, bilmiyor musun? Derhal geri dön.” dedi ve biraz sendeledi. “Sen kimsin, neler oluyor?” diye sordum fakat karşıdaki şimdi fark ettiğim arkasında duran elini kaldırdı, elinde hafif makinalı bir tüfek vardı, fakat havada tam tutamıyor, kolu titriyordu. Bir adım ileri attım, ateş etti, hemen yere atılıp yana doğru yuvarlandım, küçük bir toprak tümseğinden ibaret sütre ardına yattım, namlu yere dönük olduğu için şanslı sayılırdım. İkinci bir şansımın olmayacağını hesap ederek ilk ateşin etkisiyle epeyce geriye sendeleyen adama karşı hücuma geçtim, ona iki metre kala havaya zıplayıp sağ ayağımla göğsüne yan tekme vurdum, adam iki metre ileri uçtu duvara çarpıp yere düştü. Derhal yanına gittim, eğilip silahı aldım, hızlıca mermi ve şarjörü kontrolü yaptım. Elimde tam dolu bir MOT-919 vardı ve onu kullanmayı biliyordum. Hayret, buz gibi ellerle yanaklarımı avuçladı, şaşkın gözlerle birbirimize baktık, haklıydı, eğilip vücuduma baktım mavi renk sağlıkçı forması içindeydim. Silahlı birini bertaraf edebilen, gasp ettiği silahın özelliklerine vakıf bir sağlıkçı, ilginç. Keşke bu renkli kişiliğim hakkında daha çok bilgim olsaydı.

Adamın yanına çömeldim, kendine gelmiş gibiydi, belli ki; puslu plastiğin arkasında kendi karbondioksitini soluya soluya zehirlenmiş beyni, beni hastaneye döndürmesi için ona uygulayamayacağı komutlar gönderip duruyordu. Bilinçaltının ipleri ele almıştı lakin komuta edeceği vücut iflasın eşiğindeydi.
Sihir gibi bir şey; sağlıktan, sorgu tekniklerinden ve MOT-919 kullanmaktan anlıyorum, üstelik keskin kararlar vermekte de ustayım. “Boş ver sen beni, sen kimsin, neden buradasın, neden bu hastane karantinaya alındı onu söyle” dedim, karşılığını pek de beklemeden. Adam sanki her birinde son nefesini verir gibi uzun bozuk kelimelerle “Ama biz mühürlemiştik. Ama mühür. Yeni ilaç alan ve dün yada bu gün, yok dün hala sağ olan, nefes alan herkesi mühürleyin ki ilaç kimde işe… Hala vazgeçmeyen, kim? Evet emredersiniz komutanım, buradan ayrılmayız. Hayat, hay… Hayatımız pahasın…” adamın boynu yana düştü. Öldüğüne nabzını ölçmeye gerek kalmayacak denli emindim.
Diğerini silahın namlusuyla dürtükledim, çuval gibi yana devrildi. Onun yedek şarjörlerini aldım, yanda duran izoleli büyük poşetleri açtım, sırt çantaları çıktı. İçleri yiyecek ve hayatta kalma malzemeleriyle doluydu. Birini sırtlanıp caddeye indim ne bir araba vardı ne de bir insan. Şimdi fark ettim ki insanın kulağının arkasında sürekli uğuldayan, beynine arka kapılar açıp duran o kirli uğultu yok olmuştu. Caddeden aşağı doğru inip iş merkezlerinin olduğu meydana gitmeyi kurdum, duvar diplerinde birkaç ceset gördüm, kenara çekilmiş araba içlerinde de. Birçok araç rast gele cadde üzerinde bırakılmış haldeydi, biri arabasıyla caddeyi geçecekse epey iyi bir şoför olmalıydı.
Caddenin alt başına varmadan, hastanenin uzun bahçe duvarının bittiği yerde devasa zırhlı bir askeri cipi fark ettim. Kirpi tipi ciplerdendi, KBRN taburlarında kullanılan özel yapımlardan. Cipin megafonundan bir ses yükseldi “Daha fazla yaklaşma! Bağırarak kendini tanıt.”, hay hay efendim, dedim içimden. “Bilmiyorum, yani adımı. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Yalnız hastaneden çıkınca…” cipten heyecanlı bir bağrış yükseldi, “Derhal hastaneye geri dön, karantina bölgesine geri dön. Boşaltılmış ilçe sınırlarında, karantina adacıklarından ayrılmak kesinlikle yasak. Vur emrimiz var!” vay vay vur emirleri varmış.
Silahlı elimi arkama saklamaya çalışıyordum ki o anda cipin içeriden kontrollü silah kulesinden tam ayak ucuma ateş açıldı, bir adım geri sıçradım “Derhal silahını yere at!”, hemen sağımda, karanlıklar içinde duran arabanın arkasına atladım. Onlar termal kameralarından gördükleri izlere ateş ederken, ben cadde boyu rast gele duran arabaları siper ede ede geri çekilip caddeden yukarıya doğru çıktım, hastanenin yukarısındaki küçük mahallenin meydanına gitmeye karar verdim, belki orada aklı başında birilerini bulabilirsem.

Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik, Nükleer savunma taburunun cipi burada ne arıyordu? Bir an durup, sırt çantasını kontrol ettiğimde gördüğüm kalınca parkayı çıkarıp giydim, ilk bahar gecesi hala üşütüyordu. Demek ilk bahar olduğunu biliyordum, aklıma gelmişken göğüs cebimde duran şeyi elledim, çıkartıp baktım. Sert plastik muhafazadaki kimliklere benziyordu ama yeterli ışık olmadığı için üzerini okuyamadım.
Beş, altı küçük sokağı geçince, iki geniş caddenin çaprazlamasına kesişip bir meydan etrafında düğüm olması ve etrafında evlerin tomurcuklanmasıyla oluşmuş mahallenin asıl merkezine ulaşılıyordu. Fakat çok ilerleyemeden bir barikatla karşılaştım, barikatın arkasında zayıf bir ışık vardı, birden üzerime şimşek gibi bir ışık çaktı ve öylece durdu. Gözlerim kamaşmıştı. Derken barikatın arkasından “Git buradan. Mahalleye yabancıları almıyoruz” sesi geldi, aldırmadan birkaç adım attım, “Biri bana neler olduğunu anlatana kadar hiçbir yere gitmiyorum! Hafızamı kaybettim, hiçbir şey hatırlamıyorum. Lütfen bana yardım edin. Lütfen. Sadece konuşmak istiyorum” dedim. Karşıdan “Güzelmiş. Bu numarayı da ilk kez duydum” peşine zorlama bir kahkaha koyverdi, ona katılan iki ayrı kahkahayı daha ayırt etmiştim. Birden etrafımda hafif toz parçaları havaya kalktı, az sonra çata pat diye sesleri geldi, hımm tabanca ateşi.
Artık çok sıkılmıştım ama, silahımı öyle hızlı ışığın merkezine doğrulttum, emniyet mandalını o kadar hızlı indirerek ateş ettim ki, aynı anda bunun yeni rekorum olduğunu düşünüyordum. Neden böyle düşündüğümü düşünürken, bir yandan da siper alıyordum. Parlak ışık gitti, vurmuştum, arkadaki zayıf ışığı hâlâ görebiliyordum, iyi tahkim edilmemiş barikatlarının ardında panikle koşturan üç kişiye çok yerinde ve zamanında atışlar yaptım ve üçünü de vurdum. Hızla ilerleyip barikatı aştım, yaralı olup olmadıklarını kontrol etme riskini pas geçip mahallenin içlerine doğru ilerledim. Önünden geçtiğim bakkallar, lokantalar, marketler ve eczaneler kapıları bacaları kırılarak talan edilmişti, diğer dükkânlara dokunulmamıştı. Şurada burada cesetler, korkunç kokular, yolların, kaldırımların neredeyse çöplük halinde bulunması artık alıştığım şeyler haline gelmişti.

Film benim için oldukça hızlı akıyordu. Serum iğnesini söküp attığım kolum ağrıyordu. Kolumu hastanedeyken sarmıştım, şimdi bir de antibiyotik alsam iyi olurdu. Hastanede aramış ama bulamamıştım hayret ederek. Hastanede antibiyotik olmasındı. Neyse ki ölü askerin sırt çantasında vardı. Sırt çantasından bir tane çıkarıp kuru kuru yuttum. Suyumu idareli kullansam iyi olacaktı. Talan durumuna bakılırsa ben filme ikinci yarısının sonuna doğru göz açmıştım. Yönetmen beni pek sevmiyordu ki elimde ne senaryo vardı ne de kehanetler, sadece tahminlerim vardı. Hafızamın yitmesi, bu korku filmine göz açmış olmam, beni delirtmesi lazım gelen onca ayrıntı varken bu kadar sakin kalabilmem, üzerine çatışmaya girip yine de sakin kalmam, tek kelime ile inanılmazdı.
Bunları düşüne düşüne temkinle sokaklarda ilerlerken bir binanın saçak altından girdim. Bir de baktım yüksek kat girişli evin balkonunda çok zayıf bir ışık yanıyor. Balkonun altına gidip kulak kabarttım. Bir çocuk, telefonda olduğunu düşündüğüm elektronik bir oyun oynuyor, bir yandan da oyunda artık neyi beceremiyorsa onun için seslice hayıflanıp duruyordu.
Balkon oldukça yere yakındı. Çocuğu korkutmamak için en tatlı ve kısık sesimle ona seslendim “Hişt, tatlı çocuk sana bir şey soracağım. Sakın benden korkma emi. Sadece soru soracağım, benimle konuş lütfen”, çocuğun mırıltısı aniden kesildi. Balkon kapısına gittiğini düşünüyordum, ama çok acelesi yokmuş gibi yavaşça hareket ediyordu, ben boğazımı temizleyip yeniden konuşacakken çocuk fısıltıyla “Ne olur bağırma” dedi. Kız çocuğuydu, sesin tınısından onlu yaşlarda olduğunu tahmin ettim. “Abim telefonunu vermiyordu, gizlice alıp buraya çıktım. Annem balkona, yani açığa çıktığımı duyarsa beni öldürür, abim de telefonunu aldığım için cesedimi kargalara atar. Ne olur sus, ya da sessizce sor” dedi. “O zaman balkon demirine yaklaş böylece fısıltılarımız daha sessiz olur” dedim, o da yaklaştı. Yüzüne çok büyük gelen bir maske takmış 12-13 yaşında bir kızdı, onu korumayan maskesinin arkasından bana korkuyla bakıyordu. “Bana neler olduğunu anlat. İnsanlara, şehre ne oldu, ta en başından lütfen” diye lafa girdim, kız yavaşça elini kaldırıp bir fener yaktı, fersiz fener ışığını yüzüme tuttu, bir korku imi duydum, balkon demirinden geriye çekilmişti. “Ne olur buradan git. Seni, seni normal sanmıştım. Lütfen git buradan. Annem dedi ki mühürlüler en tehlikelileri, onların üzerine en tehlikelisini saldılar. Bu musibeti kahreylemek için. Ama onlar…” ben aceleyle “Kızım sakin ol, bak bana maskem yok, sağlıklıyım. Mühürlü falan da değilim” dedim ve ellerimi yukarı uzatır gibi yaptım, kız korkuyla biraz daha geri çekildi, arkasındaki karton kutuda bir şeyler aradı, sonra bulup bana doğru attı, havada yakaladım. Kızın zayıf fener ışığına rağmen refleksimin keskin hedefliliğine şaşmıştım. Tam o anda balkon kapısı tarafında bir gürültü oldu. İçeridekiler balkonda bir şey olduğunu anlamıştı. Küçük kızın başı daha fazla belaya girmesin diye sessizce oradan sıvıştım.

Demin mahalleye girdiğim barikata geri döndüm, vurduğum adamlar hala düştükleri yerlerde yatıyorlardı. Ölümün uzun gölgesi onların üzerine düşmüştü, ben düşürmüştüm. Gidip yere düşen masa fenerini aldım kızın bana attığı şeye bakmak istiyordum. Bu kapaklı bir cep aynasıydı, hani şu milyoncularda satılanlardan. Bu ne demekti şimdi? Kız beni aşağılamak, benimle dalga geçmek mi istemişti, kendince komiklik miydi şimdi bu? Bunca maceranın vücuduma bastığı adrenalin kesinlikle yüzümü çarpıtmıştır, buna emindim ve aynayı kullanacak havamda değildim. Peki yüzüme bakınca duyduğu korku. Sonra da…
Hemen aynayı açıp yüzüme baktım, alnımı alev alev yakan şeyin ne olduğunu nihayet anlamıştım, yakıcı bir şeyle alnıma kazınmış o korkutucu işareti gördüm. Yuvarlak köşeli bir üçgenin tam ortasında bir halka vardı, sırt sırta vermiş üç tane ince yapılı, uçları neredeyse kapalı olan hilalin oluşturduğu oldukça bilindik “Biyolojik Tehlike” işareti. Bir fark vardı hilallerin sırtlarının birleştiği dar aralığın üst tarafında C hemen altına 1, onun altında da 9 imleri eklenmişti, yani C19. Kafamda bir şeyler canlanır gibi oldu, gözlerimi kıstım, karanlıkta boşluğa baktıkça koyulaşarak açılan çiçek ağızları katman katman fokurdayana dek karşıya baktım, nihayet kafamın içinde kirli sarı bir ışığın aydınlattığı ‘Corona Virüsü’ kelimesi canlandı. Bu iyi bir başlangıçtı.
Elimi göğüs cebime attım, çıkardığım kimliği ışığa tuttum. Demin aynada epey yıpranmış ve bariz şekilde yaşlanmış bendenizin genç sayılabilecek fotoğrafı olan kimlikte Dr.Albay Nermin Alpagur ismi yazılıydı. Titrim daha ilginçti; 5. KBRN taburu, İstanbul Kadıköy bölge komutanı.
Şafak atıncaya kadar barikatta bekledim, hala hatırlamadığım milyonlarca ayrıntı vardı ama olsundu, anladığım kadarıyla daha işin başındaydım. Hele şu karargahımı bir bulayım da.

07/08.03.2020 Faruk Korkmaz

1 Beğeni

Değerli yorumunuz için ben teşekkür ederim. Esen kalın.

Merhaba @nkurucu,

Öncelikle yorumunuz için teşekkür ediyorum. Hikayenin sürükleyicilikten düşmüş olması tamamı ile benim; didaktik olma, kendi planımı ve Nermin’in planlarını bir arada kurguya aktaramamamla ilgili. Daha sürükleyici hikayelerle karşınıza çıkmak dileğiyle, esen kalınız efendim. :slight_smile:

1 Beğeni

Merhaba @MuratBarisSari,

Hikayemi beğenmenize, hatta holivuda yolcu etmenize çok sevindim :slight_smile:. Yani nasıl söylesem, her zaman olmasa da “beğendim”, “bayağı iyi olmuş”, “gayet güzel” gibi yorumları duyuyorum ama bu kurgunun bir filme aktarılacak kadar sürükleyici ve anlaşılır yazdığımın söylenmesi ayrıca beni mutlu etti, teşekkürler. Başta biraz karışık yazdığımı, ana karakterin biraz sarktığını düşünmüştüm, lakin okuduğum dört yorum da en azından o kaygılardan azade olduğumu gösteriyor. Esen kalın, sağlıcakla kalın efenim.

1 Beğeni

holivud :laughing:
karakter değil de dediğim gibi finale kadar çok açık uçlar doğmaya başlamıştı
Güzel güzel gayet iyi :wink:

2 Beğeni

Selam @Foton ve onun holivudvari eseri :slight_smile:

Bu öykünde diğer öyküyü de düzelttiğini belirtince, bende de zamandan bol ne var, hatırlamak için ikisini birden okumaya karar verdim ve iyi ki öyle yapmışım. Çünkü tek başına bunu okumak, tüm sahneyi bozabilir.

Dediğin gibi olmuş ve ilk öykündeki cümlelerde yaptığın düzenlemeler kesinlikle daha okunur kılmış metni. Bütünüyle baktığımda çok zengin bir yapısı var ve amatör işi değil bu kesin. Yani atmosferi iyi yakalayıp, ikinci öyküyle güzel bağlamışsın. Bu türün çok içinde olmamama rağmen, ilgimi çektiği için zaman ayırdım. Ben de bilimkurgu yazmaya başlarmışım :slight_smile:
Bu kadar övgüden sonra aldığım bazı notları paylaşmak istiyorum: belki bazılarını ben anlamadım, belki senin gözünden kaçtı belki de hiç alakası yok :slight_smile:
Ayrıca bunlar baya detay, kurguyla ilgili. Ben okurken böyle okuyorum çünkü.
Bu notlarda eski öykünle ilgili olanlarda var. Yanıt vermen için değil ama sen de düşün diye yazıyorum

1- İlk öykündeki metalden kapıya çarpması inandırıcı gelmedi bana. Kadın otoparkta sağlı sollu arabalara ve kolonlara çarpıp koşarken kapıya çarpması nedense sanki olası değil. Neden önemli geldi, çünkü nefes nefese bir sahneyi okurken ben de o metal kapıya kafamı vurdum ve ne alaka dedim. Metal kapıyı görsün ya da başka birşey.
2- Beyaza yakın renkteki koridoru görüp de burası hastane olmalı diye bir çıkarım yapamaz, üstelik hatırlamıyor.
3- Çıkışın sağdan üçüncü koridorda olduğu nasıl aklına geldi?
Yani bu kadın ciddi hatırlamazken bunların pat diye aklına gelmesiyle bir tezat var
4- Kollarında serum bağlı olarak ölmüşlerle ilgili ironiyi bence açıklamana gerek yok, okuyucu anlıyor.
5- Işıklar yok ya da göz kırparak yanarken, koridorun renginin beyaz olduğunu göremeyceğini düşündüm, yanılıyor olabilirim.
6- Elini göğüs cebine atıp kimliği bulması bence çok geç yer buldu metinde.
7- Çocuk referansı çok havada kaldı, bizi bir yere götürmedi, ya da ben kaçırdım. Rahminin alınmasına mı referans?
8- Alnındaki mühürden çocuk korkuyor, askerler hemen kabul edip komutana götürüyorlar ama ortada klonlar dolaşıyor, yani tamam “eğer çıkmazsam yakın her yeri” diye bir söylem var ama orası bana yine de havada kaldı
9-“Bulaş olma” benim ayrıca sevmediğim bir kullanım. Niye bulaşmıyor?
10-Askerden komutana götürülüş oradan sonrası baya hızlı çekim
11-Hatırasız hissederken komuta ettiği yeri bulabiliyor

Öykünün sonlarına doğru ise Nerminden Nermine başım döndü. Belki benimle ilgilidir. Ama acaba daha açık izler mi bıraksaydınız aynalar arasına.

Hata bulmak için bunları yazdığımı düşünmeyin lütfen, sonuçta bu kadar büyük bir metnin içinde kopmak zor değil. Ayrıca ben de katılıyorum holivud yorumuna

Neden olmasın

Sağlıcakla kalın

1 Beğeni

Sevgili @Muge_Kocak en sevdiğim okuyucu tipisiniz, bir kere belgeyle, kanıtla konuşuyorsunuz efenim :sweat_smile:.

Hemen madde madde irdelemelerinizi irdeleyeyim :slightly_smiling_face:.

1- Cesetten korktuğu için hem kaçıyor hem arkasına dönüp dönüp bakıyorken kapıya çarptığını hayal etmiştim. Bende iş yeri otoparkında böyle bir kapıdan geçiyorum, telefona falan dalınca sıkça çarparım :grinning:.
2- Aslında gece değil akşama doğru uyanıyor kahramanımız ve uyanmasından itibaren yavaş yavaş hafızası yerine geliyor. Nihayetinde hafızası en son çarpışmada tam olarak düzeliyor ama ara zaman cetveli hep bir hatırlayış ve yeniden kendini bulma serüveni zaten.
3- Cevap 2.
4- Bilmem ki, o kelime oyunu hoşuma gittiği için öyle yazdım. Serumun ucunda sallanmak.
5- Cevap 2.
6- Gizemi sona saklama kaygısından ötürü öyle yazdım.
7- Çocuk referansı dediğiniz ikinci öyküdeki olanı sanırım. O tamamı ile kahramanın karakterini inşa etmekle ilgili ve gerekli bir anekdot idi.
8- Hikayenin en can alıcı kısmı orası. Şimdi bile açıklamak istemiyorum :grinning:.
9- Bu sağlıkçıların kullandığı bir tabir. Bende Röntgen teknisyenliği yapan bir sağlıkçı olarak sıkça kullanırım. Yani benim normalim bu kullanım.
10- Çok daha fazla uzayacak hikayeyi kısıtlar nedeniyle mecburen hızlandırdım. Yoksa bir İstanbul içi gezi savaş macerası planım vardı ki sormayın gitsin, kadük oldu maalesef.
11- Cevap 2.
Son olarak işin en güzel tarafı aslında gerçekten Nermin diye bir kadının hiç var olmaması. Ana karakterimizin ismini bile bilmiyoruz, bu hikayede yazmaktan en zevk aldığım kısım bu planın ayrıntıları oldu.
Ayırdığınız değerli vaktinize ve benim için oldukça faydalı olan yorumlarınıza çok teşekkürler. Sağlıcakla kalın efendim.

1 Beğeni

Dediğim gibi bir okuyucu olarak bana geçenlerdi onlar. Kağıdı kalemi alıp, belgeli kanıtlı “işte bu, hata buldum” diye ortalıkta koşturmuyorum ve bunu sadece sizin değil hiçbir öyküde yapmıyorum.

Yazar kabul eder etmez orası da beni pek ilgilendirmez

Sevgiler, kaleminizi daha çok okuyalım

1 Beğeni

@Muge_Kocak, elbette söylediklerim latife. Ama ciddi olarak yorum yahut eleştiri şeklinizi beğeniyor hatta örnek alıyorum. Havada kalan şöyle böyle olsaydılar yerine tam koordinant vererek söyleyeceğini söylemek muhatabı için çok daha aydınlatıcı oluyor :slightly_smiling_face:. Yorumunuz için tekrar teşekkürler. Esen kalın.

1 Beğeni

@MuratBarisSari söylediğiniz gibi hikaye holivuda gidemedi ama sevgili dostum Yalçın Altın tarafından bir kaç çatışma efektiyle beraber seslendirildi. Hani konsept tam tutmasada hikaye daha canlı duruyor :slightly_smiling_face:. Dinlemek isterseniz bağlantı şöyle https://m.youtube.com/watch?v=cgZPV62cXs4&feature=youtu.be

1 Beğeni

burodvey olmuş :sunglasses:
Beğendim ellerinize sağlık, haber için de ayrıca teşekkür ederim :+1:

1 Beğeni

Mutajen 11 insanların virüse ilk müdahale çabasıydı, başarısız olacağını ben bile biliyordum. Bağışıklık aşısının da m11’i geliştiren grup tarafından bulunması ironikti. İnsanlığı kurtaracak aşıyı insanlık düşmanlarının bulması, tek kelimeyle fantastik.

Sanırım yaşadığımız günlerin özeti gibi… Giriş gelişme ve sonuç burada… Öyküde olan gerçekle karşılaşacağız gibi…
Biraz uzun geldi öykü bazı yerlerde konuyu ve karekterleri kaçırdım. Ama kurgu başarılıydı film izler gibi okutturdu. Başarılar dilerim

1 Beğeni

Teşekkür ederim değerli yorumunuz için. Sanırım bu ay akıcılık tam istediğim kıvamda olmuş, hedeften uzaklaştığım anlar da :slightly_smiling_face:.