Delinin İntihar Notu


#1

Hiçbir şey bilmiyorum. Söyleyeceklerim ağzımın içinde gezinip geri kaçıyor yuvasına, yazacaklarım ise kalemi elime almamla beraber kayıp gidiyor parmaklarımın arasından… Hepsi yarım kalıyor hayatım gibi. Biraz da çekiniyorum, elime fazla kalem almış ve duygularını dökmüş birisi değilim. Bir yazıya, bir cümleye nasıl başlanır bilmiyorum. Sadece aklımın hava boşluğunda asılmakta olan kelimeleri kavrayıp bir araya getirmeye çalışıyorum. Eğlenceli işmiş doğrusu. Kalemi ele almak, bana ilkokul günlerimi hatırlattı. Yüzümde ufak bir tebessüm oldu gelen anılarla beraber. Bir süre de olsa bastırdım beynimin içindeki orkestroyu, engelledim kreşendo yapmaya başlayacak olan şefi. Ama hepsi geri geliyor! Bedeni tek başıma kullanmıyorum. Ben yukardan söylenenleri yapan emir kuluyum. Tele-ekranın kör noktasına geçmiş, günlüğe bir şeyler yazan, ama bunun ne olduğunu bilmeyen, tüm nefretini Büyük Birader’e saklayan fakat bir aşk uğruna hayatının amına koyan Winston gibiyim… Büyük Birader beni görmeden yazımı sonlandırmam lazım. Bu yüzden çabuk tutmalıyım işimi.

Sakallarım iyice uzadı, bir o kadar da kirlendi. Saçımdaki yağlar ve kepekler, kafamda özerkliğini ilan etti. Vücudum parçalara ayrıldı, toplamaya ise mecalim yok. Bir tek ben ve beynimdekiler kaldık. Bunu ölmeden önce kafamdakileri susturmak ve ölürken tek başıma ölmek için yazıyorum. Bundan haberleri yok. Her zamanki öfke dolu bağrışmalarına ve beni kötülemelerine devam ediyorlar. Sürekli içtim, ne bulduysam içtim. İçki ayırmıyorum, vücudumdaki yara izlerini artık sayamıyorum. On saniye sonra ne olacağından, bu yazıyı bitirdikten sonra ne olacağından kaygılanmıyorum. Her türlü pisliği yaptım, aklımdaki tüm duyguları yaşadım. Bir kıza aşık oldum lise yıllarında, köpek gibi.

Başta arkadaştık, okula giderken ve gelirken aynı yolda gidiyorduk. Onu ilk tanıdığımda böyle olacağını bilsem, oracıkta sıkardım boğazını. Daha yakın olmuş, artık okulda da beraber zaman geçiriyorduk. Bir gün aramızın bozuk olduğu ve fazla samimi olmadığım bir arkadaşıma üç yıldır aşık olduğunu söyledi. Bunu pek umursamadım, hatta bir süre ısrar ettim ona hislerini açıklaması için. Daha sonra kıza karşı farklı baktığımı hissettim, onu daha da tanıyınca. İlk defa aşık olduğumu hissettim. Bundan önce ilişkilerim olmuştu fakat bu farklıydı. Bu kızı seviyordum. Bir süre sonra hislerim daha belirgin hale geldi. Ben de içimde kalmaması için söyledim. Çünkü diğer türlü arkadaş kalarak bana daha zararı dokunacağını hissettim. Yanılmışım. İki türlü de canımın acıyacağı kesindi. Hayat böyleydi işte: Sana iki şey sunar, hangisiyle hayatını bir kuyuya atacağını seçtirir. Kız bana daha sonra bütün hayatımı sorgulatacak, ileride kafayı yedirtecek sözleri sarf etti:

‘‘Madem beni seviyorsun neden onu kötülemedin, neden fikrimi değiştirmeye çalışmadın?’’

O an, aklımda çelişmeye başlayan soru zincirlerinin ilki koyuldu:

‘‘Ben mi çok masumdum, hayat mı çok kahpeydi?’’

Bu sorunun yanıtını şimdi bile veremiyorum. Kız bir süre sonra duygularını dökmüş fakat o, aynı duyguları paylaşmadığını hissetmiş. Yine de umudunu yitirmedi, onun olmak için her şeyi yaptı. Sevdiği şarkıları dinledi, gittiği konserlere gitti. Sırf onu sınıfına girerken görmek için sınıfın karşısındaki petekte oturdu teneffüs boyunca. Başta bu duyguları kanı kaynayan bir ergen olduğuma verdim. Yanılmışım. Kız kahroldu, o kahroldukça ben de kahroldum. Sinirlerim alt üst oldu, özgüvenimi yitirdim, sivilcelendim, sabah çalınan kapıyı açtıktan sonra komutan gören anne gibiydi gözlerim. O zaman tanıştım kafamdaki seslerle, yalnız değildim artık. Lise bitti, arkadaşımla sevdiğim kız çıkmaya başladılar. Varsın mutlu olsunlar, sikimde değil bir şey. Sevmekten vazgeçtim. Üç ay eroin kullandım, sırf bir şeylerden vazgeçebileceğimi, bir şeylere artık bağımlı olmayacağımı kendime ispatlamam için. Öyle de oldu. Artık bir şeyi sevemiyorum. Zamanında yaşadığım, yaz dizilerini aratmayan olay, bende farklı tesir uyandırmıştı. Diğerleri gibi sevdiğim kişiyi elde etmek için uğraşmadım. Belki de bu benim hatamdı. Belki de bu kadar çabuk vazgeçmeseydim, bu kadar kolay bırakmasaydım kendimi, her şey çok farklı olabilirdi. Böyle biri değilim ben. İradem ucuza çalışan ustanın sıvası gibi. Kitaplardaki gibi değildi demek ki gerçek hayat. Sevilseydim eğer, ben de nefret etmezdim sevmekten. Yazdıklarımı okuduktan sonra midem bulandı.

Nefret, damarlarımdan daha rahat geçmek istediğini nazikçe dile getirdi. Onu kırmayıp paketten deveyi çıkardım ve yaktım kibritle. Ellerimin titrediğin fark ettim, sesler hala kafamdaydı. Maça ruhsuz çıkan takımın taraftarıydı kafam. Sayamadığım kadar çok… Kafamın karıncalanmayı başladığını, arka tarafın uyuştuğunu hissetmeye başladım.

Sinirliydim bu hayata! Tüm kinimi kusmam için bana verilecek beş saniye yeterdi. Fakat anlamıştım hayatın arka kapısı olmadığını. Yoktu beş kişi sıkışarak girip sigara döndüğün bir tuvalet kabini. Benim kafamdakilerin bir izahı yok, iltihap dolu günlerimin meyvesi.

Bu hayata neden geldiğimi, inan bilmiyorum. İnsanlar beni beğenmiyor, duygularımız karşılıklı. Okulda iyi değildim. Arkadaşım yok. Bana değer veren, öldükten sonra yasımı tutacak birisi yok. Yaptığım işlerde kötüyüm. Bir vasfım yok. Eğlencem yok. Her şey üzerime geliyor. Küflenmiş ve boyası akmış duvarlar üzerime üzerime geliyor. Daralmıyorum, aksine rahatlıyorum. Duvarlara bakıyorum, neden hiç poster veya bir şey asmadığımı merak ediyorum sadece. Tepemdeki lambanın cızırtısı, içimi mayhoş ediyor. Sokaktan gelen ‘‘Abi yeter vurma! Ödeyeceğim.’’ seslerini duydukça zevkten dudağımı ısırıyorum ve bacaklarım kasılıyor. Avuç kadar mahallede siren sesleri çalıyor. İnsanlar bir yere yetişmek için var gücüyle koşturuyorlar. Korna sesleri kulak tıkatacak vaziyette. Ankara; her zamanki, gene o bildiğimiz Ankara. Şehre kara bulutlar yükseliyor; ağıt sesleri duyuluyor, yanık ses tellerinden. Oysa ki sevinmeli, bu dünyadan bir baltaya sap olamamış bir hayat daha ayrılıyor. Bir kara bulut daha eksiliyor. Bazen kelime kelime yürüyorum satırlarda, kafamda şimşekler çakınca cümlelerce koşuyorum. Devenin biteli çok oldu, yenisini yakıyorum. Sokak; mutluluk sesleri yükselen, evrene pozitif mesajlar veren, dünyanın sadece onlar için döndüğü çiftlerle dolu. Sesler git gide azalıyor. Seyrekleştiğini fark ediyorum. Kafamın tepesindeki örümcek ağlarını hayatımla beraber yaktığımı hissediyorum. Aralanıyor beynim, her şey sessiz. Kulaklarım, sessizliğin çınlamasını duyduğuna inanamıyor. Gerçekten de azalıyordu kafamdaki sesler. Cama vuran damla sesleri ile kafamı oraya çevirdim.

Yağmur atıştırmaya başlamıştı. Sanki dünyanın en zekisi olmuştum. Lucy gibiydim sanki. Bir el hareketimle yüzyıllarca geriye gidebileceğimden eminim. Yağmur damlaları hızlanmaya başladı. Yüzümde en son ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir ifade belirdi. Yazıya dökemiyorum ne olduğunu. Rahatlamış hissediyorum kendimi. Mutluydum! Evet, mutluydum. Mutlu hissediyordum. Aşağıdaki genç çiftten farkım yoktu. Seslerin bu kadar çabuk kesildiğine inanamıyorum. Hiç üzerine gitmemiştim.

Aynı benim ruhsal yapıma sahiptiler. Demek ki az direnseydim sese, hemen dağılacaktı. Hızlıca çekmeceyi açtım. 38’lik bana bakıp sırıtıyordu. O da halinden çokça memnundu. Sesler neredeyse yok olmuştu. Sadece tek birisi kalmıştı. O da kendim. Hiç olmadığım kadar mutluyum. Mutluluğu aramak kolay fakat onu bulduktan sonra nasıl kullanacağın zor. Ben onun da kolay yolunu buldum. Soktum ağzıma Smith Wesson’u. Son konuşanı susturmak için zor kullanmam gerekecekti. O da bunun farkındaydı. Yine de prosedürler bunu gerektiriyor, uyardım onu. Beni dinlemedi tabi ki. Şaşırmadım ve özür dileyerek tetiği çektim.

Her şeyi biliyorum…