Vicdan azabı çekiyordum epeydir ama Galatasaray derbisinin üstüne beyzbol sezonu da başlayınca oturup bir şeyler yazamadım, şimdi buradayım tekrar. ![]()
Kanalda dünden beri dört yeni paylaşım birikmişti bile. Bir SGK geri ödeme baremi güncellemesi, bir rakip ürün fiyat hareketliliği, Deniz’in hazırladığı rapor ve Cem’in paylaştığı bir grafik. Grafiğin altına Cem “Bu trend böyle devam ederse aralığa kadar pazar payında öne geçeriz. İddiaya girmek isteyen?” yazmıştı. Efe cevaben bir alev emojisi yollamıştı. Deniz’in düzgün ve metodik raporuna kimse tepki vermemişti ama Alp, Deniz gibiler için en iyi geri bildirimin hiç geri bildirim almamak olduğunu epeydir biliyordu.
Tüm dokümanları inceledi. Dördünü de itinayla okudu. Bu basit okuma eylemi Alp’i diğer analistlerden ayıran temel şeydi. Çünkü diğerleri paylaşılan saptamalara dönüp bakmazdı. Kendi işlerini yapmak onlar için yeterliydi. Tıpkı fabrikalarda konveyör banda parçayı bırakıp gerisine karışmayan işçiler gibi, diğer analistler de saptamalarını kanala yükleyip sorumluluklarından kurtularak rahatlıyorlardı. Ama Alp onlar gibi değildi. Alp her bir parçaya bakardı. Bu dürtü bilinçli bir tercih değildi. Alp’in beyni ve otonom sinir sisteminin ortaklaşa sergilediği bir refleksti. Nasıl sabahları ilk iş ışıkları açmadan bir bardak su dolduruyorsa, verileri incelemek de iliklerine dek işlemiş bir davranıştı.
Psikiyatri kaleminde bir hareketlilik fark edince alnı kırıştı. SSRI sınıfı ilaçların geri ödeme baremlerinde üç ay içinde yapılan dördüncü yukarı yönlü düzeltmeydi bu. Düzeltmeler tek başına görünmeyecek düzeydeydi: Ocak ayının ortasında yüzde 1.5, şubatın başında yüzde 2, şubatın sonunda yüzde 1 ve dün yüzde 0.5… Slack kanallarında yitip giden, kimsenin fark etmediği fısıltılardan ibaretti bu rakamlar. Sayfalarca yazılmış içgörülerin, çeyrek raporlarının arasında eriyip giden küçük hareketlilikler. Alp her şeye baktığı için, her şeyi zihninde yan yana tasnif ettiği için bu artışların kümülatif eğrisi gözlerinin önünde o an beliriverdi. Diğer terapötik gruplarda böyle bir şey yoktu. Onkoloji kalemi sabitti. Kardiyoloji kalemi sabitti. Endokrinoloji kalemi sabitti. Hatta yine psikiyatri kaleminde bulunan antipsikotikler, anksiyolitikler, duygu durum düzenleyiciler, sedatifler ve hipnotikler bile sabitti. Ama SSRI sınıfında bir şeyler sessizce ve ısrarlı bir biçimde kımıldıyordu.
Excel’i açtı. TİTCK veri setini yükledi. SGK baremlerini çapraz referanslayarak inceledi. Son üç aylık verileri filtreledi, sıraladı, tarih sütununa göre okudu. Grafik haline getirdi. Ekranda beliren çizgi düz değildi ama düzensiz de değildi. Her basamakta küçük de olsa bir artış vardı. Bir şey milim milim de olsa lineer halde tırmanıyordu. Çıkardığı grafiği #insights kanalına yükleyerek altına not düştü: “SSRI grubu geri ödeme baremlerinde birinci çeyrek boyunca kümülatif yüzde 5 oranında yukarı yönlü bir sapma tespit edilmiştir. Diğer terapötik gruplarda benzer bir trend gözlemlenmemiştir. Anomali olarak bildirilmiştir.” Paylaştı. Bir saniye geçti. Beş saniye. Otuz saniye. Bir dakika. Beş dakika. Kimse okumadı. İnfografik kanalın dibine çökerek internetin bitimsiz dehlizleri tarafından yutuldu. Nehir yatağını dolduran taşlar gibi diğer raporlar ve içgörüler çöreklendi üzerine. Nehir akmaya devam etti.
Sandalyesinden kalktı ve mutfağa doğru yürüdü. Evinde içtiği kahvenin son damlasının tadı hala damağındaydı. Mutfaktaki kapsül kahve, kendi demlediği kahveyle kıyaslandığı takdirde gastronomik bir aşağılamaydı ama Alp zaten mutfağa kafein ihtiyacından dolayı gitmiyordu. Mutfak plazanın serbest bölgesiydi, ofislere dahil olmayan, monitörlerin ve çalışmanın hükmetmediği tek alan. Masasında oturan herkes ekranlara bakardı ve ekranlara bakmak meşguliyetin bir simgesiydi. Bu simge de dokunulmazlığın teminatıydı. Ekranına bakan bir insan rahatsız edilemezdi çünkü ya çalışıyor ya da çalışıyor gibi görünüyordu ki, ikisi arasında kurumsal açıdan bir fark yoktu. Masada sessizlik, mutfakta ses zorunluydu.
Nespresso’nun başında Efe ve Selin duruyordu. Alp yanlarında durdu, bir kapsül aldı, sırasını bekledi. Efe’nin bardağı mekanik inlemeler ve tıslamalarla doldu, alüminyum kapsülün on dokuz bar basınçla ezilirken attığı çığlık mutfağın duvarlarında yankılandı. Alp kapsülü taktı, butona bastı, makine yine inildedi. Kırk mililitrelik koyu ve köpüklü bir sıvı bardağa doldu. Alp bu kahveyi bitirmeyeceğini biliyordu çünkü makine kahvesinin suyunun sıcaklığı ölçülemezdi, çekirdeklerinin menşei ve öğütme düzeyi belirsizdi; kısacası kahvedeki hiçbir değişkene Alp müdahale edemediğinden tüketmeyi tercih etmezdi. Ama elinde kahve dolu bir bardak olmalıydı. Çünkü bardak, mutfakta bulunması için gereken biletti.
“Hafta sonu Alaçatı’daydım ya,” dedi Efe. Hiç kimse sormamıştı. Cümlenin sonundaki “ya”, bu bilginin Instagram story’leri sayesinde kamuya mal olduğunu vurguluyordu. Story’ler paylaşıldıysa bilgi kamusallaşmıştı, bilgi kamusallaştıysa herkes zaten bilmekteydi. Bir teyitti “ya”, bir nevi sözlü bir “görüldü” tiki. “Çok iyiydi. Bir mekana gittim. Adını hatırlamıyorum ama Google’da 4.8 yıldız almıştı. Sahilde, günbatımını izliyorsun, kokteylleri de süper…”
Efe mekanın adını bilmiyordu. Ne yediğini hatırlamıyordu. Garsonun yüzünü, masa örtüsünün rengini, denizin kokusunu, rüzgarın şiddetini anımsamıyordu. Ama mekanın 4.8 aldığını biliyordu. Bu sayıyı beynine sabitlemişti çünkü 4.8, Efe’nin Alaçatı deneyiminin tümünü tek bir sayıda sıkıştıran bir dosya uzantısı olma niteliğini taşıyordu. Mekan güzel miydi? 4.8’di. Yemekler nasıldı? 4.8’di. Servisten memnun kalmış mıydı? 4.8’di.
“Story’e attığın günbatımı çok güzeldi gerçekten,” dedi Selin. “Otelin linkini bana atar mısın, belki yazın bizim kızlarla giderim ben de.”
“Mutlaka gidin. Yollarım ben sana.”
Selin arkadaşlarıyla yazın Alaçatı’ya gitmeyecekti. Efe otelin linkini Selin’e göndermeyecekti. Ama bu rica ve bu onay, standart bir sosyal ticaret işlemiydi: Bir teklif yapılır, kabul edilir ve asla icra edilmez. İki taraf da bunun yapılmayacağını bilse de bilmiyormuş gibi davranır çünkü teklif eylemi sosyal bağ için yeterli bir edimdir, teklifin içeriği önemsizdir, önemli olan takasın gerçekleşmiş olmasıdır. İşlem kaydedilir. İki taraf birbirinin sosyal varlığını onaylar.
“Öf, o fotoğraf için yirmi dakikamı harcadım,” dedi Efe. Sesi yakınmadan çok gurur taşıyordu. Doğru story için doğru ışığı ve doğru açıyı beklemiş, paylaşılabilir, estetik bir günbatımı fotoğrafı çekebilmek adına bir avcı gibi pusuya yatmış ve avını yakalamıştı. Efe günbatımını seyretmek yerine yirmi dakika boyunca günbatımının fotoğrafını çekmeyi tercih etmişti. Günbatımını seyretmek hiçbir platforma yüklenemezdi ve hiçbir platforma yüklenemeyen deneyimin var olup olmadığı belli değildi. Efe yirmi dakikalık yatırımını seyir yerine story’e yapmış, yatırımının getirisi olan story’e atılmış kalp emoji’leri de maliyetini karşılamıştı.
“Alaçatı mı?” diye sohbete katıldı Alp, yüzünde plastik bir gülümsemeyle. “Ben geçen yaz Datça’daydım, Mesudiye köyünde…” Bardağını dudaklarına yaklaştırdı ama içmedi. “Alaçatı’nın bozulmamış hali.” Alp’in sosyal envanterindeki en güçlü formüllerden biriydi bu. “Ben oraya çoktan gittim, ben senin şu an bayıldığın yeri çoktan tükettim, ben senin gelecekte keşfedeceğin yeri bile tükettim,” diyordu Alp muhatabına. Alp için seyahat coğrafi değil kronolojik bir şeydi. Herkesten bir adım önde olmak için bir yerlere giderdi. Bir yerlere seyahat etmekten keyif aldığı için değil, şu an mutfakta bardağını tutarken Efe’den ve Selin’den bir adım önde olduğu hissini duyumsamak için gidiyordu.
Efe ve Selin’in yüzlerinde gözle görülemeyecek kadar küçük bir hareket oldu. Kaşları milimetrik düzeyde yükseldi, gözbebekleri hafifçe büyüdü. Kıskançlık, hayranlık ya da merak değildi bu; kayıttı. Beyinleri yeni bir bilgi almış, bilgiyi depolamış ve gelecekte kullanılabilir olduğu yönündeki etiketle arşive kaldırmıştı. Mesudiye. Alaçatı’nın bozulmamış hali. Selin bu bilgiyi büyük ihtimalle öğle yemeklerinden birinde karşısındakine aktaracaktı: “Ya geçenlerde bir arkadaşım Datça’nın Mesudiye köyünden bahsetti. Alaçatı’nın bozulmamış haliymiş, biliyor musun?”
Deniz mutfağa girmişti, termosuna su doldurmaya. “Datça gerçekten de çok güzel diyorlar. Ben de hep gideceğim diyorum ama…”
Alp’in gülümsemesi genişledi. “Mutlaka git.”
“Bu yaz, belki…”
“Ben Mesudiye’yi hiç duymadım,” dedi Selin, dalgın bir tavırla.
“İşte tam da bu yüzden güzel,” diye yanıtladı Alp.
“Cuma akşamı Zorlu’da konser varmış,” diye araya girdi Efe. “Herkes gidiyor.”
“Kimin konseri?”
“Bilmiyorum. Ama biletler tükenmek üzereymiş.”
“Ben de story’lerde gördüm galiba. Gidelim mi?” dedi Alp. Sanatçının kim olduğunun bir önemi yoktu. Herkesin gidiyor olması konsere gitmeleri için yeterli bir gerekçeydi.
Tam o sırada Cem mutfağa girdi. Cem’in bir yere girişi daima havada bir değişiklik yaratırdı. Bir metre doksan santimetre, kütük gibi kalın bir gövde, gür bıyık, duvarlara çarpıp geri dönen, bir kat aşağıdan duyulan bir kahkaha.
“Günaydın millet,” dedi kupasını mutfak tezgahının üstüne koyarak. “Dünkü maçı izlediniz mi? İzlemediniz değil mi? Ama ne maçtı be… Son dakikada kazandık. Karım da uyuyakalmıştı… Öyle bir bağırdım ki, bu sefer beni kesin öldürecek diye düşündüm…”
Kimse izlememişti ama kimsenin maçı izlememiş olması Cem’in umurunda değildi. Cem bir odada yapayalnız kalsa bile bir şeyler anlatabilirdi. Karşısındaki telefonda mesajlaşıyor olabilirdi, uyuyor olabilirdi, onaylayıcı sesler bile çıkarmıyor olabilirdi fakat Cem bunlara aldırmazdı. Cem iletişim kurmazdı, Cem içinde kabaran sözel enerjiyi mutfağa, koridora, ofise, yemekhaneye, başkalarının masalarının kenarlarına dökerdi ve bu deşarj tamamlandığında rahatlayan Cem, bir sonraki birikimi beklerdi.
“Akşam Asmalımescit’e gidiyoruz,” dedi sonra. “Geliyorsunuz değil mi?”
“Ben gelirim abi,” dedi Efe.
“Alp?”
“Bakarız.”
“Bakarız filan yok, geliyorsun. Selin?”
“Ben de gelirim.”
“Deniz?”
Deniz mutfağın duvarına yaslanmıştı. Termosunun kapağını ince parmaklarıyla çevirip duruyordu. “Bugün biraz yorgunum ya, belki haftaya çıkarız olur mu?”
“Her hafta yorgunsun Deniz.”
“Bugün gerçekten yorgunum,” dedi Deniz ürkmüş ve kendini savunmaya çalışan bir edayla.
“Tamam tamam,” dedi Cem. “O zaman yedi buçuk gibi Asmalımescit’teyiz. Yeri ayarladım. Alp sen de geliyorsun.”
Alp bardağındaki kahveden ilk yudumu aldı. Acı, yanık, düz, kişiliksiz makine kahvesi. Dudaklarını gülümseme olarak tarif edilebilecek bir hareketle kıvırdı. Bir yudum daha aldı.
“Bakarız.”
Mutfaktan çıktı. Masasına döndü. Oturdu. Klavyenin tuşlarına dokundu. Uyanan monitördeki Excel ızgaraları yüzünü bembeyaz bir ışıkla yıkayarak aydınlattı. Hücreler boştu ama dolduracaktı. Doldurduktan sonra analiz edecekti. Analiz ettiğinde #insights kanalına yükleyecekti. Yüklendiğinde dosya okunmayacaktı. Okunmaması bir sorun yaratmayacaktı. Sorun yaratmayacaktı çünkü sistem yine de işlemeye devam edecekti.
Devam bölümlerini merakla bekliyorum.
Nitpicker gibi görünmek istemem ama zaman geçişlerine hafif takığım sanırım. Acaba burada nöbet tutardı desek akışı daha iyi korumaz mıydı? Ya da sanki bir alt paragrafa geçip yeni bir akış başlatmak daha iyi mi olurdu? ![]()
Varsayımım hatalı olabilir tabii ama ben past tense’i genel bir durum, past continuous tense’i ise o anki durum olarak yorumluyorum. Bu süreçlere dair yazılı ya da yazılı olmayan kurallar var mı?
Bizde de böyle hakkaten. ![]()
Alp’in kötü karakterine dair şu ana kadarki en belirgin örneği gördük.
Sadece Alp değil, Deniz, Selin, Cem, Emre, Efe de gerçek, aramızda yaşıyorlar. Vallahi danışmanlık günlerime döndüm.
Kitaptan uzaklaşmak gibi olmasın ama @Esterabadi hocam, yazdıkların beni çeşitli düşüncelere sevk etti.
Bugünlerde hala işler böyle midir bilmiyorum ama, ZIRP + data’nın yeni yeni buzzword oluşuna denk gelen zamanlarda kurumsal firmalarda işler aşağı yukarı böyleydi gördüğüm kadarıyla.
Duyduğuma göre burda (Almanya) yerleşik kurumsal firmalarda hala işler böyleymiş az buçuk. İlginç bir şekilde, çoğunlukla göçmenlerin çalıştığı yerlerde böyle değil gibi geliyor bana durumlar. Ölücü firma farkı mı, işiyle göçen adamların selection bias’ı mı, işe alım sürecinden geçtiğim firmaların survival bias’ı mı, post-ZIRP döneminin survival stratejisi mi yoksa bunların bir lineer kombinasyonu mu bilmiyorum durum ama, burda ilginç sosyolojik mevzular dönüyor gibi geliyor bana. Belki 10-15 seneye cevval biri bir tez falan (ya da sizin gibi gözlemci biri kitap falan) yazar da okuruz ![]()
O an öyle ya ama, tam olarak tasvir ettiğim anda kamerayı oraya çevirdiğimiz için “tutuyordu”. ![]()
Her yerde öyledir herhalde.
Spoiler vermemek için üçüncü cümlene bir şey demiyorum abi ama kendimi çok zor tutuyorum. ![]()
Kemal Tahir ölmeseydi bunların hepsine girişirdi.
Paragrafı bir kere daha okudum ve kamerayı çevirme işini anlayınca hak verdim. ![]()
Spoiler yok, aman ha! ![]()
Ne kadar dayanabilirim bilmiyorum… Umarım kendimi tutamayacak raddeye vardığım kadar şaşırırsın sen de yoksa kahrolurum. ![]()