Dünya klasikleri kimin klasikleri!

“Dünya Klasikleri” kimin ürünü? Dünya klasiği olmanın ölçütü ne? Hem neden bu klasiklerin -birkaç tane istisnayı saymazsak- neredeyse tamamı batının yazarlarına ait? Arap, Türk, Çin, Japon ve Hint gibi Doğu milletleri hiç düşünmemiş, bir Kafka, bir Balzac, bir Goethe, bir Cervantes tadında eser ortaya çıkaramamış mıdır?

Lügatlerde “üzerinden çok zaman geçtiği halde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen eser” olarak tarif edilen “klasik eser” kavramı, Fransızca classique, “üst sınıfa ait, seçkin, antikçağ yazarlarına özgü” kelimesinden mülhemdir. Classique, kelimesi ise Latince classicus “sınıfa mahsus olan, birinci sınıf, seçkin” kelimesinden alınmadır ve etimolojik olarak classis “sınıf” sözcüğünden “-ikos” son ekiyle türetilmiştir.

Klasik eser tabiri, batıda Eski Yunan, Roma ve XVII. yüzyıl Fransız sanatıyla ilgili sanatçı veya eserler için kullanılmaktadır. Diğer taraftan musikide 1700’lerin ortalarından 1800’lerin başlarına kadar devam eden bir müzik tarihi dönemi karşılarken, bir sanat terimi olarak “üzerinden çok zaman geçtiği halde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen eser veya sanatçı” için söylenmektedir. Edebiyat dünyasından baktığımızda ise bir ekol, 17. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan, daha çok şiir ve tiyatroda etkisini gösteren bir akım adı olduğu görülmektedir. Yunan ve Latin geleneğine bağlı bir estetik anlayış ortaya koyan klasizm savunucuları, dünya görüşlerini eski Yunan ve Latin edebiyatı dönemine ait özel eserlerle oluşturmuş; “yeniden doğuş” diye adlandırılan Rönesans döneminde gösterdiği performans ile de bugünkü değerine ulaşmıştır. Bu akımın kurucularından Boileau’nun şu sözü klasisizmin genel anlayışını ortaya koymaktadır: “Aklı seviniz, yapıtlarınız değerini akıldan alsın.”

Dünya Klasikleri ” tabiri ise bu tanımların daha üstünde özel bir mevkide yer edinmektedir. Üç beş nesil boyunca herkes tarafından kabul edilen, beğenilen, kendini her dönem güncel tutabilen, etkisi uzun yıllar sürebilen seçkin eserler, yazarlar ve sanatçılar gibi oldukça geniş bir perspektif sunan bir tanımı mevcuttur. Batı diline yabancı olmayanlar için bu dilin fantastik bir kurgu dili olduğu, olması gerekeni “propagandatif” bir tarzda “imaj” ve “sembol” amaçlı verdiği aşikârdır. Normalde çokta kötü bir tanım değildir; ana teoride güzel olan bu tanım, pratikte “Dünya Klasiği” adlandırmasının dışına çıkmakta ve emperyalist gayeli “Batı Klasikleri” formuna dönüşmektedir. Bu yüzden başlığımızda mahyalaştırdığımız soru “Dünya klasikleri kimin klasikleri?”, edebiyat dünyasında bir problem olarak tartışılmaktadır.

Bir problemi doğuran sebebler anlaşılmadan çözüm üretilemez. En azından üretilen çözümler havada kalır. Bu sebeble edebiyat dünyasında böyle bir problemin varlığı, emperyalist baskı sebebi ile uzun zaman sönük ve birtakım marjinal kişilerin toptancı karşı çıkışları, red edişleri sebebiyle sürüncemede kalmıştır. Oysa ciddi anlamda tenkide tabi tutulması ve analitik birtakım metodlarla profesyonel bir inceleme yapılması gerekliydi. Çünkü emperyal güçler, bu sahada tekelleşme dâhil, zihinleri yeniden inşa etme, yerli ve milli kültürleri deforme etme, kendine yakın olanı, yani onun dilini kullananı yücelterek emperyal amacına hizmet ettirme derdinde idi. Bu hal son üç yüz yılda inanılmaz derecede korkunç hızla gelişmiş ve hali hazırda doğurduğu neticeleri ile sürmektedir. Batı, kültürel bir değişim, kültürel bir dönüşüm gerçekleştirirken, aynı zamanda hitap ettiği kitlede geri dönüşümü olmayan bir yıkım meydana getiriyordu. Kültür emperyalizmi adı verilen bu hareket, bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmekten başka bir şey değildi. Batı uygarlığı, Arnold Toynbee’nin deyişiyle, sadece son üç asırda mevcud 26 medeniyetin 16’sını yok etmiş, kültür ve dil yapısını kurutmuş, birçok kadim medeniyetin tecrübelerini tarihten silmiş, bazı Asya ve Afrika devletleri başta olmak üzere birçok devletin iktidar ve egemenlik yapısını bozmuş, dini ve kültürel yapısını mutasyona uğratmıştır.

Bu kültürel yıkım, sadece felsefe ve ideolojiler dünyasında değil, aynı zamanda “Dünya Klasikleri” adı altında oluşan edebiyat, müzik ve sinema dünyasında da kendisini göstermektedir. Kültürü endüstriyel bir yapıda düşünen emperyal güçler için böylesi bir yapı, kaçınılmaz olarak bir taşla iki kuş vurmak manası taşır; hem batıcı dünya görüşüne dair yaşam tarzının ideolojik ihracı hem de hedef kitlenin sömürgecinin istediği kıvama getirilerek sömürünün devamının sağlanması. Dünya klasikleri büyük bir pazardır. Bu pazar, küçük kâr hesaplarına dair bir pazar olmayıp, batı tefekkürünün yaygınlaşmasını sağlayan kültür emperyalizmine mahsus propaganda pazarıdır. Dünya klasikleri ile yapılan şey, bir nevi batı tefekkürünün ve yaşam tarzının misyonerliğidir.

“Dünya Klasikleri” kavramının etrafı oldukça süslü, kalbe hitap eden ve gayet ideal tasvirlerle doludur. Hal böyle olunca cezbedici ve kuşatıcı bir tarafı olmakta, okumayan kendini eksik hmektedir. Kelimeler o kadar akıcı, seçkin ve özenle seçilerek tarifler yapılmakta ki, böylesi bir propagandaya muhatap kalan kitleler “Dünya Klasikleri” başlığı altında pazarlanan eserlere zaruri olarak ilgi duymakta ve vakit ayırıp belki yıllarını vermektedir. Hatta birçok akademisyen bu tür eserlerin incelemesi neticesinde Prof. Doç. yahut Dr. gibi unvanlara sahip olmaktadır. Oysa eserlerin bir kısmı hali hazırda ortada olup sanıldığı kadar mühim değildir. Bu ifademiz “klasik” diye tabir edilen eserlerin kalitesini düşürmez yahut istifade edilmesinin önünü kesmez. Aksine ona hak ettiği önemin verilmesini teyid eder ama olduğundan fazla ululanmasına ve emperyal amaçlara hizmet için kullanılmasına karşı çıkar. Kaldı ki, bu “Dünya Klasikleri” kimin ürünü? Dünya klasiği olmanın ölçütü ne? Hem neden bu klasiklerin -birkaç tane istisnayı saymazsak- neredeyse tamamı batının yazarlarına ait? Arap, Türk, Çin, Japon ve Hint gibi Doğu milletleri hiç düşünmemiş, bir Kafka, bir Balzac, bir Goethe, bir Cervantes tadında eser ortaya çıkaramamış mıdır? Çin’de Konfüçyüs’ün yüzyıllardır paylaşılamayan eserleri ve Luo Guanzhong’un Kralın Romansı eseri; Japonya’dan Sei Şonagon’un Yastıkname ve Murasaki Shikibu tarafından yazılmış olan Genji Monogatari (Genci’nin masalları) adlı eserler “Dünya Klasikleri” başlığı altında -birazda endüstriyel- neden canlı tutulmaz. İçimize dönersek Gazâlî’nin El Munkız’u Min’ed Delal adlı eseri ile Makâsıd’ul Felâsife, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin Mesnevî’si, İbn’i Tufeyl’in Hayy bin Yakzan’ı, Beydaba’nın Kelile ve Dimne’si, Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ı, Firdevsî’nin Şahnâme’si, Fuzûlî’nin Leyla ile Mecnun’u, Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ı dünya klasikleri arasına giremeyecek kadar değersiz midir? Itrî yahut Dedeefendi’nin beseteleri Mozart’ın bestelerinden geri mi kalıyordu? Nitekim batının klasik değer atfettiği, bizim yerli batıcılarımızın yere göğe sığdıramadığı birçok eser ve yazar, yine aynı batı tarafından uygunsuz içerikten dolayı aşağılanmıştır. Flaubert’in Madam Bowary’si, Balzac’ın Vadideki Zambak ve Bilinmeyen Şaheser’i, Baudelaire’nin Kötülük Çiçekleri adlı eserleri bunlardan yalnız birkaçıdır.

Dünya Klasikleri Listesinde Kimler Var?

Eser kalitesi olarak tenkide tabi tutmadığımız ancak seçimi noktasında itiraz ettiğimiz bu eserleri yahut sanatçıları kim, niçin, nasıl ve neye göre “klasik” seçti. Nihayetinde bu seçim sayesinde yazarına büyük bir şöhret kapısı açıldığı gibi bu eserlerde işlenen yaşam tarzı “edebiyat” kisvesi altında milletlerin zihinlerine rahatlıkla girebilmektedir. İnsanların gelenek ve görenekleri, inanç ve akideleri, edeb ve ahlâkları, ilköğretimden üniversiteye kadar okutulan bu eserler vasıtasıyla değiştirilmekte, tahrip edilmektedir. Milletlerin kültürel kodları bu vesileyle yumuşatılarak değiştirilmeye müsait hale getirildi. Eğitim-öğretim aşamalarının tamamına dünya klasiklerini okuma zarureti getirdiler. Kendilerini batı dünyası karşısında ezik gören ve aşağılık kompleksi ile hareket eden zihniyet, buna önayak olmada hiç vakit kaybetmedi. Hatta bunu büyük bir coşku ve zevk içinde yaptı. Oysa bir milletin ruh kökünü kurutmaya dönük bir hamleydi bu. Bu hususta Atilla İlhan’a sözü verelim: “Hayır bize bunu öğretmediler: Lisede Sophokles okuduk, klâsik Türk sanat musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş batı klâsiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlâna Dante’den küçüktü. Itrî ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti, o kadar ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında batılı emperyalizmin örgütlü politikasını uygulamaya kendiliğimizden talip olduk.”[i]

Edebiyatta “Dünya Klasikleri”ne bakacak olursak; Aleksandr Puşkin, Alexandre Dumas, Alphonse Daudet, Andre Gide, Anton Çehov, Bernard Shaw, Charles Bukowski, Charles Dickens, E.T.A Hoffmann, Edward Hallett Carr, Emile Zola, Ernest Hemingway, Franz Kafka, Fyodar Dostoyevski, Gustave Flaubert, Guy de Maupassant, Honore De Balzac, Howard Fast, Jack London, John Steinbeck, Julius Fuçik, Larissa Reissner, Lev Nikolayeviç Tolstoy, Maksim Gorki, Mitka Grıbçeva, Niccolo Machiavelli, Nikolay Vasilyeviç Gogol, Panait İstrati, Pearl S. Buck, Sigmund Frued, Stendhal, Turgenyev, Victor Hugo, William Shakespeare gibi isimler gözümüze çarpmaktadır. Bunların neredeyse tamamı batı dünyasına aittir. Bu insanlar “Dünya Klasikleri” başlığı altında değil de “Batı Klasikleri” altında listelenmiş olsa itirazımız olmaz, olamaz. Çünkü olması gereken bu deriz. Ancak mevzu öyle değil. Büyük bir kısmı Fransız, İngiliz ve Rus olan yukarıdaki yazarlar, neredeyse dünya edebiyatı noktasında tekelleştirilmiş, modelleştirilmiş ve genç yazarlara idealleştirilmişlerdir. Tabii olarak böylesi bir durumda insan şu soruyu sormadan edemiyor: Klasikleri kim seçti, nasıl seçti? Cevabı D. Mehmet Doğan versin: “Eski Yunan ve Latin yazarları batı dünyasında ‘klasik’ sayılmıştır. Bu antik metinler, yüzyıllarca örnek alınmış, ders olarak okutulmuş, tedrisatın bir parçası haline getirilmiş ve modern edebiyatlarına zemin oluşturmuştur. Fransız edebiyatının bir dönemi, antikite yazarlarını esas alarak eser ortaya koyan yazarlar, klasik sayılmıştır. (17.a. Corneille, Racine, Moliere, La Fontaine, Bolieau.) Türkiye’nin batılılaşma döneminde antikite yazarlarının, batı klasiklerinin örnek alınması gerektiği, Ziya Gökalp gibi çok ünlü ‘milliyetçi’ düşünürler tarafından da öne sürülmüştür.”[ii]

Küçük bir anekdot: 2004 yılında MEB, iyi niyetli olarak ilk ve ortaöğretimde okunması gerek 100 temel eser oluşturma gayretine girdi. Ancak ortaya çıkan eserler ve yazarlar ideolojik bir yapının dışına çıkılmadığını gösteriyordu. 73’ü Türk, 27’si yabancı yazarlara ait bu eserlerin içinde Yahya Kemal, Yakup Kadri, Halide Edip, Peyami Safa, Reşat Nuri, Necati Cumali, Faik Baysal, Salah Birsel, Rıfat Ilgaz, Kudret Aksal, Fakir Baykurt, Samim Kocagöz, Orhan Hançerlioğlu gibi isimler vardı. Tabi “Nutuk” adlı eserde hep ilk sırada idi.

“Dünya Klasikleri”nden Birkaç Misâl

“Dünya klasikleri” denilerek bize ve gençlere okutturulan kitaplar, aslında endüstriyel bir pazarlama tekniği neticesi dünya çapında tanınmış, ünlü ve güya başarılı yazarlar tarafından kaleme alınan eserlerdir. Yukarıda genişçe değindik. Birçoğu 200-300 yıllık geçmişe sahip olan bu kitaplar, daha çok Rus, Fransız ve İngiliz edebiyat çevresindendir. Bizde bu çerçevedeki yazımızda yer darlığı sebebi ile üç tanesine yer verdik. İlki Rus edebiyatının önde gelen yazarlarından Lev Tolstoy’a ait “Anna Karenina”. Eserin en önemli karakteri mutsuz bir evliliği olan Anna Karenina’dır. Roman Anna’nın yasak aşkını özendirici tasvir, yüceltmelerle doludur. Eserin diğer kahramanı Vronski, Anna’nın yasak aşkıdır. Ve Anna bu gayrimeşru ilişkiden hamile kalır. Bu durum Anna’yı eşine durumu anlatmaya götürür. Eşinden boşanmak ister. Ancak eşi itibarının zedeleneceği endişesi ile teklifi geri çevirir. Anna buna rağmen Vronski ile gayrimeşru ilişkisine devam eder. Eşinden kopan Anna bir müddet İtalya’da Vronski ile yaşar. Ancak daha sonra Rusya’ya geri döner. Olaylar beklediği gibi gelişmez ve toplum tarafından dışlanır. Bunun neticesinde psikolojik bunalımlar yaşar ve intihar eder.

Bir diğer dünya klasiği eser, Fransız yazar Gustave Flaubert’in 1857 yılında kaleme aldığı “Madame Bovary”. Eserin kahramanı Madame Bovary, oldukça sıradan ve monoton bir evlilik hayatı sürmektedir. Bu durumdan sıkılan Madame Bovary, zevk ve şehvet için gayrimeşru ilişkilerle hayatında değişiklikler yapmaya başlar. Müellifin bunu ifade ediş tarzı evli bir kadının hayatına renk ve heyecan katmak için girdiği arayışlar şeklindedir. Madame Bovary (Emma) aynı zamanda kontrolsüz bir şekilde harcamalar da yapmaktadır. Bir zaman sonra gün içinde acilen 320 frank borç ödemek zorundadır. Gayrimeşru ilişki yaşadığı kişilerden borç ister ama kimseden alamaz. Gittikçe bunalıma sürüklenen Mademe Bovary, romanın karakterlerinden Homais’in eczanesine giderek arsenik alır. İçtiği arsenikle birlikte her şeyden habersiz olan eşinin gözleri önünde çırpınarak can verir. Eser, Bovary’nin eşinin de ölümüyle devam eder. Diğer taraftan dönemin Fransız yargısı tarafından eser, müstehcen ve ahlaka aykırı bulunur. Ancak daha sonra beraat eder. Fakat bu yargılanma eserin meşhur olmasına sebeb olur.

Son olarak İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından Daniel Defoe ve “Robinson Cruse” kitabı. Neredeyse Robinson Cruse’den yaklaşık 400 yıl önce yazılan İbn’i Tufeyl’e ait Hayy bin Yakzan’ın benzeri olan eser bir adada geçmektedir. Orijinal bir eser olmadığı ve telif haklarına riayet edilmediği her halinden belli olan bu eser “Dünya Klasikleri” arasındadır. Batı, bu eserden Endülüs’den beri haberdardır. Hatta İbn’i Tufeyl, batıda Abubacer veya Aben Tofal olarak tanınmaktadır. Hayy b. Yakzan’ın batı dillerine tercümesinden sonra İbn’i Tufeyl, Avrupa’da dinî ve felsefî düşüncede derin tesirler bırakmıştır.

Ödüller Vasıtası ile Kültür Kodlarına Nüfuz Etmek

Batı, salt edebiyatla yahut kitap okuma ile insanların kültürel dönüşümünü sağlamıyor aynı zamanda “belirlediği hedefi” yakalayanlara verdiği ödüllerle de programını sürekli taze ve güncel tutuyor. Edebiyattan sinemaya, müzikten siyasete, fizikten matematiğe kadar birçok kişiye ve gruba ödüller vererek onların her daim batı dünya görüşüne uygun adam yetiştirme misyonuna uygun hareket etmelerini sağlıyor. Müthiş bir heyecan ve aksiyon oluşturarak kendi dışındaki oluşumları küçültüyor, yerelleştiriyor ve kendi ödül töreninden geçmeyenin milletlerarası arenada kabul görmesini zorlaştırıyor. Propagandanın gücü kadar ekonomik varlığın da etkisi söz konusu. Bu propaganda tekniğinin başında Oscar ve Nobel gelmektedir.

Oscar!.. Hollywood’da yılın en başarılı film sanatçılarına verilen bir ödül… İsim meçhul, belki bir heykelden dolayı. Ancak kuruluşu malum ve açık. Kırmızı halının ucunda sömürünün, ihanetin, ahlaksızlığın “başarı”ya dönüştüğü sinema sektörü. Dünya insanlarına tepeden bakmanın, enaniyetin, sömürgeciliği överken kendini alkışlattırmanın yani kültürel emperyalizm şahikası. Ödüllerin verildiği kişiler birkaç istisna olmakla beraber nerdeyse tamamı batıdan ve batıcı bir dünya görüşüne mensup. 1927’de “Sinema Sanatları ve Fen Kolları Akademisi” tarafından düşünülmüş, ilk defa 1929’da ödül verilmiştir. Kurucusu Louis B. Mayer’in ağzından Oscar’ın gayesi: “Yapımcıları idare etmenin en iyi yolunu buldum! Hepsinin boynuna bir madalya asmak… Eğer onlara kupalar ve ödüller verirseniz istediğinizi yapmak için kuyruğa gireceklerdir. Açıkçası Akademi Ödülleri bu yüzden oluşturuldu.”

Nobel!.. İsveç Akademisi’nin her yıl, Alfred Nobel’in 1895 tarihli vasiyeti üzerine, fizik, kimya, tıp-fizyoloji, edebiyat, iktisat alanlarında olmak üzere beş dalda vermeye başladığı ödül. Emperyalist gaye ve güdü ile verilen bu ödülde iddiamızı isbat için yeterince veri var, hem de bağış gibi nazenin bir mevzuda. Şöyle ki; kendisine 1973 yılında Nobel Barış Ödülü verilen Henry Kissinger; başta Güney Amerika olmak üzere dünyanın hemen her yerinde, ABD karşıtı ülkelerde, kanlı darbeler, katliamlar düzenleyip gerçekleştiren bir küresel teröristtir. Yine 1978 yılında Nobel Barış Ödülü verilen İsrail Başbakanı Menahem Begin; Filistinli Müslüman Arapları öldürüp topraklarını ele geçirmek amacıyla kurulan “Irgun” adlı terör örgütüne mensuptu. 1994’te ise bu defa ödül Haganah Çetesi üyesi İsrail Başbakanı İzak Rabin’e verildi.

Ödüller meselesini uzatmak mümkün. Ancak muradımızın anlaşıldığını düşünerek burada bırakalım.

Netice Olarak

Dünya klasikleri listesinin yeniden düzenlenmesi ve yorumlanması için yepyeni bir dünya edebiyatı dil ve anlayışı, estetik ve sanat görüşü gerekmektedir. Her türlü verimi kıymet derecesinde tasnif edecek, belli diyalektik işleyiş ile topluluk hakikati belirtici mevkie ulaştıracak İbdaî bir dünya görüşü ancak böylesi bir yükün altından kalkabilir. Sovyetler döneminin önemli yazarlarından Zelinski’nin şu ifadesi problemin tesbiti açısından oldukça mühimdir: “Bugün dünyamızda insanlar 2500 dilden fazla dil konuşuyorlar. Buna rağmen yeryüzündeki ulus ve kabilelerin yarısından fazlası edebiyat açısından tam bir suskunluk içinde, yazıları bile yok. Sözlü yaratıcılık ürünlerini yazılı çizili belgeler haline getirebilme olanaklarından tümüyle yoksun bulunuyorlar. 2500 dilde birden geliştiğinde dünya edebiyatının nasıl bir biçim alacağı da ayrı bir sorun kuşkusuz. Gelecekte konuşulan dillerin sayısı azalacak mı çoğalacak mı? Yarının yazarı sadece kendi çevresine mi seslenecek?”[iii]

İbda Mimarı’nın “Kültür Davamız” adıyla eserleştirdiği ve “Kültür İnkılâbımız” şeklinde hayata geçirmeye gayret sarfettiği Büyük Doğu-İbda dünya görüşünün ehemmiyeti bu vesileyle daha bir aşikâr oldu. Nihayetinde İbda, sadece bir bölgeye münhasır bir inkılâbı değil, dünya çapında bir fikir ve kültür inkılâbı teklifinde bulunur, bütün hazırlıklarını buna göre ayarlar. O halde hem dünya kültür mirası boyunca klasik olarak kabul görülecek eserler hem de İslâm âlimlerinin dünya kültür haznesine katkı babında ürettiği özel eserler, İbda’ya muhatap münevverlerin ilim ve hikmet hücrelerine işlemelidir. İşlemelidir ki, küpün içinde ne varsa dışarı o sızsın.

[i] Atilla İlhan, Hangi Batı İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2012, s.15.

[ii] D. Mehmet Doğan, Bizim Klasiklerimiz Neden Yok? İstanbul: Yazar Yarınları, 2016, s.72.

[iii] K. Zelinski, Sovyet Edebiyatı İstanbul: Konuk Yayınları, 1979, s.328.

Ercan ÇİFÇİ - Aylık Dergisi 159. Sayı

Alıntıdır kaynak

4 Beğeni

Yazının tarzı, bir tartışma başlatmaktan ziyade suyu bulandırmak galiba.

Örneğin bu bölüme bakalım. Yazar bize ne anlatmak istiyor? Anna Karenina’yı, Madam Bovary’i kendince özetlemiş mi? Suyu bulandırmak için yorumunu eklemeden bölümü kapatıyor ama sanki bu bölümde yazdıklarının alt metninde sanat eserlerine yöneltilen o tekelsiz korku var: “Bu tarz eserler ahlakımıza zarar verir.” Vermez arkadaşlar. Okuduğunuz üzerine düşünüp onu yorumlayabiliyorsanız bir sanat eseri, size zarar vermez.

Dünya klasiği eleştirisi yapılması gereken bir eleştiri. Daha kapsayıcı; örneğin Asya, Afrika, Güney Amerika edebiyatlarını dikkate alan listelerle yeni bir dünya klasikleri oluşturulabilir. Ama bu, Avrupa edebiyatının dışlanmasını gerektirmiyor. Modern romanın çıkış noktası Avrupa iken klasikler denildiğinde akla Avrupa romanlarının gelmesi normal. Bu gerçeği kabullenip bir komplekse girmeden dünya edebiyatını tarayacak ve yeni öneriler getirecek yazılara açığım. Ama belli ki bu yazının amacı tam olarak bu değil.

1 Beğeni

Açıkçası benim bu konuyu açma amacım güzel bir tartışma ortamı olmasını istemem ve endüstriyel bir pazarlama tekniği’ne dikkat çekmek istemem. Ayrıca Hayy bin Yakzan kitabını hiç duymamıştım. Daniel Defoe’nun etkilenip Robinson Crusoe’u yazdığı halde neden Hayy bin Yakzan duyulmuş bir kitap değil şaşırmış durumdayım. Bir de yazıyı bütün olarak incelemek lazım bence.

2 Beğeni

Böyle bir tartışmayı eleştirmiyorum, bunu konuşabiliriz elbette. Yazı da buna değiniyor ama yukarıda alıntıladığım kısmı yazıya ekleyerek konuyu dağıtıyor. Gerçekten o kısmı çıkardığınızda yazı bir şey kaybetmiyor. Bu yüzden karşı çıkıyorum ve bunu “suyu bulandırmak” olarak tanımlıyorum zaten. Güzel bir tartışma vaat edip olayı spekülasyona çekiyor.

Robinsonat türünün ilk örneği deniyor. İlk tür denildiği için belki türe robinsonat denmesini konuşabiliriz ancak şöyle bir durum var. Hayy bin Yakzan felsefi bir metin. Toplum içerisinde yetişmeyen bir insanın dahi akli yollarla bir yaratıcı düşüncesine ulaşacağını kanıtlamak isteyen bir metin. Klasik roman unsurlarının çok gevşek kullanıldığı için bir roman okuyacaklarını bekleyen okurları şaşırtacak, ağır bir metin. Az bilinmesinin nedenlerinden bir tanesi bu olabilir.

Bunun dışında sizin amacınız doğrultusunda belki forum üyeleriyle bu başlık altında bir dünya klasikleri listesi oluşturabiliriz isterseniz.

1 Beğeni

Yazıya katılmıyorum. Örneğin ben Savaş Sanatı kitabının olmadığı dünya klasikleri dizisi görmedim. Ayrıca dünya klasiklerinin belki de yarısını oluşturan Rus edebiyatını batı olarak görmüyorum.
Dünya klasiklerinde batı ağırlığı olduğu doğru evet ama bunun sebebinin daha rahat düşünce ortamı, rönesans etkileri ve tabii ki pazarlama taktiği gibi nedenler olduğunu düşünüyorum. Ama yazıda fazlasıyla belirtildiği gibi “Avrupa’nın oyunları” tarzı düşüncelere asla katılmadığımı tekrarlayayım.

2 Beğeni

Yazı fazlaca kötümser açıdan bakmış olaya. Klasik yazarların, bir kitap yazayım da kültürümü empoze edeyim, herkes bizim gibi yaşasın, dediğini zannetmiyorum. Ama günümüzde diziler, filmler yoluyla bir kültür yozlaştırması programının içinde olduğumuz fikrine katılıyorum. Bir ölçüde.

Çünkü bu eserleri kendi yaşantımız, fikirlerimiz, ufkumuz bağlamında değerlendirebilme yetkisi elimizde. Bunu kinse koparıp almaz. Anna Karenina okuyunca ben yazıda kastedilen ahlaki değeri alıp kopyalayacak mıyım kendime? Aksine, kitap boyunca Anna’ya sinir oldum. Kocasının bazı davranışlarına da hayran oldum. Bu benim kendi değerlerim ölçüsünde yapabileceğim bir çıkarım. Kendi fikirlerini oluşturamayan, okuduğu şey her neyse onu doğru kabul edecek seviyedeki insanların ise 1000 sayfalık klasik bir eseri bitirebilecek sabrı gösterebileceğinden emin değilim.

Bende Kaknüs yayınevinin Mantıkut Tayr adlı kitabı var. (bitirebileceğimden emin değilim :smile: ) ve kapakta “Doğu klasikleri” yazıyor. Keza İş bankası yayınevinin yeni başlattığı serinin adı yanlış hatırlamıyorsam “Türk edebiyatı klasikleri”. Olması gereken sınıflamanın, bu olduğuna inanıyorum. Dünya klasikleri olarak sınıflanan kitapların çoğu Batı klasikleri olarak adlandırılmalı. Çünkü ortak bir dünya kültürünün olduğuna inanmıyorum. Doğu bambaşka, batı bambaşka birer dünya.

Felsefeci Teoman Duralı bir konuşmasında şöyle demişti mealen: Bugün dünyada tek bir medeniyet vardır ve hüküm sürüyordur, o da Batı Medeniyeti. Diğer bütün medeniyetler bu medeniyete direnememiş ve yok olup gitmişlerdir. İslam medeniyetinin de bu sömürgeci medeniyet karşısında direnebilmesinin mümkünatı yoktur… Gibi.

Eleştirdiğim bir diğer nokta şu: Batı bu eserleri diyelim ki yıkım amacıyla cilaladı, parlattı, servis etti. Bu eserler okunur, incelenir yorumlanır, eleştirilir (olması gereken). Bu süreçten geçti mi bu eserler, buna bakmak lazım. Her cilalı eseri “Batı şöyle iyidir böyle iyidir, bu eser de Batıdan gelmedir, öyleyse bu eser de iyidir.” diye kabul mü ettik? Burada oklar edebiyatçılara döner. Bizde eleştiri kültürünün, eleştirmenliğin cüce kaldığı hep söylenir. Bu eserleri de süzgeçten geçiremeyip olduğu gibi kabul etmiş olmamız olası.
Modernleşme sürecindeki ülkemizden bahsediyordum. Günümüzde nasıl?

Bence ufkumuzun genişlediği aşikar. Yukarıda bahsettiğim gibi batıysa iyidir gibi saçma bir düşüncenin olduğunu zannetmiyorum. Güdük kalmamak için bir çaba içindeyiz en azından. Klasik kitaplar için söylüyorum. Dizi ve filmler için görüşlerim farklı. Hollywoodun ve dizilerin tamamiyle pazarlama, kültürü yayma ve evrenselleştirme amacıyla servis edildiğini düşünüyorum. Modern dünyanın afyonları olarak görüyorum onları. Ama burada eleştireceğim kişiler bu servisi yapanlar değil, yine. Bunları süzgeçten geçiremiyorsak, kendi bağlamımızda değerlendiremiyorsak suç yine bizdedir.

2 Beğeni

İbni Haldun,
İbni Rüşd,
İbni Sina,
Rumi,
Farabi,
Konfüçyüs,
Sun Tzu,
Binbir Gece Masalları,
Vedalar

Bunların olmadığı bir dünya klasikleri listesi görmedim açıkcası.

Söz konusu olan “roman” ise o türün çıkış yeri kıta avrupası ve bize de çok geç geliyor. Don Kişot’un yazıldığı tarih 1605, o tarihlerde kıta avrupası dışında roman yazılmamış ki. Türkiye’de batı tekniğine uygun ilk roman Aşk-ı Memnu ve yazıldığı tarih 1899 yanlış bilmiyorsam. Paylaşılan yazıya katılamayacağım.

1 Beğeni

Anna Karenina okumuş biri olarak yazıya hak vermiş olsam da dediğiniz gibi Mevlana’yı övüp Dostoyevksi’ye çamur atmak hoş olmamış.

Güzel olabilir. Dünya klasikleri konusunda tam bir çaylağım. Benim ne kadar katkım olur bilemiyorum.

Varsa iyi o zaman. Bu durum tamamen yazıya çelişmiş olur. Bu noktadan sonra bir şey diyemem. Çaylak olduğumu yine belli ettim. :sweat_smile: yalnız Hasan Ali Yücel serisine baktım dediğin yazarlardan bazıları yok. Şunlar yok. Belki de ilerde basılır.
İbni Haldun,
İbni Rüşd,
İbni Sina,
Konfüçyüs
Binbir Gece Masalları,
Vedalar

Sanırım Hasan Ali Yücel serisini kaynak olarak kullanmam da doğru değil. :sweat_smile: