Elvira


(Elif) #1

Her insan öyle ya da böyle iz bırakmıştır bu dünyada. İyi veya kötü, derin ya da unutulmaya mahkum. Bir kitap, bir söz, bir kanun, bir heykel, solmuş bir fotoğraf ya da sadece herhangi birinin hafızasında yer edinmiş basit bir anı. Üzerine basılmış bir toprak parçası bile izdir en nihayetinde. Evet, her insan ufak da olsa bir bırakmıştır bu dünyada, senin aksine. Sen bir toz zerresi dahi bırakamadın ve bırakamayacaksın da. Neden biliyor musun? Çünkü sen bir insan değilsin. Olmayı ne kadar arzularsan arzula asla insan olamayacaksın. Bunu biliyorsun, başından beri biliyordun yine de hayal kurmaktan, kendini onların yerine koymaktan vazgeçemiyorsun. Yıllar önce, bir yerlerde, insanların sık sık hayal kurduğuna dair bir şey okumuştun. Görünen o ki insanların arasında yaşaya yaşaya onlara benzemeye başlamışsın. Ama ne kadar benzersen benze yine de insan olamayacaksın.

Sana ne olarak doğmak istediğin sorulmadı, doğduğun kişi olmaya mecbur kaldın. Beline uzanan dalgalı mor saçlarınla bir periye benziyorsun, şeffaf görünümlü beyaz tenin melekleri anımsatır nitelikte. Ama sen, ikisi de değilsin. Uçabilirsin belki ama o mükemmel peri kanatlarına sahip değilsin. Gözlerin, meleklerin saflıkla dolu bal rengi gözlerinden çok uzak. Simsiyah gözlerin var, sahip olduğun gücün etkisiyle kara bir güneş gibi, her daim parlıyorlar. Gözlerine uzun süre bakmak, sonu olmayan bir uçurumdan aşağı düşmek gibi ve onlar ele veriyor seni. Siyah gözlerinden anlaşılıyor bir cadı olduğun. Evet, cadısın sen, öyle olmayı hiç istememene rağmen. Sana ne olacağını seçme hakkı vermediler ama nereye gitmek istediğini soracak kadar düşünceliydiler ve sen, burayı seçtin. Okuduğun onlarca ırk arasında, ilgini en çok çeken insan olmuştu ve sen de onların arasında yaşamaya karar verdin, çok uzun zaman önce.

Kaç yıl oldu, yüz mü, iki yüz mü? Yoksa beş yüz yıl geçti mi şimdiden? Tam hatırlamıyorsun. Aslında sen hiçbir şeyi kolay kolay unutmazsın ama bugün dalgınsın, düşüncelerin adeta bir bataklık olmuş ve sen de o bataklığa saplanmışsın. Yapman gereken onca iş varken sımsıkı kapalı pencerenin önünde durmuş, sokaktan geçenleri izliyorsun sessizce. Arkandaki masada boş bir kazan küskün bir ifadeyle sana bakıyor, kalın ciltli kitaplar raflarında sessizce duruyor ve belli etmemeye çalışarak seni gözlüyor. Hepsinin farkındasın ama umursamamayı tercih ediyorsun. O anda bulunduğun tarafa bakmakta olan küçük bir kız daha ilgi çekici senin için.

İri mavi gözlere yerleşmiş saf korkuyu görmek, yüzüne ufak bir gülümsemenin yerleşmesine sebep oluyor. Ama tebessümünün altına yerleşmiş hüzne de engel olamıyorsun. Çünkü dışarıdakilerin ne gördüklerini biliyorsun. Ne de olsa bu evi sen yarattın. Yabani otların arasında, oraya fazlasıyla aitmiş gibi görünen virane bir ev canlanıyor gözünün önünde. Çatısının bir tarafı çökmüş; yıkık dökük kirişleri, ne zaman çıktığı hatırlanmayan bir yangın yüzünden kapkara olmuş. Hayaletli olduğunu söylüyor insanlar. Yangında ölen ev sakinlerinin hayaletleri eve musallat olmuş, öyle diyorlar. Bunu biliyorsun, çünkü böyle düşünmelerini sen istedin.

Yıllardır kimse içeri giremedi, en cesurları bile bahçe kapısını takip eden taşlı yolun başından döndü. İçlerine saldığın korkunun aslında güçlü bir koruma büyüsü olduğunu sadece sen biliyorsun. En azından hala kurallara sadıksın, seni görmelerine izin veremeyeceğinin farkındasın. Yine de “Acaba?” diye düşünmeden edemiyorsun, mavi gözlü kızın uzaklaşmasını izlerken. Arkadaşlarına doğru koşarken fark ediyorsun kızın mavi bir prenses elbisesi giydiğini ve elinde balkabağı şeklinde küçük bir sepet tuttuğunu. Normalde en küçük detayı bile kaçırmayan gözlerin, bugün, o çok sevdiğin insanları dahi göremeyecek kadar kör.

“Acaba?” diyorsun tekrar, önünden öncekine nazaran büyük bir kız geçerken. Bu sefer ne giydiğine dikkat ediyorsun. Siyah, kolları dantel işlemeli, yere kadar uzanan bir elbise var üzerinde. Kıvır kıvır saçlarının üzerine sivri uçlu bir şapka kondurmuş. Uzun takma burnuyla biraz gülünç görünüyor ama o, halinden memnun gibi. Koluna siyah bir çanta takmış, elinde de uzun siyah bir sopa tutuyor ve çocuklara özgü ukala yüz ifadesiyle doğrudan sana bakıyor, farkında olmadan. Seni görmediğini bilmene karşın gülümsemeden edemiyorsun. Gülümsemenin sebebi, kızın cüretkar bakışlarının yanısıra biraz da kostümünden aldığı cesaret. Bir günlüğüne de olsa cadı olmanın getirdiği özgüven kahverengi gözlerinden okunuyor. Sen o duyguyu, farklı bir kişi olmanın yarattığı o tarifsiz tatmin duygusunu asla tadamayacaksın çünkü yüzyıllara yayılmış hayatın boyunca cadı olmadığın bir gün dahi olmadı ve bundan sonra da bir cadı olarak kalacaksın, kafanda dönüp duran ‘acaba’lara rağmen.

Kız, sokağın karşısındaki eve yönelirken siyah gözlerinle onu takip ediyorsun. Sopayı tutan eli sokak lambalarının altında tüm yeşilliğiyle parlıyor. İşte senin böyle olduğunu zannediyorlar: Uzun burunlu, korkutucu, sivri şapkalı ve yeşil. Ayrıca asa kullandığını ve süpürgeyle uçtuğunu düşünüyorlar. Kullanmayı pek tercih etmesen de asa kısmı doğru ama daha önce hiç süpürgeyle uçan bir cadı görmediğin gibi sen de uçmak için süpürge kullanmadın. İnsanların cadı algısını hem seviyorsun hem de ondan nefret ediyorsun. Seni böyle düşünmeleri komik geliyor, aynı zamanda yalnızlığını da yüzüne vuruyor. İnsanlara cadıların yeşil olmadığını asla anlatamayacaksın. Çünkü nasıl onlar bu eve giremiyorlarsa sen de o kapıdan dışarı çıkamazsın. Kurallara sadıksın ama bugün, onları çiğnemeyi her şeyden çok istiyorsun ve “Belki.” kelimesi, sessiz evde yasak bir fısıltı gibi dolaşırken bu isteğe daha fazla karşı koyamayacağını hissediyorsun.

Mavi gözlü kız, hissettiklerini biliyormuşçasına tekrar görüş alanına giriyor ve sana kaçamak bir bakış atıyor, sanki bir şey söylemek istiyormuş da çekiniyormuş gibi. Arkasından beş kişi daha evin önüne geliyor, dördü erkek, biri kız. Kızın kahverengi gözleri ve koyu kumral saçları var, arkadaşı gibi prenses kılığına girmiş ama onun elbisesi pembe. Bakışlarını dört erkeğe çeviriyorsun. Dördü de şövalye kılığına girmiş. Kalkanlarındaki şaha kalkmış aslan arması ve ellerindeki tahta kılıçlarla ancak çocukların yönetebileceği bir krallığın şövalyeleri olmaya aday olduklarını düşünüyorsun. Prensesler ve şövalyeler bu dünyada oldukça rağbet görüyor ve sen bu düşünceyi aklından geçirirken kıskançlık duymadan edemiyorsun. Evet, kıskançlık da insanlardan aldığın bir başka özellik.

Şövalyelerden uzun boylu olanı bir adım öne çıkıyor ve miğferinin başlığını kaldırarak çilli yüzünde iki kara benek gibi görünen gözlerini sana dikiyor. Çocuğu tanıyorsun, geçen sene de gelmişti evinin önüne. Dört yıldır geliyor aslında, her seferinde eve girmeyi deniyor, bir çeşit gelenek haline getirmiş bunu ve her seferinde bahçe yolundan dönüyor. Beyhude bir çaba ama yine de çocuğun cesaretine hayransın. Arkadaşları arasında bunu deneme cesaretini gösteren ilk kişi olması bir yana büyünün yarattığı güçlü korkuya karşın inatla denemeye devam etmesi seni etkiliyor.

Çocuk, kalkan takılı kolunu savunma amacıyla göğsünün önünde tutarken kollarını göğsünün üstünde kavuşturuyorsun ve bilmiş bir gülümseme takınarak bu saçma cesaret gösterisine bir kez daha izin veriyorsun. İzleyicilerin sayısı artmaya başlıyor, sokağın çeşitli yerlerinden kostümlü onlarca çocuk, koşarak gösteriyi izlemeye geliyor.

Şövalye kostümlü çocuk, gördüğü ilginin epey farkında olarak ayaklarını yanlış bir açıyla yere sabitliyor ve kilidi kırık bahçe kapısına kılıcının ucuyla vuruyor. Paslanmış demirlerden iç gıcıklayan bir ses yükselirken onlarca nefes aynı anda tutuluyor ve çocuğun gözlerindeki tedirginliği yalnızca sen görüyorsun. İçinde mani olamadığın bir merak uyanıyor ve oğlan bahçeye bir adım atıyor, gözlerinde hala aynı tedirginlik var. Önceki senelerde en fazla buraya kadar gelebilmişti. Ansızın benek gibi gözlerinde bir şeyler değişiyor, tedirginlik yerini güçlü bir cesarete ve engellenemez heyecana bırakırken çocuk bir adım daha atıyor.

Seyircilerin hayret dolu nidaları sokakta yankılanırken senin kaşların çatılıyor ve hızla sağ elini kaldırarak avucun bahçeye bakacak şekilde tutuyorsun. Ama büyü yapamıyorsun, bir şey seni engelliyor. Şaşkınlık olmadığını çok iyi biliyorsun çünkü şaşırmakla vakit kaybetmeyecek kadar temkinli ve zekisin. Seni durduranın, çocuğun eve varma ihtimali olduğunu anlaman çok uzun sürmüyor. Tuhaf bir his bu, hayatın boyunca hiçbir şeyi bu kadar içten istememiş gibisin. Umut diyorlar adına, görünen o ki insanlardan gereğinden fazla şey almışsın. Yine de kurallara sadık kalmalısın.

Bir tarafın katı bir dille kuralları hatırlatırken diğer tarafın umut etmek denen o insanlara özgü histen vazgeçmiyor ve sen, ikisine de kulak asmadan, sadece pencerenin önünde durmuş, çatık kaşlarla çocuğu izliyorsun, kendini düşüncelerinden ve duygularından soyutlayarak.

Çocuk bir adım daha atıyor, ayağı bahçe yolunun yıkık dökük taşları üzerine değiyor ve arkasından bir nida daha yükseliyor. Sense heykel gibi donup kalmışsın, elin hala havada, kaşların hala çatık. Bu sahte şövalyenin eve ne kadar yaklaşabileceğini merak ediyorsun ve ‘belki’ler inatla kulağına fısıldamaya devam ediyor. Kapıya ulaşsa bile açamayacağını biliyorsun ama zihninde onun içinde bir “Belki.” mevcut.

Çocuğun etrafını kolaçan ettiğini görüyorsun, önce soluna bakıyor sonra sağına. Ardından açık olduğundan emin olmak istercesine arkasındaki kapıya kısa bir bakış fırlatıyor. O denli korkutmuşsun ki insanları, büyü yokluğunda dahi eve yaklaşmaya çekinir olmuşlar.

Oğlan, güvende olduğuna kanaat getirmişçesine doğruluyor, giydiği adi zırhtan gerçek bir zırha ait olamayacak sesler çıkıyor. Ama zırh kullanılmayan bu çağda, on üç yaşındaki bir çocuğun gerçek zırh sesini bilmesini beklemek, aptallık olur. Bu yüzden miğferin altındaki çilli yüzün o sesten cesaret aldığını görmek, seni hiç şaşırtmıyor. Benek gözlerine öncekinden güçlü bir cesaretin yerleştiğini görüyorsun ve avucunu cama biraz daha yaklaştırıyorsun.

Bahçenin ortasında ince gövdeli bir ağaç var, yaprakları sararıp dökülmüş, çıplak dalları arkasındaki eve daha da ürkütücü bir hava katıyor. Onu sınır olarak seçiyorsun ve çocuk o ağacı geçtiği takdirde büyü kullanmaya karar veriyorsun. Cadı büyüsünün, savunmasız insanlar, özellikle çocuklar için ne derece tehlikeli olabileceğinin, ölüme dahi yol açabileceğinin farkındasın ama şu an bunu umursama lüksüne sahip değilsin. Çocuğun bu kadar ilerleyebilmesi, tamamen senin suçun ve telafi edecek olan da sensin. Çünkü her ne olursa olsun kurallara uymalısın.

Adi şövalye, kendinden emin ama yine de yavaş adımlarla bahçe yolunda yürümeye başlarken keskin gözlerini üzerine sabitliyorsun. Kalkan takılı kolunu aşağı indirmiş, sahte zırh kaplı göğsü açıkta, büyüyü oraya yapabileceğini düşünüyorsun. Çocuk eve yaklaşırken yavaş adımlarını saymaktan alıkoyamıyorsun kendini: “Bir. İki. Üç. Dört. Beş.”

Altıncı adımını attığında ağaçla arasında iki adımlık mesafe kalıyor ve sen, içten içe bunu yapmayı istemesen de, büyüyü yollamaya hazırlanıyorsun. Çocuk yedinci adımını atıyor ve sözleri söylemek üzere ağzını aralıyorsun. Ama, ikinci defa, bir şey seni durduruyor. Olduğu yerde ansızın donup kalmış çocuğa bakarken zaman durmuş gibi hissediyorsun. Sokaktaki çocuklar heyecan ve korkuyla, sekizinci adımı bekleyerek, kıpırdamadan, nefes dahi almadan arkadaşlarına bakıyorlar. İçlerinden biri, ona seslenecek kadar cüretkar davranıyor:

“Arthur!”

Kim olduğuna bakmıyorsun, bakmana gerek de yok zaten. Sesinden anlıyorsun seslenenin mavi gözlü kız olduğunu. Sesleniş şeklinde, bir şeylerin ters gittiğini anlayan kişilerin sahip olabileceği türden bir endişe var. Bir anlığına Arthur’la göz göze geliyorsun ve seni durduran şeyi, benek gözlerde tüm çıplaklığıyla görüyorsun. Cesareti ve heyecanı yerle bir eden o yoğun korku, sana fazlasıyla tanıdık geliyor, çünkü onu sen yarattın tıpkı çilli yüze ansızın yerleşen dehşet ifadesini yarattığın gibi.

Arthur geriye doğru birkaç adım atıyor, korku dolu gözleri hala evin üzerinde. Ani bir hareketle arkasını dönüyor ve koşar adımlarla dışarı çıkıyor. Çocuk sokağa adım attığı anda, bir an bile beklemeksizin, sağ elinin parmaklarını içe doğru kıvırıyorsun ve koruma büyüsünün tüm bahçeyi kapsayacak şekilde büyüdüğünü hissediyorsun. Aslında günler öncesinde fark etmiştin büyünün zayıfladığını ama zamanında önlem almamıştın. Kıskançlığın yetmezmiş gibi bir de ihmalkar mı olmuştun yoksa?

Elini indirirken bakışlarını sokaktaki çocukların yüzünde gezdiriyorsun. Minik ellerini birbirine vurarak Arthur’un cesaretini takdir ediyorlar ama çoğunun gözlerinde gizli bir kıskançlık yatıyor. Bazıları, kıskançlığını alay dolu ifadelerin altına gizlemeye çalışıyor ama seni bu şekilde kandırmaları mümkün değil. Çünkü yıllardır insanları inceleyen gözlerin en ufak bir detayı dahi kaçırmaz.

Yeterince seyrettiğini kanaat getirerek camın önünden çekiliyorsun ve seni bekleyen boş kazanın yanına dönüyorsun. Ama zihnin yine işgal altında, bu sefer düşüncelerini soyutlayamıyorsun. Son zamanlarda çok düşünüyorsun, sen de bunun farkındasın ama kendine engel olamıyorsun. Sonbaharda dökülen yapraklar gibi birikmiş düşüncelerin zihninde. Ne kadar temizlemeye çalışırsan çalış başarılı olamıyorsun; sararmış başka düşünceler, bir an beklemeksizin alıyor onların yerini. Bir çeşit sonbahar yaşıyorsun sen de. Ama seninki hemen hemen elli yıldır devam eden bir sonbahar. Kış gelmek bilmezken sen, elli yıldır zihninle savaş halindesin. ‘Acaba’lar ve ‘belki’ler bırakmıyor peşini.

Farkında olmadan insan ırkını sevmenin çok ötesine geçtin. Aslında sen, insanları hiçbir zaman diğer ırklardan çok sevmedin. Sen, insanların aykırılığını, farklı olmalarını sevdin; hala da seviyorsun ve kendi normalliğinden nefret ediyorsun.

Saydam tenin ve mor saçların dışında yüzünde insanların sahip olmadığı bir şey yok. Ufacık bir büyüyle tam anlamıyla insana benzeyebileceğini biliyorsun. İnsanları, fiziksel özellikleri yüzünden değil, sahip olduğun güç onlara aykırı geldiği için seviyorsun. İnsana bu denli benzeyip cadı olmaktı, yıllar önce seni buraya getiren. Sen, büyünün yerleşmediği bu dünyada, sihrin aykırı görülmesinin normal sayılmasını sevdin. Sana aykırı gelen şeylerin insanlarca, sadece insanlarca normal karşılanmasını sevdin ve şimdi, kendi normalliğinle baş başa kalmışken elli yıldır süren sonbaharın sararıp solmuş son yaprağı kulağına usulca fısıldıyor: “Keşke.”

Siyah gözlerini önündeki kazandan kaldırıp sayısız büyüyle korunan kapıya dikiyorsun. İnsanlar seni yeşil sanıyor, süpürgeyle uçtuğunu düşünüyorlar ve sen, onlara cadıların gerçekte nasıl olduğunu hiçbir zaman söyleyemeyeceksin çünkü onlar için yoksun. İki yüz yılı aşkın süredir insanların arasında yaşıyorsun ama aslında yoksun, hiç var olmadın.

Yalnızsın. İnsanların Cadılar Bayramı dediği bir günde, harabe görünümündeki bir evin içine hapsolmuşsun. Ne zaman çıktığı belli olmayan bir yangında ölen ev sakinlerinin hayaletlerinin buraya musallat olduğunu düşünüyor insanlar. Biliyorsun, çünkü öyle düşünmelerini sen istedin. Arthur’un bahçeye girmeye çalışacağını da biliyordun, bu yüzden büyüyü yenilemedin ve çocuğun ilerlemesine müsaade ettin.

Sen, yalnız olmaya mahkumsun. O çok sevdiğin insanların arasında yaşamaya karar verdiğin gün, bunu kabul ettin sadece farkında değildin. Ama şimdi farkındasın. Kendini, kimsenin giremeyeceği bir eve hapseden kişi, en nihayetinde sensin. Gerçekleşmesi imkansız bir hayalin peşinden koşarken hapsolmayı göze aldın ya da aldığını zannediyordun ve şimdi, bir kez daha evinin duvarları arasında büyünle baş başasın ve sen, cadı Elvira, kurallara uymak zorundasın.


(Onur Şahin) #2

Öncelikle elinize sağlık. Şiirsel bir dil, geveze bir anlatıcı ve konuşkan bir zihin… Bir at arabası kullanır gibi anlatmışsınız. Anlatımınız, ne söz dinlemez bir özgürlükte hızlanıyor ne de kendi ayağına takılıp düşüyor. Karakterin üzerine tam oturmuş.

Öte yandan, kendimi televizyon kanalları arasında gezinirken, ortasına denk geldiğim filmlerdeki gibi hissettim. Öyküde nedensellik, yani bir diğer deyişle, önce ve sonra arasındaki bağlantı bizim tarafımızdan bilinmemekte. Kurgunun bu kısmının, bize daha başarılı ve fark ettirilmeden anlatılabileceğini düşünüyorum.

Özetle, böylesine özgün bir ikinci tekil şahıs anlatımına çok sık rast gelmeyiz. Farklı öykülerde görüşmek üzere.


(Elif) #3

Merhaba, yazarken öncesi ve sonrası hakkında benim de pek bir fikrim olmadığı için böyle bir durum ortaya çıktı sanırım. Bir karakter yarattım kafamda ama nereden gelip nereye gittiğine çok kafa yormadım, biraz daha üzerine düşünseydim aralara serpiştirerek anlatılabilecek daha fazla şey olurdu elimde. Bu konuda biraz eksik kaldı, haklısınız. Teşekkür ederim yorumunuz ve övgüleriniz için :slight_smile:


(Cankut Değerli) #4

Selamlar.
Öncelikle ikinci tekil şahıs anlatımını gerçekten çok başarılı kullanmışsınız, tebrik ederim. Öyle ki, ilk başta biri baş karakterimizle konuşuyor sandım. :joy:
Yalnızlık, dünyada insanlardan farklı olmak gibi temalar hikayeye çok güzel yedirilmiş. Elvira’nın bu konularda iç çatışmalar yaşaması, belki de insanların arasına karışacak olsa neler olabilir düşüncesi uyandırdı içimde. Hatta Arthur’un bahçe kapısından girmesiyle olaylar gelişecek sandım.
Fakat belli ki Elvira’nın yalnızlığı devam edecek.
Gerçekten çok başarılı ve okuyucuya geçen bir hikaye olmuş tebrik ederim. Elvira gibi bir karakterin, eğer olursa, başka öykülerini de okumak isterim, neden bu evden dışarı çıkamadığı, neden evine koruma büyüleri yaptığı gibi sorular var kafamda.
Sonuç olarak ellerinize sağlık, çok hoşuma giden bir öykü oldu. Başka öykülerde görüşmek üzere…


(Elif) #5

Merhaba :slight_smile:
İlk defa denediğim bir anlatımdı ve beklemediğim bir şekilde güzel sonuçlandı. Bazı yerlerde “Üçüncü tekile mi dönsem acaba, böyle olmayacak galiba” dediğim oldu ama bu şekilde yazmakta inat ettim. :smiley:
Elvira’yı insanlar arasına katmak, şeklinde bir düşüncem var aslında. Elvira’nın dünyasını tam olarak oturtabilsem kafamda böyle bir şeye girişebilirim belki ama kendimce mantıklı bir düzen ve sebep bulmadan bunu yapmak istemiyorum. Umarım bir gün olur diyelim. :smiley: Elvira’nın yalnızlığı da o zamana kadar devam edecek maalesef.

Gerçekten çok başarılı ve okuyucuya geçen bir hikaye olmuş tebrik ederim. Elvira gibi bir karakterin, eğer olursa, başka öykülerini de okumak isterim, neden bu evden dışarı çıkamadığı, neden evine koruma büyüleri yaptığı gibi sorular var kafamda.

Bunları anlatmayı ben de istiyorum ama yazmamamın sebebi yukarıda bahsettiğim gibi. Bir kere denedim de sonunu getiremedim. :smiley: Adamakıllı oturup yazmam gerekiyor fakat kafam başka şeylerle meşgul oluyor genelde. Daha ne kadar sığınacağım bu bahanenin arkasına bakalım.

Çok teşekkür ederim okuduğunuz ve yorum yapmaya vakit ayırdığınız için. Görüşmek üzere…


(Cankut Değerli) #6

Anladım. Naçizane bir tavsiye verecek olursam, her ne kadar yarattığınız hikaye daha çok karakter bazlıysa da ufak, birkaç sayfalık öyküler yazabilirsiniz, Elvira’yla ilgisi olmayabilir hatta. Yani kafanızdaki dünyanın kültürünü, insanların yaşam şekillerini falan oluşturabilmek için. Sonrası hem Elvira hem de sizin için daha kolay gelecektir kanısındayım. :slight_smile:


(Elif) #7

Mantıklı ve güzel bir tavsiye. Aklımda bir şeyler kurup sonra bunları unutmak çok can sıkıcı oluyor gerçekten ya da birden fazla şey geliyor aklıma ve sonrasında bunlar birbirine giriyor. Uygulayacağım bunu, teşekkür ederim. :slight_smile: