Guillermo del Toro nun, Mary Shelley nin dünyaca ünlü romanından uyarladığı bir film. Amerikan yapımı film şu an Netflix te yayında (Herhalde). Yönetmenin daha önce Blade 2, Hellboy, The Shape of Water, Nightmare Alley, Crimson Peak, El laberinto del fauno, El espinazo del diablo gibi filmlerini seyretmiştim. Aslında “Şeytanın Belkemiği” ve “Pan’ın Labirenti” filmlerine sokuşturduğu ideolojik mesajlardan dolayı pek haz etmem kendilerinden. Ama itiraf etmekten hoşlanmasam da Crimson Peak, Nightmare Alley gibi beğendiğim işleri de var. Konuyu anlatmaya gerek yok, en bilinen hikayelerden biri nede olsa. Senaryo iyi, çekim kalitesi iyi, oyunculuklar normal. İki buçuk saatlik süresine rağmen roman kısaltılmış gibi. Ben beğendim, benim açımdan seyredilir. (Bu arada Crimson Peak ve Nightmare Alley görsel açıdan daha iyiydi (Bana göre))
Not : Ayrıca “Sivri Zeka” (Başkaları ona “Yapay Zeka” diyor) karşısındaki tavrı için Guillermo del Toro yu tebrik ve takdir ederim.
Yeni yılda sinemaya güzel bir başlangıç yaptım. Ön gösterim vasıtasıyla izleme şansım oldu. İşini iyi yapan bir devam filmi. Müzikleri iyi seçilmiş ve sizi mest ediyor. Bir önceki filme göre aksiyonu az ancak oyunculuk performansları çok iyi. Ralph Fiennes’in Iron Maiden’in şarkısı The Number of the Beast eşliğindeki sahne performansı muazzamdı. Final sekansındaki sahneyle (sürprizle demek daha iyi olacak) film part 3’e bağlanıyor. Seriyi sevenler bu filmi de sevecektir. Merakla yeni filme bekliyor olacağım.
akira kurosawa shakespeare’i sadece uyarlamıyor, onu feodal japonya’nın kaosu içinde yeniden yoğuruyor. film, güç arzusunun insanı nasıl körleştirdiğini epik ölçekte anlatırken, her kadrajda yaklaşan çöküşü hissettiriyor. renk kullanımı ve mekân düzeni öylesine bilinçli ki, savaş sahneleri gürültüden çok bir ağıt gibi ilerliyor. kurosawa’nın bu geç dönem başyapıtı, taşıdığı yorgun bilgelikle insanı sarsıyor.
“Cem yılmaz bitmiş” dediler, ben de ne kadar bitmiş diye bakayım dedim. Öncelikle Cem Yılmaz beğendiğim bir komedyen, sevdiğim bir oyuncu, daha önemlisi hayran olduğum bir sinemacı ve Türk sinemasının ihtiyacı olduğu bir yapımcı. Keşke bütün yapımcılar onun kadar işini severek ve hakkını vererek yapsa. Onun haricinde sinema ve tiyatro emektarlarına yaptığı yardımlar da kişilik olarak onu sevmemin diğer sebebi. “Erşan Kuneri” nin ilk sezonunu ilk seyrettiğimde küfürlerden dolayı biraz rahatsız olmuştum. İkinci seyredişimde daha az rahatsız etti bu durum beni. Ancak ikinci sezon biraz zayıf kalmış ilkine nazaran.
Gelelim gösteriye ; Cem Yılmaz madem bitmiş bir bakalım nasıl bitmiş. Canlı olarak değil ama öyle veya böyle bütün gösterilerini izledim. Yirmi yıl önceki gösterilerindeki performansından eser yok. Evet ama ben buna “Bitmiş” ten ziyade “Büyümüş” veya “Olgunlaşmış” hatta “Yaşlanmış” bile diyebilirim. İzleyicilerin tutukluğu ona da yansımış. Nasıl yansımasın aynı ülkede yaşıyoruz. Bütün ülkede hakim olan “Başımız belaya girmesin durduk yere” tedirginliğinden dolayı onu suçlayamam. Neyse, gösteri tutuk başladı ama sonra açıldı. İzleyicilerin tutukluğu da performansı etkilemiş gibi görünüyor. Ben keyif aldım.
Peki güle oynaya bir araya gelinen bir kampta yaş odun olmaya ne dersiniz ? Hele kamp ateşi yerini intikam ateşine bırakmışsa… O zaman 1981 yılı yapımı The Burning (Hepiniz Öleceksiniz) filmi tam size göre.
Film, İngiltere’de uzun yıllar yasaklamış ve 13.Cuma filminin gölgesi altında kalmışsa da kült bir slasher film mertebesinde yerini almıştır. Türün meraklıları bu DVD’yi kaçırmasınlar.
Serinin bir seveni olarak bir önceki filmiyle de beraber artık ‘‘zombi’’ temalı film olmaktan çıktı gibi hissediyorum. Hele bu filmin hiç alakası yoktu bana göre. Bu beni hafif üzüyor. Ama filmi genel olarak sinematografik açıdan incelemek gerekirse Ralph Fiennes gerçekten mükemmel bir oyuncu ve role çok yakışıyor. Kendisini büyük bir keyifle izledim. Filmin atmosferi, verdiği gotik enerji çok güzel. İlk yarı yavaş ilerlese de ikinci yarıda toparlıyor ve ortaya seyir keyfi yüksek bir film çıkıyor. Yorumun başında dediğim gibi pek ‘’ zombi ‘’ filmi değil. Filmin sonunda çok güzel bir sürpriz var ve bu sürpriz sayesinde yeni filmi büyük bir merakla bekliyorum.
Filmleri 5 maddede değerlendiriyorum:
Senaryo: Özgünlük, hikaye, diyaloglar - 7/10 Oyunculuklar - 8/10 Yönetmen: Sahne geçişleri, tempo, kurgu - 7/10 Görsel Kalite: Görüntü yönetimi, CGI, prodüksiyon - 8/10
Genel Etki: Tekrar izleme isteği, bittikten sonra etkisi, tatmin, sürükleyicilik - 6/10
1960 yılı yapımı Nobuo Nakagawa’nın çektiği Japon Sinemasının en sıradışı filmi JİGOKU (Cehennem), size bunu vaad ediyor. Cehennem, size vicdanınız kadar yakın.
Film öyle yenilir yutulur cinsten bir film değil, merhametsiz kameranın gözünden korkunun ağır bastığı, dram, trajedi, filmnoir ve sanat filminin tuhaf bir karışımı içinde sizi cehennemin dibine yolluyor. Cehennemde bizleri ne mi bekliyor: İşte Kutsal Kitaplar’ın bize söylediklerini film de bize sunuyor:
Sönmez ateşte(İncilMatta25/41), ağlayış ve diş gıcırtılarının duyulduğu(İncilMatta13/49), orada insanı kemiren kurtçukların hiç ölmediği(İncilMarkos9/43), korkunç azapların hiç bitmediği bir uçurum ve çukur olduğu (İncilLuka8/28), derilerin yanıp kavruldukça yerine yenileriyle değiştirildiğini (Kur’anNisa/56), çağlar boyunca ebedi olarak kalınacağını (Kur’anAraf/32), sadece kanla karışık irinli kaynar su içilip, acı dikenli zakkum yenildiğini (Kur’anİbrahim16) bize tasvir ederler. Bu film bunlardan ve DVD’nin seçeneklerinde yer alan 39 dak’lık belgeselinde Faust’tan ve Dante’nin İlahi Komedyası’ndan da esinlenildiğine dair bilgi veriliyor.
Film, felaketten felakete akıcı bir şekilde ilerleyen, kurgusunda tek bir boş sahnenin bile olmadığı, gerçeküstü grotesk tasvirleriyle, sinematografiğiyle, büyüleyici, rahatsız edici ve benzersiz bir film.
Bu DVD’yi alıp izlemek mi ? Yazı-Tura atmak size kalmış.
Cem Yılmaz’ın son gösterisini açıp bir süre izleyip kapattım, en son izlediğim reels da bu;
Bayatlamış bir mizah. Tolga Çevik ekolünü benimseyen ve hiçbir kitle hedef almadan komik olabilen Giray Altınok, Feyyaz Yiğit tarzı isimler çoğalsa da şu adam ve türevleri emekliye ayrılsa ne güzel olur. ‘Komedyen’ izlerken mimik oynatırız hiç değilse.
Çok az hikâyesine güldüm. Son 2 gösteride de “Artık ben yeterince oldum. Hani çok istiyorsunuz diye yapıyorum, biletler de çok pahalı değil zaten. Biraz gülün de gidelim”, dermiş gibi hissettim. Kesinlikle eski kalitesini kaybettiğini düşünüyorum.
tarkovsky filmde hikâye anlatmayı neredeyse tamamen bir kenara bırakıp hafızanın kendisini sinemaya dönüştürüyor. çocukluk anıları, rüyalar, pişmanlıklar ve şiirler iç içe geçerken zaman düz bir çizgi olmaktan çıkıyor. film izlenmiyor; hatırlanıyor, hatta bazen izleyenin kendi geçmişini tetikliyor. tarkovsky’nin suya, ateşe ve sessizliğe verdiği anlam burada zirve yapıyor. “mirror”, sinemanın değil, ruhun diliyle konuşan nadir işlerden biri.
Neredeyse tamamı tek bir odada geçen bu filmle sinemanın gücünün bakış açısında olduğunu gösteriyor. Hikaye ilerledikçe mesele davadan çok insanların önyargıları, egoları ve vicdanları haline geliyor. Kamera hareketleri ve kadrajlar bilinçli şekilde daralırken, gerilim diyalogların arasından sızıyor. Lumet’in adalet kavramına yaklaşımı sabırlı, sorgulayıcı ve izleyeni de jüri masasına oturtan cinsten.
bu filmde kontrolü tamamen karakterlerin ruh hâline bırakıyor ve ortaya neredeyse belgesel tadında bir gerilim çıkıyor. al pacino’nun performansı dağınık, kırılgan ve anlık patlamalarla ilerliyor, bu da filmi fazlasıyla canlı kılıyor. konu bir suç hikâyesi gibi başlasa da hızla medya, toplum ve bireyin sıkışmışlığına doğru evriliyor. lumet’in kamerası yargılamıyor, mesafesini koruyor. izleyeni de bu kaosun ortasına, rahat edemeyeceği bir noktaya bırakıyor.
ridley scott, bilimkurguyu bir gelecek tasviri olmaktan çıkarıp varoluşsal bir melankoliye dönüştürüyor. film, görsel dünyasıyla konuşurken oyunculuklar da bu yorgun atmosferi taşıyan sessiz bir ağırlık kuruyor. özellikle karakterlerin içe dönük hali hikayenin ruhunu besliyor. konu düz bir insan–makine çatışması değil de daha çok hatırlamak, hissetmek ve insan olmanın anlamı üzerine dolanan bir sorgu. scott’un karanlık, yağmurlu los angeles’ı filmin bizzat kendisi gibi yaşayan, soluyan bir karakter.