Dizi 2018-2023 yılları arasında 3 sezon olarak yayınlanmış ve tamamen gözümden kaçmış. Bron/Broen (The Bridge) isimli TV dizisinden uyarlanmış. Tam olarak Almanya-Avusturya sınır çizgisinin üzerinde bulunan ritüelistik bir cesedin katilini araştıran Ellie ve Gedeon isimli iki polisin, kendilerini neo-pagan kültlerinin arasında bulmasını konu alıyor. True Detective ile birlikte izlediğim en kaliteli dedektiflik dizilerinden biri oldu.
Yılın iyi işlerinden bir tanesi. Bir adada geçen gizemli olayları yer yer komik sahnelerle çok iyi aktarıyor. Korku ve gizem türlerini sevenler beğenecektir. Sezon bitmeden yorum yapmak istemedim çünkü iyi başlayan diziler genelde sonlara doğru bocalayabiliyor neyse ki bu dizide bu olmadı. Sezon finali yerindeydi. Dizi halihazırda 2. sezon onayını da aldı.
Victor Lavalle in aynı isimli romanından uyarlanan amerikan yapımı korku dizisi. İlk sezon gerçek olaylardan esinlenen bir romandan uyarlanmıştı (Dan Simmons). Ve kurgu da olsa gerçek olaylardan alındığı için bir ağırlığı ve ciddiyeti vardı. 2. sezonu izlemedim. 3. sezonun (Devil in Silver) ilk sezon gibi bir ağırlığı yok. Kötü diyemem ama ilk sezonda ki o olayı araştırtan, makaleler okutan havası yok. Konu ortalama, senaryo ortalama, oyunculuklar normal, çekim kalitesi ve atmosfer iyi sayılır, Korku/Gerilim dozu normal. Diziye hiç başlamadıysanız hala “İlk sezon” derim, onun haricinde benim için “Yani” düzeyinde.
Hayatımda gördüğüm en gerçekçi karakter psikolojisi işleyen dizi. The Sopranos’u salt bir mafya dizisi olarak pazarlamak çok yanlış, fakat pazarlama stratejisi olarak tabii ki haklı buluyorum. Şimdilerde bu kadar çetrefilli, kötü eylemlere yatkın, bunları kendi doğrusu, hayat şartlarına uygun görerek uygulayan karakterleri pek çok kez görebiliriz. Fakat o zamanlar böyle bir karakter, böyle bir dizi anlatmak cesaret ister. Mükemmel bir aile yapısı anlatımı, çok da doğru bir illegal yaşantının sunumu var.
Dizi bizlere patron ile aile reisi olmanın zorluklarını çarpıcı bir biçimde gösteriyor. Makyavelist yaklaşımını doğru buluyorum. Ahlaki sınırları her zaman bir erkeğin delikanlılık çerçevesinde, geriye kalan her şeyi mübah olarak görüyor. Aile içi meseleleri de her babanın, her insanın yaşayacağı, yaşadığı, yaşayabileceği şeyleri anlatıyor. Dizinin en güzel yanı da geri zekalıya anlatır gibi anlatmıyor. Gösteriyor, hissettiriyor, izletiyor.
Hareketli bir mafya dizisi bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Bu, gerçeğe çok yakın gayrimeşru bir hayat, abartıdan uzak bir anlatım sunuyor.
Onun yerinde, onun konumunda olsaydım, ikinci hayatında aldığı tüm kararların neredeyse hepsini uygulardım. İki sezon izlediğim için gördüğüm kadarıyla konuşuyorum. Hatta bazı eylemlerindeki temkinine nazaran daha gaddar olabileceğim yerler var. Lakin bazı şeyleri tolere etme sebepleri de çok makul. Dizi bunu anlatmıyor, görmenizi istiyor.
Gördüğüm en gerçekçi karakter. Tony Soprano, saf bir kötü olmasa da kötü bir insan. Bu aşikar. Onu izlemekten keyif alıyorum. Tüm ekibini seviyorum. Genelde böyle dizilerde kafa açan kadın karakterler skiplenir. Maalesef işin gerçeği bu. Fakat aile anlatımı da hikayenin en önemli parçası olduğu için eşinden çocuğuna, deli annesine dek izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bitirmediğim halde izlediğim en iyi 3 diziye yazabilirim.
Bekledim forumdaşın biri izleyip yazar ona göre yorumlarız diye ama yazması bana kaldı.
Kendi oğlunu öldürmekle suçlanan masum bir baba oğlunun yaşadığına dair bir ipucu bulunca olaylar gelişmeye başlıyor. Zamana karşı yarışan bir babanın yaşadıkları anlatan iyi bir suç draması. Netflix iyi işler çıkarma da pek iyi sayılmasa da sene de güzel çıkan bazı yapımlar oluyor. Bu da bunlardan bir tanesi. Oyunculuklar ve temposu yerinde iyi bir dizi. İzlerseniz ters köşelere hazırlıklı olun.
Avatar Last Airbender 2. Sezon u seyrediyorum ama daha ilk bölümden ne kadar yapmacık olduğu belli oldu. Çocukları sezonları beklemekten universite mezunu olmuşlar. Dövüş kareogrifleri yapmacık. Dialoglar ilkokul müsamelesi gibi.
Birde o avatardaki o kaşlar nedir beaa
Şaka bir yana bence ilk sezondaki özen hiç yok. Anlaşılan animasyonun ötesine geçemiyecekler bu evrende…
Hiçbir zaman animasyonu geçemeyecek. Bazı sekanslar güzel ancak sezon arası uzun olunca hepsi büyümüş işin kimyası bozulmuş maalesef. Back to back çekseniz ya şu sezonları. Eskileri mumla aratıyorlar. 22-24 bölüm çekilen her sezondan nerelere geldiler.
Ben ilk 3 bölümü izledikten sonra bırakmıştım. Geçen defa da benzer bir muhabbetimiz olmuştu, dizide olayları birbirine karıştırmışlar. Örneğin ikinci ve üçüncü bölümdeki olayları birbirine karıştırıp yeni bir olaylar silsilesi yaratmak gibi. Bir de senin de belirttiğin gibi yapmacık hissettiriyordu.
İlk zamanların o tedirginliğini veremiyor. Eskiye göre daha fazla mizahi bir yapısı var. Bu da ciddiye almayı zorlaştırıyor. Daha karanlık, daha depresif vb. bir şeyler beklemiştim ama olmadı.
X-Men 2. sezonuyla dönüş yaptı. İlk üç bölüm itibarıyla temposu yerinde başladı. Hikayenin merkezine Apocalypse var. Bir yandan geçmiş bir yandan da gelecek olaylarla işler şekillenmeye başlıyor. X-Men’e sempatim olduğu için dizi nazarımda ayrı bir güzel ilerliyor.
Duyurulduğundan beri beklediğim Ghost In The Shell’in yeni anime dizisinin ilk bölümü dün Prime’da yayınlandı.
1989’da yayınlanan orijinal mangadan uyarlama bir anime. Sahneler, karakterler, olaylar nerdeyse kare kare manga ile örtüşüyor. Görsellik, Edgerunners gibi modern animelerde gördüğümüz neon renkler, satüre ışıklandırmalar ve fish-eye lensler kullanılarak modernize edilmiş.
Buradaki Kusanagi orijinal mangada olduğu gibi çok daha feminen, uçuk kaçık, yer yer daha çocuksu ve eğlenceli olabilen bir karakter. 95 yapımı Mamoru Oshii’nin epik Ghost In The Shell animesinde Kusanagi daha cinsiyetsiz, çok daha ağırbaşlı ve ciddi bir karakterdi. Cyborg olmasının tüm tekinsiz ağırlığını, zihinsel bunalımını ve karakteristiğini her daim üzerinde taşıyordu. Şahsen ben işin içinde orijinali de olsa, Mamoru Oshii’nin Kusanagi’sinin üstüne daha iyi bir “Cyborg” karakter yapıldığını düşünmüyorum.
Keşke Netflix dizileri gibi bölümlerin hepsini bir seferde çıkarsalardı. 20 dakikalık bölümleri izlemek için 1 hafta beklemeyeydik iyiydi.
Monarch: Legacy of Monsters dizisinin ikinci sezonunu bitirdim; bayağı güzel olmuş, filmlerde anlatılmayan hikaye boşluklarını güzel kapatmışlar. Dizinin görsel efektleri çok iyi, oyunculuklarını beğendim; özellikle Cate rolünü oynayan Anna Sawai’yi, diziyi o taşıyor. Keza Lee karakterine hayat veren Kurt ve Wyatt Russell, baba oğul olarak yaşlı ve genç halini iyi oynamışlar.
TGITS olması izlemem için yeterliydi. Ben de izledim. Animelerdeki o şirinlik vb. basmakalıplıklar bunda da olduğu için ve bana bu durum çok çocuksu geldiği için ciddiye almamı engelledi. Çocuk olsam ve doksanlarda yaşıyor olsam muhtemelen bayılabilirdim ama anime filminden ve canlı-aksiyon filminden sonra ve genel konusundan dolayı bu animeyi beğenemedim. Dikkatimi yakalayamıyor. Yine de izlerim.
Sıradan Bir Köylü Hünerli Bir Kılıç Ustası Oluyor
Yeni sezonu başlamış. İzliyoruz eğlencesine.
Monk
Eğlenceli bir dizi daha. Bizde Galip Derviş adıyla - ilginçtir ki özgün halinden daha iyi - bir uyarlaması da vardı. İzliyoruz bakalım arada.
Bunların dışında Fringe devam ediyor. House son sezonda. X-Files’ ı da izleyesim gelmiyor son sezonu.
Adolescence’yi nihayet izledim. Tek kelimeyle fevkalde, diziyi birde ben övmeyeceğim ama ağzımın suyu akarak izlediğimi belirtmeliyim. Birde upuzun bir yorumlama yazıyordum ki pek önemi olmadığı için yarıda bıraktım. Bu mini serinin anlattığı şeyleri sinemacı ve diziciler maalesef çok yanlış anlamış ve anlayanlar bile, sanırım çok bahsi geçiyor diye ciddiye almamışlar.
Dizinin ana odak noktası, tabii ki başıboş erkek sorunu çatısı altındaki inceller/redpillciler/blackpillciler. Birde alt konu olarak, iletişime vurulan ket, gerçek bir konuşma yapamayacak nesiller ve memetic warfare. Geri kalan şeyler makyaj ve zaten orijinal de değil. İyi ki çıktığı zamanda izlememişim, çoğu detayı kaçırırdım herhalde. Senaristlerin müthiş bir analizle, ciddiye alınarak daha yeni konuşulmaya başlamış olayları soğukkanlılıkla ekrana taşımasına hayran kaldım.
Diziden sonra ‘‘erkekleri anlayalım’’ araştırmaları artmıştır herhalde ama Jamie gibilerini anlamak beyhude, çözmekse tamamen imkansız. Jamieler, zaman aktıkça toplumda var olacak kişiler ve toplumu çözmeden, onları da çözemeyiz. Toplumu çözmekse sonsuz dişliye sahip bir makinenin dişlilerini saymaya benziyor. Aynı zamanda Temmuz 2026 itibariyle artık biliyoruz ki Jamie’ler yapay olarak yaratılıyor, doğal sayılarında yüksek bir artış var ve istihbarat servisleri bu meselenin arkasında.
Yani dedektif Frank haklı, insanlık tam da Jamie tarzı düşünenlerin umduğu şekilde davranıp ‘‘sorunluya, göz önündekine’’ ilgi duyacak ve çözmeye odaklanacak. Asla çözemeyeceği gibi de giderek artan kurbanlar her geçen gün unutulacak ama Jamie’lerin çoğu hatırlanacak. Gelişen şehirlerde toplum olmanın bir diğer faturası.