Hangi Kitabı Okuyorsunuz? (Detaylı İnceleme)

Nigel Warburton - Felsefe Okuma Rehberi

Temelde felsefe dersleri alacak öğrencilere yönelik, fakat felsefeyle ilgilenen diğer insanlara da fayda sağlayabilecek bir rehber kitap.

Dört bölümden oluşuyor: aktif okuma, aktif dinleme, aktif tartışma ve aktif yazma.

Yazara göre “aktif okuma”, okurken sanki o filozof karşınızdaymış gibi onun fikirleri üzerinde düşünme, neyi temellendirdiğini anlama, hatta antitez üreterek okuduğunuz yazının tezlerini sınamak. Diğer disiplinlerde okuduğunuz bilgiyi anlamak yeterlidir. Fakat Warburton’a göre, felsefe yapmadan felsefe öğrenilemez. Yani okuduğunuzu anlamak yetmez, onu analiz de etmelisiniz ve biri sizi ikna etmeye çalışıyormuşçasına onun hakkında düşünceler ortaya çıkarmalısınız.

“Aktif dinleme” ise felsefe derslerini pasif bir şekilde dinlememeyi ifade ediyor. Hocanın ortaya koyduğu argümanın ana hatlarını ve akıl yürütme adımlarını takip etmek gerekiyor. Çünkü felsefe derslerinde amaç çoğu zaman öğrenciye mümkün olduğunca çok bilgi aktarmak değil, onu düşünmeye teşvik etmek. Bu yüzden iyi bir dersin sonunda yalnızca konuyu öğrenmiş değil, konu hakkında daha fazla düşünmeye ve okumaya motive olmuş olmak gerekiyor.

Üçüncü bölüm de “aktif tartışma”. Tartışmanın asıl amacı, neye ve neden inandığımızı daha iyi anlamak, yeni düşünceler araştırmak ve düşüncelerimizi açık ve kesin bir şekilde ifade edebilmek. Bir görüşe karşı çıkıldığında, aslında o görüşü ne kadar iyi anladığımızı da fark ediyoruz. Çünkü bir düşünceyi zihnimizde doğru anladığımızı düşünsek bile, onu eleştirilere karşı savunmak zorunda kaldığımızda eksik ya da hatalı anladığımız noktalar ortaya çıkabiliyor.

Dördüncü ve son bölüm ise “aktif yazma”. Warburton’a göre yazmak, yalnızca öğrendiklerimizi göstermek için yaptığımız bir şey değil. Düşünme eyleminin bir parçası da… Çoğu zaman bir konu hakkında yazmaya başlayana kadar o konuyu gerçekten anlamıyoruz. Bir deneme yazmaya çalıştığımızda düşüncelerimizin eksiklerini, argümanlarımızın zayıf noktalarını ve karşı-argümanlara karşı ne kadar savunmasız olduğumuzu görebiliyoruz. Bu nedenle aktif yazmak hem düşünceleri ifade etme hem de onları geliştirme aracı.

Kitabın genel olarak vermek istediği mesajın felsefenin bir bilgi biriktirme işi değil, bir düşünme faaliyeti olduğu söylenebilir. Aktif okurken filozofun argümanlarını sorguluyoruz, aktif dinlerken söylenenleri ve argümanın adımlarını takip ediyoruz, aktif tartışırken kendi düşüncelerimizi savunup başkalarının itirazlarıyla sınamış oluyoruz, aktif yazarken de bütün bunları daha sistemli bir biçimde ortaya koyuyoruz. Bu dört alışkanlık felsefi becerilerin temelini oluşturuyor.

Kitap sadece “felsefe nasıl çalışılır?” sorusuna değil, dolaylı olarak “nasıl daha iyi düşünülür?” sorusuna da cevap vermiş oluyor. Kısa oluşuyla ve yalın diliyle hızlıca okunup bitirilen pratik bir kitap.

12 Beğeni

“Nasıl oldu da sen hâlâ yaşıyorsun?”
“Bilmiyorum. Bence beni unutmuş olabilirler. Böyle şeyler oluyor, gerçekten. Evrak işleri ve bürokrasi yüzünden. Biri yanlış bir fırça darbesi yapıyor veya bir satırı kopyalamayı unutuyor falan… Sık sık olan bir şey sanırım.”
“Hapishanede insanlar var ve kimse onların neden hapiste olduğunu hatırlamıyor mu yani?”
“Ah, evet.”
“O zaman, neden onları serbest bırakmıyorlar?”
“Sanırım, bir suç işlemiş olduklarını varsayıyorlar. Sonuçta, hükümetimizin, gelişmesi gereken bazı tarafları da var maalesef.”
“Ee… yeni bir hükümet gibi mi mesela?”
“Ah, eyvah! Bu tür şeyler söylediğin için hapse atılabilirsin!”

İlginç Zamanlar, sayfa 211. Sizin akıl hastanesinin bir benzeri hapishane olarak Diskdünya’da da mevcutmuş. :smiley:

4 Beğeni

Hapishanede unutulmak da fenaymış. :smiley:

2 Beğeni

Alice Feeney - Kocamın Karısı

11 Beğeni

Kitabın konusu kadın karakter şizofren ve eşini kendisiyle aldatıyor ama bundan kendisinin haberi yok ve eşinin kendisini aldattığını mı düşünüyor? Kocanın hiçbir şeyden haberi yok, takılıyor kendi çapında ama karısı Zweig usulü kendi içinde buhrandan buhrana mı giriyor? Başka bir şey gelmiyor aklıma kocamın karısı deyince.

7 Beğeni

Karımın Kocası adlı devam kitabı ne zaman gelir :joy:

3 Beğeni

Eden Fox’un koşudan döndüğünde kendi evinde kendisine tıpatıp benzeyen bir kadınla karşılaşmasıyla başlıyor. Üstelik kocası, bu kadının kendi karısı olduğunu söylüyor. Eden gerçeği kanıtlamaya çalışırken hem kendi hafızasından hem de çevresindeki insanlardan şüphe etmeye başlıyor.

5 Beğeni

Bu da ilginç bir hikâye olurdu tabi. :smiley:

@W4YNE bunu yazara sormak lâzım. Ben kaynımın eltisini bekliyorum ama yakın dönemde çıkmaz. :smiley:

5 Beğeni

Maggie O’Farrell - Hamnet

Shakespeare’in adını biliriz. Kaleme aldığı trajedileri; Romeo ve Juliet’in imkânsız aşkını, Kral Lear’ın kızlarından gördüğü vefasızlığı, Macbeth’in hırstan gözünün dönüşünü…

Ancak kaleminin ardındakilerden pek haberimiz yoktur. Eser olan Hamlet’i tanırız ama -Shakespeare’in hayatını araştıranlar hariç- Hamlet ya da Hamnet diye bir oğlu olduğunu bilmeyiz.

Kimi kaynaklara göre Anne, kimilerine göre de Agnes olan karısı da sadece bir isimden ibarettir bildiğimiz tarihte. Edebiyat ise tarihin boşluklarını dolduruyor.

Bu kitapta yazar, bize Agnes’ın hikâyesini kurgulayarak anlatıyor.

Agnes, doğayla iç içe büyüyen, şifacı bir kadın. Bitkilerin dilini biliyor. Birini baş ve işaret parmağı arasındaki eti tuttuğu zaman onun düşüncelerini algılayabiliyor. Zamanın ona neler getireceğini sezgilerinde duyuyor. Kitap, gerçekçilik ve fantazya arasındaki tampon bölgede, büyülü gerçekçiliğin topraklarında geziniyor.

Stanford kasabasında eldivencinin oğlu olan Latince öğretmeniyle karşılaşmasını, birbirlerine âşık oluşlarını, evlenmelerini geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki yumuşak geçişlerle okuyoruz. Bu arada William Shakespeare’in adı kitapta bir kez bile geçmiyor. Onun adı “Agnes’ın kocası”. Nasıl tarih, William’ı ön plana çıkarmışsa kitap da tam tersini yapıp Agnes’ı öne çıkarıyor.

Agnes iki çocuğu olacağını söylüyor hep. Öyle seziyor. Fakat ikinci hamileliğinde ikiz çocuk dünyaya getiriyor: kordon dolanarak doğan zayıf bebek Judith, güçlü ve kuvvetli bir bebek olan Hamnet.

Büyüdüklerinde de bebekliklerindeki gibi olur ikizler. Judith sıkça hastalanan, narin bir kız çocuğudur. Hamnet ise genç bir erkek olma yolunda ilerlemektedir. Agnes, ölümün Judith’i alıp götürmesinden korkar hep. Onu korumak ister.

Bu sırada yalnızdır Agnes. Çünkü kocası, ailesinden uzağa, Londra’ya gitmiş, görkemli tiyatro kariyerine başlamıştır.

Kitaba iki yerde hayran oldum. Birisi, veba taşıyan pirelerin maymundan miçoya, oradan bir gemiye, Venedik’ten gelen cam hediyelikleri saran kumaşa geçişi, vebanın Stanford’a kadar taşınmasıydı.

Diğeri de ikinci kısımdaki cenaze sahnesi. Buradan itibaren yirmi otuz sayfa boyunca sessizce gözyaşı akıttım. Çocuğunu kaybeden bir annenin acısını öyle bir anlatıyor ki yazar. “Yaşatıyor” demek isterdim, ama umarım hiçbir anne böyle bir acı yaşamaz, birazını okurla paylaştırıyor diyeyim.

Kitabı bir parça kalbim kırık bitirdim.

14 Beğeni

Florian Freistetter – 100 Yıldızla Evrenin Hikâyesi

Güneş’in 5 milyar yıl içinde ömrünü tüketip bir beyaz cüceye dönüşeceğini biliyor muydunuz? Peki ya Antik Mısırlıların gün doğmadan önce Sirius’u gördüğünde Nil’in taşacağı yeni tarım sezonunun başlangıcını kutladığını? Evrenin genişlemesinin ivmelenerek hızlandığını ve neden olduğu bilinmediği için “kara enerji” dendiğini?

Kitap, 100 bölümde, kısa, ilginç ve akılda kalıcı astronomik bilgiler veriyor. Her bölüm bir yıldız üzerinden evrenin başka bir köşesine ya da astronomiyle ilgili ilginç bir konuya götürüyor. Bölümlerin kısa olması da kitabı oldukça akıcı hâle getiriyor. Birkaç bölüm okuyup bırakmak ya da merak ettiğiniz bir konuyu açıp okumak mümkün.

Astronomiye merakı olup nereden başlayacağını bilemeyenler için güzel bir giriş kitabı olduğunu düşünüyorum. Bazı bilgiler daha önce duyulmuş olsa bile, yıldızlar üzerinden anlatılmaları konuyu daha ilgi çekici ve akılda kalıcı hâle getiriyor. Bir bölümde tarih öncesi insanların takvim niyetine kullandığı gök cisimlerini okurken, hemen ardından karadeliklerin gizemine veya ötegezegen avına geçebiliyorsunuz. Sayfaları çevirirken “bir bölüm daha okuyayım” hissini hiç kaybetmiyorsunuz.

Kitabın sonunda astronomi ile ilgili okunacak kitap önerileri ve geniş bir dizin yer alıyor. Bu açıdan kitap, uzayın derinliklerine doğru daha uzun bir okuma yolculuğunun başlangıcı gibi de düşünülebilir. İyi ki okumuşum dediğim bir kitap.

15 Beğeni

Beyaz Geceler — Dostoyevski

Kitap, Beyaz Geceler isimli novelladan ve dört öyküden oluşuyor. 1848 senesinde, yazar 27 yaşındayken yayımlanmış.

Beyaz Geceler: Romantik, hayalperest bir adamın belki de sevmeyi sevmesini anlatıyordu. Sanki mutsuzluk veya mutluluk daha çok o ana bağlı bir şeydi. Dostoyevski’nin ilk eserlerinden biri olması nedeniyle okunmaya kesinlikle değer.

Başkasının Karısı ve Yatağın Altındaki Koca: Başlarda biraz sıkılmıştım ancak ilerledikçe hikaye bir komediye dönüştü. İhanet, kıskançlık ve komedi sarmalı. Dostoyevski’ye dair kısa okumamda fark ettiğim şey karakterleri mükemmel değil. Kusursuz değiller, onlar grisiyle insan.

Noel Ağacı ve Nikah: Hikayeler arasındaki en trajik olan buydu. En sonda o gencecik kızın hüznü yakıcıydı. Anlatıcı neden bir şeyler yapmadı dedim ama sonra fark ettim… Bu hikayeler masal değildi ki daha çok bir tokat gibi okuyucu sersemletiyor.

Haysiyetli Hırsız: Bu öyküyle bir hırsızın haysiyetlisi nasıl olurmuş bunu öğrendik.

Yufka Yürek: Dost, adeta kardeş gibi olan iki insanı anlatan bir öyküydü. Yumuşak, hüzünlü, hassas bir kalbe sahip bir adam… Mutluluğun gelmesiyle hemen kötü şeyler olacak hissine kapıldım, öyle okudum açıkçası. Gerisinden bahsetmemeyeyim.

Kitabı okuduğuma memnun oldum. Bir yazarın, büyük bir yazarın ilk yazdığı eserleri okumak çok hoş bir deneyimdi. Anlatım samimi ve sadeydi. Karakterler her türlü duyguya sahip, canlı kanlılar. Okumayanlara, merak edenlere kesinlikle tavsiye ederim.

9 Beğeni

Ali Fuad Başgil - Gençlerle Başbaşa

Unutulan değerlerin kitabı…

Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, Gençlerle Başbaşa’da gençliğe doğrudan, son derece samimi ve ayağı yere basan öğütlerle sesleniyor.

Beş ana bölümden oluşan eserin ilk kısmında yazar, insanın önüne dikilen üç büyük düşmanı tanımlıyor: Tembellik, kötü arkadaş ve kötü örnekler. Fakat burada bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Başgil’in bahsettiği başarı, günümüz modern dünyasının dayattığı o hırslı, bencil ve “sonuca giden her yol mübahtır” anlayışından çok uzakta. Aksine dürüstlüğü, ahlakı ve toplumsal faydayı merkeze alan, insana iç huzur getiren bir başarı anlayışını savunuyor.

İkinci bölümde irade kavramını masaya yatırıyor. Refleksleri, içgüdüleri, alışkanlıkları ve telkinle yapılan eylemleri farklı başlıklar altında inceleyerek şu soruya yanıt arıyor: İrademiz nereye kadar geçerli? Nihayetinde iradeyi aklın iyilik yolunda karar vermesi, faydalı olanı zararlı olana bilinçli bir tercihle üstün tutması olarak tanımlıyor.

Üçüncü bölüm, terbiyenin karakter üzerindeki gücüne odaklanıyor. “Huylar eğitimle değişir mi?” sorusuna karşılık hem iyimser hem de kötümser görüşleri analiz eden yazar, bu iki fikri sentezliyor. Genetik olarak gelen köklü huyları esnetmek zor olsa da, sonradan kazanılan davranışların irade ve doğru bir eğitimle dönüştürülebileceğini söylüyor.

Yazara göre çok çalışmak tek başına yeterli değil, çalışmanın verimli olması gerekiyor. Bunun için de işe karşı sevgi ve doğru yöntem birlikte olmalı. Sistemli çalışmanın üzerinde çok duran yazar gelişmiş ülkelerden zekâ ve çalışkanlık bakımından bir eksikliğimiz olmadığını, fakat metotlu çalışmadığımız için geri kaldığımızı belirtiyor. Beşinci bölümde ise hayata ve çalışmaya dair zamansız özlü sözler yer alıyor.

Kitaptaki kelimeler yazıldığı dönemden dolayı (1947) biraz eski. Bunlara aşina değilseniz zorlayabilir. Ancak mesajı zamansız. Başgil, gençlere tepeden bakan bir nasihatçının diliyle değil, onların geçtiği yollardan geçmiş bir hocanın tecrübesiyle konuşuyor.

Yönünü hatırlamak isteyen herkesin dönüp dönüp okuyabileceği zamansız bir başucu kitabı.

9 Beğeni

Kazuo İshigiro - Beni Asla Bırakma

Beni Asla Bırakma’yı birkaç gün önce bitirdim, anlatım çok duygusal ve inceydi. ayrıca pek çok sembolizm içerdiğine inanıyorum, en azından bana öyle geçti.

organ bağışlayanların kuzu kuzu tüm sisteme itaat etmesi, farklı bir düşüncenin akıllarına bile gelmemesi, en uç düşüncelerinin “yetkili birinden gidip erteleme için izin almayı denemek” olması, bunlar bence genel olarak tüm insanoğlunun özeti, arada sistemleri ve düzenleri yıkan, yıkmasa bile kendi uymayan nadir kişiler çıkıyor ve bunların bir kısmı tarihe geçiyor ama genel olarak insanoğlu sorgulamaksızın belirlenen sınırlar içinde yaşamına devam ediyor.

kathy’nin ruth’la olan ilişkisi de çok ilgi çekiciydi ama empati yapılabilir bir ilişkiydi. ben ruth’un kitaptaki en kötü karakter olduğunu düşünüyorum. yine de kathy sürekli kendisi onu alttan alıyor, en ufak bir pot kırmamaya çalışıyor, gerektiğinde fedakarlık yapıyor. içten içe onun Tommy’i sevmediğini bildiği halde kendisi için bir şey yapmıyor. Ruth’un pasif ve bekleyici tavrına çok uygun. Belki de bu yüzden “en iyi” bakıcılardan biri oluyor Kathy.

Hallsheim’ı kuranlara gelirsek, sistem içerisinde yaptıkları ufak hak kazançlarıyla kendilerini büyük yardımseverler olarak addediyorlar “Bill Gates vakfının afrika yardımları” gibi görüyorum bu kısmı. Klonları yaratık olarak gören, insani şartların minimumuna ulaştıkları için şükretmeleri gerektiğini düşünen bir yardım zihniyeti.
Sistemi sorgulayan, gerçekten yardımcı olmak isteyen ve onları yaratık gibi değil kendisi gibi gören Bayan Lucy ise hemen sistem dışına itiliyor, kovuluyor.

Yani lafın kısası, bu çok akıcı, duygusal ve etkileyici kitabın aynı zamanda oldukça derin anlamlar da taşıdığına inanıyorum. En azından ben bu gözle okudum.

10 Beğeni

Benim için hayal kırıklığı oldu. Konusunu okuduğumda Elçilik Kenti ya da Geliş gibi bir kurgu beklemiştim. Dümdüz dedektiflik kitabı çıktı. Kötü bir kitap değil ama kötü bir bilimkurgu olduğunu düşünüyorum. Mevcut hayatımıza uzaylıları ekledik diye bilimkurgu kitabı olmuyor ne yazık ki. Akıllı gözlükler, akıllı arabalar, dronelar zaten kanıksadığımız şeyler artık. 2022’de yayınlanan bir kitaptan daha orijinal fikirler beklerdim açıkçası. Bizi asıl heyecanlandıran iletişim kurdukça sarhoş olma mevzusu da kitaba derinlik katmıyor. Lydia’nın cinayet gecesini hatırlamaması dışında pek bir etkisi olmuyor kurguya. Temposu iyiydi. Merak ettirip okutuyor kendisini. Beklentiye girmeden, cinayet kitabı olarak değerlendirirseniz şans verilebilir.

12 Beğeni

Doğru bir tespit, aklıma şu söz geldi: Eğer bir kurgudan bilimkurgusal unsuru çıkardığımızda hikâye çökmüyorsa o gerçek bir bilimkurgu değildir.

10 Beğeni

Adania Shibli - Küçük Bir Ayrıntı

8 Beğeni

Naomi: Bir Aptalın Aşkı — Cuniçiro Tanizaki

Kitabın başlarını okurken epey rahatsız oldum. Anlatıcı Coci, karısı olan Naomi ile tanışma hikayesinden bahseder. Bundan 8 sene öncesidir. O zamanlar Coci 28, kız ise 15 yaşlarındadır. Coci, onun batılılara benzeyen yüzünü çok beğenir. Sırf bu yüzden onu yanına alıp eğitimini karşılamaya ve ileride onunla evlenmeye karar verir. Müzik ve İngilizce dersleri aldırır. Batılılarınkini andıran özel giyim kuşamla onu kendisi için adeta bir süs bebekmiş gibi yetiştirmek ister. Ama beklenmedik şey, bu naif kızın yıllar geçtikçe sandığından çok daha farklı biri olup çıkması olacaktır

İki karakter de birbirinden suçludur ama en çok suç Coci’dedir. Sadece Naomi’nin batılılara benzetilen güzelliğine vurulan ve onu zihnen veya ahlaken hiç umursamayan, bencilin tekidir.

Naomi zaten en baştan iyi bir aile ortamında bulunmamıştır. Coci’nin etkisiyle manipülatif, yalancı ve çıkarcı biri olup çıkar. İkisinin de ahlaki yargıları fazlasıyla sorunludur.

Aşk ve nefret midir anlatılan yoksa aşk ismiyle süslendirilen şehvetin dışavurumu mudur? Okumak isterseniz eğer, kendiniz de bir cevap bulabilirsiniz. Kitapta aptal olan sadece anlatıcı da değil, Naomi de aptaldır.

Kitaptan nefret mi ettim emin değilim, sinirim bozuldu. Anlatıma başlarda takıldım ama ilerleyince gayet akıcı oldu.

14 Beğeni

Samet Aksakal - Shaman

Samet Aksakal’ın 392 sayfalık fantastik romanı. Türk mitolojisinden beslenen temasıyla dikkatimi çekti. Yetiştirme yurdunda büyümüş, hayatın tam dibine vurmuş Atakan, gaipten gelen sesler ve gizemli mesajların ardından kendini ölümsüz Şaman Alba’yı ararken bulur. Yolu Börü Budun teşkilatı ve yeraltı ülkesi Agarta ile kesişir.

Açıkçası bir ilk roman için yazarın cesaretini takdir ettim. Kurgunun hareketliliği oldukça yüksek. Dili amatör kaçsa da kendini okutuyor, insan elinden kolay kolay bırakamıyor. Yazarın kitaba kendi soyadını taşıyan Aksakal adında bir karakter eklemesi de hoş bir detay olmuş.

Yine de beklentiyi çok yukarıda tutmamak lazım. Hikâye, artık hepimizin ezbere bildiği o klasik seçilmiş kişinin yolculuğu şablonunu oldukça düz bir hat üzerinden yürüyor. Karakterler biraz boyutsuz kalmış. Sanki derinliği olan gerçek kişilerden ziyade çizgi roman sayfalarından fırlamış tipler gibi hareket ediyorlar. Kurgu da bir noktadan sonra o kadar çok dallanıp budaklanıyor ki ana hikâyeden kopabiliyorsunuz.

Son olarak, bu kadar Türk kültürüyle yoğrulmuş bir kitabın ismi niye “Şaman” değil de İngilizce çakması “Shaman” olmuş, ona pek anlam veremedim. Türk kültürü temelli bir kurguya Türkçe bir isim kesinlikle daha çok yakışırdı.

Sözün özü dört dörtlük olmasa da türü sevenlerin şans verebileceği, kafa dağıtmalık, çerezlik bir macera. Yazarın ilk adımı fena değil, ileride çok daha olgun işler çıkaracağına eminim.

13 Beğeni

Muhtemelen “ileride yabancı dillere tercüme edilirse” diye düşünmüştür.

1 Beğeni

Wolfgang Borchert - Kapıların Dışında

9 Beğeni