Hangi Kitabı Okuyorsunuz ve Eleştiriniz


(Eren Diakotra) #186

Geçen ocak civarı okumuştum. Herhangi bir art niyetim olmadan soruyorum merak ettim sadece. Aslında zaman da önemli ruh halim berbat bir halde iken bende suç ve ceza okumuştum ve beni daha kötü bir hale sokmuştu 1-2 hafta boyunca öyle zombi gibi gezdim valla :smiley:


(kimyager _ferhat gürdoğan) #187

Vulcan’ın Çekici.
Vulcan 3 tarafsız süper bilgisayar.Atom savaşlarından sonra aynı kaosun tekrarlanmaması için kurulan Birlik Vulcan 3’ün emirlerini yerine getirmektedir.Ancak her yönetimde olduğu gibi sisteme karşı çıkanlar vardır.Yönetimin tekrar insalara geçmesini ve Vulan 3’ü yok etmek isteyen Şifacılar.Paranoya üzerine kurulu distopya.Eğlenceli, akıcı, sürekli artan temposu ve güzel finaliyle kitabı çok beğendim.En sevdiğim yazarlar arasına girdi PKD.


(Cem) #188

V For Vendetta okuyorum. Çok büyüleyici ve harika bir eser evet. Ama asıl demek istediğim şu. Alan Moore, çizgi roman dünyasının Frank Herbert’i.


Alan Moore Övme Odası
(Onur Uslu) #189

Haha :smiley:, yok yok cevabınızı okumak acayip sevindirdi beni zaten bu kitap hakkında. Özellikle kitabı sevdiğinizi öğrenmek çok daha iyi oldu. O yüzden teşekkür bile etmem gerekir!

Bazı kitaplar bazen yanlış dönemlere denk geliyor ne yazık ki. Suç ve Ceza hakikaten insanı o hale sokar kötü bir ruh halinde okuduysanız, zaten derin ve ağır bir kitap hayat iyice dar hale geliyor öyle. Fakat Büyücü ve Cam Küresi nezdinde konuşacak olursam biraz daha genel bir konsept söz konusu, o da aşk. Hani lise zamanları okumuş olsam Susan’a bayılırdım sanırım ama şu anki bakış açımla Susan’ın bakış açısından hikayeyi okuduğum her sayfa çekilmez bir çile olduğu için bu kitabı asıl sevmememin sebebi bu oldu diyebilirim. Ayrıca kitaptaki kötü karakterlerin 14 yaşındaki bir çocuğa rakip olarak bu kadar tek boyutlu, akıldan yoksun kalması gibi durumlar ve sırf o aksiyon sahneleri için 560 sayfa beklemiş olmak gibi sebeplerle falan hakikaten uzaklaştım.

Hani kitap ile ilgili problemlerimi biraz anlamışsındır belki ama gerçekten senin neden sevdiğini de dinlemek isterim. Belki benim keşfetmem gereken bir bakış açısıyla bakmışsındır bu kitaba. Cevabım çok geciktiği için kusura bakma bu arada, epey yoğun bu hafta oldu =)


(Eren Diakotra) #190

Çok basit, ergenim. Şaka şaka bir nedeni budur eminim ki. 14 yaşındaki bir çocuk ama soylu ve silahşör çocuğu diye korkuyorlar. Susan’da işkence cekmenizin nedeni ise olgun olmanız olabilir görmüş geçirmiş birisiniz galiba. Dediğim gibi böyle aşkları çok severim Zaman çarkı’da aynı. Geçmiş olsun benim ful boş geçti sınavlar dışında jdjddj


(https://melihekrenn.blogspot.com.tr/) #191

Honore De Balzac " Vadideki Zambak " şuan okuyor olduğum kitap - Balzac’ın kendi hayatından esinlenmelerinin de ön plana çıktığı , bir çocuğun ailesi tarafından soyutlanması ve bundan doğan trajik bir dram ve aşk kavramının bir vücud da var olmasını muazzam bir düzenle işliyor efsane yazar- fakat ben bir çok kitabı aynı anda okumayı severim ya da sevmem ama öyle daha çok verim aldığımı düşünürüm . Diğerleri ; Bir kez baştan sona okumama rağmen , Oğuz Atay " Tehlikeli Oyunlar " bir nevi baş ucu kitabımdır . Giovanni Scognamillo " Türk Sinema Tarihi " ve Nijat Özön "Türk Sineması Tarihi "


(kimyager _ferhat gürdoğan) #192

Uzayda Piknik’i okudum.Sürükleyici güzel bir kitap.Verdiği mesajlarla beklentimi karşıladı.Ama Strugatski kardeşlerde Favorim Tanrı Olmak Zor iş :books::+1:t6:


#193

Mülksüzler.Okuduğum ilk bilim kurgu kitabı.Biraz daha ağır bir kitap bekliyordum okurken zorlanırım diyorum ama zorlanmıyorum.Bundan sonra Yerdeniz’e başlayacağım.


#194

Bioshock: Rapture Şehri

Hazır oyunlarını oynarken okuyayım dedim. Gerçekten oyunda başarılı, kitapta öyle. Kitap, Rapture şehrinin kuruluşundan oyunun senaryosu başlangıcına kadar olan kısmı anlatıyor. Bildiğiniz gibi oyunda, ses kayıtlarından Rapture şehri ve karakterler hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Kitabı ise bunların derlenmiş ve roman şekline uyarlanmış hali olarak düşünün. Sıkmadan okutturuyor kendini. Hiç oyunlarını oynamamış olsanız bile kitabı okuyabilirsiniz. Hatta kitabı okuduktan sonra oyunlara başlamak daha iyi olabilir.


(görkem) #195

Adalet = Ann Leckie ( Imperial Radch 1)

Çok uzun süredir merak ettiğim ama üçleme olduğu için başlayamadığım bir kitaptı. Sissoylu ile imtihanım bittikten sonra Radch İmparatorluğu serisine başlamaya karar verdim. Böylece fantastikten bilimkurguya geçiş yapıp biraz tarz değiştirmek iyi olacaktı.

Serinin ilk kitabı Adalet’i de az evvel bitirdim. Kitabın son yaprağını çevirdiğimde aklımda tek bir pişmanlık vardı. ‘’ Neden 3 kitabı aynı anda aldım’’

İkinci ve üçüncüyü kütüphaneme eklememiş olsaydım kesinlikle devamını okumayacağım bir kitaptı. Kitabın dilini yavan buldum, anlatılan evreni ise okuyucuya tam veremediğini düşündüm. İşlenen hikaye de bilindik bir intikam hikayesi.(Ezel dizisinin bilimkurgu versiyonu) Yeniliklere ve ya süprizlere gebe herhangi bir kurgu yok.

Kitabı farklı kılan ise başrolde bir yapay zeka olması, birde bir yapay zekanın bağıllar şeklinde onlarca bedene, gemiye sahip olması gibi fikirler var.

Bunun dışında okurken heyecan duymadığım, diğer sayfayı merakla çevirmediğim, tasvirlerin son derece yetersiz olduğu, ortamını tam olarak kafamızda canlandıracak yeterli materyalin verilmediğini düşündüğüm bir yapıt oldu.Aslında ana derdim de buydu. Ortam kafada oluşmuyor…

Çeviri ile ilgili internette sorunlu olduğuna dair yazılar okumuştum ama ben fena bulmadım. Bazı çok uzun cümlelerde anlam bozukluğu hissettiğim oldu, onun dışında temiz gibi geldi.

Öyle bir kitaptı ki bittikten sonra bir süre elime herhangi bir kitap almasam mı diye bile düşündüm. Vaktimi zevksiz geçirdi kısacası. 2. ve 3. kitapları biraz ara verdikten sonra okuyacağım. Fikrimin değişeceğini de zannetmiyorum ama araya başka kitaplar alıp okuma azmimi geri kazanmam lazım.

Aldığı hiç bir ödülü de hak etmediğini düşünüyorum. Bundan sonra sırf Hugo, Locus ödüllü diye de kolayına kitap okumam.

Sonuç Olarak: Tavsiye Etmiyorum.

(dip not: Kitap kapak resimleri çok kötü, 2 ile 3 sanki aynı kitap gibi)


(Rocket quuen) #196

Bu ne hız @crusherma bey ben daha Kralkatilini bitiremedim .Daha geçen gün sissoylunun 3 . Kitabını okuyordunuz .


(görkem) #197

Daha da hızlı olurdum da, Adalet’i okurken bataklığa saplanıp yol almaya çalışıyor gibiydim. Şimdi Joe Haldeman’in Bitmeyen Savaş’ına başladım mesela. Öyle akıcı ki meret ‘‘oh be’’ dedirtti :slight_smile:


(Rocket quuen) #198

Ben de Adaleti almayı düşünüyordum almayayım bari .


(Hiçliğin bekçisi…) #199

Kvaidan - Lafcadio HEARN

Kendisi Japonya’nın Edgar Allan Poe’su olarak tanınıyormuş. Kitap çoğunluğu Japon ve azınlığı Çin kaynaklarından tasarlanmış fantastik efsanelerin bulunduğu öykülerden oluşuyor. Henüz yarısına kadar okudum ve oldukça hoşuma gitti. Efsaneler, mitler, büyüler, tuhaf hikayeler ve anime sevenlerin keyifle okuyacağını düşünüyorum. Japon inanışlarına ve kültürüne farklı bir açıdan bakmak isteyenlere öneririm.


(Burak Mermer) #200

Epeydir uğramıyordum buraya, son bir ayda okuduklarımı kısaca sıralayayım:

Yu Hua’nın Yaşamak’ı umduğumdan çok daha çabuk bitti. Aslında kitap epey de kısa, ancak konusu gereği yavaş okuyacağımı düşünmüştüm, yanılmışım. Geçenlerde Orhan Pamuk’a laf atmasıyla gündeme gelen Yu Hua’nın çok acayip bir yeteneği var, anlattığı hikaye ne kadar sade olursa olsun sizi öyle bir bağlıyor ki gerçekten karşınızda birisi oturmuş da onu dinliyormuşsunuzcasına okuyorsunuz cümleleri. Çin tarihi ya da Çin’deki hayat ilgimi çeken şeyler değil ama Yaşamak’ın başkahramanı Fugui’nin arzuları, zaafları, umutları ve sevinçleri o kadar gerçek ki olayların Çin’de ya da başka bir yerde geçmesi önemini kaybediyor, bu küçücük roman bir insanın kocaman hayatını içine sığdırıyor. Tabi çevirmen Bahar Kılıç’ı da anmamak olmaz, şahane bir iş çıkarmış. Yu Hua’nın Türkçeye çevrilen bir romanı (Yedinci Gün) daha var ama İngilizceden çeviri olduğu için sıcak bakamıyorum, Jaguar Çinceden bir kitabını daha çevirecek galiba. Bakalım, heyecanla bekliyorum. Bir de Yaşamak’ın epey ünlü bir sinema uyarlaması varmış, onu da henüz izleme şansım olmadı.

Sonra Andy Weir’in ünlü romanı Marslı’yı okudum. Bu aralar beklentilerimi düşük tutuyorum galiba çünkü bu da beni çok şaşırtan bir roman oldu. Filmini izlemiştim, çok da sevmiştim ama görsel anlatımla bu kadar güzel olan bir hikayenin kağıt üzerinde aynı etkiyi yaratmasını beklemek haksızlık olacaktı. Gelgelelim Andy Weir kitabın önemli bir kısmını zeki, sağlam bir mizah anlayışına sahip ve biraz da ukala bir karakterin ağzından doğrudan bir okura (ya da izleyiciye) yönelik kaleme alarak harika bir iş yapmış. Mark Watney’i dinlemek gerçekten çok eğlenceli. Roman boyunca Watney’in karşısına çıkan zorluklar da bir oyunda yerine getirilmesi gereken saçma görevlermiş gibi hissettirmiyor, Weir işin bilimsel kısmına o kadar çalışmış ki (ya da okur olarak ben öyle hissettim ki bu da benim için aynı kapıya çıkıyor) her yeni engel gerçek hayatta da yaşanabilecek bir olaymış gibi geldiğinden her seferinde heyecanlanıyor, korkuyor, Watney başarılı olunca da mutlu oluyoruz. Sonuç olarak çook sevdim, göz açıp kapayıncaya kadar da bitirdim zaten. Son olarak İthaki’nin kullandığı orijinal kapak çok güzel, Emre Aygün’ün (@irbis) harikulade çevirisi ise daha da güzel. Onların da eline sağlık.

Sonra yerli öykü sırasının geldiğine karar verip Sedat Demir’in Küçük Paris Fena Öksürüyor’unu aldım elime. Sedat Demir’in kısa bir hikaye atölyesine katılmıştım daha önce, o yüzden kendisinin benim için ayrı bir değeri vardır. Bir de Dedalus ile yaptığı şahane işler de ortada zaten. Kitaba gelince, bitirdiğim ilk an biraz daha tereddütlüydüm ama aradan zaman geçtikten sonra sevdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Şöyle ki özellikle ilk öykünün dili gerçekten hikayeyi takip etmemi epey güçleştirdi. Sedat Demir daha önce burada anlatıcıyı yok etmeye çalıştığını söylemişti, bu açıdan bakıldığında kullanılan dile anlam verebiliyorum ancak gel gelelim durum böyle olunca anlatım da sağa sola savruluyor, yoldan çıkmak çok kolay bir hal alıyor. Diğer iki hikayenin dili ise daha oturaklı, böylece okuması da daha kolay. Kitap Samatya’da yaşayan üç kadının birbirlerine bazı noktalarda dokunan hikayelerini anlatıyor, üç hikaye de hem baş rolleriyle hem de yan rollerdeki karakterleriyle okuru etkiliyor, yürek burkuyor. Samatya da başlı başına kitabın önemli bir parçası, hatta belki de en önemlisi. Böyle deneysel kitapların değerini bilmek lazım. Bir şaheser olamıyorlar belki ancak edebiyata, yazma işine bakış açımızı değiştirmeleri, geliştirmeleri açısından büyük önemleri var. Küçük Paris Fena Öksürüyor’u da bu şekilde değerlendirirsek gelecekte yeniden elime alıp inceleyeceğim, üstüne düşüneceğim bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

İkinci kitabı yeni çıkan Sarah Andersen’in Büyümek Diye Bir Şey Yok’unu okudum. Çok güldüm, çok sevdim. Yazar/çizer karikatürleri kişisel tecrübelerinden yola çıkarak yazıp/çizdiği için bazılarını tam olarak anlamamış olabilirim ama kitabı sevmeme engel olacak hiçbir şey olmadı. Musmutlu Yumuş Yumak’ı da bir an önce alacağım.

Sonra M. Kutlukhan Perker’in 2017 Yılın EN’leri oylamasında Yılın En İyi Yerli Çizgi Romanı seçilen İnsomnia Café’sini bitirdim tek oturuşta. Hikayesi umduğumdan daha güzel çıktı, mutluyum. İki sıkıntım var sadece. İlk olarak bana kalırsa elindeki malzemeyi daha iyi kullanabilirmiş Perker. Karakterler daha da derinleştirilse, hikaye biraz daha dallanıp budaklansa daha uzun ve doyurucu bir çizgi roman olabilirdi. En azından fikir ve karakterlerin buna imkan sağlayacağını düşünüyorum. Bir de siyah beyaz çizgi romanları oldum olası sevmem, hani bazı durumlarda esere gerçekten yakıştığını kabul etmek gerekiyor ancak bana göre İnsomnia Cafe bu eserlerden değil. Renklendirilseydi daha güzel olabilirdi. Sonuç olarak bir oturuşta rahatlıkla bitecek güzel bir hikaye ve iyi çizimler görmek istiyorsanız İnsomnia Cafe doğru tercih olur. Umarım ileride bir şekilde sinemaya uyarlandığını görebiliriz, beyazperdede izlemenin de çok eğlenceli olacağına eminim.

Ardından Ursula K. Le Guin’in nasıl olduysa bu kadar zaman kitaplığımda beklettiğim Karanlığın Sol Eli’ni okudum. Yani her Le Guin okumam da diyorum ama aksi de olmadı henüz, gerçekten de bu kadının yazdığı ve benim aşık olmadığım bir eser olmayacak galiba. Kitap Kış -ya da yerel halk için Gethen- isimli bir gezegende, bu gezegeni Ekümen adlı gezegenlerarası büyük bir topluluğa dahil etmek için buraya gelen Arzlı elçi Genly Ai’nin başından geçenleri anlatıyor. Bu gezegeni bizimkinden ayıran en büyük etmen adını da aldığı soğuk iklimi değil, halkının yılın sadece belli dönemlerinde cinsiyet ve cinsellik kazanıp -ki bunun hangi cinsiyet olacağı da belli değil, bir kişi bir çocuğun annesiyken bir başkasının babası olabiliyor- kalan dönemlerde aseksüel olması. İlk başta Genly’nin ağzından dinlemeye başlıyoruz ancak Le Guin aralara gezegenle ilgili kısa mitler sokuyor, sonra da yan karakter Estraven anlatımın ve haliyle hikayenin ortağı oluyor. Tahmin edebileceğiniz gibi Le Guin bu “cinsiyetsizlik” durumunun yönetime, gelenek göreneklere ve insanlar arasındaki ilişkilere nasıl bir etki yaratacağını iyice incelmiş. Ancak bununla da kalmıyor, iki başkahraman arasındaki ilişki de kitaba başka bir boyut katıyor. Yani anlayacağınız bütün Le Guin eserlerinde olduğu gibi Karanlığın Sol Eli’nde de kraliçe çok boyutlu, her sayfasında yeni bir şey düşüneceğiniz şahane bir başyapıt ortaya koymuş. Yerdeniz ve Mülksüzler’e yaptığım gibi bunu da belli aralıklarla tekrar tekrar okuyup yeni şeyler keşfetmeyi planlıyorum.

Şimdi elimde Yuval Noah Harari’nin Sapiens’i var. İyi başladı ama kurgu okumaya alıştığımdan mıdır nedir yavaş gidiyorum baya. Bir de gerçi okuyalı epey oldu ama sanki Tüfek, Mikrop ve Çelik’i andırıyor gibi geldi bana, bunu bitirince aradaki farkları görmek için bir ara ona da tekrar başlayabilirim. Ve böyle yavaş okumaya devam edersem bir kurgu eserle paralel götürmem muhtemel görünüyor.


(Deepreader) #201

"Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer"
Fıkralar ve kıssalar yoluyla, evreni ve varoluşu sorgulamak ya da omzunuza bir havlu atıp; ‘galaksinin ücra köşelerinde tanrıya bakış açıları’ konulu kompozisyon yazmak için yolculuğa hazırlanmak arasında ikilemler yaşatan bir yapıt. İlgi çekici. Özellikle de bir öğretmen adayı olarak felsefenin bir öcü olmadığını göstermemde yardımcı olabilir diye kenarda tutuyorum…


(Can) #202

Alain de botton önerebilir miyim size? Okumadıysanız eğer. Sığ olduğunu söyleyenler var ama bunu bence onun filozof olduğunu zannedenler söylüyor.


(Yakup Alioğlu) #203

Bitmeyen savaş başlarda ısınamiyorsun ama sonra oldukça güzelleşiyor. Ben buna voltka etkisi diyorum. Okurken bittiğine üzülmüştüm.
Adalet’i ilk çıktığı günlerde almıştım. Ilk bölümü okudum ve “ne anlatiyor bu” diyerek sonra okunacaklar arasina koymustum. Bu yorumdan sonra okurmuyum bilmiyorum.
Okumadiysan Bitmeyen savaş’tan sonra vakif serisi iyi gidiyor.


#204

Canavarın Çağrısı’ nı okudum. Toplamda birkaç saatte bitti. Beklediğimden daha akıcıydı.
Genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Canavarın anlattığı öykülerden çok Conor ve canavarın iletişimini sevdim: Çok doğal ve bir o kadar da etkileyiciydi. Gerçek hayatta yaşanabilecek olaylara farklı bir pencereden bakmamız ve zaman zaman kendimizi sorgulamamız gerektiğini öğretiyor. Okuduğum yorumlardan kitabın biraz daha duygusal olacağını ummuştum. Yine de bu sağlam bir kurgu olduğu gerçeğini değiştirmez.


(Hazal Çamur) #205

Burak, son zamanlarda okuduğum en güzel yorumlar dizisi oldu bu :heart: Özellikle Küçük Paris Fena Öksürüyor’da epey paralel düşündüğümüzü gördüm.

Öte yandan bu mesajı yazma amacım daha farklı. Karanlığın Sol Eli’ni görünce dalayım dedim, çünkü bunu bilmek bence hoşuna gidecek. Dünyanın Kıyısında Dans’da Le Guin, Karanlığın Sol Eli’ni eleştiriyor :smiley: Kendi eksiklerini kendi anlatıyor. Kitapta “Şimdi olsa aslında şöyle yapardım, o dönem yanlış yaptım” tarzında bir eleştiri yer alıyor. Bayıldım.

Zihnine sağlık.