Hangi Kitabı Okuyorsunuz ve Eleştiriniz


(muhammettopcu.com) #3521

Yok siz doğrusunuz, ben karıştırdım. İmtiyazlı olacak.


(Olgahan ) #3522

En son Ctulhu’nun çağrısını okumaya başladım fakat bırakmayı düşünüyorum zira meramımı açmak için de iyi bir fırsat geçti elime. Kitaba başlamadan önce H.P Lovecraft’in ırkçı bir birey olduğunu biliyordum o yüzden ilk birkaç hikayedeki ırkçı söylemler çok dikkatimi çekmedi.
Sonrasında’’ Re-animator’’ isimli hikayeye sıra geldi. Bilmiyorum belki ben fazla rahatsız oldum ama hikayenin ortasında durup siyahi bireylerin bedeninin ne kadar çirkin olduğunu anlatan büyük paragraflar ve italyan göçmen tiplemesine biraz alındım bırakmayı düşünüyorum kitabı o yüzden. Okuyan var ise tartışmayı ve daha da bilgilenmeyi çok isterim


(Carai an Caldazar!) #3523

Ben 2. Kitabı bir çirpida bittirdim. Sebebi 1 yıldir kitap okumamiş olmam. Artık nasil bir açlıkla saldirdiysam.


(Başar Baştaş) #3524


Hırsızlar Cumhuriyeti
Scott Lynch
Benim için bir hayal kırıklığı olan ikinci kitaptan çok daha iyiydi ama benden önce üçüncü kitabı okumuş olan arkadaşların dediği gibi birinci kitabın o çok üst olan seviyesine de çıkamıyor.
Kitapta birçok sorunun cevabını alıyoruz ama birçok yeni soru da bu cevaplarla birlikte geliyor.
Mekanı,konuyu, geçmişteki hikayesini oldukça beğendim. Birinci kitaptan en önemli eksiği ise karmaşık, zekice, planlanmış dalaverelerin çok az olmasıydı. Dördüncü kitabı bekleyen güruha da katılmış oldum böylelikle.
Puan: 8.5/10


#3525

Fazla tatava sevmeyenler için (aşağıda anacağım iki kitap için de geçerli olarak) üç kelimeyle ana fikri baştan veriyorum: Ruslar yazmış arkadaş:)

kropotkin

Uzun zamandır merak ediyordum Kropotkin’i. Hani şu Çarın maiyetinde bir ömür hizmet etme şansından ve konforundan vazgeçip kendini Sibirya’ya vuran, sonraları da Çarlık Rusyasını karşısına alıp anarşist olan Prens Kropotkin. Çok şey biliyordum kendisi hakkında ama onu kendi kaleminden okumak gibisi yok.

Kropotkin’in çocukluk günlerini, Pajeskiy Korpus’ta aldığı askeri eğitimi, Sibirya günlerini, bilimsel çalışmalarını, Çarlık tarafından Petropavlovsk Kalesi’nde bir hücreye kapatılmasını, burada sürdürdüğü zorlu yaşam koşullarını, hücrede akıl ve beden sağlığını kaybetmemek için neler yaptığını, hangi kitapları okuduğunu, hapisten kaçışını, Batı Avrupa yıllarını falan keyifle okudum. Mazlum Beyhan çevirmiş kitabı, süper de olmuş.

Özellikle Petropavlovsk Kalesi’nde, hücredeki günlerini gerçekten bir solukta okudum. Zorlu koşulların üstesinden gelen insanlar ve onların bu koşullar altında yaptıkları şeyler hep ilgimi çekmiştir zaten.

Her ne kadar kendim anarşist olmasam da Kropotkin’in bu konudaki barışçıl yaklaşımı benim ilgimi çektiği gibi birçok insanın da ilgisini çekebilir:

Neyse gelelim Turgenyev’e:)

Kropotkin yukarıda bahsettiğim otobiyografisinde bir yerde, Turgenyev’in Avcının Notları adlı eserine gönderme yapıyor. Okurken kafamda bir yere not etmiştim. Turgenyev’in serf düzeni altında inim inim inleyen Rus köylülerini nasıl muazzam bir şekilde aktardığına vurgu yapmıştı Kropotkin. Bir Devrimcinin Anıları’nı herhalde bu haftanın başında bitirmiştim. Bir iki gün sonra kitapçının birinde gezinirken Avcının Notları’na denk geldim. O anda Kropotkin’in referansı aklıma geldi. Aslında hemen almayacaktım kitabı fakat o anda bir çekim oldu herhalde:) Kitap dile gelip ‘’başkanım beni al’’ derse, huyumdur hiç affetmem:) Etiket fiyatından aldım öyle. O kadar keyifle okudum ki, müthişti. Aslında nereden bulaştıysa Turgenyev’e karşı bir soğukluk oluşmuştu bende. Üniversite döneminde çok Dostoyevski okurdum ve Dostoyevski’nin Turgenyev’le olan polemiklerinden haberdardım. Belki de ondandır. Babalar ve Oğullar’dan sonra bir daha Turgenyev okumamıştım hiç ama büyük hataymış. İşte, okur böyle gereksiz toplara girmemeli gerçekten.

Hah, ne diyorduk? Turgenyev’den gelsin:

Kitapta müthiş insancıl, naif ve gerçekçi bir dil var. Kitap toprak sahibi, soylu bir avcının etrafında dönen 25 öykünün birleşiminden oluşuyor. Rus halkının toprak reformu öncesi halini gözler önüne sermesinin yanı sıra doğa betimlemelerine de geniş yer ayırmış Turgenyev. Günümüzde bazı yazarlar doğayı betimlemenin, doğanın zaten bilinen bir şey olarak gözümüzün önünde, herkesin görebileceği bir yerde olduğu gerekçesiyle gereksiz bir iş olduğunu söyleyebilirler. Fakat ben buna o kadar da katılmıyorum. Her şey doğadan ibaret olmadığı gibi, girift insan zihninden, derin psikolojik tahlillerden, varoluşsal sıkıntı ve kaygılardan ibaret de değil. Hepsi lazım ama:)

Neyse velhasıl, kitap basıldıktan sonra zaten Çarlık Rusyası Turgenyev’e kıl olup kitabı yasaklamış, yazara da ev hapsi vermiş.

Her iki kitap da naçizane tavsiyemdir.


#3526

Yaşar Kemal’in Kimsecik serisini okuyorum, 3. kitabın büyük bir kısmını okudum, muhtemelen bu gece seriyi bitirmiş olurum.

Kimsecik serisi korkunun romanı Yaşar Kemal’in bir diğer serisi Akçasazın Ağaları gibi bireyin değil, bir köyün, bir kasabanın hatta bir bölgenin can korkusu.

Kitapta anlatılan coğrafyanın yakın geçmişine, Bazı gelişmelerin sırf farklı inanç veya milliyette oldukları için komşuları bile birbirine düşman etmesine, yerlerinden, yurtlarından göç etmek zorunda kalanlar, katliamlara uğrayanlar, sürgün edilenlerin hikayesi.

Bir çok cümle yerel ağızla yazıldığı için belki ilk anda anlaşılmaz gelse bile cümlenin kendisinde ve paragrafın tamamından ne demek istendiği anlaşılabilir. Yine de anlaşılmaz geliyorsa “Adanaca” bilen bir arkadaşınız varsa o yardımcı olabilir belki :slight_smile:

Çok uzun yıllar önce Toros Yayınları baskısını okumuştum, bu ikinci okuyuşum oldu. Sayfalarca masalsı bir anlatıma sahip olan roman serisini diğer Yaşar Kemal romanları ve roman serileri gibi ( Dağın Öte Yüzü, Kimsecik, Akçasazın Ağaları, Fırat Suyu Kan Akıyor, İnce Memed) mutlaka okumanızı öneririm.


#3527

Öncelikle belirteyim, son zamanlarda buraya yazmak istediğim 6 - 7 kitap oldu. Bu nedenle üşenmezsem hepsini bu mesajda toplamayı düşünüyorum.

Aslan Asker Şvayk - Jaroslav Hasek

Jaroslav Hasek’in klasiği Aslan Asker Şvayk, aslında 6 kitap olarak düşünülmüş ancak yazarın ölümüyle 4. kitapta yarım kalmış bir eser. Zaten kitabın bir anda bıçakla kesilir gibi bitmesinden de yazarın kitabı toparlamaya bile vakit bulamadığı anlaşılıyor. Buna ve İngilizce’ye tam metin olarak ancak 1973 yılında çevrilmiş olmasına rağmen klasikleşebilmesi ise eserin seviyesini anlatmaya yeter aslında. Kitap Şvayk isimli, bakış açınıza göre salak veya salak taklidi yapan inanılmaz zeki bir askerin başından geçenlerin öyküsünü anlatıyor.

Kitabın ortalarına kadar kitabı zaten fazlasıyla beğenmiştim ancak özellikle son 250-300 sayfasında beni güldüren kuvvetli mizahıyla ve bu mizahla beraber esere yedirilen güçlü mesajlarıyla en sevdiğim kitaplar arasına girdi. Kitap 880 sayfa olmasıyla sizi hiç korkutmasın, temposu hiç düşmüyor, hatta kitap ilerledikçe daha da kuvvetleniyor anlatım. Bu nedenle bence okuması kesinlikle kolay ve eğlenceli.

Kitap savaşın hemen üstüne savaş psikolojisiyle yazılmış bir kitap ve mizahın yanında kuvvetli bir realizmi de var. Hasek Savaş ortamını öyle bir dille anlatıyor ki o ortamı yaşıyorsunuz diyebilirim. Ayrıca yazar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bitişini ve nedenlerini de kitapta kendi açısından açıklamış bence. Ordunun dağınıklığı ve iş bilmezliğinin geldiği noktada, emir komuta zinciri ve anlamsız emirlerle doğru düzgün hareket etmekte bile zorlanan bir ordu görüntüsü de var. Pislik, hastalık ve yokluk da kitapta dikkatimi çeken diğer öğelerden. Bu tarz çok ağır İmparatorluk ve savaş eleştirileri bütün kitap boyunca hakim.

Forumdan biri Joseph Heller’ın Madde 22’yi yazarken bu kitaptan çok etkilendiğini belirtmişti. Kitabı okurken bu fazlasıyla hissediliyor, 2 kitap özellikle yapısal bakımdan benziyor bayağı. Örneğin merkezdeki bir karakter ve arada bir küçük hikayelerle desteklenen yan karakterler bunun bir örneği.

Ayrıca çeviriyi de editörlüğü de çok beğendiğimi söylemeliyim. Kitapla ilgili belki de tek eleştirim Çekçeden değil de İngilizceden çevrilmiş olması, ancak bunu da günümüz şartlarında beklemek abartılı olurdu diye düşünüyorum. Çevirmen Celal Üster de önsözünde umarım bir gün orijinal dilinden çevirilir diye not düşmüş zaten.

----------

The Bourne Identity - Robert Ludlum

The Bourne Identity, ülkemizde Matt Damon’un başrolünde olduğu filmleriyle bilinen meşhur Bourne Serisinin ilk kitabı. Türkçe baskısı bulunmayan seriyi bayağı bir süredir okumayı düşünüyordum, bir ihtimal Türkçesi tekrar çıkar diye bekledim. Çıkmayınca ve geçenlerde bir sahafta İngilizcesine denk gelince aldım. Bu arada, Ankara Kitap Fuarı’nda Altın Kitaplar standına Robert Ludlum kitaplarını sordum ve telifi bizde değil cevabını aldım. Zaten telifi onlarda olunca da metni kısalttıkları için çok da üzülmedim :sweat_smile: Belki bir süre sonra Türkçesi yeniden çıkar.

Kitabın konusu kısaca Jason Bourne isimli bir adamın hafızasını kaybedip kendi geçmişini ortaya çıkarma çabasından ibaret.

Kitaba gelirsek, kesinlikle edebi ağırlığı olan bir kitap değil. Daha çok kafa dinlemek için çok da üzerinde durmadan rahatça okunabilecek bir kitap. Konu ilgi çekici ve bence filmden de güzel. Aksiyonlu bir kitap, her sayfada istisnasız bir olay oluyor. Ölümler, dayaklar, silahlar gırla. Zaten kitap olduğu gibi çevrilseymiş tek kitaptan belki 2 3 film çıkarmış, öyle yoğun ve aksiyon dolu. Kitap diyaloglar açısından ise zayıf diyebilirim. Bazı diyaloglar o kadar bayağı ki, öğlen kuşağında yayınlanan pembe dizi seviyesinde. Hatta kitaba girmesine bile şaşırdım diyebilirim.

Bir de aksiyon filmlerinin ve kitaplarının olmazsa olmazı, ana karakterin bir kadınla yaşadığı aşk da var kitapta. Ancak yazar bu aşkı o kadar eforsuz ve basitçe kurguluyor ki neredeyse göze batıyor bu ilişki. Bu durum da pek kafama yatmadı diyeyim, bu işler böyle basit değil Ludlum Bey. :grin:

Tabii bu kadar eleştiriyorsun nesini beğendin kitabın o zaman diyebilirsiniz. Bence bu kitap tatil kitabı. Aksiyon filmlerini seviyorsanız, polisiye ve uluslararası polisiye türleri hoşunuza gidiyorsa, casusluk filmleri hoşunuza gidiyorsa seversiniz. Ayrıca kitap neredeyse film temposunda, yani heyecanı azalmıyor ve 600 sayfalık bir kitap için büyük başarı bence bu. Özetle, diyalogları zayıf ama kurgusu fena olmayan bir eser diyebilirim.
Filmini de beğendiyseniz düşük bir beklentiyle okuyun derim, pişman olmazsınız. Son olarak, Goodreads’te okuduğum bir yorumu paylaşayım: Robert Ludlum havalimanlarında zaman öldürmek isteyen orta yaşlı beyaz erkekler için kitap yazıyor demişti bir kullanıcı. Bana da çok haksız gelmedi.

Bence bu tarz eserlerin beğenilme kriterleri zaten benim eleştirdiğim kısımları pek kapsamıyor. Tabii ben yine de eleştirilerimi esirgemek istemedim :grin:


(Olgahan ) #3528

Mihail Bulgakov’un çok büyük bir yazar olduğunu düşünüyorum , kitaplarındaki öykülerin gerek altmetinde yatan gerek hikayenin akışında karşılaştığımız sosyalizme ve Sovyetler Birliğinin işleyişine yapılan iğnelemeler kitapların 1962’ye kadar sansürlenmesine sebep oldu.
Bu kitapta da genel olarak yazarın meramı bir şeyin serbest piyasa değerinin onu bireyselleştirmesi ve bu bireyselleşmenin ne kadar gerekli olduğudur bence. Hikaye Sovyetler Birliğinin kurulduğu ilk yıllarda geçiyor. Karakterlerimiz arasında iki aristokrat tıp doktoru var, bu karakterler bir deney sonucunda bir köpek vücudu içerisinde alt tabakaya mensup bir bireyin var olabilmesini sağlıyor. Bunun üzerine hikayemiz başlıyor. Sosyal sınıfların hiç olmaması aristokratlar ve proleterler arasında bir çatışmaya sebebiyet veriyor ve bu sıkça gözlemleniyor kitapta.Aristokrat karakterler kitapta insanın bireysel alana duyduğu arzuyu temsil ediyor bir diğer deyişle var olabilmek için ihtyaç duyduğumuz alanı (ki bu alan her zaman için fiili bir alan değil çoğu zaman seçim yapabilme özgürlüğüdür) temsil ediyor, devlet memuru olarak görev yapan karakterler ise üretkenliğin sınırlarını temsil ediyor(yani ucuz maaliyet bir insanı en fazla ne kadar çalıştırabilirim gibi bir bakış açısıyla hareket ediyorlar) ve bu karakterler üretkenliğin hat safhada olması ve masrafın minimum olması için insanların evlerini tanımadığı insanlarla paylaşmasını devletin dağıttı giyisi ve besin çeşitleriyle yetinilmesini ve bunlara bir alternatif aranmaması gerektiğini savunuyorlar yani aslında bir şeyi çeşitlendirmeden ( çünkü çeşitlendirmek de masraftır) en ucuza maal edip herkes tarafından kullanılması ve yine bu bireylerin bedenlerinin sağlık limitlerinin en uç noktalarına kadar da beden işçiliği yapmasını gerekli görüyorlar. Alt tabaka ise bu şekilde işleyen sistemin birey olabilmesini lüks görüp engellediği tek başına bir anlam ifade etmeyip bir grup olabildiklerinde bir şeye belki dönüşebilen kayıp insanlardan oluşuyor. Kitap kısa olmasına karşın böyle ciddi konuları oldukça güzel ve net bir şekilde ele alıyor ve barındırdığı mizahi bakış açı da kitaba ayrı bir tat katıyor.


(Pelin ) #3529

Yu Hua/Yaşamak

%C5%9Flkjhgvfc

Bu kitap hakkında ne diyeceğimi bilmiyorum. Aynı anda hem klasik ve abartılı bir dram olduğunu, hem de okuduğum en etkileyici kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Fazla duygusalsanız ve ağlatan kitapları sevmiyorsanız, ya da hayatı sorguladığınız depresif bir dönemdeyseniz bence uzak durun. Ama uzun süredir aynı tarz okuyorsanız ve sıkıldıysanız, “Hiç okumadığım bir tarz olsun -dram okumadığınızı varsayıyorum-, yağ gibi de aksın” diyorsanız alıp okuyun derim.

Josh Malerman/Kafes

asdfghj

Filmini kitaptan önce izlemiştim. Bence çoğu ayrıntı filmde çok daha güzel olmuş.

Genel olarak çok akıcı ve merak uyandırıcı, sürükleyici bir kitap. Bazı yerlerde çok çarpıcı bir dil kullanırken bazı yerlerde dilinin basitleşmesi bana biraz tuhaf geldi ama tarzı böyle sanırım. Çoğu zaman görülen tek paragraflık, alt alta sıralanmış cümleler beni yorsa da kitabı beğendim. Yalnız roman bittikten sonra “Bobby Kapıyı Çalıyor” diye bir öykü var ki, hayatım boyunca okuduğum en iyi öykülerden biri olabilir. Bence kitabı bile gölgede bırakmış.


(Fatih Çetin) #3530

“İlk İmparatorluğun Efsaneleri” serisinin ilk kitabı olan Destanlar Çağı’nı okudum.

Aldığımda kitabın 100 sayfasını tamamlamıştım ama bitirmek son 3 güne kısmetmiş. Zaten heyecanlı bir kitaptı ama tekrar başlayınca başından kalkamadım resmen. Kalan 300 sayfayı 3 günde okudum. Detaylı incelemeye geçmeden önce kitabın kapağını, çevirisini ve editörlüğünü çok beğendim. Boyut olarak normal kitaplardan bir tık büyüktü. Orijinali nasıldır bilemem ama bu boyutta basılması güzel düşünülmüş. Kitabın başındaki harita, sonundaki terimler sözlüğü de güzel olmuş. Böyle uzun soluklu serilerde harita ve sözlük benim hoşuma gidiyor. Bu kitabı takas ile elden çıkaracağım fakat devam serilerini yine almaya devam edeceğim. Okumayı bekleyen arkadaşlara da şimdiden tavsiye ederim.

Kitabın detaylı incelemesine geçecek olursam; kitap aslında daha önce basılan serinin 3000 yıl öncesini ve olayların nasıl başladığını anlatıyor. Dureya’lı Raithe’nin ölümsüz olarak ve Fhrey olarak bilinen Shegon adlı bir tanırıyı öldürmesi ile başlıyor. Burada karşılaştığı ve sonradan yoldaşı olacak Malcom ile büyük bir maceraya atılıyor. Suri isimli bir karakter daha devreye giriyor kitap içerisinde ve sonradan olayın seyrini değiştirecek bir sürü hamle yapıyor. Bu arada Suri bu serinin kilit karakteri olacak bence. İlerleyen sayfalarda ilkel olarak kabul edilen insanlara sıra geliyor. Kabile lideri kocası ölünce dul kalan Persephone kabileyi bir arada tutmaya başlıyor. Yeni kabile lideri Konniger ile arasındaki çekişme olayların fitilini ateşleyen olay oluyor. Fhrey Tanrıları, Tanrı olan arkadaşlarının öldürülmesi üzerine ilkel insanlar olarak gördükleri insanlara savaş açıyorlar ama işler istedikleri gibi gitmiyor. Burada Suri ve daha sonra saf değiştiren Arion (Mitralyit insanı) devreye gidiyor. İlk kitabın sonu ise büyük bir pilot twist ile bitiyor. Burada hiç yazmayacağım ama devam kitaplarında son 2 sayfadaki olay büyük rol oynayacak sanırım. Kitapta bir de iblis olduğu söylenen ve insanları yiyen bir Boz Grin adlı bir ayı bulunmaktadır. Karakterler daha çok var, özellikle Tanrı kısmında ama uzatmamak ve okuma zevki azalmasın diye kısa keseceğim.

Kitabın okunmasını tavsiye ederim. Puanım 10/10.


#3531

Öykü bence de çok güzel, sırf bu öykü için kitabı 2. kez satın aldım ama bence kitabı okumamış, hikayenin bütününü bilmeyenler için etkileyici bir öykü olmayabilir.


(Pelin ) #3532

Kesinlikle katılıyorum, romanın üstüne okunduğu için çok anlamlı geliyor. Romandan önce öyküyü okumak doğru olmaz.


#3533

Müfit Özdeş - Son Tiryaki’ yi bitirdim. Ne yorum yapabilirim diye düşünüyorum aklıma bir şey gelmiyor. Çok güzeldi diyemiyorum, kötü de diyemiyorum ama birazcık abarttığımız kadar yokmuş diyebiliyorum. Güzel sayılabilecek öyküler var. En çok Yeraltı İnsanları’ nı beğendim. En azından ‘‘hoş bir kitap’’ demek yeterli bence.


(Orhan Abi) #3534

Okuduğum ilk Jack London.
Konusu astral seyahat yapan bir mahkum.

Beyaz Diş, Vahşetin Cağrısı, Demir Ökçe gibi meşhur eserlerine bir göz gerdirip bırakmıştım, bu kitapta değil. Bu kitap başka.

Daha ilk paragrafta nedensiz heyecana kaptırdı beni. Devamlı çok büyük bir şey olacakmış gibi hissettiren satırlarına bayıldım. Korku veya gerilim türlerine ait öğeler yok ama çok gerildim, çok heyecanlandım.
Bayıldım
Herkese okuması için tavsiye etmekten başka yapabileceğim yok.
Bir eleştiri yapmam gerekecekse de yirmi birinci bölüm olmasa da olurdu
belki…
Paşa London bilir deyip bitirmek gerek.


#3535

Şu an Ahmet Nurullah Özdağ’ ın Türklerin Savaş Sanatı kitabına başladım.


(Damla) #3536

Dragon Age: Origins oyununun öncesini anlatan The Stolen Throne’u okuyorum. Kitabın dörtte birini bitirdim ve oldukça güzel gidiyor. İngilizcesi gayet basit, olaylar sürünmeden hızlıca akıp geçiyor. Zaten oyunlarda Orlais’den nefret ederdim kitabı okudukça nefretim katlanarak artıyor. Oyunlara başlama niyetinde olanlara kitabı öneririm landsmeet’de vereceğiniz kararları etkileyebilir. Bundan sonra da The Calling’i okuma niyetindeyim. Keşke kitaplar ülkemizde de çevrilse de rahat rahat elimize alıp okuyabilsek.


(Tansel Diplikaya) #3537

Ne yazık ki oyun kitapları sadece oyunun popüler olduğu zamanda çok satıyormuş, sonrasında satış çok olmayacağı için de çevirilmiyor.

Dragon Age’in çizgi romanları da var, okumanı tavsiye ederim güzeller.


#3538

Yerdeniz Büyücüsü’nü okuyorum 50’nci sayfadayım, 50 sayfadır ya ben ne okuyorum böyle diyorum kendime. Bir gizem dolu, niye herkes ne yapacağını doğuştan biliyormuş gibi davranıyor? Ged hoop büyü yapıyor hooop Gandalf geliyor :d hooop hiç görmediği Roke Adası’nı biliyor, müdürün önünde diz çöküyor hoop cübbe giyip okula giriyor. Yok okula girmeyi dene belki olur diyor bekçi, sinir oldum biraz. Çok garip bir kitap, dili sade ama kendini okutmuyor şimdilik. Aklıma Harry Potter geldi okurken, YB’den esinlenip yazılmış sanırsam. Büyücü olduğunu bilmeyen bir çocuk, keşfedilmesiyle büyücülük okulan gider ve büyük biri olur. Ancak o ilk cümlesinden itibaren nasıl okuttu kendini. Hep böyle mi devam ediyor acaba seri? Kısacık kitabı bir bitiremedim kaç gündür elimde.


(Pelin ) #3539

Etkilemek gibi olmasın ama Yerdeniz’i ben de tamamen aynı sebeplerle 100. Sayfada bırakmıştım :frowning: Benden başka herkes çok beğeniyor, ilk sizi gördüm kendim gibi.


#3540

Serinin sonuna kadar aynı şekile devam ediyor. Muhtemelen okuyucuyu hikayenin içine tam sokmayarak, kitapta verilmek istenen ana fikrin duygulardan uzak bir akıl yürütmeyle anlaşılması amaçlanmış.
Araya farklı kitaplar sıkıştırılarak okunursa muhtemelen rahatsız olmazsınız.