Hangi Kitabı Okuyorsunuz ve Eleştiriniz


(fatih çetin) #1393

İlçe kütüphanesinden ödünç aldığım Yaşar Kemal’in Ağrıdağı Efsanesi kitabını okudum.

Askerdeyken İnce Memed serisinin 1. kitabını okuyarak hayran kaldığım Yaşar Kemal eserlerine devam edeyim diye biraz da sayfa sayısını düşünerek Ağrıdağı Efsanesi kitabını okudum ve yine hayran kaldım. Daha 1. sayfasındaki Ağrıdağı’nda yer alan Küp Gölü anlatırken kullandığı tasvirler beni bağladı kitaba. Ayrıca içindeki Abidin Dino çizimlerine de bayıldığımı belirtmek isterim. Kitaba müthiş bir canlılık katmış.

Kısaca konusuna gelecek olursak; Ağrıdağı’nda yaşayan Ahmet’in evinin kapısında güzel bir kır at bulmasıyla başlar. Bölgenin töresine göre bu at Ahmet’e haktan gelmiştir ve onu geri vermesi mümkün değildir. Fakat at Mahmut Han’a ait çıkınca işler karışır. Demirci Hüso karakteri ile hükümdarlara baş kaldırırken, Ahmed ve Gülbahar ile müthiş bir aşk anlatır bize. Ayrıca Yaşar Kemal’in yetiştiği bu coğrafyadaki mitlere ve efsanelere nasıl bir yorum getirdiği hakkında bilgiler veriyor. Kitaptaki Zindancı Memo ise üzüldüğüm tek karakter. Kendi aşkı için canından vazgeçti bu yiğit adam.

Kısa sürede okunabilir, güzel bir eser. Okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca aşağıdaki Google Map haritasından da kitabın yolculuğu hakkında bilgi alabilirsiniz.


(kimyager_ferhat gürdoğan) #1394

Aynı evrense daha önceki yıllardır diye tahmin ediyorum. İthaki en kısa sürede çevirip, düzenleyip basar umarım. Yazınızı beğenerek okudum ve çilenize hak verdim. :grin: Alıntıları ve O 3 kuantum yürüşünü okurken bile zorluyor biraz. Birde çevirisi daha zor olmalı ki anlanlı bir alıntı yapmak. Direk birisi okusa bu ne böyle der kitabı atardı heralde. :joy: Neyse konuyu uzatmayalım tekrardan elinize sağlık. :smile::+1:t6:


(Faruk) #1395

Bu kitapları hiçbir yerde bulamadım. Sanırım baskıları yok


(Aslı Dağlı) #1396

Nadir Kitap’ta dolu. Ben genellikle oradan alışveriş ettiğimden hiç baskıları olmaması ihtimalini düşünmemiştim önerirken :slight_smile:


#1397

Bitmeyen bir olaylar silsilesi. Hiç sıkmıyor demek bile az kalır, sürekli bir şey olduğu için. Sanki okurken olayların zaman dilimine girdim de okumam bitince aradan yıllar geçmiş gibiydi. O son 50 sayfa ise bambaşka güzellikte. Güzel bir düşünce aşılıyor.


#1398

Roberto Bolano - 2666’yı 11 günde bitirdim :slight_smile: Edebi açıdan benim için hayli tatmin edici bir kitap olduğunu söylemeliyim. Kitap üzerine oturup saatlerce konuşulabilir, tartışılabilir, farklı bakış açıları ile sayfalarca inceleme yazılabilir. Okuma etkinlikleri için biçilmiş kaftan :slight_smile: Benimde yazmak istediğim, konuşmak ve tartışmak istediğim çok şey var fakat çok uzatmadan ve kitaptan spoiler vermeden kısaca bahsedeyim.

İlk olarak çevirinin çok iyi olduğunu söylemem gerekli. Orijinal dili olan İspanyolca baskısı ile kıyaslayamadım tabiki fakat yer yer bir paragraflık cümleler olmasına rağmen 1000 sayfa boyunca herhangi bir anlam bütünlüğü bozulmasına, cümlelerin teklemesine, yüklemi öznesi birbirine girmiş sonu bir yere bağlanmadan kesilen cümlelere rastlamadım. Ufak tefek imla hatalarını göz ardı edersek editörlük de gayet iyiydi. Kısacası çeviri ve dil konusunda kitap akıp gidiyor. Fazlasıyla dolu bir kitap olmasına rağmen okuması zor veya okuyucuyu yoran bir kitap kesinlikle değil.

Şilili yazar Roberto Bolano bu kitabı ölümcül hastalığın pençesinde karaciğer nakli beklerken, tam anlamıyla ölümle yarışarak yazıyor. Kitabı tamamladıktan bir ay sonra vefat ediyor ve bir yıl sonra 2004’de kitap basılıyor. 2666, aslında beş kitaptan oluşuyor fakat arkadaşları, varisleri ve yayıncılar bu beş kitabı tek bir kapak altında birleştirmeyi daha uygun görüyorlar.

Kitaplar arasında ufak sayılabilecek karekter bağlantıları bulunsa da kitapların en büyük ortak noktası, karekterlerin yolunun her yıl yüzlerce kadının tecavüze uğrayarak vahşice öldürüldüğü ve katillerin bulunamadığı, Amerika-Meksika sınırında bulunan Santa Teresa adlı bir kasaba ile keşismesi… Santa Teresa yazarın Meksika diyince çoğumuzun aklına gelen “Juarez” kentine yazarın verdiği bir takma isim aslında.

Kısaca kitaplardan bahsediyim.

Birinci Kitap - Eleştirmenler İle İlgili Bölüm :
Alman dili ve edebiyatı uzmanı ve kitap eleştirmeni olan üçü erkek biri kadın dört profesörün, birkaç kişi hariç kimsenin hakkında en ufak birşey bilmediği hatta yüzünü dahi görmediği, Benno von Archimboldi isimli gizemli bir Alman yazarın izini sürmesini anlatıyor. Tabi bu bir kedi-fare hikayesi değil. Eleştirmenlerin yazarın izini sürmeleri ve yazar hakkında bilgi toplamaları esnasında içinde bulundukları psikolojilerini, davranışlarını, düşüncelerini, psikanalizlerini ve birbirleri ile olan ilişkilerini okuyoruz.

İkinci Kitap - Amalfitano İle İlgili Bölüm :
İspanyadan ailesi ile Santa Teresa’ya gelen bir Felsefe Profesörünün parçalanan aile yaşantısı anlatılmakta. Hayatımızda yaptığımız daha önemlisi yaptığımızı sandığımız seçimler, bu seçimlerin etkileri ve sonuçları bu bölümde irdeleniyor.

Üçüncü Kitap - Fate İle İlgili Bölüm :
Amerikalı ve Meksikalı iki boksörün arasındaki bir boks maçını izleyip, çalıştığı siyahi ırk ağırlıklı yayınlar yapan dergide yayınlaması için Santa Teresa’ya gönderilen, siyahi bir muhabirin hikayesi anlatılıyor. Bu bölüm Santa Teresa’nın karanlık yüzüne giriş niteliği taşıyor.

Dürdüncü Kitap - Suçlarla İlgili Bölüm :
Meksika toplumunu, halkın zorluklar ve sefalet içinde geçen yaşantısını, yozlaşmış bürokrasisini, kokuşmuş teşkilatlanmasını ve yönetim ile uyuşturucu kartellerinin iç içe geçtiği düzeni okuduğumuz kitabın en uzun bölümü. Bunlara ek olarak tek tek saymadım ama bölüm içinde tahminen 50’den fazla cinayet vakası anlatılmakta.

Beşinci Kitap - Archimboldi İle İlgili Bölüm :
Evet, kendisi ilk kitapta bahsedilen gizemli yazarımız olmakta. Bu kitapta Archimboldi’nin hayatını okuyoruz. 2. Dünya Savaşı temalı, siyasi ideolojilerin, kültürlerin, rus devrimlerinin, buna bağlı olarak savaş ve devrimler esnasında gelişen birey ve kitle psikolojisinin irdelendiği ve benim okurken en keyif aldığım bölüm oldu.

Bu akşam Jules Verne - Buzlar Sfenksi’ne başlayacağım.


(Faruk) #1399

Ben kitabı alıp almama konusunda kararsızdım. Yararlı oldu bu iletiniz


(Emre ) #1400

Marslı - Andy Weir

Bu nedir anlamadım. Benim sorunum kitabın çevirisiyle. Her diyalog bittikten sonra -dedi, -dedim okumaktan ruhum daraldı kitabı zar zor bitirdim.


(Hiçliğin bekçisi…) #1401

Ne yalan diyim ben de pek sevmemiştim. Hatta bende posteri bile var. Neden bilmiyorum ama var. Çoğunluk seviyor ama ben abartıldığı kadar beğenmedim. Kitabın adı ve içerik bakımından hoş buldum ama kafama yatmayan noktalar canımı sıktı. Hatta yazarın açıklamalarını filan da okumuştum. Hatta ve hatta sanırım Nasa’da çalışan bir Türk bu kitap çıkınca birçok soruya cevap vermişti. Bir sürü şey yok sayılmıştı. Pek tat almadığım bir kitaptı.

Bir ara da bir film vardı. Neydi adı ya? :thinking: Hatırlayamadım… Astronotlar vardı uzayda işte. Bir kadın, bir adam; bir tek kadın mı kurtuluyordu yoksa kurtulmuyor muydu? Süper anlattım bence. :joy: Neyse, o film de darmıştı beni. Keşke hangi film olduğunu da diyebilseydim.:joy:


(Wifhty Zet) #1402

Bahsettiğiniz film Gravity olmalı :thinking: Ben çok beğenmiştim. Uzay boşluğundaki bilinmezliğe sürüklenişin korkunçluğunu hissettirmişti bana, bir de Yıldızlararası hissettirdi sadece.


#1403

Aslında finaliyle " Life " çok daha etkileyici ve korkutucuydu


(Hiçliğin bekçisi…) #1404

Evet, o! Cok şükür… Allah sizden razı olsun. Kafama takılacaktı ve uyuyamayacaktım. :joy: Bu tip filmleri nedense iki kere izlemek gibi bir talihim oluyor. İlkinde çok sıkıldım, ikincide duvara filan bakıyordum. Bana çok mu sığ geliyor acaba?


(Wifhty Zet) #1405

@alper malesef izlemedim, hatta varlığından henüz haberdar oldum. :roll_eyes:

@Agape arkadaşlarım da sizinle aynı fikirde. Bu filmin pek seveni yok galiba. Benim gibi bahsedene rastlamadım henüz :neutral_face:


(Can) #1406

İzleyin aslında herkes gibi ben de Alien’ın çakması mı geliyor demiştim ama filmden acayip keyif aldım ve benzer noktaları olsa da aslında tamamen farklı kurgular .

@Agape Gravity güzel bir filmdi ama herkese hitap etmiyor ki sen zaten bilimkurguyu çok sevmezsin ki ben bile o uzay sahnelerini çok sevsem bile bazı yerlerde sıkılmıştım ve zaten iç daraltıcı bir film olmayı hedeflemiş bir yapım.


(Emre ) #1407

Yok ben kitabın içeriğine çok takılmadım. Tek sorun bulduğum yer çeviriydi. Çeviriyi yapan abimiz beni delebilir belki forumda ama olsun.

Filminde en son eldiveni delip Iron-Man gibi salvolar atması efsaneydi. Ne diyelim. Seyirciyi ekrana bağlamak için yüzlerce sinema-senaryo taktiği var onun hışmına uğramış.


#1408

Gravity güzel filmdi. Ben de sevmiştim.


(Tansel Diplikaya) #1409

Kitabı İngilizcesine bir göz attım, yazarın yazım tarzı o şekilde. Çevirmen kafasına göre dedi, dedim eklemez :slightly_smiling_face:


(Aslı Dağlı) #1410

Bunu demeye gelmiştim.

Olası bir, “Ya akıcılığı bozuyor, çevirirken birkaç tanesini eleyiverseymiş,” yorumu için de peşin peşin şunu söylemeliyim: Bu herhangi bir somut eşiği olmayan sansüre sürükler kişiyi. Emre, “Dedimler çok battı gözüme, birkaçını sildim,” der. Ben derim ki, “Betimlemeleri çok uzatmıştı, birazını kırptım.” Başka biri çıkar, “E, erotik sahneler vardı, gözüme çok geldi, birkaç paragrafını eleyiverdim,” der. Bir diğeri küfür sevmiyordur, küfürleri lanet olsun diye çevirir.

Velhasılı metinden bölümler atmanın (nam-ı diğer sansürün) şu kadarı kabul edilebilir ama bu kadarı kabul edilemez diye bir eşik değeri olmadığından yazar nerede “dedi” ya da “dedim” derse çevirmen de orada “dedi” ya da “dedim” der. :slight_smile:


(Emre ) #1411

Benim suçum zaten orijinaline bakmadan niye yazdım bilmiyorum.


(Hiçliğin bekçisi…) #1412

Burada o zaman eleştiriler yazara yöneltilmeli ve ona göre yazar hakkında kişi kafasında bir profil oluşturulmalı.

@Ishamael Dün de konuştuğumuz gibi bilimkurgu severim ama hepsini sevdiğim söylenemez.

Genel olarak bir mekik içinde geçen, tek kişinin olduğu ve benim için artık klişeleşmiş şeylerden daralıyorum. Nedir bunlar? Mekiğe bir sey saplanması, rotadan çıkması, bir yürek yemiş insan evladının uzayın derin mi derin boşluğunda ben tamir ederim demesi, tamir ederken bağlı olduğu ipin kopması vs. bunlar bana sıradan görünüyor. Ben bilimkurguda sanırım kurgu yönünü daha fazla seviyorum. Kahramanca hareketler yapan (Bkz: Matt Damon’un eldiveni delip uzayda yönünü bulması.) şeylerden haz etmiyorum. Tamamen kurgu olsaydı bunu kabul edebilirdim ama bu şartlarda kabul edemiyorum. Gerçeklik algısı olacak ise ben sanırım yapay zeka ve mekanik biliminden hoşlanıyorum. Uzaydaki sürüklenmeler bana çok bayat geliyor. Biraz daha farklı bir tını arıyorum. Belki Lovecraft veya Howard vari bir yaklaşımla uzay filmleri gelse daha çok sevebilirdim.

@wifhty_zet Yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı ben beğenmedim. Uzay dendiğinde ben farklı bir seyler bekliyorum. Uzay Yolcuları diye bir film vardı. En azından farklı bir konu sunuyordu ama bazı sahneler var ki yine abartılmış. Valerian hepsine göre daha iyiydi. Farklı dünyalar ve bir sürü ırk vardı. İnsanın hayal gücünü kamçılayan bir yanı vardı. Tamam belki uzayda sürüklenme değildi ama güzeldi.