Hangi Kitabı Okuyorsunuz?

Alfa’nın kitap boyutunu ben de sevmiyorum. Keşke daha büyük olsa.

3 Beğeni

Ben de hem kitap boyutlarını hem yazı fonlarını sevmiyorum. Keşke değiştirseler.

3 Beğeni

Ben de komple Alfa’yı sevmiyorum keşke kapatsalar.

3 Beğeni

Bazı iyi işleri var yahu. Böyle topyekun gömmemek lazım.

1 Beğeni

Yok ben seriyi devam ettirmek için yazdım. Alfa iyidir yoksa.

4 Beğeni

Ciddisin sanıp birkaç link hazırlamıştım :joy:

2 Beğeni

Ama kitap boyutu ve yazı fontu ile ilgili olarak haklıyız. Keşke düzeltilse

1 Beğeni

Katılıyorum. Boyutu beni de rahatsız ediyor, özellikle PKD dizisi bu boyutta olmaz diye umuyordum.

1 Beğeni

Az önce Alfa’nın soru hattına yazdım durumu. Ben de Pkd’nin bir kitabını aldım, ama bu sorundan dolayı diğerlerini almak içimden gelmedi

Bu şekilde bir cevap gelmiş.

En son da yazacağımı başta yazayım bu kitap bilim kurgu değil, daha çok psikolojik ve sosyolojik saptamalarda bulunan bir kurgu.
Kitap 5 ana karakterin çevresinde gelişen olaylarla ilerliyor.
Kendi gerçekliğinde yaşayan psikolojik sorunları olan abi. Onun, her istediğini elde edebilen, insanları yönlendiren, manipüle eden kız kardeşi, şiddete eğilimli ve bunu karısı üzerinde uygulamaktan çekinmeyen yıllık hatırı sayılır bir para kazanan koca, kadının yeni sevgilisi ve Dünyanın birkaç ay sonra yok olacağına inanan bir topluluk…

Bu kitapta bilim kurgu yok ama okurken birçok kez katıldığım psikolojik ve sosyolojik tespitler var. PKD’den sadece bilim kurgu okumak istiyorsanız bu kitaptan uzak durabilirsiniz ama 1950’ler ABD’sine PKD’nin felsefi, psikolojik ve sosyolojik tespitleriyle beslenen bir kurgu okumak isterseniz kitabı tavsiye ederim.


Kitapla ilgisi yok ama;
Önceki mesajlarda kitap boyutlarıyla ilgili yazılanlar olmuş ben kendi adıma Alfa’nın bastığı PKD, Jules Verne, Felsefe v.d kitaplarının tasarımlarını, boyutlarını seviyorum. Ötüken’in Cengiz Aytmatov kitapları da bu boyda, İş Kültür HAY, modern klasikler, Türk klasikleri bu boyuttan çok az da uzun ve geniş, Ayrıntı aynı boy çok küçük birazcık geniş… neyse uzatmayayım cebinde kitap taşıyan, yollarda,toplu taşımalarda, cafe vb yerlerde birilerini beklerken kitap okuyan birisi olarak bu boyutlu kitaplardan ben memnunum…

9 Beğeni

Fantastik Işık - Terry Pratchett

Bu sefer Disk çok büyük tehlike altındadır. Kıyamet alameti olan kızıl yıldız DiskDünya’ya doğru ilerlemektedir. Geri kalanı kitapta :grin:. Sonu süprizli, eğlence dolu fantastik macera. Ben çok eğlendim yine. DiskDünya sevgim giderek artmakta.

13 Beğeni

Bu konuda aynen katılıyorum. Bu ve yakın boyutlu kitaplar cebe atıp serviste, otobüste okumak için çok iyi geliyor bana. Kitaplıkta da kötü durmuyor bence.

2 Beğeni

Her kitabın olmasa da, bazı kitapların cep boy olanları var. Keşke her kitabın öyle olsa. Tabi biz, Kitaplar Jean Christophe Grange’ın kitapları gibi büyük boy olsun demiyoruz. 13.5x21 iyidir bence. Sonuçta herkesin gözü gençler gibi iyi görmüyor :slight_smile:

3 Beğeni

Kendime verdiğim bir söz vardı. Bu başlıktaki her bir mesajı okumak gibi küçük bir söz. Birkaç gün önce bunu yaptım ve bugün de kontrol ettiğim zaman kaçırdığım 6-7 yorum dışında hepsini okuduğumu gördüm. En beğendiğim yorumlar hem tarzını kendime benzettiğim hem de kısa ama öz eleştirilerini beğendiğim Leingrad’ın yorumları oldu. Ardından detaylı, inceleme tarzı uzun yorumları ve zevklerimizin benzerliğiyle Agape’nin yorumlarını beğendim. frht45’in yorumları da güzel ve detaylıydı. Hatta eleştiri yazarken heyecanlanıp spoiler vermemek için kendini tutmuş gibi duruyordu. Alper ise yine detaylı yorumlarıyla başlıkta beğendiğim yorumlarda, eleştirilerde bulunmuş ki kendisi ne zaman istense kitaplarından görseller paylaşarak üyelere yardımcı olmaya çalışan yapısını buradaki yorumlarında da sürdürmüş. Lik ise çok kısa yazan ama fikrini güzel yansıtan ve muhtemelen zevklerimin uyuştuğunu düşündüğüm bir başka üye. Ayrıca onun görselli yorum formatını bu başlıkta kendime uyarlamaya çalışacağım.

Başlığın amacı kitap olduğu için kitaptan gideyim. Fahreinheit 451’i okudum. Geç okumamın sebebi konusunu biliyor olmamdı. Beklentim büyüktü. İlk defa “abartıldığını düşündüğünüz kitaplar” başlığına yazmak istedim. En kısa şekilde şöyle özetleyebilirim: Güzel amaçlarla yola çıkılmış ancak çok kötü işlenmiş bir kitap.

Hayranları tarafından linç edilme olasılığına rağmen fikrimi söyleyeceğim. Ray Bradbury bunu yazdığında tecrübesiz bir yazarmış izlenimi oluşturuyor. Bir kitaptaki her cümle mi süslü olur… Neredeyse her ama her cümlede benzetme var. Benzetme cümledeki anlamı bozduğu zaman cümle içinde ayrı cümle olarak verilmiş. B ildiğin benzetme cümleleri var cümlelerin içinde. Cümleler bazen o kadar süslü ve ağdalı ki çok akıcı olması gereken bir konu akmıyor. Cümleler yoruyor. Her şeyi benzetmeyle vermiş hatta bazen benzetmeyi başka bir benzetmeyle anlatmış. Benzetmeleri çıkarıp cümleleri olması gerektiğini düşündüğüm gibi biraz daha yalın ve sade yapsak kitap boyutunun yarısına inebilir.

Amaç güzel, Neil Gaiman’ın da dediği gibi umursamakla ilgili bir kitap. Bunun için seçtiği konu ilginç ama bence epey yetersiz hatta bazı yerlerde bana zorlama gibi geldi. Her şeyden önce diyaloglar kafamı karıştırdı. Bazen diyaloglar gerçekçi ve güzel geliyordu bazen de okuduğum en yapay ve yazarın okura nutku diyebileceğim bir şeye dönüşüyordu. Ana karakterin diyalogları güzel olsa da karşısındaki insanların cevapları alakasız. Sanki iki ayrı konuşma yapıyorlarmış gibi ki bu özellikle karısıyla olan diyaloglarında oluyor. Biliyorum karısı beynini böyle şeylere kapatmış, inkarı dibine kadar yaşayan biri bu yüzden ana karakterin söyledikten çok kendi kafasındaki şeylere cevap veriyor ama bu kitap boyunca sürüyor. Sanki ana karakterin diyaloglarını biri yazmış diğer karakterlerin diyaloglarını başka biri yazmış ama birbirlerine ne yazdıklarını söylemeden birleştirmişler gibi. İtfaiye şefi bana çok yapay bir karakter gibi gelmesine rağmen bana güzel bir mesaj verdi:

Kitap okumak bir insanı bilinçli yapmaz veya onu aydınlatmaz. Bu yalnızca insanın içinden gelir.

Fark ettim ki itfaiye şefi ana karakterden daha çok okumuş olmasına rağmen okuduğu azıcık şeylerden etkilenip hayatı değişen ana karakter oldu. Bu gerçeği bana aslında forumlardaki insanlar defalarca öğretmişti daha önceleri ama bir kez daha görmüş oldum. Bradbury’nin amaçladığı bu muydu bilmiyorum lakin bu konuda itfaiye şefini sevdim. Lakin Bradbury’nin karakterlerini nutuk verir tarzda konuşturmasını çok doğrudan buldum. Hikaye değil kitap olduğu için doğrudan verilmesi benim pek hoşuma gitmedi ayrıca karakterlerin gerçekliğini de bir nebze zedelemişti.

Bu kitap Ray Bradbury’e karşı biraz önyargılarım oluşmasına sebep oldu ama diğer kitaplarını da okuyacağım. Bunları yazıldığı dönemi göz önünde bulundurup, Neil Gaiman’ın yazısını okumuş olarak söylüyorum: Benim başarılı bulmadığım ve abartıldığını düşündüğüm bir distopya oldu.

21 Beğeni

Bu Strugatski kardeşleri anlayamıyorum. Bana göre çok garip yazıyorlar. Bundan önce Kıyamete Bir Milyar Yıl Kala’yı okumuştum. Onda da sürekli bir “Hadi şimdi yükselecek! Hadi şimdi konuya girecek! Hah, işte şimdi burası gelişme burası da sonuç” hâlindeydim. Ve yanlış olmasın ama çok ortada kalmış gibi hatırlıyorum hikayeyi. Aslında yazış stilleri sanki ‘bir olaylar yaşanmış, ben de bunu bir rus barında ateşin karşısında biralarımızı yudumlarken hararetli bir şekilde ama araya yorumlarımı da katmayı ihmal etmeden anlatıyorum’ gibi. (Rus barı yazmam ırkçı olmuşsa özür dilerim :d) Her neyse, nefret etmiyorum iki kitaptan da ama benim için çok farklı. :dagger:

Bu kitap içinse, kendileri bile sonsözünde demiş ki “Bu romanın yazılış hikayesi gülünç ve hani denir ya, öğretici hiçbir şey içermiyor.” ve 3 oturuşta yazmışlar. Kitapta da 4 veya 5 bölüm vardı yanlış hatırlamıyorsam. Ama bölümler arasında birkaç yıllık zaman farkları da oluyor ve aslında karakterler değişmese de hep başkasının ağzından girip sanki biz onunla ilgili her şeyi bilmeliymişiz, önceki sayfalarda öğrenmişiz de unutmuşuz gibi hissettirmesini hiiiiç sevmedim. Her bölüm başında 4-5 sayfa “Bu kim ya? Kimle konuşuyor bu? E hani Redrick’e noldu? Ya da, Redrick ne ara spoiler?” diyorum okurken.

Neyse. Tarkovsky’nin Stalker isimli filmi de bu kitabı anlatıyormuş ve dediklerine göre filmin başarısının büyük etkisi olsa da ‘stalker’ sözcüğünün popülerliğini Strugatsky kardeşlere borçluymuşuz. İzlenilsin bakalım.

Edit: Kitabım geldiğinde böyle tırnak izleri gibi izlerle doluydu göreceğiniz üzere ama çok da problem değil benim için diye hiç uğraşmadım.

Edit 2: Yorumunda bahsettiğin için teşekkürler Ishamael ve 1400 yorumu okuyabildiğin için de tebrikleer!

8 Beğeni

Bu Shakespeare’in bu kadar övülmesinin sebebi nedir arkadaşlar? Her kitapta bir “Shakespeare okumayan insan” tanımlaması, yermeler felan özellikle Cesur Yeni Dünya’da John’un sormasından sonra Aldous Huxley burda iyice bizi yerin dibine sokuyormuş gibi hissettim. Hem hayatında hiç bir özgün düşünce eylemi gerçekleştirmemiş birisi Shakespeare okusa ne olabilir ki? Ben de daha önce hiç okumadım, cidden ne kaçırıyoruz okumalı mıyım yoksa her adı geçtiğinde “ay ben okumadım malım herhalde” diyip yoluma devam mı etmeliyim?

Erken yaşta evlendikten sonra iki tane çocuk yapmış. Daha sonra ailesini terk ederek edebiyat ve tiyatroya ağırlık vermiş. (Bu bilgiler doğruysa) Şimdi bu adam nasıl deha olarak adlandırılabilir mesela? Shakespeare eleştirmek benim haddime değil hakkında bilgi sahibi de değilim. Ben sadece bu olay gerçek ise o insan için, geride bıraktıkları için üzülürüm. Ya da dünyevi bir değer verdiğim için mi böyle düşünüyorum acaba? O iki ahmak çocuktan elbetteki tiyatro ve edebiyat daha mı önemlidir? Hayat şartları her insan için milyonlarca farklı sebep doğurabilir zaten ki burda herkesin hayatına burnunu sokan aşağılık insan sıfatına da bürünüyor olabilirim. Ya da sadece bütün bunları “matematiksel” olarak indirgeyip hayatımıza kattıklarıyla “+” ve “-“ lerini götürüp mü olayları yorumlamalıyım? Yoksa her şeyi bir kenara bırakıp sadece bize sunduğu edebi kazanımı mı değerlendirmeliyim? Okurken verdiği hisleri alamazsam onu bir kalemde silmeli miyim? Tam tersi olursa onu göklere mi çıkarmalıyım? Yoksa “ne lan bu aşkına meşkine başlarım hayatta daha önemli şeylerde var” diye mi yorumlardım? Daha önemli şeyler ne? Shakespeare Shakespeare yapan ne? Kendisi mi yoksa insanın içinde yatan başka insanları küçültme olduğu gibi tam tersi olan yüceltme isteği mi? Eğer biz onu yüceltiyorsak onun yapıtlarından, kişiliğinden etkilendiğimiz için mi onu yüceltmişizdir yoksa sürü psikolojisine kapılıp belirli bir akıma mı kapılmışızdır? Etkilenmediğimiz kavramları insan yüceltir mi yoksa bilinçaltında yatan nedeni bilmediği halde tetiklendikten sonra çağırdığımız güdümüzle mi harekete geçeriz? Günün sonunda Shakespeare okumalı mıyım? Okumazsam ne kaybederim? Bunu kendime mi soruyorum, dünyaya mı? Dünyaya soruyorsam başkalarının görüşleri benim için neden önemli? Benim görüşlerimi oluşturan başkalarının düşünceleri mi yoksa ortak-bilincin yansıması mı? Dünyada sadece bana ait olan tek bir şeye sahip miyim? Eğer değil isem Özenti diyerek küçümsenen insanlar aslında diğer insanların birer yansıması değil mi? O zaman bu insanlar neden küçümseniyor? Bu insanlara başka insanları küçümseme hakkını kim veriyor? (Başkasının ızdırabıyla huzur bulandır mutsuz insan.)

Şunu da Shakespeare yazmış:

"Çok kişiyi dinle, az kisiye konuş.”

Evet, bu sözden etkilendim. Keşke hayatımda bu sözü daha fazla anlayabilsem ve uygulayabilseydim demek isterdim ama geçmişi değiştirmek için “şu an”ı değiştirmem gerektiğinin de farkındayım. Şu anı değiştirirsem geleceği de değiştirebilirim öyleyse. Peki bütün bunları kendi elimle mi gerçekleştirebilirim yoksa bana bahşedilen kaderle mi? Neden bana bahşedilen bir kader var ki? Kendimi özel hissetmem için mi? Yoksa bütün pişmanlıklarımın suçunu kadere yıkmam için mi? Kader olgusunu bilmeseydim yine aynı yollardan mı geçerdim, yoksa yoldan geçerken burdan geçmemi sağlayan bir kader var diye düşünür müydüm? Düşünmeseydim yine ordan geçer miydim? Bütün bunları yaparken yaptıklarımın sebebinin ne olduğunu düşünür müydüm? Düşünseydim bir farkındalık kazanır mıydım? Farkındalıktan kastettiğim ne olurdu o zaman? Bütün olanları farkında olduğum için mi yaşıyorum? Yaşadıktan sonra mı farkediyorum?

Neyse okumalı mıyız Shakespeare? Shakespeare gelene kadar okunacak daha ne eserler vardır öyleyse? İsimlerin arkasında yitip gitmiş kalemler. Ya da oynanacak oyunlar, dinlenecek müzikler, yenilecek yemekler, yapılacak işler?

Bütün bunları yaparken başka şeylerle ilgilenen, farklı görüşleri olan, farklı bir farkındalığa sahip olduğu halde ötekileştirilecek insanlar? Takılacak sıfatlar? Shakespeare okumadığım için ötekileştirilecek ben ve benim gibiler?

Bütün bunları yüzyetmişinci sayfaya gelince insanın beynine zerk edecek şekilde yazan kişi Aldous Huxley mi? Yoksa kaderimde yazılmış olan yer mi? Tam tersi yüzyetmişe geldiğim için düşünen ben mi? Bütün bunlar Aldous Huxley’in zamanında yaptığı toplum mühendisliğinin bir eseri miydi? Günümüzde yaşadığımız dünyayı Huxley gibi yazarlar mı şekillendirdi, yoksa biz onları okuduğumuz için mi böyle tasarladık? Eğer Huxley gibiler sayesindeyse, günümüzde yaşayan yedi milyar insanın deneyimlemediği neyi deneyimlediler, gördüler ve yaşadılar? Onlara bu içgörü ve öngörü yeteneği bağışlayan sistem veya Tanrı kim? Bunları düşünmemi sağlayan saf cahilliğim mi yoksa yavaş yavaş delirmem mi? Bu kadar cahilliğe bu kadar bilginin “overdose” olmasının yan etkileri mi?

5 Beğeni

Christopher Moore - Pis İş

Kitaba kitap hakkında hiçbir fikrim olmadan başladım. O açıdan değişik bir denyimdi.

Polisiye-Fantastik türünde bir hikaye. Aslında hikayesi ilginç ama yazar hikayeyi gereksiz yere uzaktmış da uzatmış. Kitapta bir alt metin ya da bir anlam arayışı yok, tamamen keyifli vakit geçirmek için yazılmış ama fazla uzun olması da bu keyfi bir hayli azaltıyor. Kitabın 3 de 2si bittikten sonta anva birşeyler olmaya başlıyor. Kitaptaki karakterler de kendi içinde çelişiyor, yani zaten fantastik işlerle uğraşan birisi başka bir doğa üstü gibi gözüken bir şeyle karışılaşınca çok şaşırması gibi. Anlatımda yer yer güldüren tarzda konuşmalar ve olaylar mevcut. Ama yazar konuyu gereğinden fazla uzattığı için ne heyecanla okutturuyor ne de eğlenceli bir okuma sağlıyor. Kitap 150 sayfa kadar daha kısa olsaymış çok daha keyifli bir okuma sağlarmış. Yer yer atlamalı okuma yapsam mı diye düşündüğüm bölümler oldu, hikayeye bir anlam katmayan çok fazla günlük uğraş anlatılıyor. Kitabın gelişimi de bazı ufak tefek şey dıiında öngörülemez değil çok da şaşırtmıyor.

Kitabın konusu ile ilgili yazmaktan çekiniyorum ama kısa şöyle;

Eskici dükkanı olan Charlie’nin karısı ölürken kazara bir ruh toplayıcıya (Azrail) dönüşmesi ve karanlık ruhlarla olan mücadelesini okuyoruz.

Sonuç olarak bu tarzı çok sevmiyorsanız olmasa da olur.

5 Beğeni

Zaman Çarkı IV, Gölge Yükseliyor

İtiraf etmeliyim ilk kitabı okurken uzun diye gözüm korkmadı değil. Ama şimdi düşünüyorum da kitap ne kadar uzun olursa verdiği zevk, sanki o derece artıyor. Upuzundu bu kitap. Bir an bile sıkılmadığımı söylemeliyim. Önceki kitaplarda da sıkılmadım. Savaş sahnelerinde heyecanla okudum olayları. Sanki ben yaşıyormuşum gibi hisse kapıldım. Heyecan, merak, şaşkınlık. Hepsini yaşadım. Hatta kendimi kaptırdım “Işık! Kan ve küller!” deyip duruyorum bazen kendi kendime. :smile:
Bu kitap heyecanlı ve sürükleyici olaylarla doluydu. Ancak final bölümünü daha geniş görmek isterdim. Sanki bir anda oldu bitti hissi verdi.

Aiellerin geçmişi, Tuatha’anlara olan benzerlikleri şaşırtıcıydı ve çerçi arabasında bulunan âşığın aslında kim olduğu beklenmedikti. :smile: Sonuç olarak Rand’ın da kendi başına işler çevirmesini güzel buldum çünkü herkes birbirinin ardından işler çeviriyor gibi. Kitabın isminden dolayı da Terkedilmişlerden çok daha fazla şey beklemiştim, Beyaz Kule ile ilgili kısımlarda.

8 Beğeni

Jules Verne - Buzlar Sfenksi’ni bitirdim. Buzlar Sfenksi, Edgar Allan Poe’nun Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı tek romanının devamı veya spin-off’u diyebiliriz. Buzlar Sfenksi hakkında ne söylesem Arthur Gordon Pym’in Öyküsü içinde Spoiler teşkil edebileceğinden çok uzatmıycam :slight_smile:

Kısaca Edgar Allan Poe’nun Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı romanında yazdığı olayları, yaşanmış gerçek olaylar olarak kabul eden bir kaptanın ve hikaye anlatıcımızın yollarının bir adada keşismesinden sonra olanları anlatıyor. Hikayemiz Arthur Gordon Pym’in Öyküsü’nden 11 yıl sonrasında geçmekte.

Arthur Gordon Pym’in Öyküsü’nü okumadan bu kitabı okuyabilir misiniz? Pektabi okuyabilirsiniz. Jules Verne kitabın 15 20 sayfalık bir bölümünde Poe’nun kitabında olan olayları özetliyor. Fakat kişisel bir tavsiye olarak Buzlar Sfenksi’nden önce Arthur Gordon Pym’in Öyküsünü okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Bu kitapta da denizcilik terimleri bol bol kullanılmış. Ara ara sözlüğe bakma ihtiyacı duyabilirsiniz. Öte yandan beni en çok şaşırtan nokta Jules Verne’ün hataları oldu. Kitap ortalama 15 sayflık 32 bölümden oluşuyor ve her 2-3 bölümde bir çevirmenin “Kalemi sürçmüş. Gözünden kaçmış. Yanlış yorumlamış. Böyle yazmış ama aslında şöyle” vs. vs. vs. diye Jules Verne’in yaptığı hataları düzeltmek zorunda kaldığını görüyoruz.

Son olarak kitabın içinde bol bol illustrasyon da mevcut.

10 Beğeni