Hangi Kitabı Okuyorsunuz?

İskandinav mitolojisinden, parçacık fiziğinden, orta çağ uygarlıklarından, semavi dinlerden izler taşıyan ve bunları fantastik bir yolculuk öyküsüne çeviren Karanlık Cevher Serisinin ilk kitabı.

Kuzey ışıklarının Bifrost gibi başka bir evrene açıldığı keşfedilir. Bu keşif kimilerini oradan gelecekler yüzünden korkutur, kimilerinin de keşif duygularını harekete geçirir. Kuzey ışıklarının geçiş hakkı ise büyük bir bedel gerektirir. Bu bedelse Toz’dur. Kilise Toz’u dünyadan tamamen ortadan kaldırmak için güç ve iktidar hırsı ile dolu bir bayanı kullanır.

Dünyadaki yerleri keşfetmekle tatmin olmayan bir kaşif ise Kuzey ışıklarıyla açılan köprüyle dünyanın ötesine geçmek için başka uğraşlar peşindedir.

Ve kendini, herkesin bir ucundan tutup şekil verdiği kaderinin içinde bulan genç Lyra arkadaşını kurtarmak için kuzeyin yolunu tutmak zorunda kalır.

19 Beğeni

22-28-06-images
Çığrından Çıkmış Zaman
Kitabı kısa bir sürede okuduğumu düşünüyorum. Benim açımdan gayet keyifli bir okumaydı. Kitabın konusundan bahsetmek istemiyorum bence sizde okuyacaksınız konusuna bakmayın zira bu hatayı ben yaptım ve pişman oldum. Kitabı herkese değil ama bilimkurgu seven herkese tavsiye ediyorum. Pek öyle kitap incelemesi yapmayı beceren birisi değilim ama kitap hakkında birkaç kelime bahsetmek istiyorum. Bundan sonra yazdıklarım spoiler içerebilir kitabı okumdayısanız aşağıda yazdıklarımı bence okumayın ama ben bu tür şeylere takmam diyorsanız devam edin. Kitabı okumadan birkaç inceleme yorumuna baktım ve kitabı bir önyargı ile okumaya başladım. Bu açıdan bayağı bir sorun oldu benim için. O incelemelerden sonra kitabı okumaya devam ettim. Kitabın sonuna kadar Truman Show filminde olduğu gibi bir şey bekliyordum, gerçi kitabın sonu filmden çok çok daha iyiydi. Dediğim gibi ben sonunu tahmin ettiğimi düşündüğüm için kitabı biraz da olsa sıkılarak okudum. Ama Dick’in gerçeğe dair düşüncelerini (veya felsefesini) okumak çok zevkliydi. Dediğim gibi keşke incelemelere bakmasaydım da kitaptan %100 oranında bir zevk alabilseydim. Ama yine de güzel bir okuma deneyimi oldu.

18 Beğeni

Sizi bu kadar geç okumamalıydım sevgili Sabahattin Ali. Affınıza sığınıyorum…

14 Beğeni

İthaki yayınları ve bilimkurgu kulübü ortaklığında yayımlanan İLK – Bilimkurgu seçkisi kitabından tanıştığım ve kitaplarını / öykülerini okumak istediğim yazarlardan birisi Arzu Uçar’dı

Arzu Uçar’ın 2015 Yaşar Nabi Nayır Öykü ödüllü ilk kitabı “Dış Kapının Mandalı” kitabında 9 öykü var. Kitabın ilk öyküsü olan Perihan yine kitap içerisinde olan 3 öykü ile bağlantılı, birbirini tamamlar nitelikte öyküler.

“Perihan” –“Nokta” ve “Dış Kapının Mandalı” öyküleri birbirini tamamlayan öyküler. Ayrıca “Perihan” öyküsünün yan karakterlerinden birisi olan Hasan “Soba” öyküsünde farklı bir zaman ve farklı bir mekanda tekrar karşımıza çıkıyor.

Birbirini tamamlayan üç öykü “Perihan” –“Nokta” ve “Dış Kapının Mandalı” öykülerini kitabın öne çıkan öyküleri olduğunu söyleyebilirim.

Arzu Uçar’ın öykülerini, anlatım biçimini, kalemini ve anlattıklarını beğendim. İLK -BK seçkisinde olan öyküsünü de beğenmiştim ama bu kitapta olan öyküleri özellikle yukarıda yazdığım birbirini tamamlayan 4 öykü aynı zamanda birbiri ile bağlantılı olması nedeniyle daha çok beğendiğim öyküleri oldu.

13 öyküden oluşan İkinci kitabı “Bir Küçük Delilik” isimli kitabını da aldım yakın zaman da okumayı düşünüyorum.

10 Beğeni


Euripides - Orestes
Sophokles’in Orestes’inden daha gerçekçi ve sevilesi bir Orestes vardı bu kitapta. Kitaptaki diğer karakterler de tanrısal niteliklere sahip karakterler değil, aksine insani yönleri ağır basan oturaklı karakterlerdi. Deux ex Machina kullanılması dışında kitapta beğenmediğim bir şey olmadı.

Euripides’in okuduklarım arasındaki en sevdiğim oyunu oldu.

11 Beğeni

220px-On_kucuk_zenci
Agatha Christie - On Küçük Zenci
Defalarca okuduğum kitabı tekrar okudum. :slightly_smiling_face: Bana göre Agatha Christie’nin en iyi kitabı.
Kitaptan fazla detay vermeden bahsetmem gerekirse çeşitli suçlar işleyip kanunlar tarafından cezalandırılmayan on kişi gizemli mektuplar alarak bir adaya davet edilirler. İçlerinden bazıları iş için bazıları ise eski bir tanıdıklarının davetiyle tatil yapma amacıyla adaya gelirler. Adada kendilerini davet eden kişi yoktur. Hizmetçiler ev sahibinin birkaç gün sonra geleceğini söyler. Yemekten sonra kendi adlarını ve işledikleri suçları plaktan duyarlar. Daha sonra bu on kişi On Küçük Zenci şiirine uygun olarak teker teker öldürülürler. Kitap gizemini başından sonuna kadar koruyor.

15 Beğeni

MAKİNE YAZI

KONUSU

Dünya’daki canlı yaşamını neredeyse sona erdiren, “Fırtına” adıyla anılan afetten bin yıl sonrasında eski medeniyetin azizlerle, her şeyi mümkün kılan teknolojileriyle ve kendilerini yok eden kibirleriyle dolu hikâyelerini dinleyerek büyüyen Konuşan Saz, az sayıda insanın yaşadığı, labirenti andıran, görünmez ve değişken sınırlara sahip Küçük Belaire’de “Gerçeği Konuşanlar” topluluğuna dahildi.

Topluluğun dışına çıkmak ve bir aziz olmayı öğrenmek en büyük arzusuydu. Âşık olduğu ve Fısıltı mezhebine dahil Günde Bir Kez adlı kız, Dr. Boots’un Listesi isimli tuhaf bir toplulukla birlikte Küçük Belaire’den ayrılınca onu takip etmek için Saz da yolculuğa çıktı.

Saz’ın azizlik arayışı uzak geçmişe, yeryüzünü terk ederek bulutların üstünde yaşamaya başlayan teknolojik açıdan gelişmiş “melekler”e, şu anki dünyanın müsebbibi çağlar süren kazalar ve felaketler serisine dair bir arayışa dönüşecekti.

DÜŞÜNCELERİM

BKK serisi için duyurulunca okumaya karar verdim. Yorumlarım ingilizce versiyonuyla ilgilidir.

Kitabımız, felaketten yüzlerce yıl sonrası bir dünyada yaşayan Konuşan Saz’ın hayatını anlatıyor. Aziz olmak için çıktığı yolculukta yeni insanlarla tanışıyor, farklı toplulukların parçası oluyor ve "melekler"e ne olduğunu keşfediyor. Bu macerasında attığı her adım, öğrendiği her hikaye hayata bakışını biraz daha değiştiriyor.

Aslında genç bir ana karakterin kendini arayışı sıkça işlenen bir konu, ama sırf bu yüzden Genç Yetişkin türü kitaplarla kıyaslamak yanlış olur. Atmosferini ve yazarın üslubunu çok beğendim, bu kadar güzel yazılmasaydı tahminen yarıda bırakırdım. Aksiyonu düşük değil, hiç yok. Sakince oturup, melankolik bir karakterle ruhani bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız öneririm.

15 Beğeni

Seriye başlamak için 3. kitabın çıkmasını bekliyorum ben de. Daha önce kitabın çevirisi için “okunamayacak” derecede kötü şeklinde yorumlar okumuştum. Sizin yorumunuz kitabı okuma konusunda cesaretlendirdi açıkcası. :relaxed: Serinin 3. kitabı çıkınca okuyacağım hemen, teşekkürler yorumlarınız için. :pray:

1 Beğeni


Aydaki İlk İnsanlar bitti. Kısaca konusu; Cavor adlı biliminsanı yerçekimini sıfırlayacak bir madde üstünde çalışıyor. Bedford ile birlikte Ay’a gitmek için yerçekiminden etkilenmeyecek bir araç yapıyorlar. Ay’a gidince orada Selenliler adını verdikleri canlılarla karşılaşıyorlar. Düşüncelerime gelirsek maceralı ve sizi sıkmayacak türden bir kitaptı. Aydaki doğa tasvirleri detaylı ve ilgi çekiciydi. Özellikle Selenlilerin fiziksel ve toplumsal yapılarının anlatıldığı kısımlarda pür dikkat okudum ve keşke daha çok bilgi verilseydi diye düşündüm. Sonuç olarak severek okuduğum bir kitap oldu.(Bir de yazım yanlışları olmasaydı çok daha iyi olurdu.)

Not:Biraz aklın olduğu her türde -bu bambaşka yaratıklar bile olsa- toplumsal sınıflar çoğunlukla mevcut.Bu çok hafif ya da aşırı düzeylerde olabilir fakat sonuç değişmiyor.Bunu bu kitapta da görüyoruz.

18 Beğeni

Dört Odalı Kalp - Anaïs Nin (İçsel Kentler #3)

Nin, İçsel Kentler Serisi adını verdiği biricik nehir romanının üçüncü sapağında bilinçaltının yükselen sularında kaybettikleri benliklerini zihninin kıvrımlarından kalbinin odalarına uzanan yolda aramaya devam eden kadınların hikâyelerini anlatmaya devam ediyor. Günlüklerinden damıttığı mürekkebiyle yarattığı kaleydoskopik anlatı nehri, gerçeklikle ve kurgu arasındaki belirsiz sınırlarda dolanan bir periferik anlatı biçimine göz kırpıyor. Nin, Dört Odalı Kalp’te İçsel Kentler’inin kendine en çok benzeyen renklerle boyadığı kadın karakteri Djuna’nın, serseri ruhlu Rango ve onun eşi sansasyonel dansçı Zora ile olan karmaşık ilişkilerini anlatırken de aslında kendi hayatında önemli izler bırakan iki figürü aynanın içinden geçiriyor: “Latin bohem” kültürü figürü Gonzalo Moré ile kültürlerarası dansçı Helba Huara. Bu prizmatik bakış açıları arasında kendine has bir kurgu türü yaratan Nin, okuruna her zamanki gibi ritmik bir üslup ve düz yazının müzikalliğini de sunmaya devam ediyor. Yaratısının tarihteki konumu da tam bu noktada belirginleşiyor: Nin, yalnızca D. H. Lawrence’lerin at koşturmasına izin verilen bir erotik tandanslı anlatı geleneğini kadın egemenliğinde yeniden oluşturuyor. Bunu yaparken patriyarkal erotikanın zirvesine yerleştirilmiş devrimci, saldırgan ve kibirli Byronik karakterlerin karşısında, üzerlerine yapıştırılan Femme Fatale’lik ve “kutsal” annelik etiketleri arasında seçim yapmak zorunda hissetmeyen “Lilithyan” kadın figürleri yaratarak edebiyat tarihinde kadının temsili meselesinde önemli bir kırılma noktası yaratıyor. Nin, kalıplara sığmayan gerçek kadınlara hayat veriyor; Seine alevler içinde yanarken Nuh’un Gemisi Djuna’nın Gemisi’ne dönüşüyor, bir gitar sesi geliyor uzaklardan, bir bale figürü tekrarlıyor, Pandora’nın kutusu ortalığa saçılıyor, tekne su alıyor. Kalbin odaları dünyaya açılıyor, İçsel Kentler Serisi akmaya devam ediyor.

Serinin ilk iki kitabına ait incelemelerime de buradan ulaşabilirsiniz:

11 Beğeni


Kitabı bitirdim ve beğendim. :slightly_smiling_face:
8/10
Kitap ilk başta sıkıcıydı. Ama okudukça kitabı beğendim ve akıcı oldu. Böyle kitaplar okudukça askerliğe merakım artıyor. :grin: Okudukça bilim-kurgu kitaplarını beğeniyorum. Kitap @_Ged 'in dediği gibi Yıldız Gemisi Askerleri kitabına çok benziyordu.
Herkese keyifli okumalar dilerim. :slightly_smiling_face:

Bizi insan kılan şeylerden biri de başka insanlar için nasıl bir anlam ifade ettiğimiz ve o insanların bizler için nasıl bir anlam ifade ettikleridir.

20 Beğeni


Sonu o kadar sinir bozucuydu ki, üçüncü kitabı okumazdım bile ama olacaklar nasıl son bulacak merak ediyorum. İlk kitaba göre daha zayıf buldum.

10 Beğeni

Sinemam ve ben Türk sinemasının sultanı Türkan Şoray hanımefendinin kitabını bitirdim. Ağır ağır, sindire sindire okudum. Resimleriyle, film notlarıyla iyi bir kitaptı. Sultan’ın çevresinde olan jönler, yönetmenler, yapımcılar, senaristler hepsi bu kitabın içerisinde yerlerini almıştı. Genellikle yüzeysel görünse de bazı bölümleri altı çizilerek okunacak düzeydeydi. Örneğin, 17. bölümün girişi “Yönetmen meselesi olan kimsedir, hayata dair, insana dair” ne kadar güzel bir giriş cümlesi. 60’lar, 70’ler, 80’ler 90’lar ve hızı azalsa da 2000’lere damgasını vuran birini bir yıldızı kendisine takılan adla Sultan’ı anlatan bir kitap. Eğer sinemaya özellikle de Türk Sinemasına meraklıysanız okumalısınız diyorum. Keşke diğer sinema emekçilerimiz, starlarımız, yönetmenlerimiz de anılarını böyle yazsalar.

Altını çizdiğim bir Zülfü Livaneli bölümüyle bitirmek istiyorum. “Çalışmamız ilerledikçe Türkan Şoray’ın kişiliğindeki naif kırılganlığı farkettim. Çok kırılgan bir insandı ve her anı, bir duygu patlamasının öncesi gibi yaşıyordu. Bu kırılganlık öylesine derin bir şekilde yer etmişti ki içinde, insanlarla ilişkilerinde kimseyi kendisine ve ününe saygı göstermeye zorlamıyor, hiç bir şeyin farkında değilmiş gibi yaşıyordu. İşte bu tutum onu gerçek bir star ve çevresinde içten gelen bir saygı halesi yaratıyordu. Haklarını korumak derdinde değildi, bu yüzden hakkı teslim ediliyordu. Bütün bunlara birde son derece gelişmiş iş disiplin, profesyonelliği ve sinema aşkını ekleyin. İşte Türkan Şoray’ı Türk sinema tarihinin en büyük starı yapan alaşım buydu…”

2 Beğeni

Eskiden en çok baktığım başlıklar Fırsat Kampanya, Satın aldığımız kitaplar ve Kitaplıklarımızdı. Ama şimdi bu başlığa ve aylık okumalar başlığına daha çok bakmaya başladım. Bir yıldır düzgünce kitap okuyamıyordum ama tonla kitap almıştım. Şimdi artık daha az kitap alıyorum ve kitap okuma hevesim artıyor bu başlığa girince. Bu kadar çok okuyup, paylaşıp beni heveslendirdiğiniz için teşekkürler :blush:

12 Beğeni


Bedwyr’in Kılıcı (Kızıl Gölge Üçlemesi 1)- R. A. Salvatore
Biraz arka planda kalmış bir hikaye olsa da bence gayet güzel. Drizzt Efsanesi’nden tanıdığımız Salvatore gerçekten istediğini anlatabiliyor, duyguyu güzel bir şekilde verebiliyor ve mekanlarla olayları gözünüzde canlandırabiliyor. Ana karakterimiz Luthien Bedwyr, bir büyücü tarafından ele geçirilmiş bir ülkede yaşıyor. Bir gün yaşadığı adaya kralın adamları teftişe geliyor ve bir dizi olaylar yaşanıyor. Abisinin adayı terk etmesi üzerine Luthien yolculuğa koyuluyor. Karşılaştı bir hırsız ile arkadaş olan Luthien bir yandan dünyayı keşfederken bir yandan da kişisel olarak gelişiyor. Bu hikayeyi okumanızı öneriyorum. Üçlemenin ilerisinde neler olur bilemiyorum ama ben okumaya devam edeceğim.:slightly_smiling_face:

13 Beğeni

İlk çıktığı yıllarda alıp okumuştum. Kitaplığımda mevcut. Aynı dönem Ejderha Mızrağı ve Salvatore’nin yazdığı Unutulmuş Diyarlar kitaplarını da okumuştum. Onların yanında bu çok vasat kalmıştı. Çok fazla savaş -kılıç dövüşü- sahnesi olduğunu ve okurken sıkıldığımı hatırlıyorum.

Drizzt Efsanesi’nden kitap okumadım henüz. O yüzden bir kıyaslama yapamayacağım. Ancak bence gene kişisel bir konu. Dövüş sahnelerini okumak ve hayal etmek benim için ayrı bir zevktir. Sizin için fazla dövüş sıkıcı olabilir. Ancak yorumlardan anladığım kadarıyla birçok kişi gibi Salvatore yazdıkça kendini geliştirmiş. Bence bu üçlemeye bir yazarın kendini geliştirme yolundaki ilk adımları gibi bakmak lazım. Ama dediğim gibi için işinde kişisel görüşler de var. :slightly_smiling_face:


Sigmund Freud - Küçük Hans (Beş Yaşında Bir Oğlanın Fobi Analizi)

Küçük Hans’ı okudum. Freud’dan ve psikanaliz alanından okuduğum ilk kitap oldu. Beklentilerimin aksine okuması kolay bir kitaptı.

Kitabın 85 sayfalık ilk kısmında, Hans’ın babası tarafından tuttuğu günlük ve Freud’un bu günlükte gerekli yerlere eklediği notlar yer alıyordu. Bu kısmı okuması çok keyifliydi. İkinci kısımda ise Freud’un Hans’ın fobisine yönelik geniş çaplı bir analizi yer alıyordu. Bu kısım ise daha çok akademik açıklamalar olmasına rağmen, ilk kısmı okuyanların kolayca anlayacağı seviyedeydi. Kitabın %90’nını anladığımı düşünüyorum, anlamadığım kısımları ise bu alana yönelik genel geçer bilgiye sahip olmayışıma bağlıyorum.

Kitabın çevirisini çok başarılı buldum. Aynı zamanda kitap iyi bir editoryal süreçten geçmiş. Freud’un diğer kitaplarıyla ortak bir terminoloji oluşturmak için editör gerekli müdahaleleri yapmış, ayrıca gerek dipnotlarda gerek dizin kısmında terimlerin orijinallerine de yer verilmiş. Bu konuda çekinceleri olanlar da gönül rahatlığıyla okuyabilir.

16 Beğeni

0001857123001-1

Oscar Wao’nun Tuhaf Kısa Yaşamı

goodreads

Dört nokta kırk dokuzdan dört.

Ve işte Onu Böyle Kaybedersin isimli kitabını daha önce okuduğum ve tarzını beğendiğim bir yazardı Diaz fakat bu kitap ondan çok daha farklı bir eser. Pulitzer Ödülünü Diaz’a getirmiş bu kitaba da merakla başladım.

Yazık stili oldukça ilgi çekici olan Diaz bu eserinde sadece Oscar değil farklı kişileri de(Oscar’ın ailesi) kitapta işleme yoluna gitmiş. Anlatıcı konusu ise biraz karmaşık. Normalde en dışarıda duran bir yazar anlatıcı var fakat Oscar’ın ablası Lola’nın bölümünde bu anlatıcı önce Lola oluyor daha sonra Lola ile arasında bir şeyler olan ve Oscar’la ev arkadaşlığı yapmış olan Yunior bölümünde Yunior’un gözüne dönüyoruz. Buradan sonra kitabı bize Yunior aktarıyor. Çok ilginç bir yöntem. Biraz karışık ancak bunu buradan öğrenir de okursanız çok işinize yarar. Bunun dışında Junot Diaz çok ilginç dipnotlarla devamlı kurgunun dışında okurla muhattap oluyor. Hatta sivri politik mesajlarından da hiç geri durmuyor.

Dominik Cumhuriyeti doğumlu Diaz bu eserde de kendi topraklarının insanlarını ve kültürlerini kullanıyor. Kitabın otobiyografik olup olmadığını ya da ne derece bu özelliklere haiz olduğunu ise yazarı çok detaylı tanımadığım için bilemiyorum.

Bilimkurgu, fantastik edebiyat hayranı olan Oscar okuru çok keyiflendirecek şeyler okuyor, izliyor. Özellikle Tolkien, Weiss&Hickmann, Herbert gibi yazarlara ve onların eserlerine yapılan göndermeler çok güzel. Oscar’cığım seni çok iyi anlıyorum. Sonuçta Raistlin’i kim sevmez ki :slight_smile:

Yazarın dramatik olduğu kadar mizahi de bir anlatımı var. Bu da kitabı trajikomik bir havaya sokuyor. Yaptığı mizahı beğenmeyenler olmuş. Ben beğendim kendi adıma. Özellikle yarattığı karakterler bence doğuştan komik zaten.

Metinde sık sık geçen İspanyolca ifadeler bazen eleştirilmiş. Aslında doğru. Junot Diaz çok sık kullanıyor onları. Ben İspanyolca bildiğimden pek zorlanmadım fakat çok fazla yerel kelime var ve dil bilmek bile yetmiyor çoğu yerde. Bir de kitapta bu kelimeler italik yazılmış ve en arkadaki sözlükte anlamı verilmiş. Bir sayfada on defa arkayı açmanız gerekebiliyor. Keşke o sayfanın altında verilseydiler. Okurken yamuluyor insan resmen. Bir de dediğim gibi ben ancak yarısına falan bakmışımdır. Buna rağmen sıkıntı yaşadım.

Şu dipnotlarda gönderme yapma olayına dönecek olursak, Junot Diaz buralarda(ki bazen sayfanın tamamını kapsayan hatta bir sonraki sayfaya sarkan detaylı bilgiler oluyor)hem kendi fikirlerini hem de bazı yaşanmış tarihi olayları bize aktarıyor. Özellikle Dominik tarihinden Trujillo, Balaguer gibi figürleri anarken pek de iyi andığı söylenemez. Baya dümdüz giriyor hepsine :slight_smile: Başka bilgiler de veriyor elbette. Araştırma ruhuna sahip biri bu kitaptan sonra çoğu fantastik olmak üzere en az yirmi kitap daha okuyabilir. Bir Elric diyor, bir tek yüzükten bahsediyor. Sonra dönüyor Vargas Llosa’nın Teke Şenliği’ne değiniyor. Tam şölen yani.

Oscar kitabın bence baş karakteri değil. Finalini de güçlü bulmadım. Notum da 4-5 arası gidip gelmesine rağmen 4 e bu yüzden düştü. Oscar’ın annesi Belicia Cabral bana göre hikâyenin merkezindeki kişi. Yazar daha çok tek bir kişiye değil de bir aileye eğilmeyi düşünmüş. İyi de olmuş aslında. Oscar çok derinlikli bir karakter değil çünkü. Biz bu tarza Güney Amerika edebiyatından çok aşinayız aslında. Junot Diaz da bu ekolü takip etmiş. Olayları biraz daha detaylandırsaydı bu konudan birkaç kitaplık bir nehir roman bile çıkartabilirdi bence. O potansiyel hem yazarda hem de kurgusunda mevcut yani. Bende erken final yapmış bir dizi hissi uyandırdı.

Demek ki çok başarılı.

20 Beğeni

1984.4 - Philip Kerr

Birkaç yerde bu kitaptan önce 1984’ün okunması gerektiği yazılmış. Ancak ben bunu kitabı okumaya başladıktan sonra fark ettiğim için çok geçti. Ben 1984’ü birkaç yıl önce yarısına kadar falan okuyup bırakmıştım, nedenini bilmiyorum. Bu nedenle kitapta az çok neyin ne olduğunu bilecek kadar bilgim vardı. Hal böyle olunca 1984.4’teki referansları da çoğunlukla yakalama şansım oldu. Bana kalırsa bu kitabı okumak için illa 1984’ü okumuş olmanız gerekmez. Zira her ne kadar ele aldıkları konu, dönem ve şartlar aynı olsa da karakterler ve yaşanan olaylar farklı olduğu için birbirlerinden bir noktada ayrılıyorlar. Zaten yazar da açık açık, kitabın ismini verirken de arka kapakta da, önsözde de belirtmiş 1984’ün başka bir versiyonu gibi olduğunu. Yani taklit demek saygısızlık bence.

Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse tıpkı 1984’teki gibi dünyaya diktatörlük hakim. Devlete faydası olmayacağı belli olan kişileri ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yapılıyor. 50 yaşına gelen insanları yaşlı kabul edip onlara “moruk” diye hitap ederek onları küçük düşürüp mutsuz ediyorlar. Daha da kötüsü EBB adını verdikleri “erken bunama belirtileri” gösterenleri sözde kendi rızalarıyla ölüme gönderiyorlar. Ölülerin cesetlerinden bile faydalanabilmek için organlarını alıp, geri kalanları yakarak veya buharlaştırarak yine çeşitli konularda fayda sağlayabilmek için kullanıyorlar. Morukları öldürmek için özel bir grup bile mevcut. Baş karakterimiz Florence da bu gruba dahil. Başta takım arkadaşları gibi sorgusuz sualsiz insanları öldürmeye alışkın olsa da bir süre sonra Eric adındaki gençle ve dolayısıyla aşkla tanışınca fikirleri değişiyor, adeta bir aydınlanma gibi bir değişim bu. Sonrasında Florence’ın tek amacı devrim haline geliyor.

Kitabı okurken inanılmaz keyif aldım. Yazarın okuduğum ilk kitabı buydu. Çünkü şimdilik tek kitap olarak kabul edilen sadece 1984.4 vardı, diğerleri seriydi. Ancak yazarın tarzını bu kadar çok beğendiğim için mutlaka diğer kitaplarına da bakacağım. Bu arada çeviri cidden harikaydı, böyle özenli çeviri ve editörlük görünce mutlu oluyorum. Puanının düşük olmasına aldanmayın, çünkü düşük puanı asla hak etmeyen oldukça güzel bir kitap. İnanılmaz akıcı olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim, temposu da hiç düşmüyor. :upside_down_face:

16 Beğeni