Kılıç, Ateş ve Büyünün Efsanesi - Birinci Kısım: Gölgelerin Fısıltısı


(Yılmaz Demir) #1

Kılıç, Ateş ve Büyünün Efsanesi - Birinci Kısım: Gölgelerin Fısıltısı

“Efsaneler her zaman vardır, Onlar asla yok olmaz.”

Yılmaz Demir


Giriş

Karanlıktaki sessizliği; yerde sürüklenerek götürülen bir demir parçasının çıkardığı çığlık bozuyordu. Bu ses, Hronnildur Krallığının sokaklarında dört bir yanda duyuluyordu. Büyük Luan meydanındaki ses karanlık boşlukta tiz bir şekilde yankılanıyordu. Meydandaki büyük Luan Lie-Seu’zel heykelinin altında oturan üç evsiz arkadaş bu sesi en yakından duyan kişilerdi. Ses yaklaşıyordu ve karanlık iyice çökmüştü. Yol kenarındaki meşale ışıkları zar zor aydınlatıyordu etrafı. Meydan, dört yola ayrılıyordu. Kuzeye, güneye, batıya ve doğuya bakıyordu. Evler eski ama yaşanılabilecek türdendi. Ay ışığı hafifçe heykele vuruyordu. Heykel beş metre boyunda, parlak mermerden yapılmış yüzeyiyle görkemli bir duruşu vardı. Heykelin altı yuvarlak bir tabakanın üzerine oturtulmuştu. Bu yuvarlak tabakada Sylas Rünleriyle şu yazılar yazıyordu: Hronnildur Faerun Raohkrar Luan Lie- Seu’zel. Luan insanların en kudretlisiydi. İnsanların nasıl var olduğu kesin bilinmemekle beraber, bilinen şuan ki kaynaklara göre yaklaşık 400 bin yıllık bir geçmişi vardı. Yüce Cirû önce Ria Rodd’ları yarattı ve ardından İnsanları yarattığı bilinmektedir. İnsanlar önce Özgür Topraklar adı verilen devasa kıtada yaşamaktaydı. Şuan ki zaman olan S.Z (Syl Zamanı) 2759 bilinen tarihti. Ria Rodd’ların çığırından çıkmasından sonra Cirû yer yüzüne Ölümü gönderdi. Ölüm; tatlı ve acıydı, buz ve ateşti, gök ve yerdi, siyah ve beyazdı. Ölüm. Herşeydi. Günler geçti, aylar geçti ve Ölüm, yeryüzünde yaşayan çoğu varlığı yok etti. Ancak bazı Ria Rodd’lar hayatta kalmayı başardı ve şuan S.Z 2759 yılında bile yaşamaktadır. Onların dışında İnsanlardan da bazıları kurtulmuştur ve Ölüm’ün değiştirdiği yer yüzünde hayatta kalmak için Eriardor’a gitmişlerdir. Bu insan kafilesi içinde, Luan Lie-Seu’zel’de bulunmaktaydı. S.Z adı verilen zaman, Ölüm’den sonra Syl’ların doğumuyla başlayan zamandı.

Heykelin altında oturanlardan birisi aralarında ki sessizliği bozarak, “Bu seste neyin nesi?” diye sordu. Hemen yanındaki arkadaşı Farandurg ise soğukta titreyen çenesiyle, konuşmaya çalışıyordu. Esen soğuk rüzgarında etkisiyle, konuşmak hiç bu kadar zor olmamıştı.

“Bilmiyorum Gab, sanırım birisi bir şey sürüklüyor.” Gab kirli sakallı, yüzü toz ve kirden kapkara olmuş, saçları dolaşık bir evsizdi. Soğuk bedenlerini sarmıştı. Gab battaniyeye sarınmış bir şekilde duruyor ve battaniyeyi ağzına kadar çekip soğukta ısınmaya çalışıyordu. Üç arkadaşta heykelin altında yan yana sıkışmış bir şekilde oturuyorlardı. Bir şey diyecek gücü bile yoktu Gab’ın ama en sağdan kısık, fısıltılı bir ses çıktı. Bu ses diğer arkadaşları Taru’ydu. Taru diğerlerine nazaran biraz daha düzgün ve bakımlıydı. Kısa saçı turuncuydu ve sakalsız bir adamdı. Gözleri parlak kahverengine bürünmüştü. Taru en sağa geçip sessizce oturuyor, etrafı gözlüyordu. Sessizlik anında kısık bir sesle, “Bu Victor!” dedi, gözleri; sesin geldiği yeri delip geçecek bir şekilde bakıyordu. Arkadaşları aniden kafasını çevirdi ve hepsinin gözleri aynı anda birden parladı. Ses iyice yaklaşıyordu, içlerindeki korku iki katına çıkmıştı. Kuzey yolundan gelen ses resmen psikolojilerini bozacak derecedeydi. Gab ellerini battaniyenin altından çıkardı ve ağzıyla ısıtmaya başladı. Çıkan buhar etrafa yayıldı ardından elleri hâlâ ağzındayken, “Victor?” diye sordu. Bunu duyunca şaşırmıştı Gab. “Dostum, Victor bir efsane.”

Taru gülüyordu. “Evet bir efsane ama yaşayan bir efsane,” diyerek Gab’ın gözlerinin içine baktı. “Onu gözümle görmüştüm, bir insanı ortadan ikiye ayırırken gözlerinin içine baktım ve o ölüm kadar soğuk mavi gözlerini hâlâ hatırlıyorum. Victor gerçek, onun geldiğini anlamak için gereken tek şey şu ses. Bu ses onun baltasının sesidir. Her zaman geldiğini belli eder ve bunu baltasını yerde sürükleyerek yapar. Bunu düşmanlarının içine korku salması için kullanır.” Victor’un savaş baltası çift taraflıydı. Kalın meşe odunundan yapılmış ve siyah renge boyanmış bir gövdesi bulunmaktaydı. Ayrıca baltanın çift ağzı arasından sivri, keskin bir metal parçası çıkıyordu. Victor baltasını sürüklediği zaman o sivri ucu yerde sürükleyerek köreltmesine neden oluyordu ancak Victor düşmanlarını o körelmiş uçla daha fazla acı çektirerek öldürmek istiyordu. Gab ve yanındaki arkadaşı Farandurg korku içinde bekliyordu ama Taru’nun içinde hiç korku yoktu. Meydandaki o ses iyice yaklaştı, artık hemen yanlarındaydı. Ses birden kesildi, ardından hafif ayak sesleri duyulmaya başladı. Victor meydana girmişti ve meşale ateşi, Victor’un yüzüne vuruyordu. Kızıl renk, Victor’un uzun siyah saçıyla resmen dans ediyordu. Victor, uzun siyah saçını arkadan bağlamıştı. Gecenin karanlığını anımsatan sakalını ise örmüştü. Yüzünde sol kaşının bittiği noktadan başlayan, çenesinin sol tarafına doğru inen bir yara izi vardı. Bu yara izi; acemilik yıllarından kalan bir hatıraydı. Kaşları uzun ve kalındı. Gözleri buz mavisiydi. Victor, meşale ışığında bekleyip oturan üç adamı izliyordu. Victor, onların evsiz ve yoksul olduklarını anladı. Bu yüzden onlara dokunmadı ve sessiz bir şekilde yürümeye devam etti. Yürürken sırtına koyduğu baltasını geri indirip o ünlü hareketini yaparak yola devam etti. Victor, üç arkadaşla hiç konuşmadan yanlarından yavaşça yürüyerek gitti. Tam giderken yine Taru ile göz göze gelerek o keskin buz mavisi gözleriyle onu yine etkilemişti. Victor yürümeye devam ederek hiç arkasına dönmeden doğu yoluna saptı ve karanlıkta kayboldu. Gab ve arkadaşları resmen nefes nefese kalmışlardı çünkü önlerinden Efsanevi Victor geçmişti. Tekrar bir sessizlik oldu ve sessizliği bu sefer Farandurg bozdu.

“Bu, bu Victor muydu?” diyerek kekeledi. Soğuk hava ve Victor’un etkisi herkesi dondurmuştu. Ancak Taru hâlâ heyecanlı ve korkusuzdu. Üstündeki battaniyeyi kaldırdı, ayağa kalktı ve elini doğu yoluna uzatarak,

“Evet, bu kesinlikle Victor’du. Gözlerini asla unutamıyorum. O gözleri unutmak imkansızdır.” diyerek Victor’a olan hayranlığını birkez daha ön plana çıkarmıştı.

İçinde hâlâ kuşku ve korku olan Gab. “Bu gerçek olamaz, biraz önce önümüzden Victor geçti. Hâlâ inanamıyorum. Peki neden bizi öldürmedi?” diye içindeki kuşkunun sebebini ortaya attı. Taru bir süre sessiz durduktan sonra yerine geçti. “Bizi öldürmedi çünkü o bir Yetim. Rian’ın Yetimlerinden birisi ve onlar asla bir yoksulu incitmezler. Bu yüzden bize dokunmadı.” diyerek Gab’ın içindeki kuşkuyu ve merakı söküp atmıştı. Gün ağarmaya az vakit kalmıştı, o üç arkadaş ise çoktan uykuya dalıp sarındıkları battaniyenin içinde sabaha kadar uyumuşlardı.


#2

Klişe bir isim ve söz. Metnin tamamını okuduğumda eleştiriye devam edeceğim. Umarım içerik de klişe değildir.


(Yılmaz Demir) #3

Aksine klişe bir isim değil. Yani en azından benim için değil çünkü onlar bir anlam taşıyor. Ayrıca altta ki sözün klişe olduğunu biliyorum. Geçici bir süreliğine koydum.

Metnin devamını okuduğunuzda tekrar yorum yaparsanız sevinirim. İyi okumalar.


#4

Klişe kelimesini olumsuz bir ifade olarak kullanmadım. Seçilen kelimeler klişe ama Ateş’in, Kılıç’ın ve Büyü’nün farklı bir efsanesini okuyabilme ihtimali beni hala heyecanlandırıyor. Sormak istediğim birkaç şey var. Bu ilk yazı denemeniz mi, daha önce kısa öyküler yazdınız mı? Bu kısım, tamamlanmış (tam bir düzenlemeden geçmiş demek istiyorum) metinden mi?


(Yılmaz Demir) #5

Öncelikle bu benim ilk denemem değil. Daha bir çok yazdığım yazı var. Şöyle ki tamamlanmış tek hikayem bu. Şuan 249 sayfası mevcut ancak baştan sona edite ihtiyacı var. Muhtemelen seninde gözüne o takıldı. Biliyorum çok hata var. Şuan da zaten düzelterek ve biraz da üstüne katarak devam ediyorum.

Ayrıca o Kılıç, Ateş ve Büyüye bir açıklık getirmek istiyorum; Kitabın 2. sayfasında bir yazı var, “Fantastik edebiyatı bana sevdiren, Tolkien, Martin ve Rowling’e sevgilerle.” diye. Kitabın ismini bu 3 yazardan esinlendim.

Kılıç: Tolkien
Ateş: Martin
Büyü: Rowling

Görüşlerin için teşekkür ediyorum.


#6

Evet, kesinlikle. Sormadan imla eleştirisinde (mi denir ona ne denir?) bulunmayayım dedim.

Giriş çok hızlı ve bilgi dolu olmuş (bana biraz Le Guin’i anımsattı: o da bilgi doludur ama yavaştır.) Bu hızlı girişin hem iyi yanı hem de kötü yanı mevcut. İyi yanı merak uyandırması ve sürüklemesi, kötü yanı beklentiyi arttırması. Okuyucu her bölümde bu hızı bekleyecektir bir süre sonra. Ama bildiğimiz üzere fantastik yolculuklarda molalar, dinlenmeler olur. Bu molalarda okuyucu sıkılabilir. Denge şart.


(Yılmaz Demir) #7

Hızlı başladığımın farkındayım ve dediğin gibi bilgilendirme ile ilerledim. Ayrıca ilerleyen kısımlarda da bilgilendirme var çünkü orada, kendi yarattığım bir evren var ve bazı şeylerin okuyucular tarafından öğrenilip, öyle devam etmeleri gerekiyor yoksa bir süre sonra kaybolabilirsiniz :slight_smile: Tabi bu hızlı başlangıç kitabın sonuna kadar aynı sürmüyor. Yer yer ağırlaşıp, yer yer tekrar hızlanıyor. Bunu koruduğumu düşünüyorum.

Biraz daha fikir sahibi olmak istiyorsan eğer hikayenin 2. bölümünü de paylaşabilirim.


#8

Neden olmasın? Bekliyorum :baris:


(Yılmaz Demir) #9

Bölüme geçmeden önce ufak bir not bırakmak istiyorum;
*Bölümler, Krallıklarda geçen olaylar üzerine dağılıyor. Yani Hronnildur’da ki olaylar, Aerilhaal’da ki olaylar gibi.
*Tek karakter üzerinden giden bir hikaye değil. O yüzden bölümler içerisinde bir birinden farklı karakterler ile gelişen olaylar var.
*Bu bölümde, yukarıda yazdığım gibi edite ihtiyacı var. O yüzden hataları mazur görün.
İyi okumalar diliyorum.


Hronnildur’da ki Olaylar

Hançer & Ok

Hronnildur, görkemli insan krallığı. Özgür Topraklardan Eriardor’a göç eden Luan ve kafilesi tarafından kurulan tek insan krallığı. S.Z’nın başlangıcından beri orada olan insanlar, Syl’lar tarafından eğitilmiş bir ırktır. Syl’lar, bugüne kadar yaratılmış en zeki varlıklardır. Görünümleri normal bir insan gibi olsa da onlar dan her zaman daha güzel olmuşlardır. Sarı saçları, uzun boyları ve pürüzsüz yüzleri vardır. Genellikle sarı saçlı olan Syl’lar arasından birisi vardı ki, Ridlore Lhunndril kırmızı saçla doğmuştur. Bu Syl’lar arasında imkansız gibi bir şeydir ve bunun haricinde, Ridlore’un doğumdan gelen büyü gücü de vardır. Syl’ların en kudretlisi olarak bilinen Ridlore, İnsanlara en çok yardım eden kişiydi. Ölümünde bir çok insan ağladı ve ağıt yaktı. Şiirler yazıldı. Şarkılar bestelendi ve Ridlore, İnsanlar tarafından asla unutulmadı. Bu yüzden şuan S.Z 2759 yılında bile insanlar, Ridlore’un krallığı Aerilhaal’a ve Galge Syl’larına büyük bir saygı ve sevgi göstermektedir. Ancak sadece orada yaşayan insan halkı böyledir. Bu durum, Hronnildur’un başına bir Syl geçtikten sonra değişmiştir. Normalde krallıkta, babadan oğula geçen bir sistem işlemektedir. S.Z 2281’de başa geçen Peruos Seu’zel, 108 yıl boyunca tahtta oturmuştur ancak hiç oğlu olmamıştır. Peruos öldükten sonra onun yerini kardeşi almak istemiştir ancak Peruos’un dayısı Ulrun Taeorn buna izin vermeyip kendisi geçmiştir. Bu, Hronnildur’u derinden yaralamıştır ve halk bu durumdan hiç hoşnut kalmamıştır. Ulrun’a, halk arasında “Luan’ın soyundan olmayan kral” lakabı takılmıştır. Ulrun zar zor 47 yıl başta kalmıştır ve bir isyan sırasında kafasına aldığı taş darbesi yüzünden ölmüştür. Bunun sonucunda 4 yıllık karanlık dönem başlamıştır. S.Z 2440’da Eriardor’un hükümdarı, Isorin Krallığı bu duruma el koymuştur ve Hronnildur’a bir Syl kralı göndermiştir. Bu durum, eskisinden de kötü karşılanmıştır ve 2440’da Rian’ın Yetimlerinin kurulmasına neden olmuştur. Isorin tarafından gönderilen Syl Kral Freon Odbary 160 yıl kadar uzun bir süre, Isorin krallığının da desteğiyle başta kalmıştır. Ancak halk bu duruma hiç alışamamıştır çünkü İnsan krallığını bir Syl’ın yönetmesi çok aykırı bir şeydir. Bu yüzden, Rian; S.Z 2600 yılında, en büyük suikastını gerçekleştirerek, Freon Odbary’i öldürmüştür. Bunun üzerine krallığa kendisi geçmiştir. Rian, Isorin krallığının baskısına 58 yıl kadar kısa bir süre dayanabilmiştir ve 58 yıl sonunda tahttan kendi isteğiyle inmiştir. Isorin krallığının o zaman ki kralı Yaghor Frorin, halkı isyana teşvik ederek, halk arasına gönderdiği kendi adamları sayesinde Rian’ı tahtından indirip, onun yerine şuan ki 24.üncü kral olan Ghorran Daron’ı koymuştur.

Hronnildur sokaklarında kol gezen Yetimler bütün krallık tarafından korkuyla anılıyordu. Bu Rian’ın Yetimleri birliği şöyle işliyordu; Birlik ikiye ayrılır, Ağ ve Aevann. Aevann Sylas dilinde Savaşçı demektir. Ağ’da bulunan Yetimler, eli kılıç tutmayan çocuklar tarafından oluşur. Bunlar en fazla 15 yaşlarına kadar orada kalırlar ve sonra rütbe alarak Aevann sınıfına girerler. Ağ, krallıkta olan biten her şeyi Rian’a anlatmakla sorumludur. Rian ise suikast planlarını yapar bazen kendisi katılır ama genellikle suikastlerini Aevann sınıfına bırakır. Aevann sınıfının en ünlü suikastçisi ise bütün Eriardor’a adını duyurmuş olan Victor’dur. Yetimler, ellerinin içinde Rian’ın Mührünü taşırlar. Bu işareti gören insanlar onların birer yetim olduklarını anlayıp, korkmalarına neden olur. Mühür şöyledir; Çember içerisinde büyük harfle Sylas Rünüyle “R” yazar. Çemberin üstünde sol taraftan sağa doğru şu yazılar yazılıdır. “Khul Ef Seunuld” Ancak üyelerin eline yapılan Mühür’de yazı yoktur. Sadece çember içerisinde “R” rünü vardır. Yetimlerin merkezi, Hronnildur surlarının dışındaki Mreylo tepesinin altındaki gizli mağaradır. Bu mağarayı taştan bir kapı korur ve bu taştan kapı ancak bir parola sayesinde açılır. Mağaraya girildiği sırada kapının üzerinde sadece meşale ışığının kızıl rengiyle görünen bir işaret vardır. Bu işaret Rian’ın Mührüdür. Parola ise işaretin hemen altına Sylas Rünleriyle yazılmıştır. Parola şu sözcüklerden oluşmaktadır; “Kimsin! Yetimsen Bilirsin Parolayı. Bu Issız Karanlıkta Işığa Ulaşmak İçin Yaratıcımıza Dua Et!” Parola sadece Yetimler tarafından biliniyordu. Parola: Syl’ların ve tüm kainatın yaratıcısı Cirû’ydu. Kapı, Yetimlerin en büyük yardımcısı olan Ed’z Lud-dar’ın büyüsünü taşıyordu. Ed’z o kapıya öyle bir büyü yapmıştı ki, hiç bir varlık o kapıyı, o parolayı söylemeden geçemezdi. Yetimlerin kaldığı mağara çok geniş bir alana yayılıyordu. Yer altından birçok yere bağlanan mağara, çok karışık bir sistemle çalışıyordu. Mağara kapısından girdikten sonra beş metre ileride aşağı doğru kırık taşlarla yapılmış yarı sağlam merdivenler bulunuyordu. Buradan dümdüz yaklaşık elli metre ileriye kadar gidilebiliyordu. Bu uzun koridorun sağ ve sol taraflarında birçok oda bulunuyordu. Elli metre ilerideki son oda Toplantı odasıydı. Ancak bütün mağara bu kadarla sınırlı değildi. Mağara daha derine kazılmıştı. Merdivenlerden indikten sonraki ilk kapı sağdaydı ve içerisinde kılıçlar, hançerler, oklar ve mızraklar toplanmıştı. Bu odanın karşısında ise yemekhane vardı. Cephaneliğin yanındaki kapı ise Victor’un odasıydı. Victor diğer Yetimlerden ayrı kalıyordu. Victor’un hemen yanında ise küçük bir oda vardı ancak içinde hiçbir şey yoktu yada öyle sanılıyordu. Odaya girildiğinde ise hemen karşılarında yine Rian’ın Mührüyle karşılaşılıyordu. Aslında orasıda gizli bir bölmeydi çünkü oradaki kapı, mağaranın asıl yerine gidiyordu. Mührün üstünde ufak bir delik vardı. Bu delik bir kolun sığacağı kadardı. Rian’ın mührünü taşıyan kişiler o delikten mühürlü ellerini sokup, karşı taraftaki gardiyanın görmesini sağlıyorlardı. Aksi takdirde, mühür olmayan bir el o deliğe girerse gardiyanlar tarafından anında kesiliyordu. Buranın böyle korunmasının nedeni ise yüzlerce Yetimin o kapının arkasında yaşıyor olmasıydı. Rian onları korumak için böyle bir sistem geliştirmişti. Kapıdan girince yedi metre sonra aşağı iniliyordu sonra tekrar bi on metre yürüyünce oldukça yıpranmış bir kapı çıkıyordu. Kapıyı itince büyük bir balkona çıkılıyordu. Balkonun, iki kolundan büyük merdivenler iniyordu. Bu mağara çok derin bir çukuru andırıyordu. Merdivenler oval bir şekilde aşağı yaklaşık kırkbeş metre boyunca iniyordu. Merdivenler teker teker bütün Yetimlerin odalarının önünden geçiyordu. Herbir oda kapısının üstünde bir tane meşale duruyordu. Bu meşaleler gece,ortamı pek aydınlatamıyordu ancak ay ışığı meşale ışığından daha fazla etki yaratıyordu. Büyük çukurun üstü yine Ed’z’in bir büyüsüyle kaplıydı. Ed’z’in hemen hemen yapamayacağı bir büyü yoktu. Çukurun üstü içeriden pürüzsüz bir camı andırıyordu ancak yukarıda öyle değildi. Üstü normal bölgenin bitki örtüsü görünümündeydi. Bu sayede kimse o çukuru fark etmiyordu ve geceleri ay ışığı tüm çukura ışık saçıyordu.

Kırkbeş metre aşağıda, tam sıfır noktasında fazla yüksek olmayan bir çıkıntı vardı. Bu çıkıntının üzerinde ise çemberden oluşan bir korkuluk vardı. Bu çıkıntıya çıkmak için ise ufak bir merdiven hazırlanmıştı. Hemen hemen her yerde görünen Rian’ın Mührü, burada o çıkıntının üzerinde kazınmış bir halde duruyordu. Ünlü Mühür bu çember üzerinde Yetim’lere yapılıyordu. Mührü ısıtmak için köşede ufak bir köz birikintisi vardı. Rian orada Mührün Demiri’ni ısıtıp Yetimlerin avcuna basıyordu. Bu mühür basma işlemi Yetimler için ilk iki hafta sancılı geçiyordu. Toplantı odasının içerisinde, Rian’ın oturduğu Taş Tahtın hemen arkasında bir kapı daha vardı. Bu kapının ardında ise Rian yaşıyordu. Toplantı odasının sol tarafında ise çok uzun bir koridor vardı. Bu koridor, Hronnildur’a bağlanıyordu. Yetimler bu sayede krallığa girip çıkabiliyorlardı. Bu koridorun bittiği yerde yine bir kapı vardı ve bu kapıda gardiyanlar tarafından korunup, parolayla açılıyordu. Hronnildur şehrinin surları büyüktü ve surların içerisinde ova veyahut gezinilecek bir bölge pek fazla yoktu. Sadece evlerden ve büyük binalardan oluşan bölge savaşlarda güçlü bir savunma yapabiliyordu. Yetimlerin krallığa girip çıktığı yer ise krallığın merkezi olan Luan Meydanındaki doğu yoluna fazla uzak olmayan, sade sıradan görünümlü bir ev idi. Ev Yetimler tarafından kullanılıyordu ancak bunu diğer insanlar bilmiyordu çünkü o evde yaşayan insanlar Rian tarafından gönderilmiş Yetimlerdi ancak bunlar farklıydı. Ellerinin içinde Rian’ın Mührünü taşımıyorlardı. Mührün olmaması onları diğer insanlardan gizlenmelerini sağlıyordu. O yüzden onlar normal bir insanmış gibi davranıyorlardı. Evin içinde aşağı kata inen bir merdiven vardı ve merdiven bir kapıya iniyordu. Kapı açıldığında ise oda normal bir kilerdi. Ancak orada sağdaki büyük dolapta mağaraya giden kapı vardı. Dolabın kapağı açıldığında, elbiseler ve bazı araç gereçler vardı. O araç gereçlerden biriside tiz bir şekilde ses çıkartan metal parçasıydı. Bu metal parçasından iki tane vardı. Bunları birbirine vurduklarında çıkardığı ses kapının açılmasına neden oluyordu. Kapıyı arkadaki gardiyanlar açıyordu. Kapıya vurup veya başka bir ses çıkartılırsa kapı asla açılmazdı, kapının açılması için gereken şey o metal çubuklardı.

Sonbaharın ilk günlerinde yine bir suikast girişimi için Rian, Aevann’ları toplama kararı verdi. Mağara’daki toplantı odası on kişiye kadar alabiliyordu. Odanın etrafı taş ve toprak karışımı duvarla örülüydü. Uzunlamasına taştan bir masa oturtulmuştu odanın ortasına. Masa’nın üzerine Rian’ın Mührü oyulmuştu. Mührün hemen üstünde Sylas rünleriyle Rian’ın bir sözü kazınmıştı. “Und-reed. Hurr ghu ra, ru sareound.” Duvarlarda ise, her bir sandalye sayısı kadar meşale yakılmıştı. Bu meşaleler sandalyelerin tam arkasında kalıyordu.

Toplantı zamanı gelmişti ancak dokuz üye ve birde Rian’ın olması gerekirken odada yaklaşık sekiz tane üye vardı. Rian, üyelerin büyük taştan masanın etrafında toplanmasını söyledi. Sarı kısa saçlara sahip Rian, uzun boyu ve yeşil gözleriyle bir Syl’ı andırıyordu. Stratejisi, disiplini, karakteri ve zekası insanlardan bir kademe üstündü. Uzun boyu ve hafif kaslı bir yapısı vardı. Düz çenesinde çok az sakallar çıkmıştı. Rian masanın baş köşesindeki taştan sandalyesine oturdu ve gür ses tonuyla, “Herkese merhabalar kardeşlerim. Sanıyorum burada toplanmamızın nedenini çoğunuz biliyorsunuz.” Ardından hepside evet dercesine kafasını hafifçe salladı. Bu dokuz kişi arasında birisi eksikti ve Rian’ın gözleri ise onu arıyordu. Eksik olan kişi Victor’du. Victor çoğu toplantıda böyle yapar, geç kalırdı. Yine aynısı olmuştu ve Rian artık bundan bıkmıştı. Elini iyice sıktı, sinirlenmemeye çalışarak.

“Victor nerede?” diye sordu. Herkes başını eğdi, konuşmak istemediler. Bir süre daha bekledikten sonra Victor ağır adımlarla, süzüle süzüle odaya girmişti. Meşale ışıkları yüzüne vurduğunda gözleri kızıl-mavi bir şekilde parlamıştı. Suratındaki yara çok net bir şekilde görünüyordu. Omuzlarını bir el boyunda geçen uzun bağlı kara saçları kirden dalgalanmıyordu bile. Gözlerini Rian’a çevirdi ancak Rian hâlâ sinirliydi, Victor yerine oturmaya giderken Rian elini aniden havaya kaldırdı.

“Victor! Yanıma gel.” dedi sinirden parlayan gözleriyle. Rian sinirliydi çünkü Victor’un bu hali onu resmen deliye döndürüyordu. Victor yerine hiç oturmadan Rian’ın yanına doğru yürümeye başladı. Parmaklarını garip bir şekilde oynatarak yürüyordu. Diğer üyeler bunu yapmasını garip bulsada Victor bunu yaptığının farkında değildi. Takıntı haline gelmişti bu ve asla yapmadan duramıyordu. Yürürken arada bir sakalıyla oynarak gayet sakin bir şekilde Rian’ın yanına geldi ve kafasını Rian’a doğrultarak.

“Ne istemiştiniz efendim?” diyerek reverans yaptı. Ancak Rian, beklenmedik bir şekilde Victor’un göğüs kafesine hızlı bir yumruk indirerek onu geriye düşürdü. Victor nefes nefese kalmıştı, diğer üyeler ise bu olay karşısında iyice şaşırmış ve gözlerini kırpmadan onları izliyorlardı. Victor bir süre daha yerde yatmıştı sonunda Rian içindeki öfkesini dışarı vurdu.

“Bu halinden bıktım Victor. Kendine çeki düzen vermelisin artık. Bu hareketlerinle hiç kimseye bir faydan dokunmuyor!” diyerek bağırdı. Sesi bütün odada yankılandı ve ses dışarı çıkarak birçok üyeye daha ulaştı. Victor hâlâ yerdeydi, kalkmayı istiyordu ama beceremiyordu çünkü Rian öylesine güçlü vurmuştu ki Victor bir süre yerde kıvrandı. Hafifçe kafasını kaldırdı, gözleri resmen alev gibi parlıyordu. Sağ elini yere koydu ve oradan güç alarak kalktı, sol eli ise hâlâ göğsünün üzerindeydi çünkü göğsü hâlâ sızlıyordu. Ayağa kalktı, derin bir nefes aldı.

“Rian! Bana böyle davranamazsın,” diyerek bağırdı ancak göğsünü ovalamaya devam ediyordu. “Ben işimi iyi yapıyormuyum? Evet yapıyorum. Gerisi seni ilgilendirmez! Ben Victor’um. Isorin Krallığının 6.ncı Kralı Yaghor Frorin’in katiliyim. Bana elini kaldıramazsın!” diyerek ünlü hançerini eline aldı ve Rian’a doğrulttu. Rian gülüyordu, oturduğu yerden kalktı, omuz silkerek. “Beni bu küçük hançerinle mi öldüreceksin?” diye alaycı bir şekilde sordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Victor halen sinirliydi, ellerinde titreme yoktu. Ciddi bir şekilde karşısında dikilip hançeri doğrultmuştu.

”Bu hançer, onlarca güçlü insanın kanına bulandı. Senin canınıda rahatlıkla alacaktır.” diyerek hançeri aniden Rian’a savurdu. Rian hançerin geldiğini göremedi ve hançer Rian’ın sol omzuna girdi. Victor aniden hançeri tekrar çıkardı ve sıcak, kızıl kan önce masayla sonra da taş zeminle buluştu. Rian aniden kendini geriye atarak kenara çekildi, üyelerden Victor’a en yakın olanı ise Victor’a atılarak onu durdurmaya çalıştı ancak hiçbir şey yapamadı ve Victor onuda etkisiz hale getirerek, yere fırlattı. Victor üyeyi yere fırlattıktan sonra kafasını diğer üyelere çevirip onlara,

“Bir daha böyle bir şey yapmaya kalkarsanız,” daha fazla konuşamadı çünkü göğsü hâlâ sızlıyordu. Sonra derin bir nefes alarak, “Yerde cansız bedeniniz yatar!” diye tehdit etti. Rian’ın omzu hâlen kanıyordu, birkaç üye başında durup, yardım ediyordu.

“Bu kadarı yeterli mi Rian?”diye sordu Victor, elinde hançerini temizlerken,

“Bu kadarı yeterli Victor. İkimizde kavganın devam etmesini istemiyoruz, değil mi?” diye tereddüt içerisinde sordu. Victor önce Rian’ın gözlerinin içine sonra dönüp diğer üyelere baktı ve elini sakalının ucuna götürererek.

“Bu sana bağlı Rian. Bunları başlatan sensin. Benim seninle bir sorunum yok.” Rian yorgun ve birazda şaşkın gözüksede bu işin bu konuma geleceğini düşünmüyordu ve istemiyordu. Rian, Victor’u her zaman sevmişti. En gözde adamı ve birliğin en önemli adamıydı. Çoğu suikastını ona yaptırır ve ondan hiç şüphe duymazdı. Rian yerde, omzunun yaydığı güçlü acı içerisinde kıvranarak oturuyordu. Victor’la konuşmak için, yanındaki Yetimlerden birisine tutup ayağa kalktı. Ardından Victor’a yaklaşıp sağ elini omzuna koydu.

“Bunun devam etmesini bende istemiyorum tabii ki,” dedi ancak Victor hâlâ huzursuzdu. Omuzundaki Rian’nın elini itti. “Buraya toplantı için geldim. Görevimi söyle, sen benden kurtul, bende senden kurtulayım. Burada durdukça sinirlerim her daim gerilmiş olacak.” dedi ve bir iki adım geri giderek Rian’dan uzaklaştı. Rian’ın, Victor’un bu hareketlerine tahammül etmesinin nedeni; Victor’un bu birliğin en önemli üyesi ve arkadaşı olmasıydı. Aksi takdirde onun yerinde başka birisi olsaydı çoktan Isorin Salonlarında oturuyor olurdu. Ancak söz konusu Victor olunca Rian ister istemez alttan alıyordu.

“Tamam. Senin istediğin gibi olsun, görevin; Ratlu Laureen’i öldürmek.” diyerek emir verdi.

Victor ise. “Hiç kimse ölümden kaçamaz, hiç kimse benden kaçamaz.” diyerek elinde ki hançeri taştan masaya öyle güçlü sapladı ki masa çatladı ve Victor. “Bu da benden size hediyem olsun.” dedi. Hançer’in taş sapında büyük harfle V yazıyordu. Çok keskin ve hafif olan hançer çok güçlü fırlatıldığında girdiği noktadan diğer taraftan çıkabiliyordu. Victor hançeri sapladıktan sonra ağır adımlarla odadan çıktı karanlıkta gözden kayboldu. Rian yanında yardım amaçlı duran iki üyeye doğru dönerek,

“Siz ikiniz Victor’un arkasından gidin ve bir terslik olursa ona yardım edin.” dedi sızlayan omuzunun acısını hissetmemeye çalışarak. Rian her ne kadar Victor’un hareketlerine zor dayansada, Victor’un ölümü Yetimler için büyük bir sorun yaratırdı. Sonrasında o iki Yetim Victor’un arkasından yola koyuldu.


(Yılmaz Demir) #10
  1. Bölüm biraz uzun olduğundan bütün bölümü kabul etmedi :slight_smile: O yüzden bir kısmını da buraya atıyorum.

Hava kararmıştı, soğuk rüzgarlar doğudan esiyordu ve soğuk havanın kol gezdiği bu aylarda, Yetimler suikastlerine devam ediyordu. Laureen hanesinin evi, Hronnildur’un sınırlarının hemen dışarısındaydı. Büyük sayılmayacak bir surla çevrilmiş ev, yanlarında ufak tefek kulübelerle doluydu. Laureen evi, Hronnildur surlarının hemen aşağısında Güney Doğu kısmındaydı. Laureen evinin hemen arkasında Hronnildur’un surlarıyla birleşmiş bir orman bulunuyordu. Orman sık ağaçlar ve gür köklerle doluydu. Dışarı taşan ağaç kökleri, orman içindeki gezinti olanağını düşürüyordu.

Laureen evinin surların üzerinde ise sadece iki okçu vardı. Kapıyı 10 tane gardiyan koruyordu onun dışında kulübeleride koruyan 10 tane gardiyan daha vardı. Bu kulübeler, Laureen hanesine hizmet eden köleleri barındırıyordu ve bazı kölelerde Ratlu’nun yaptığı köle ticaretinde satılıyordu. Ratlu, ülkedeki tek ve en büyük köle taciriydi. Uzak topraklardan, ender rastlanan eşyalar ve bitkiler getirirdi. Srianweiss adasına giden ilk insan ünvanını da kendisi taşımaktadır. Adaya Logroth krallığının kurduğu liman sayesinde gidip gelebiliyordu. Roth Limanı sayesinde adadan zehirli veya yararlı bitkiler, altın kolyeler, gümüş çanaklar, elmas yüzükler ve güneşin bile kıskanacağı türden parlak yakutlar getirtirdi. Srianweiss adasındaki tek krallık olan Logroth Krallığı’nın sahip olduğu İlarain Şehrini, ticareti için kullanıyordu. Ayrıca Ratlu, Hronnildur’da önemli bir pozisyona da sahipti.

Victor karanlık bir gecede surun kapısına yaklaşıyordu. Hiçbir şeyden çekinmeyerek, o ünlü hareketini yapıyordu. Baltasını yerde sürükleyerek gelen Victor, okçuların ve diğer gardiyanların dikkatini çekmişti. Okçulardan birisi bu sesten rahatsız olup, yanındaki arkadaşına.

“Bu seste ne böyle?” diye merakla sordu. Yeşil ve grinin birbirine girdiği bir zırh giyiyordu. Çelik miğferinin önü açıktı. Sesi duyduktan sonra ellerinde ok ve yayı hazır bir şekilde bekletiyorlardı. Diğer arkadaşı ise sessizliğini bozmamıştı, karanlığa derin derin bakarak düşünüyordu. Sonunda diğer arkadaşı. “Sana dedim Dran, neden sessizce duruyorsun, bir şeyler söyle.” diyerek Dran’i dürttü. Dran birden sıçrayarak, okunu gerdi ve karanlığa doğru bir tane ok fırlattı. Gözden kaybolan ok sessizce karanlığa gömüldü. Thand birden irkildi ve Dran’a dönerek. “Bunu neden yaptın dostum?” diye şaşkın gözlerle sordu. Thand endişelenmişti. Soğuk havanın etkisi güçlüydü. Dran titriyordu, kalp atışları hızlanmıştı. Victor ise çıkardığı sesi bırakıp normal yürümeye başladı. Bu iki okçuyuda şüphelendirmişti. Thand tekrar Dran’ı dürterek,

“Dostum konuşsana, beni korkutuyorsun.” Thand gerçektende korkmaya başlamıştı. Victor’un gelişi, etrafa soğuk bir hava getirmişti. Dran, arkadaşına baktı, kısık ve pek bir anlaşılmayan ses tonuyla,

“Bu, Victor.” dedi, sesinde korku ve öfke vardı. Thand tam duyamamıştı.

“Ne diyorsun?” diye tekrar sordu. Dran bu sefer biraz daha yüksek sesle,

“Bu, Victor!” Thand bunu duyunca gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu, birden irkilip yayına sarıldı ve hemen okunu kaptığı gibi yayına taktı ve karanlığa nişan aldı. Dran deliye dönmüştü, ilk önce içinden, “Bu, Victor!” diye tekrarlasada bir süre sonra sesli bir şekilde bunu söylemeye başlamıştı.

“Victor!.. Victor!.. Victor!” git gide sesi yükselen Dran, sonunda yüksek sesle bağırarak, “Bu Victor!” dedi. Karanlıktan öylesine güçlü bir hançer fırladı ki Dran’in boğazını parçalayarak, hançer diğer taraftan çıktı. Cansız beden surun üstünden yere düştü. Thand gözlerine inanamadı, korkuyla ve heyecanla beraber karanlığa bir ok salladı ancak diğer oku takamadan Victor bir hançer daha yollayarak Thand’ı gözünden vurdu. Thand’da surdan aşağı, Dran’in üzerine düştü. İki cansız beden surun hemen dışında yatıyordu. Diğer yandan, gardiyanlar ise ayaklanmış, on tane gardiyan bir yerde toplanıp kapının hemen arkasına geçmişti. Bütün gardiyanlar, gelenin Victor olduğunu öğrenmişti. Kapının arkasına güçlü bir savunma yapan gardiyanlar sessizce Victor’u bekliyordu. Victor artık karanlıktan çıkmıştı. Surun taşları güçlüydü ancak kapısı öyle değildi. Gri taşların üstünde hanenin sancağı dalgalanıyordu. Kapının karşısına geçti, kapı tahtadandı ve pek korunaklı bir şey değildi. Kapının üzerinde bir baş sığacak şekilde oyulmuş kapaklı bir delik vardı. Meşe odunundan yapılmış kapının üzerinde aşağıya doğru inen çizgiler vardı. Gardiyanlar iç taraftan kapının sürgüsünü indirmişlerdi ve Victor’u bekliyorlardı. Kapının iki tarafında da meşaleler vardı. Victor, kapının karşısında durdu. Baltasını kaldırdı ve güçlü bir şekilde kapıya vurdu. Kapı yıkılacak gibi oldu ancak arkasında duran on kişi güçlü bir şekilde kapının yıkılmasını engelledi. Toplam yirmi gardiyan vardı surun arkasında. On tane gardiyan kapıyı koruyor diğer on tanesi ise kulübelerin başında bekliyordu. Ratlu halen uyuyordu ancak uykusu kaçacak gibiydi. Kapının karşısında Victor karanlık bir gülüş attı.

“Hepiniz de benden korkuyorsunuz değil mi?” diye sordu, kapının arkasındaki gardiyanlara. Sesi alay doluydu. Yüzünde ise garip bir gülümseme vardı. Arkadan hiç bir ses çıkmamıştı. Victor yine gülümsedi ve bu sefer gülümsemeyle beraber baltasını tekrar kaldırarak kapıya geçirdi. Kapı yarılmıştı, o yarıktan diğer taraftaki gardiyanlar gözüküyordu. Victor tekrar hamle yaparak, baltayı kapının içine soktu ve baltanın sivri ucu arka taraftaki gardiyanlardan birkaçını yaraladı. Bu yüzden kapının savunması zayıfladı, Victor tekrar kapıya güçlü bir hamle yaptı ve bu sefer kapı olduğu gibi yıkıldı. Yaklaşık dört tane gardiyan kapının altında kalarak feci bir şekilde can verdi. Diğer altı tanesi ise geriye çekildi ve savunma pozisyonu alarak Victor’u bekledi. Baltasını yere koydu sürükleyerek gardiyanlara doğru gitmeye başladı. Victor; tahta sur kapısının üzerine bastığında kapı gıcırdadı ve her bir adımda kapının ince, dar aralıklarından kanlar kapının yüzeyine doğru süzüldü. Her adımda gardiyanlar dahada korkuyordu, bir süre sonra gardiyanlardan birisi hızla Victor’un üstüne doğru koştu, gardiyan amaçsızca koşuyordu ama Victor için tehlike arz etmiyordu. Victor çok kolay bir şekilde gelen gardiyanı öldürdü. Kapı yıkıldığı zaman çok güçlü bir ses çıkmıştı ve bunun sonuncunda köleler uyanmıştı ayrıca Ratlu’da uyanmış avluya bakan penceresinden gözleri kısık bir şekilde kapıya bakmaya çalışmaktaydı. Victor’un karşısında on beş tane gardiyan vardı. Ortalardan birisi, arkadaşlarına bir şeyler söyledi ve yaklaşık üç tane gardiyan eve doğru koşmaya başladı. Victor hâlâ gülüyordu, içinde hiç korku yoktu. Gardiyanlar aniden çember halini alarak Victor’u kıstırdılar. Victor baltasını yavaşça yere bıraktı ve nazikçe dizlerinin üstüne çöktü sonra ellerini havaya kaldırdı.

“Bu kadar oyun yeter değil mi?” Yüzündeki karanlık ifade hâlâ yerindeydi. Gardiyanlardan birisi yavaşça Victor’un arkasından yaklaşıp ellerini bağlamak istedi ancak Victor, hızlıca dönerek yaklaşan Gardiyan’a yerdeki baltasını kaldırıp sapladı. Ardından baltayı çok güçlü bir şekilde fırlatarak oradaki bir gardiyana sapladı. İki gardiyan aynı anda ölmüştü. Gardiyanlar daha fazla beklemeyip hemen hepside Victor’un üzerine çullandı ancak Victor, üzerinde getirdiği hançerleri bir bir Gardiyanlara sapladı ve yaklaşık yedi tane Gardiyan kalmıştı. Victor geri çekilerek, baltasının saplı olduğu gardiyandan baltasını aldı tam o sırada gözü, eve takılmıştı. Evin kapısında hareketlenmeler vardı, Ratlu; karısı ve oğlu Erran’la beraber arka kapıdan kaçmaya çalışıyordu. Victor bunu gördüğü anda hızlanmaya başladı ancak ilk başta dikkatini dağıtmıştı, bu yüzden gardiyanlardan birisi hızlı bir hamle yaparak Victor’un omzunu ani bir kılıç hamlesiyle sıyırdı. Victor sinirlenmişti. Geriye adım attı ve onu yaralayan kişinin gövdesine baltasını çok sert bir şekilde sapladı. Victor neredeyse hiç yorulmamıştı. Geriye kalan gardiyanlar, nefes nefese olacak olayları düşünüyordu. Victor’un yüzünden gülümseme neredeyse hiç eksik olmuyordu. Baltasını kaldırdı, ucundan taze sıcak kanlar damlıyordu. Gardiyanlar neredeyse korkudan titriyorlardı ve bazıları ise çok kısık bir şekilde Cirû’ya dua etmeye başlamıştı bile. Victor son bir derin nefes daha alarak ileriye atıldı, hemen karşısında gördüğü ilk gardiyana baltayı savurdu ancak gardiyan karşıladı. Hemen ardından Victor’un arkasında bulunan bir gardiyan haince saldırdı ancak Victor bu hamleyi görerek ileri atıldı ve hamleden kurtuldu. Victor sinirlenmişti, hiçbiri saldırmıyorlardı ancak o saldırdığında ise hepsi birden üstüne geliyordu. Victor uzaklaştı, gardiyanlar sıra haline gelerek Victor’un karşısında durdular. Victor, baltayı aniden fırlattı ve kısa boylu gardiyanın göğsüne sapladı sonra hemen hançerlerini eline alarak bir bir öldürmeye başladı tâki hançeri bitene kadar. Hançeri bittiğinde yaklaşık iki tane gardiyan kalmıştı. Eli boş bir şekilde bekliyordu. Gardiyanlar bu sefer Victor’un hançeri olmadığını gördüklerinde Victor’a doğru koşmaya başladılar. Victor gelen kılıç hamlelerini çok zor bir şekilde atlatarak kendisini baltasının saplı olduğu adamın yanına attı. Baltasını eline aldığında yine karanlık bir gülüş attı ve gardiyanlara doğru koştu. Gardiyanlar da aynı hızla ona doğru koştu ve kılıç ile balta çarpıştığında kulakları sağır edecek bir ses yayıldı. Savaş çok uzamıştı ve Victor her geçen dakika daha da sinirleniyordu. Ratlu kapıdan çıkmıştı, artık gözden kaybolmuştu. Victor bu duruma iyice sinirlendi. Koşup Ratlu’yu yakalamak istedi ancak bu gardiyanlar ona engel oluyordu. Gardiyanlardan birisi koşmaya başladı ve diğeri olduğu yerde kaldı. Victor bunu değerlendirerek, ona doğru koşan gardiyanı rahatlıkla öldürdü. Diğer gardiyan ise korktuğundan koşmamıştı ve elinde ki kılıcını yere atarak dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini birleştirdi ve kısık sesle Sylas dilinde. “Ku bif’ad Cirû. Kund und-erud arct’l loerden. Und-narud ra’l yug ku. Isorin chalore hatd pi hund ku ead.” diye bazı kelimeler fısıldamaya başladı. Bu onların ölüm duasıydı. Anlamı ise. “Beni kabul et Cirû. Ölümün soğukluğunu hissettirme bana. Karanlığın beni almasına izin verme. Isorin salonlarına girmek için sana yalvarıyorum.” idi. Victor bunu duyunca yavaşladı. Baltasını hafifçe indirdi ve gardiyan bunu görünce gözleri açıldı. Sevinmeye başlıyordu ama duaya da devam ediyordu. Victor yavaş yavaş adımlarla gardiyana doğru yürüyordu, öldürmeyecek gibi duruyordu ancak gardiyan ile arasından bir, iki adım mesafe kaldığında Victor baltasını aniden kaldırıp gardiyanın kafasının hemen yanından saplayıp, vücudunun yarısına kadar yardı. Ardından baltasını çıkartıp, eve doğru yürümeye başladı. Cansız beden çamur ile buluştuğunda toprak kan ile ziyafet çekiyordu. Victor yerden birkaç tane hançerini alarak eve yaklaştı. Ratlu çoktan kapıdan çıkmıştı bile. Ay ışığı, Victor’un yüzünü çok net gösteriyordu. Hızlı adımlarla ilerlemeye başladı, aynı zamanda Ratlu’da hızlı adımlarla Hronnildur’un doğu kapısından geçmeye gidiyordu. Laureen evi ile Hronnildur’un doğu kapısı arasında ufak ancak sık ağaçlarla dolu bir orman vardı. Ormanın adı Luan’ın oğlunun adı verilmişti, Rai. Victor ay ışığı eşliğinde arka kapıya gidiyordu. Kölelerden birisi Victor’u, yüzünde ki yaradan tanıdı ve aniden bağırarak.

“Bu Victor! Victor bizi kurtarmaya gelmiş. Çok yaşa Victor!” diyerek diğer köleleride ateşledi. Önce bir sessizlik oluşmuştu ancak sonrasında herkes hep bir ağızdan. “Victor! Çok yaşa Victor!” diyordu. Victor arka kapının nerede olduğunu bulmuştu ancak kapının başında üç tane gardiyan bekliyordu. Ratlu işini sağlama almak için gardiyanları kapıya koymuştu. Akıllıca bir hareketti bu ancak Victor’u durdurmaya yetmeyecekti. Victor hızını hiç kesmeden gardiyanların üstüne atladı. Baltasıyla beraber atladığı ilk gardiyan ağır yara almıştı. Diğer gardiyanlar ise düşmüş ve geriye doğru birkaç adım atmıştı. Victor’un kaybedecek zamanı yoktu, kapıdan çıktı. Arkasını döndü ve bir elini havaya kaldırarak.

“Eğer yaşamayı istiyorsanız,” elini indirip bu sefer diğer elinde ki hançeri kaldırdı. “Beni takip etmeyin. Yaralı arkadaşınızı kurtarın.”Aniden arkasını dönüp ormana girdi, bir daha da arkasına bakmadı çünkü gardiyanların gelmeyeceğini biliyordu ve öylede olmuştu. Gardiyanlar bir ses bile çıkarmadan orada bir süre yaralı arkadaşıyla ilgilendikten sonra avluya dönüp hayatta kalan arkadaşları varmı diye kontrol ettiler ve sonra yaralı arkadaşlarıyla beraber oradan ayrılıp, avluyu terk ettiler.

Victor ise ormana girmişti. Ormanın karanlığını ay ışığı parçalıyordu. Ratlu ve ailesi ise ormanı yarılamıştı ancak Ratlu zorlanarak yol alıyordu çünkü karısı karanlıkta koşarken ağaç köklerine takılarak düşüyor, zaman kaybettiriyordu. Victor, rüzgar gibi ormanı delerek Ratlu’nun görüş alanına girmişti. Doğu kapısının meşaleleri uzaktan seçiliyordu. Ratlu ve karısı bağırmaya, yardım istemeye başlamıştı ancak ses, kurt ulumaları ve baykuşların çığlıkları arasında kayboluyordu. Victor iyice yaklaştı, Ratlu’nun korkusu daha da yükselmişti. Koşmaya devam ettikleri sırada Ratlu, karısının yanında olmadığını fark etti. Karısı arkada, sabit bir şekilde duruyordu, bir elini kaldırdı oğlu Erran’ı işaret ederek. “Kaçın!” diye mırıldandı, ardından bedeni yükünü kaldıramayıp yere yığıldı. Erran gözyaşlarını tutamadı ve ağlayıp. “Anne!” diye bağırmaya başladı. Ratlu oğlunun hayatını göz önüne alarak kaçmaya devam etti. Doğu kapısının meşale ışıkları iyice netleşmişti. Ratlu’nun karısı Ruyn, sırtından; Victor’un attığı hançer ile öldürülmüştü. Ratlu, kapıya çok yaklaşmıştı, ormanın çıkışına gelmişlerdi ancak Victor bir hançer daha yollayarak Ratlu’nun ayağına sapladı. Ratlu aniden yere düştü, Erran’da beraberinde yere düşmüştü. Ratlu Erran’ı itekleyerek. “Koş oğlum. Tüm gücünle kapıya doğru koş.”

Erran tüm gücüyle koşuyordu. Küçük bacakları, büyük adımlar atmaya çalışıyordu. Gözlerinde ki yaşları silerek koşmaya devam ediyordu. Bir an durup geriye, babasına baktı. Karanlıkta derin bir silüet gördü. Babasına eğilip elinde ki ufak şeyi babasına doğrulturuyordu. Bu Victor’un hançeriydi. Erran izlemeye devam ediyordu, Ratlu’nun nefes alış verişi sırasında çıkardığı duman, sis gibi etrafa yayılıyordu. Bir süre Victor, elinde hançeriyle Ratluya baktıktan sonra aniden hançeri Ratlu’nun boğazına sapladı. Kan soğuk havada dumanla beraber toprağa yayıldı. Victor hançeri boğazından çıkardı ve Ratlu’nun üzerine sildi tam o anda ise gözlerini ileriye Erran’ın üzerine dikti. Erran üzerinde karanlık bir gücün kol gezdiğini hissetti ve ürperdi. Birkaç saniyeliğine düşünme yetisini kaybetti. Ardından soğuk havanın darbesi Erran’ı titretmeye başladı. Bacaklarında ki sızlama beline doğru vuruyordu. Victor, sakin bir şekilde Erran’ı izledi sonra birden elinde ki hançeri Erran’a fırlattı. Erran kala kalmıştı, hançer kulağının hemen yanından geçerek yanında ki ağaca saplandı. Erran kafasını yana çevirdiğinde; hançerin üzerinde, hayatı boyunca hiç unutamayacağı o işareti gördü. Kafasını tekrar Victor’a çevirdiğinde, Victor orada yoktu. Erran ormandan çıktı, bacaklarının ağrısı daha da artmıştı. Bacak ağrısının yanında kalbinde ve karnında belirleyemediği bir ağrı belirmişti. Ormandan çıktıktan sonra kapının okçularına gözüktü. Okçular Erran’ı ilk gördüklerinde yavru bir ayı olduğunu düşündüler ancak çocuk yere yığılmadan önce, “Yardım Edin.” diyerek okçuların, kendisini bir insan sanmalarını sağladı. Okçular yere yığılan Çocuğu gördükleri anda kapıları açarak Erran’ı yerden kaldırıp içeriye, bir hekimin yanına götürdüler.

Diğer yandan, Victor Laureen evine geri gelmişti. Arka kapıdan girerek, kanlı avluya adımını attı. Avlu kanla boyanmıştı. Vücut parçaları, kırık kılıçlar, Victor’un hançerleri. Victor her bir adımda mutlaka bir şeylere çarpıyordu. Köleler kulübeleri dışına çıkarak özgürlüğün tadını almaya çalışıyorlardı. Köleler tekrar Victor’u gördüklerinde bir çığlık kopartarak gür bir sesle. “Çok yaşa Victor!” demeye başladılar. Hızlı, seri adımlarla dış kapıya giden Victor, her adımında gri pantolonunun paçalarına kan sıçratıyordu. Tahta kapının üzerine çıktığında yine bir gıcırdama koptu ve Victor kapının üzerinde aniden durdu. Arkasına dönerek kölelere. “Gelin! Özgürlüğünüz bu kapının ardında!” diyerek köleleri yanına çağırdı. Victor ay ışığının loş gri renginde, Raskhâlâr Kûm’a benziyordu. Köleler onu süzdükçe; korkuyu ve heyecanı aynı anda yaşıyorlardı. Yüzünde ki yara izi, sakalının karanlığı, saçının siyah rengi üzerinde ki toz tabakası, hepsi ay ışığında gözler önündeydi.

Kurt ulumaları kesilmişti, gökyüzünü kara bulutlar kaplamış ay ışığını engellemeye başlamıştı. Victor yürümeye başladı, baltasını sırtına attı ve arkasından gelen kölelerle beraber evden uzaklaştı. O sırada Rian’ın gönderdiği iki gizli yetim ise, avluda çıkan kavgadan sonra Victor’u gözden kaybetmişlerdi ve onlar da geri Yetimlerin kaldığı yere gidip olanları Rian’a anlatmışlardı. Rian başta sinirlenip, gönderdiği o iki üyeye küfürler etsede siniri geçmişti. Victor mağaraya girdiğinde, Rian soğumuş kor rengi gözleriyle Victor’u süzüyordu ancak Victor bir iki adım ileriye geldiğinde, arkasından gelen köleler Rian’ı şaşırtmıştı. Victor hiçbir şey demeden odasına doğru gitti. Tahta kapıyı açtığında bir an durup Rian’a. “Onları bizden birisi yap. Onlar artık özgür.” dedikten sonra odasına girip kapıyı kapattı. Rian’ın şaşkınlığı geçtiğinde; uzun koridor’u onlarca köle doldurmuştu. Rian onları sevinçle karşılayıp, yemek, giyecek ve kalacak yer ayarladı. Artık onlar da birer Yetim’di.


(Stormfather) #11
  1. Kısmı okudum gözüme batan tek şey ilk başta çok fazla bilgi vermişsiniz bunu keşke kitabın geneline yaysaymışsınız .

(Yılmaz Demir) #12

Aynen bunun bende farkındayım ve 1. kısımda bir çok yeri değiştireceğim. O bilgileri kitabın geneline yaymak en mantıklısı.


(Yılmaz Demir) #13
  1. bölümü de paylaşmak istedim. İyi okumalar.

Aerilhaal’da ki Olaylar

Gölge & Bilgi

Galge ormanının yeşil örtüsü güneşin ateşiyle parlıyordu. Ormanın ortasına kurulan Aerilhaal krallığı, Eriardor’un en önemli krallıklarından birisiydi. Kurucusu Ridlore Lhunndril Syllar arasında doğumla gelen büyü gücüne sahip tek kişiydi. Kızıl saçları Syl’lar arasında görülmemiş bir şeydi.

Krallığın surları yeşil yosunlarla kaplanmış, kalın taşlarla yükseltilmişti. Köşe noktalarına 20 metre boyunda devasa gözcü kuleleri yerleştirilmişti. Krallık çok geniş bir alana yayılıyordu. Büyük Kızıl Kale krallığın tam ortasındaydı. Kaleyi ise onun yarısı büyüklüğünde 5 tane kale besliyordu. Etraflarında ise yüzlerce bina vardı. Demirciler, pazarlar, ahırlar, hanlar, evler vs. yüzlerce bina krallığa can veriyordu. Aerilhaal’da, Mêu’nun gelmiş geçmiş en büyük kütüphanesi bulunuyordu. Diyarın hiç bir yerinde bulunmayan bilgiler, büyüler, çeşitli yazılar burada duruyordu. Kadim zamanlarda kaşifler Mêu’yu araştırmaya çıktığında bir çok bilgi edinmişlerdi. Bir çok ada keşfetmişlerdi. Bunlardan en önemlisi ise Donmuş Ada olarak bilinen, Kuzeyin Ötesi adı verilen bölgede bulunan adaydı. Ada, tahminen 400 bin yıllıktı. 400 bin yıl önce hüküm süren Ria Rodd’lar tarafından kullanılan adada Kutsal Yedi Ağaç bulunmaktadır. Halen ayakta duran bu 7 Ağaç bilinen en yaşlı ağaçlardır. Aerilhaal kaşifçilerinin araştırmalarına göre bu 7 Ağaç, kadim zamanlarda yaşamış ve o adanın donmadan önce ki halinde yaşayan Ria Rodd’lara aittir. Hatta ağaçların etrafında yazılanlara göre, o 7 Ağaç; Ria Rodd’ların Efsane 7 Krallarının ruhunu taşımaktadır. Bu yüzden ağaçlar donmuş olmasına rağmen o kadar yıldır ayakta durmaktadır.

Kırmızı Yılan birliği bu krallıkta doğsa da genel olarak suikastlerini Isorin krallığında gerçekleştiriyorlardı. Kırmızı Yılan’ın kurucusu bizzat bir Lhunndril olduğu için krallıkta Kırmızı Yılan’a sevgi büyüktü. Isorin krallığı ile aralarında her zaman bir gerginlik olan bu büyük krallık kadim zamanlarda en büyük krallıklardan birisiydi. Ancak aralarında gerginlik olmasına rağmen bütün Mêu’da ki krallıklar ve hanedanlar gibi Aerilhaal’da Isorin Krallığına bağlılık yemini etmişlerdi.

“Raskhâlâr nerede kaldı !” diyerek bağırdı Kral Karl. Altın süslemeli tahtında büyük salonda oturuyordu. Salon genişti. Tahtın önünde uzun basamaklar vardı ve büyük kapıya giden uzun yeşil bir halı serilmişti. Kolonlar üzerine konulan mumlar ise ortamı sarılaştırıyordu. Tahtın hemen arka tarafında büyük bir portre vardı. Ridlore Lhunndril’in kızıl saçlarının dalgalandığı büyük bir portre. Kral tahtının hemen solunda altın süslemeli, yeşil örtülü bir taht bulunuyordu. Kral tahtının hemen sağında ise yine altın süslemeli bir taht daha bulunuyordu. Solda ki Kraliçe Elsa’nın koltuğuydu diğeri ise en büyük oğulları ve Prens olan Abraham’a aitti. Abraham, Karl’ın dört çocuğundan en büyük olanıydı. İki kız kardeşi birde erkek kardeşi bulunuyordu. Eva, Tess ve Soren.

Karl ellerini tahtın kollarına koyarak sinirli bir şekilde bekliyordu. Parmakları tahtayı delecek gibiydi. Kafasını yana çevirerek Drudnal Darion’a döndü. “Ne zaman gelecek bu küstah herif Chester?” diyerek sordu. Chester orta boylu cüsseli birisiydi. Drudnal Darion rütbesinde kral Karl’a hizmet ediyordu. Sakallı çenesini kaşıdı ve gözlerini Karl’ın üzerine dikti. “Bilmiyorum efendim. Mesajı bizzat seçtiğim askerim yolladı. Ancak ondan da haber alamıyorum.” diyerek iç çekti. Kral omuz silkti ve gözlerini kapıya dikti. Gelen giden yoktu. En sonunda sinirle ayağa kalktı ve merdivenlerden inerek kapıya doğru yöneldi. Chester ise Karl’ın kalktığını gördüğü anda o da hızlanarak yanına vardı. Kapıdan çıktığı anda kapı gardiyanları başlarını öne eğerek selamladılar. Kral hızlı adımlarla oval merdivenleri inerek dış büyük kapıya geldi. Parlak mermer zemin ve gümüşi duvar boyasıyla hoş bir ortam yakalayan kale çokta geniş sayılmazdı.

Karl ve Chester kapının hemen dışında bekliyorlardı. Karl etrafı hızlıca kolaçan ettikten sonra tekrar yürümeye başladı. Karl koyu yeşil bir deri zırh giyiyordu. Omuzlarına kalın yünden yapılma beyaz bir pelerin takmıştı. Pelerinin yakasını altın broşla tutturmuştu. Koyu yeşil ipek bir pantolon giymişti. Paçaları her bir adımda çamura bulanıyor ve kahverengiye dönüyordu. Karl ve Chester kapıdan çıkıp kuzey kapısına doğru gitmeye başlamışlardı. Kırmızı Yılan’ın yeri ormanın derinliklerindeydi. Köşeyi döndükleri anda hızla koşan Yeşil Muhafızlardan birisini gördüler. Muhafız nefes nefese kalmıştı. Adam kralı gördüğü anda selam vermeyi unuturak konuşmaya başlamıştı.

“Bana saldı…” nefes almak için duraksadı. Ağzı burnu kan içerisindeydi. Çenesinden akan kan boynuna damlıyordu. Zırhın bazı yerleri delikti ve kopmuştu. Birbirine girmiş çamur ve kan yumağı saçı ise iğrençti. Yüzü çamur içerisindeydi.

“Yavaş ol. Nefes al Grin” diyerek araya girdi Chester. Ardından meraklı gözlerle Grin’i izleyen Karl’a dönerek. “Rashkalar’a mesajı iletmesi için gönderdiğim ve haber alamadığım askerim bu majesteleri.” dedi. Karl dikkatle adamı izliyordu. Diyeceklerini merak ediyordu. “Konuş Grin. Devam et.” diyerek Grin’in omzuna dokundu Karl. Grin’in nefesi düzeldi. Rahatlamış bir şekilde. “Bana saldırdı efendim. Mesajı iletmemi söylediğiniz o vahşi adam. Rashkalar Kûm.”

“Tam olarak neler oldu Grin. Bana hepsini anlat.” dedi Karl. Endişeli gözlerle adamı izliyordu. Adam yırtılmış zırhının kollarını tamamen söktü. Her yeri ağrıyordu. Elinin tersiyle burnundan ve ağzından akan kanı silerek konuşmaya başladı.

“Chester’ın gönderdiği mesajı iletmeye gittiğimde Raskhâlâr mesajın içeriğinden hoşlanmadı.”

“Mesajda ne yazıyordu Chester?” diyerek Chester’a döndü Karl. “Ona, Kralın karşısına çıkması gerektiğini. Derhal kalede beklenildiğini yazmıştım efendim. Bu mesajın onu gücendireceğini bilmiyordum.”

“Pekala Chester. Onunla konuşmaya ikimiz gidiyoruz.” dedikten sonra Grin’e dönerek. “Hekime görün. Yaralarına gerekli tedavi yapılsın. Yaptığın hizmetler için teşekkür ederim ve geçirdiğin bu trajedi içinde özür dilerim.” Grin yarım yamalak bir reveransla Karl’ın önünden geçip ağır ve yorgun adımlarla yürümeye başladı ancak bir süre yürümeye devam ettikten sonra sanki bir şey hatırlamış gibi kafasını aniden geriye çevirerek Karl ve Chester’a bağırdı. “Majesteleri!”

Karl dikkat kesildi ve kafasını Grin’e çevirdi. “Efendim Grin.”

“Raskhâlâr’ın size bir mesajı vardı. Söylemeyi unuttum”

“Ne mesajı?” Karl birkaç adım geri gelerek Grin’e doğru yaklaştı. “Raskhâlâr, Bir çocuk kraldan emir almayacağını. Ne söyleyecekse gelip kendisi bizzat önümde diz çökerek söylemesi gerektiğini, söylemişti.” Grin başını eğdi ve yürümeye devam etti. Karl garip hissetmişti. Kendisine çocuk diyerek hitap edilmişti. Bu kelimeyi neredeyse üç yüz elli yıldan fazladır duymamıştı. Çocuk Kral, diyerek kendi kendine konuştu. Sesi dışarı çıkmıştı. “Aldırmayın efendim. Raskhâlâr yaşlı bir adam. Siz çocuk falan değilsiniz. Raskhâlâr’a gerekli cevabı vermek için oldukça olgunsunuz.” diyerek Chester biraz moral vermeye çalışıyordu. “Neyse ne Chester. Yolumuza bakalım.” diyerek Karl, hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Karl ve Chester Kırmızı Yılan’ın bölgesine gitmek için ormanın derinliklerine doğru yol alıyorlardı. Derinlere indikçe koyulaşan karanlık, zamanın öğlen olduğunu hiç göstermiyordu. Her adımda çatırdayan dal sesleri eşliğinde bir, bir buçuk mil kadar yürüdüler. Hiç susmayan garip kuşların sesi ve ormana adımlarını attıkları andan itibaren uluyan kurt sesleri Karl ve Chester’ın sesini bastırmaktaydı.

Bir ok şiddetli bir ıslıkla Karl’ın omuzunu sıyırdı ve pelerine ufak bir çizik attı. Ok’un geldiğini görememişlerdi. Karl aniden durup. “Biz Aerilhaal’dan geliyoruz. Raskhâlâr ile görüşmeye geldik. Ben Karl Lhunndril ve yanımda ki Chester Wyne. Geçmemize müsade et.” diyerek belinde ki kılıcını yere bıraktı. Ardından Chester’a dönerek kılıcını işaret etti. Aynı şekilde Chester’da kılıcını çıkarıp kuru toprağın üzerine koydu. Artık Kırmızı Yılan bölgesindeydiler. Ormanın içerisinde garip fısıltılar çıkmaya başladı.

“Raskhâlâr sizi bekliyor efendi Karl ve kölesi Chester.” dedi ormandan tiz bir ses. Sanki ağaçlar konuşuyordu. Görünürde kimse yoktu. “Ben köle değilim!” diyerek çıkıştı Chester. “Drudnal Darion’um.” Chester eğildi ve kılıcını aldı. Sinirlenmişti. Alnı gerildi ve kaşlarını çatarak ormanı süzmeye başladı. Aynı şekilde Karl’da kılıcını alıp beline takacakti ki ağaçların üzerinden koyu yeşile boyanmış, neredeyse görünmeyecek derecede kamuflaj olmuş iki tane adam atladı. Değişik bir reverans yaptıktan sonra. “Yolu göstereyim efendi Karl ve kölesi Chester.” dedi. “Ben köle değilim, vahşi hayvan.” diyerek bağırdı Chester.

“Benim hayvana benzer bir halim var mı?” diyerek cevap verdi garip adam. “Ancak sen bir kölesin.” Chester çok sinirlenmişti. Elini kılıcının kabzasına götürdü, sıkıca kavradı ancak kınından çıkarmadı.

“Sözlerine hakim ol Chester. Raskhâlâr’la konuşana kadar rahat dur.” dedi Karl. Chester’ın suratı kas katı kesilmişti. Çatılmış kaşları arasından Karl’a bakarak. “Peki majesteleri” dedi. Chester huysuz bir adamdı. Fazla yaşlı sayılmazdı ancak yıllar ona pek iyi davranmamıştı. Çenesinde fazla sayılmayacak yavaş yavaş griye dönen sakalları bulunuyordu. Göz torbaları hafif sarkmaya başlamıştı. Chester bir insandı ve hızlı yaşlanıyordu. Kısa kahverengi saçlarının aralarında beyazlar geziyordu. Kahverengi gözleri, kalın ve gür kaşlarının altında gölgede kalıyordu.

Yeşillere bürünmüş adam, yanında ki arkadaşıyla bir şeyler konuşarak topraklı yolun üzerinde kuzey batıya doğru yürüyorlardı. Ara sıra arkalarına dönerek Karl ve Chester’ı gözetliyorlar ve bir süre sonra tekrar önlerine dönüyorlardı. Başlangıçta konuştuklarından beri bir daha hiç konuşmamışlardı. Ormanın yeşil örtüsü rahatlatıcıydı. Kuşların sesleri, tavşanların zıplamaları etrafa güzel bir görüntü bırakıyordu. Toprak yolun üzerini ağaçların dökülen kuru yaprakları kaplamıştı. Yerde ki kuru yaprakların, üzerine basıldığında çıkardıkları sesler, onlar için müzik gibiydi.

“Şimdiye kadar gelmiş olmamız gerekmiyor mu? Yoksa yanlış mı hatırlıyorum?” dedi Karl önünde ki adamlara. Adamlar sanki hiç duymamış gibi yürümeye devam ettiler.

“Kralınız konuştu, cevap verin!” diyerek bağırdı Chester. Tanıştıklarından beridir onlardan nefret ediyordu. Açıklarını bulduğu anda saldıracaktı.

“O bizim kralımız değil, köle.” dedi adamlardan birisi. “Susun ve bizi takip etmeye devam edin.”

“Bana bir daha köle derseniz dilinizi birbirinize yediririm.” dedi Chester gür bir ses tonuyla. “Vahşi hayvanlar.” Adamlar bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra sessizliğe çekildiler. Karl, Chester’ın bu konuşmalarını umursamıyordu. Artık o da onlardan nefret etmeye başlamıştı.

Yeşillere bürünmüş adamların adımları yavaşlamıştı. Karl ve Chester, adımlarını onlara göre ayarlayarak yürümeye başlamıştı. Yol üzerinde hafif adımlarla yürürken çalıların arasından önlerine ince, uzun bir kırmızı yılan fırladı. Kıvrılarak, toprağı yayan yılan bir süre adamlara baktıktan sonra dilini dışarı çıkardı ve tısladı. Yeşil adamlar yılana dikkatlice bakıyorlardı. Karl, Chester’a dönerek. “Geldik.” dedi. Chester gözlerini kısarak yılana bakmaya çalışıyordu. Yılan tekrar tısladıktan sonra geldiği yere giderek çalılıkların arasında kayboldu. Adamlar arkalarını dönerek. “Buradan sonrasını tek başınıza yürüyeceksiniz. Efendi Raskhâlâr sizi bekliyor.” dedikten sonra çalılıkların arasına girip oradanda bir ağaca tırmanıp gözden kayboldular. Karl, Chester’a gel işareti yaparak toprak yolun üzerinde yürümeye başladılar. Yürüdükçe garip sesler yükselmeye başladı. Ağaçlardan gelen sesler, çalıların ardından gelen sesler. Her yerden sesler geliyordu. Fısıltılı konuşmalar, çeliğin nefesi, yayların gerilmesi. Chester’ın kafası karışmıştı. Bir o tarafa bir bu tarafa bakarak endişeli bir şekilde yürüyordu.

Çalıların arasından o aynı kırmızı yılan yine tıslayarak fırladı. Karl aniden yürümeyi keserek yılanın önünde durdu. Chester iğrenir bir şekilde yılanı izliyordu. Yılan karanlık gözleri ile ikisini de uzun uzun süzdü. Sert kırmızı pulları, ormanın derinliklerinde bile parlıyordu. Yılan kıvrılarak bir ileri bir geri gidiyordu. Tıslamaları arasında. “Rashkalar sizi izliyor.” dedi. Sesi anlaşılamayacak derece tizdi. Chester’ın gözleri faltaşı gibi açıldı. Konuşmasını beklemiyordu.

“Nasıl… nasıl konuşabiliyorsun?” diyerek kekeledi Chester. Hayatında öyle bir şey görmemişti hiç.

“Büyü,” diye tısladı yılan. “Ed’z Lud-dar’ın büyüsü.”

“Ed’z Lud-dar…” diye karşılık verdi Chester. “O adam, gerçekten varmıydı?”

“Evet.” dedi Karl. “Tamam fazla konuşma Chester. Yılanın dediklerini duymak istiyorum.”

“Peki majesteleri.” dedi Chester ve bir daha
konuşmadı. Yılan kıvrıla kıvrıla sürünüyordu. “Raskhâlâr sizi izliyor.” diyerek tısladı yine.

“Nerede?” diye sordu Karl, meraklı gözlerle ormanı izlemeye başladı. Yılan tekrar tısladı. “Raskhâlâr sizi izliyor”

“Nerede?” diye tekrarladı Karl. Gözlerini hızla döndürerek ormanı izliyordu ancak hiçbir şey göremedi. Yılan kıvrıla kıvrıla hareketler ediyordu. Her hareketinde pulları parlıyor, Karl ve Chester’ın gözünü alıyordu.

“Buradayım.” dedi kalın bir ses. Chester, Karl’dan daha önce kafasını arkaya çevirmişti. Ses; koyu yeşil, neredeyse siyah kadar koyu bir ipek pelerin giyen, uzun boylu bir adamdan gelmişti. Pelerini yerlerde sürünüyordu. Siyah deri pantolon üzerine, yeşil deri zırh giymişti. Zırhın üzerinde kesikler vardı ve onları dikerek yama yapmışlardı. Üzerinde kılıç yoktu. Çenesi düzdü ve üzerinde gri kısa sakalları vardı. Yaşlıydı adam. Gözleri gök kadar mavi, saçları kömür kadar kara ve kısaydı. Aralardan beyazlar ortaya çıkıyordu. Alnı kırışmıştı. Gözlerinin altı ise çok az sarkmaya başlamıştı.

Kırmızı Yılan, adamı görünce tekrar tısladı. “Raskhâlâr sizi izliyor.” Kıvrılarak çalılıklara girdi ve kayboldu. Raskhâlâr ikisinide süzerken. “Hoşgeldiniz.” dedi. Nezaket, Raskhâlâr’ın özelliklerinden birisi değildi. Ancak şimdi farklıydı.

“Karşında kralın var. Eğilerek selam ver.” dedi Chester. Raskhâlâr’ı sinirlendirmişti. Homurdanarak. “Çocuk kral…” dedi ve yere tükürdü. Karl hâlâ sakin bir şekilde Rask’ı izliyordu. Chester elini kılıcının kabzasına götürdü ve sıkıca kavradı. Yanında ki ağacın üstünden hızla bir ok fırladı ve Chester’ın kılıcını sıkı sıkı tutan parmaklarından ikisini kopardı. Chester büyük bir çığlık kopararak kabzayı bıraktı ve eline bakmaya başladı. Serçe parmağı ve yüzük parmağı kopmuştu. Dişleriyle elbisesinin kolundan bir parça bez kopartarak parmaklarına sardı. Yerde çamurda yatan parmaklarını ise tekrar bir bez parçası kopararak onlarıda içine sardı. Sağ elinin iki parmağı şuan yerinde yoktu. Sinirinden düşenemez bir hale gelmişti ve Raskhâlâr’ın üzerine yürüyecekken, Karl eliyle göğsünden bastırarak Chester’ı durdurdu.

“Öldüreceğim seni!” diye bağrıyordu Chester. “Parmaklarını teker teker kopartacağım.”

“Sakinleş Chester.” diye bağırdı Karl. Hâlâ göğüsünü destekliyordu. “Onu öldüremezsin,” dedi ve Chester’ın gözlerinin içerisine baktı. “Şimdilik.” Chester’ın siniri yatmıştı. Birkaç adım geriye gelerek elini sıkı sıkı tutmaya başladı. Karl, Chester’la ilgilenmeyi bırakıp Rask’a döndü. “Neden böyle bir şey yaptın?” diye bağırdı.

“Ben yapmadım,” diye cevap verdi Raskhâlâr. “Adamlarım yaptı.” sesi alay doluydu.

“Peki onlar neden yaptı?”

“Tehlikeyi sezdiler.” dedi Raskh. Elleriyle pelerini geriye attı. “Burada bana karşı kılıç çekemezsiniz.”

“Ama o kılıç çekmedi ki.” diyerek bağırdı Karl. Elleri sinirden titriyordu. Ağaçlardan bir yayın gerilme sesi daha geldi ancak Raskhâlâr ardından hemen elini kaldırdı ve adamlarına durmalarını işaret etti.

“Elini kılıcına götürdü. Bu bile tehlike arz ediyor. Adamlarım doğru olan şeyi yaptı.” Raskhâlâr ellerini gri sakalına götürdü. “Neden gelmiştin Karl?” diye sordu. Karl, omuzlarını dikleştirdi, karnını içeri çekti. Chester ise arkada kopan parmaklarını hâlâ sıkıyordu. Canı çok kötü acıyordu ancak bunu belli etmiyordu. Yetişkin bir adamdı o ve ağlayamazdı. Sert olduğunu düşmanlarına göstermesi lazımdı.

“Sana yolladığım mesaja cevap vermedin. Bende ayağına geldim.” dedi Karl. Raskhâlâr’ın yaşlanmış gözlerinin içerisine bakıyordu ve karanlıktan başka bir şey göremiyordu.

“Bir çocuk kralın ayağına gitmemi beklemiyordun değil mi
?” diye sordu Rask. Hafiften gülmeye başladı. Sırttığında yanakları gerildi ve iyice kırıştı. Yaşlılığı belli oluyordu.

“Ben bir çocuk değilim,” diye atıldı Karl. Kendisine öyle hitap edilmesini sevmiyordu. “Üç yüz seksen yedi yaşındayım.”

“Demek üç yüz seksen yedi yaşındasın,” Raskhâlâr tekrar güldü. “Benim kaç yaşında olduğumu biliyormusun, çocuk
?”

“Bilmeme gerek var mı?” diye karşı çıktı Karl. Syl’lar arasında Üç yüz seksen yedi yaş aslında küçüktü. Bir Syl’ın olgunlaşması için en az beş yüz yaşını geçmesi, yaşlanması için ise iki bin yaşını geçmesi lazımdı ve Raskhâlâr Mêu üzerinde yaratılan ilk Syl’lardan biri olan Tholes’in oğluydu. İki bin yaşının üstündeydi.

“Hayır.” dedi Rask. Ayağını yerde duran küçük bir taşa vurdu ve taş hızlanıp ardından Karl’ın ayaklarının dibinde durdu. “Bu taş bile senden yaşlı Karl. Sana Majesteleri dememi bekleme.” diyerek güldü, ardından ormanın içinden kıkırdamalar ve gülüşmeler yükseldi. Raskhâlâr’ın espiri anlayışı ağırdı. Chester, birkaç adım ileriye Karl’ın yanına geldi. “Karşında ki Aerilhaal kralıdır.”dedi. Sesi sert ve gür çıktı. Parmakları hâlâ sızlıyordu. “O Büyük Lhunndril soyundan geliyor ve Ridlore’un kanını taşıyor. Ona itaat etmek zorundasın. Onun topraklarında yaşıyorsun”

Raskhâlâr yüzünü toprağa çevirdi ve toprağı izlemeye başladı. Ormandan tekrar bir yay sesi geldi. Raskhâlâr hafifçe kafasını kaldırdı ve önce Chester’a ardından Karl’a baktı. “Ben kimseye itaat etmem çocuk.” dedi ve ellerini beline dayadı. “Karl. Adamının çenesi çok düşük. Susmayı öğretmedin mi ona?” diye alaycı bir şekilde sordu.

“Öğretmem gerekli mi? Benim halkım, söylenmesi gerekeni söyler. Karşısındakinin duymayı istediği şeyleri değil.” dedi Karl. Kafasını Chester’a çevirip eline baktı. Hâlâ kanıyordu.

“O zaman yazık oldu.” dedi Raskhâlâr ve ellerini sıkmaya başladı. Ellerinin içi kaşınıyordu. Yüzünde bir sırıtma daha ortaya çıktı. “Yazık…” diye tekrarladı Raskhâlâr ve aniden elini havaya kaldırdı, yumruk haline getirdi. Ardından yolun kenarından, ormanın içinden hızla bir ok fırladı ve Chester’ın boğazına girdi. Chester, ağzından kan kusuyordu. Dizlerini toprağa dayadı ve nefes almaya çalıştı ancak bir işe yaramıyordu. Karl hemen Chester’ın yanına diz çöktü ve onu kurtarmaya çalışıyordu. Bir yandan ona kurtulacağını söylüyor, diğer yandan Raskhâlâr’a küfürler ediyordu. Raskhâlâr yavaş adımlarla Chester’ın yanına geldi ve Karl’ı itti. Ardından Chester’ı dik tutarak, boğazında ki oku, elleriyle sıkı sıkı tutarak aniden çekti ve boğazı tamamen parçalandı. Kan, nehir gibi Chester’ın vücudunda yayılıyordu. Raskhâlâr, Chester’ın göğsüne eliyle yavaşça dokunarak onu geriye düşürdü. Karl ne yapacağını şaşırmış bir şekilde, Chester’a bakıyordu. O artık ölmüştü.

“Ok işime yarayabilir. Boşa israf etmeyelim değil mi?” diye gülerek sordu Raskhâlâr. Kahkaha atmaya başlamıştı. Ardından oku ormana fırlattı ve ağaçtan birisi inerek oku aldı. Karl, Raskhâlâr’a doğru koşarak tam yumruk atacakken kendisine hakim oldu ve yerinde sabit bir şekilde durdu. “Ölmeyi istemiyorsan buradan git çocuk.” dedi Raskhâlâr. Eliyle yerde kanlar içerisinde yatan Chester’ı işaret ederek. “Arkadaşınıda yanında götür. Burada kurtlara yemek olmasın.” dedikten sonra Raskhâlâr çalılıklara girdi.

“Sana ileteceğim mesajı hâlâ söylemedim.” dedi Karl, Raskhâlâr çalılıkların arasında yürürken. “Duymayı istiyormusun?” Rask, meraklı bir şekilde arkasını döndü ve Karl’a baktı. “Neymiş o mesaj?” diye sordu. “Buralara kadar geldiniz ve arkadaşın hayatından oldu. Bu kadar önemli ne olabilir ki?”

“Kehanet.” dedi Karl tiz bir sesle. Raskhâlâr’ın ilgisini çekmişti ve birkaç adım ileriye geldi.

“Kehanet?” diye tekrarladı Rask. Karl, Chester’ın cesediyle uğraşıyordu. Pelerinine sardı ve yerde sürüklemek için elleriyle sıkıca kavradı. “Dreiz Lûenber söyledi.”

“Kehanet ne?” diye tekrar sordu Rask. İyice meraklanmıştı ve pür dikkat Karl’ı dinliyordu.

"Kızıl Dolunay yükseldiğinde, en doğudan bir çığlık kopacak ve Kuarr’ın dehşeti tekrar yükselecek. Güneyde, Valin dağında ki Sönmeyen Ateş toprak ile buluştuğunda, Soğuk Topraklarda ki buzlar çatladığında; Draug’un yanlız gelmeyeceğini anlayacaksınız.” dedi ve pelerinin ucundan tutarak sürüklemeye başladı. Raskhâlâr hiçbir şey demeden öylece bekledi. Diyecek bir şey bulamamıştı. Yıllardır böyle bir şeyin geleceğini biliyorlardı.

“Mêu üzerinde ki bütün krallıklara ve hanedanlara mektup gönderdim. Ancak sizinde yardımınıza ihtiyacım var.” diyerek Karl, hiç arkasına bakmadan geldiği yönden gitmeye başladı. Chester’ın cesedi, yerde kanlar içerisinde sürükleniyordu. Raskhâlâr düşünceler içerisine dalmıştı.


Dorei'nin Yolculuğu - Yılanlar Loncası
(Grey Angel) #14

Şey , öncelikle söylemeliyim ki , yaptığın benzetmeye bayıldım , hatta aşık olmuş bile olabilirim . Onun dışında metni okudum ( metin dediğime bakma , bölümleri kastediyorum. ) Gözüme takılan öyle aman aman bir hata olmadı , ama bir şey söylemek istiyorum . Bu sadece bana özel olabilir ama , paragraflarından bazıları çok uzun ve çok göz boğucu , arasına bir satırda olsa ara bırakmanı tavsiye ederim çünkü ben genellikle uzun paragraflara gelince içime bir sıkıntı basar. Onun dışında bilgiyi hemen vermişsin , bu konuda benim diyebileceğim pek bir şey yok , ben hızlı yazarları severim :slight_smile: Ama araya mola vermezsen ilerde beklentiyi karşılayamayabilirsin . Benden şimdilik bu kadar . Eğer ileride kitabını bastırmayı düşünüyorsan veyahut bastıracaksan okumayı düşünürüm . Başarılarının devamını dilerim .:heart: ( Çok ciddi oldu sanırsam :smiley: )


(Stormfather) #15

Kitabınızın ismi bana Grrm nin Buz ve Ateşin Sarkısını yazmakta esin kaynağı olan Memory ,Sorrow and Thorn hatırlatı.


(Arfrlecow) #16

Öncelikle bir eleştirmen olmadığımı, sadece yazarlık konusunda hevesli biri olduğunu belirterek başlayayım. ( Yalnızca giriş bölümünü okudum. Vaktim olursa devam edeceğim.)Hikayenizde verdiğiniz bilgiler sanki daha çok sözlük için yazılmış gibiler.

"Ancak bazı Ria Rodd’lar hayatta kalmayı başardı ve şuan S.Z 2759 yılında bile yaşamaktadır. Onların dışında İnsanlardan da bazıları kurtulmuştur ve Ölüm’ün değiştirdiği yer yüzünde hayatta kalmak için Eriardor’a gitmişlerdir. "

Örneğin buradakiler bir sözlükte olsaydı gözüme çok daha güzel gelirdi diye düşünüyorum. Ama tabii ki herkesin hikayesi içinde kullandığı dil farklıdır. Zaten herkes aynı dili kullanmış olsaydı sırf kurgu farklılığı için severdik yazarları. Onun dışında betimlemelerde aksaklıklar hissettim.


"Karanlıktaki sessizliği; yerde sürüklenerek götürülen bir demir parçasının çıkardığı çığlık bozuyordu. Bu ses, Hronnildur Krallığının sokaklarında dört bir yanda duyuluyordu. Büyük Luan meydanındaki ses karanlık boşlukta tiz bir şekilde yankılanıyordu "

Örneğin ilk cümlelerde yapılan betimlemeler tek bir cümle halinde toparlansaydı o sessizliği bozan şeyin daha fazla etki bırakacağını düşünüyorum. Fikirleriniz bana özgün gözüküyor ve işleyebilir iseniz ortaya güzel bir şeyin çıkacağı kanaatindeyim. Başarılar dilerim, iyi yazmalar.

Font ayarlamayı bilmiyorum nedense büyüklü küçüklü yazmışım kusuruma bakmayın :smiley:


(Yılmaz Demir) #17

Öncelikle yorumun için teşekkür ederim. Başlangıçta hızlı yazdığımın farkındayım, ancak öyle yazmamın farklı bir açıklaması var.

Şöyle ki, ben bu hikaye ile yaklaşık 3-4 senedir uğraşıyorum. Daha doğrusu bu evren ile. Aslında bu yukarıda okuduğun hikaye, benim o evrende geçen 3. hikayem. Ben hikayeyi 4 kere değiştirdim ancak evren, ırklar, mekanlar vs. değişmedi. Her seferinde üzerine katarak ilerleyen bir sistem kurdum. Mesela, bu hikayenin ilk bölümünü okudunuz, gelen yorumların çoğu birbirine benziyor. Ancak birde hikayenin en son bölümünü veya ortalarda bir bölümünü okursanız, ilerlemenin farkına varabilirsiniz. Bunu anlatmamın nedeni, ilk bölüm benim acemilik eserim. Çok hata var. Sırf bilgi var. Yabancı isimler kafa karıştırıcı olabiliyor ve hızlı bir girişe sahip. Ancak ilerleyen bölümlerde bu düzeliyor ve düz bir rotada ilerliyor. Akıcılığını kaybetmiyor ama.

Ayrıca bir not bırakayım. Dediğim gibi hikayeyi 4 kere değiştirmiştim. Şuan bu forumda Dorei’nin Yolculuğu - Yılanlar Loncası adı altında bu evrende geçen 4. hikayem var. Benim demirbaş hikayelerimden birisi o hikaye. Şuan için, Kılıç, Ateş ve Büyüyü bıraktım ve onun üzerine yoğunlaşıyorum.


(Yılmaz Demir) #18

Başta bilgiyi fazla abarttığımın farkındayım. Biraz Silmarillion edasıyla yazmıştım ve bilgiyi topluca bir bölüme sığdırmış gibi gözüküyorum. Ancak amacım o değildi. O kadar çok bilgiyi vermemin nedeni, okuyucunun aklında soru işareti kalmamasını istememdi, “Kim bu Ria Rodd’lar” “Hronnildur neresi?” “Zaman orada nasıl işliyor?” gibi gibi.

Ancak sonra fark ettim ki, bunları böyle açıklamak yerine, hikayenin içine yerleştirseydim eğer daha güzel olacaktı. Ancak bu bilgi kısmı sadece bölüm başlangıçlarında var yani Hronnildur bölümünde mesela, Rian’ın Yetimlerini anlatıyorum başlangıçta ve onların mağarasını gösteriyorum. Ayrıca Yetimlerin nasıl bir işleyişe sahip olduğunu vs. bazı şeylere açıklık getiriyorum. Bunu ilk yazarken benim için bir sorun yoktu ancak okuyucu olarak bakınca absürt kaldığını fark ettim.


(Yılmaz Demir) #19

Uzun bir süredir sessizdim. Hikayenin geri kalan bölümlerini de her gün teker teker paylaşacağım.


Hronnildur’daki Olaylar
Hançer & Ok II

Hronnildur’un üst makamlarında yine bir kargaşa oluşmuştu. Öldürülen Ratlu Laureen krallığın en zengin insanlarından biriydi ve krallığın ticareti onun üzerinden yürüyordu. Kral Ghorran hemen bir toplantı olmasını emrederek savaş konseyini topladı. Bunlar; Drudnal Darion, anlamı ise Kraliyet Muhafızı’dır. Bu rütbe krallıkta ki en yüksek rütbedir. Kral’ın gözcüsüdür ve dışarıda olan biten her şeyi Kral’a anlatmakla görevlidir. Drudnal Darion rütbesinden her krallıkta bulunmaktadır. General, Gözcü Kumandanı ve Donanma Başı toplantıya katılmıştır. Toplantı gece geç saatlerde gerçekleşecekti. Drudnal Darion rütbesine sahip olan kişi bir Syl’dı ve adı Darren Tumissar idi. Tumissar hanesi, Drazhar krallığına bağlı bir hanedandı. Isorin krallığının başında ise Darren’ın abisi Earun vardı. Darren ince yapılıydı ancak keskin bir zekaya sahipti. Kılıç kullanmayı kendi soyunun krallığı olan Ardsyelkhin’de babası Auror tarafından öğrenmişti. Genellikle kılıç yerine kelimeleri savaşmak için kullanırdı. Abisi Earun ise tam bir savaşçıydı. Isorin krallığını babası Auror Tumissar’dan alarak krallığın başına kendisi geçmişti. Kardeşini ise Hronnildur’a yollayarak Drudnal Darion rütbesinde görevlendirmişti. Bir diğer kardeşi olan Ghan Tumissar ise Ardsyelkhin’in kralıdır. General ise Hronnildur krallığına bağlı Tatum hanedanından Ludwig Tatum’du. General, Gözcü Kumandanından farklı olarak, krallıkda ki bütün gardiyanlardan ve krallığın savunmasından sorumluydu. Kalıplı bir vücudu vardı. Kasları zırhına girmesini zorlaştırıyordu. Ludwig ise beyniyle değil kılıcıyla düşünen bir insandı. Şehrin en iyi savaşçılarından biri olarak ün salmıştı ancak şuan 80 yaşını geçmişti. Eli kılıç tutabiliyor olsada 40 yıl önceki Ludwig değildi. Gözcü Kumandanı ise yine Hronnildur krallığına bağlı Huad hanesinden Aalrun Huad’dı. Aalrun ise konuşmayı seven,tatlı dil ve doğru sözcüklerle çözülmeyecek bir durumun olmadığını savunan bir insandı. Kılıç kullanmasını Ludwig veya Darren kadar bilmiyordu ancak nasıl savaşılacağını az çok öğrenmişti. Donanma başı ise Lkhan hanedanından Yann isimli denizciydi. Hronnildur’a ait olan Nildur limanında gemileri komuta ediyordu. Uzun gri saçları vardı, kılıç kullanmayı usta bir şekilde biliyordu. Yılların verdiği tecrübeler yüzünde derin kırışıklara neden olmuştu. Genç hissediyordu ancak yaşlı görünüyordu. Gemilerle yıllarını geçirdi. Mêu üzerinde birçok yere gitti. Önemli keşiflerde bulundu. Kendine ait özel bir savaş gemisi vardı. Adı ise Gerd-Ruâl, anlamı “Deniz Aslanı” idi.

Hronnildur krallığının ana kalesi olan, Beyaz Kale’de gerçekleşecek toplantı, Kral, Drudnal Darion, General Ludwig, Gözcü Kumandanı Aalrun ve Donanma Başı Yann arasında geçecekti ancak başka kimse bunu bilmiyordu. Vakit geldiğinde, Toplantı salonununda sadece Ghorran ve Darren vardı sonra ise sırasıyla Ludwig ve Aalron geldi. En son tek başına hızlı adımlarla Yann geldi. Uzun masanın etrafına oturdular. Meşale ışıkları her bir yuvarlak kolonun yüzeyine konmuştu. Toplantı salonunda ki masa tam ortadaydı. Masanın üzerine uzunlamasına mavi bir örtü serilmişti. Üzerinde mumlar ve bazı kağıtlar vardı. Ona yakın sandalye koymuşlardı ve bir tanede Ghorran’a özel başta bir sandalye hazırlanmıştı. Darren o sırada hâlâ kralın kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Herkes yerine oturunca Ghorran ayağa kalktı. “Geldiğiniz için teşekkür ederim.” diyerek tekrar yerine oturdu. Pencereden giren ay ışığı Ghorran’ın sırtına vuruyordu. Masanın sol tarafında Ludwig ve Yann oturuyordu, sağ tarafında ise Aalrun oturuyordu. Darren ise Ghorran’ın yanında ayaktaydı. Ludwig konuşmak için sabırsızdı, gözleri; odada bir şey arıyormuşcasına dönüp duruyordu. Ghorran ise sinirli ancak bunu dışa vurmamaya çalışıyordu, Aalron ise kendi halinde sakince oturuyordu. Yann elini sakalına götürüp sakalıyla oynuyordu. Derin düşünceler içerisindeydi. Ghorran’ın üstünde ince açık gök mavisi renginde bir elbise vardı. Gök mavisi Hronnildur’un rengiydi. Sert duruşu ve sert konuşmasıyla Ghorran, tamamıyla kendi soyunda ki erkeklere benziyordu. Babası Ardwulf Daron acımasız bir Lord’du. Daron hanesinin kurucusu olan Lunn Daron, hanesini kuzeyde Fırtına Tepeleri olarak geçen dağlık bölgeye kurmuştu. O yüzden krallığın adıda Drulbran “Fırtına Getiren” olarak konulmuştu. Ayrıca Lunn Daron’un Drulgywath “Fırtına Kılıç” adında bir lakabıda bulunuyordu. Ghorran’ın üç yaş küçük kardeşi Alexander ise Isorin krallığında Altın Ok muhafızlığının lideri konumundaydı. Daron hanesi acımasızlığıyla biliniyordu ve Ghorran’dada bu özellikle fazlasıyla mevcuttu. Sarı saçları ve hafif çıkan sakalları vardı. Uzun boylu ve güçlüydü. Gözleri yeşildi. Gök kadar berrak gözleri vardı. Uzun saçları omuzlarına dökülüyordu. Ghorran ellerini masanın üzerine koyarak. “Yetimler hakkında ne düşünüyorsunuz?” diyerek karşısında oturanlara sordu. Aalron bu soruyu biraz garipsedi. Yann, eğmiş olduğu kafasını yavaşça Ghorran’a çevirdi. Ardından Ludwig. “Tam bir baş belası. Şehrin huzurunu kaçırıp anca kaos yaratmaktan başka bir işe yaramıyorlar.” diyerek kükredi ardından içinden küfürler etmeye başladı. Aalron aklından birkaç düşünce geçiriyordu, o sırada Ghorran ise gözlerini dikmiş Aalron’u izliyordu. Aalron bunu görünce birden irkilip. “Bence Yetimlerin yaptığı şey doğru.” dedi, birkaç dakikadır bunu aklından geçiriyordu Aalron. Ghorran bunu duyunca gözleri parladı, öyle bir sinirliydi ki kalkıp Aalron’u öldürmek istedi ancak Darren omzuna elini koyarak ona durmasını işaret etti. Ardından Ludwig. “Hain!” diyerek bağırdı, masanın üzerinden Aalron’a doğru uzandı ancak yetişemedi. Etrafta soğuk bir hava vardı, Ludwig, Aalron’a düşman gözüyle bakar olmuştu. Ludwig, geri gelip kılıcını çekti, bu sefer masanın üzerinden atlayıp geçecekti ki Ghorran birden. “Yeter! Ludwig yerine otur!” diyerek bağırdı. Ludwig tam masanın üzerine çıkmıştı ki, Ghorran’ın bağırmasını duyunca, olduğu yerde durdu. Kılıcın ucu Aalron’un boğazına dayanmıştı bile. Ancak Ludwig istemesede geri inerek yerine oturdu ve kılıcını kılıfına geri soktu. Yann ise sesini bile çıkarmadan oturuyordu. Sakinliğini koruyordu. Kendini kontrol edebilen birisiydi. Karşısındakinin konuşmasını dinleyerek, ani bir karar almayı sevmezdi. Aalron ise Ludwig’in bu hareketlerini umursamamıştı.

“Neden böyle bir şey düşünüyorsun Aalron?” dedi Ghorran elinde oynadığı Victor’un hançerine bakarak. Aalron ise. “Rian haklı.” Bunu dedikten sonra Ghorran’ın gözleri tekrar parladı. Sinirden yerinde zor oturuyordu ancak Aalron konuşmasına devam ediyordu, Ludwig’in siniri daha da yükseldi. Yann hâlâ meraklı gözlerle onu izleyip dediklerini dinliyordu. Yann bir elini Ludwig’in omzuna koyarak, diğer eliylede sakin olmasını işaret etti ancak Ludwig sakinleşecek gibi değildi, omuzunu silkti ve Yann’ın elinden kurtuldu.

“Bizler yoksullara eziyet edip, zenginliklerimizi daha da güçlendiriyoruz. Rian bunları yapmakta tamamen haklı. Hepiniz Ratluyu tanıyordunuz değil mi? Başına buyruk, acımasız, gözünü para bürümüş bir insandı. Kendisinden başkasını düşünmezdi. Bence o ölümü hak…” sözünü bitiremeden, Aalron boğazında çok büyük bir acı hissetti. Ghorran elinde ki hançeri, Aalron’un boğazına saplamıştı ve Aalron’un boğazında kocaman bir delik açmıştı. Ghorran aniden hançeri Aalron’un boğazından çekti ve Aalron’un kafası birden masaya düştü, tüm masa yavaş yavaş kanla dolmaya başladı. Mavi örtü artık kızıla boyanmıştı. Ludwig bu anı görünce gözlerini kıstı hafif alaycı bir ses tonuyla.

“Sanırım Annen, konuşulmaması gereken şeyleri yüksek sesle konuşursan ne olacağını öğretmemiş.” diyerek Aalron’un cesedinin üzerine tükürdü. Ghorran ayağa kalktı ve üstünü temizledi. Ardından Ludwig’e doğru dönerek. “Askerlerini hazırla! Rian’ı bulup, öldürmenin zamanı geldi.”

”Tamam efendim, Asker’leri hemen hazırlıyorum.”diyerek Ludwig odadan ayrıldı. Yann hâlâ oturuyordu. Yerinden kalkmamıştı. Ghorran, Yann’ın bu hareketini görünce meraklı bir şekilde. “Neden oturuyorsun Yann? Kalksana, git ve ne işin varsa onu yap.” dedi. Yann gözlerini kıstı. “Onu Öldürmemeliydin.” Sesi pürüzlü çıkmıştı, boğazını temizledi ve sessizliğe çekildi. Ghorran bunu ilk duyduğunda garipsedi ve kafasını Yann’a çevirerek. “Ne demek istiyorsun yaşlı adam?”

“Bu sana pahalıya patlayacak Ghorran. Dediklerimi unutma. Artık sinirini kontrol altına alman lazım,” diyerek ayağa kalktı. “İzninizi istiyorum majesteleri.” dedi ve reverans yaparak odadan ayrıldı. Ghorran diyecek bir şey bulamamıştı. Belkide gerçekten hata yapmıştı ama Ghorran bunu umursamıyordu, hiçbir şeyi umursamıyordu o. Yann’ın hızlı adımlarını izledi ve çıktıktan sonra. “Boşverin onu majesteleri. Aalron ölümü hak etmişti. Burada haklı taraf sizsiniz.” dedi Darren. Ghorran ona doğru dönerek yüzünde değişik bir gülümse ortaya çıkardı.

Sabaha doğru, iki düzine asker hazırlanmıştı. Askerlerin az tutulmasının sebebi; Rian’ın dikkatini fazla çekmemekti. Çünkü orada bilinen bir şeydi Ağ’a bağlı küçük çocukların sokaklarda dolaştığı. O yüzden askerler azdı ama iyi askerler seçilmişti. Gözcü Lideri rütbesine ise Ludwig’in tavsiyesiyle kendi askerleri arasından en güçlüsü olan; Vulon hanesinden Lorthor Vulon getirilmişti. Hazırlanan askerlerle beraber Lorthor’da aramaya katılmıştı, sabahın erken saatlerinde aramaya başlandı. Hronnildur surları içerisi çok genişti ve bu arama rahat akşama kadar sürecekti. Askerler kuzeyde ki kaleden yola çıkarak önlerine çıkan her evi kontrol ettiler. Öğlene doğru evlerin yarısı aranmıştı. Yetimlerin eve geldikleri sırada Lorthor. “Kral Ghorran adına, kapıyı açın.” Bu cümle her eve girerken söyledikleri bir cümleydi. Kapıyı açtıklarında iki kişi çıkmıştı. Uzun saçlı, giyimi düzgün biri erkek biri kadın kapıyı açmıştı. Bunlar Rian’ın görevlendirdiği Frann ile Oly’di. Frann askerleri ve Lorthor’u uzunca süzdü. “Hoşgeldiniz, bir sorun mu vardı?” diyerek tatlı bir dille konuştu. Lorthor ise ince yapısına nazaran çok sert bir dili ve sert bir üslubu vardı.

“Çekilin, arama emrimiz var.” diyerek içeriye daldı. Kadın hemen yana çekilerek geçmelerine izin verdi. Lorthor ile beş tane asker evi talan ettiler. Üst kısmı bitirdikten sonra Lorthor aşağı inen kapıdan inip kilere geldi. Dikkatlice etrafı aramaya, kurcalamaya başladı. Köşede ki dolabı açıp içine baktı ancak hiçbir şey bulamadı, sinirden dolabı tekmeledi ve eşyaları yerlere fırlatıp durdu. En sonunda iki küçük metal parçasından birisi güçlü bir şekilde yere düştü ve tiz bir ses çıkardı. Lorthor sesi duyduğunda irkildi, kafasını yere eğip metal parçasına baktı. Metal parçalarına baktığı sırada dolaptan garip bir ses çıktı. Sanki bir şeyin çekilmesi gibi, Lorthor aniden dikkat kesildi. Kafasını dolaba dayayıp sesleri dinlemeye başladı ancak ses artık yoktu. Ardından merdivenlerden hızla bir asker inip. “Efendim, yukarıda hiçbir şey bulamadık. Artık gidip başka evleride aramamız gerekiyor, zamanımız daralıyor.” dedi. Lorthor ise kafasını dolabın içinden çıkarıp askere baktı.

“Peki, hazırlanın gidiyoruz.” diyerek emir verdi. Asker ise kafasını hafifçe salladı ve yukarıya tekrar çıktı ardından yukarıdan yüksek sesler gelmeye başladı ve bu sesleri güçlü ayak sesleri takip etti. Lorthor’un içinde hâlâ merak vardı ancak başka yerleride aramalılardı. Burada hiçbir şey yok. dedi kendi kendine. İkna olamamıştı oysaki. Tereddütlü adımlarla merdivenlerden çıktı, direkt kapıya yöneldi. Kapının dışına çıkınca askerlere sertçe bağırıp, buradan gitmelerini emretti. Ardından askerler hızla oradan ayrılıp diğer evlere bakmaya gittiler. Diğer yandan evde yaşayanlar ise çok heyecanlanmıştılar ancak bunu belli etmemişlerdi. Direkt aşağı dolabın yanına indiler ve giriş kapısını kontrol ettiler ancak kapı açık değildi veyahut zorlanmamıştı. Bu onları çok rahatlatmıştı.

“Bu aramayı Rian’a söylemeliyiz.” diye konuştu Oly. Frann ise onunla aynı fikirdeydi.

“Evet, bunu kesinlikle söylemeliyiz. Sen git, ben evde kalırım.” Kadın ise aşağı kata indi ve dağılmış olan metal çubuklarını bularak o tiz sesi çıkardı. Kapı güçlü bir itme sesiyle açıldı. Kapının ardında siyah zırhlara bürünmüş iki tane asker belirdi. Kadın içeriye girerken kafasını eğdi ve sonrasında koşarak Rian’ın yanına gitti. Uzun bir koşu sonrasında Yetimlerin mağarasına gelmişti. Mağara kalabalıktı, giderken birkaçtane yetime çarpıp dengesini kaybediyordu. Hemen Rian’ın odasına girdi. Oda, toplantı salonunun arkasındaydı. Hızla kapıyı açtı, Rian masasında bazı kağıtlara, gelen mektuplara ve raporlara bakıyordu. Kadının geldiğini görünce birden irkildi. “Ne oldu Oly?” diye merakla sordu. Oly koşmasından dolayı nefes nefese kalmıştı. Rian ayağa kalktı. Ağır adımlarla Oly’e yaklaştı,elini omzuna koydu.

“Sakinleş. Ne olduğunu sakince bana anlat.”

Oly’nin nefes alış verişi yavaşlamıştı. Şimdi sakinleşmişti, Rian’ın omzuna dokunması onu büyülü bir şekilde sakinleştirmişti resmen. Derin bir nefes aldı. “Aradılar. Evi aradılar. Tüm krallıkta arama var.” Rian şaşırmadı. Son Ratlu suikastı tüm krallığa zarar vermişti. Bu yüzden aramanın olacağını biliyordu. “Dışarıda ki Yetimler. Onları bulmuş olmalılar. Kaçmalıyız Rian, buranında bulunması an meselesi.” Rian’ın yüzünde belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Korkma Oly. Burada güvendeyiz. Burada bütün Yetimler güvende. Dışarıda hiç Yetim yok.” dedi Rian ve sonrasında tekrar masasına dönüp kağıtlarla ilgilenmeye devam etti. Oly’nin aklında hâlâ soru işaretleri vardı.

“Neden bu kadar sakinsin Rian? Dışarıda geniş çaplı bir arama var diyorum. Bütün evleri, bütün yerleri arıyorlar. Bizi bulmaları an meselesi.” diye sert bir şekilde konuştu. Rian’ın yüz şekli değişti. Aniden ayağa kalktı.

“Sana bir sorun yok diyorum Oly. Evine git, normal yaşamına devam et.” diye sert bir şekilde konuştu. Oly’nin bundan sonra konuşması kabalık olurdu ve o da bunu biliyordu. Kafasını eğdi.

“Peki efendim. Gidiyorum.” diyerek kapıdan çıktı ve Hronnildur yoluna girerek evine gitti. Eve girince Frann yukarıda pencereden dışarıyı kontrol ediyordu ve öyle dalmıştı ki aşağıda ki kapının açıldığını duymamıştı. Oly ağır adımlarla ve düşünceli aklıyla yukarı çıktı. Frann, Oly’yi görünce hemen ona koşarak.

“Dışarıda hâlâ arama var.” diyerek pencereyi gösterdi.

“Buradan gitmeliyiz. Her an bizi bulabilirler.” Adam çok endişeliydi ancak Oly’e bakınca onun neden bu kadar sakin olduğuna bir anlam veremedi. “Neden böyle duruyorsun Oly
? Rian ile bir sorun mu yaşadın?“ Oly gözlerini Frann’e dikti.

“Evet Frann. Buradan gitmiyoruz yani Rian’ın emri bu.” Frann’ın aklı daha da karıştı.

“Neden? neden buradan gitmiyoruz. Dışarıda arama var.” diye çıkıştı.

Oly sakinliğini bir kenara bırakıp. “Burada kalıyoruz Frann. Bu kadar. Başka soru sorma. Rian’ın bana dedikleride bu.” diyerek sert konuştu. Frann’ın kuşkusu hâlâ aynı yerinde duruyordu.

“Tamam. Başka soru yok, ancak bizi bulurlarsa bunun sorumlusu Rian’dır ve bende yakalandığımda Rian’ın kaldığı yeri söylerim” diyerek içeri mutfağa gitti. Oly ise hiçbir şey demedi, düşünceli bir şekilde pencerenin başına geçerek dışarıyı izlemeye başladı.

Akşama doğru krallıkta neredeyse hiç Yetim gözükmedi. Bu yüzden askerler Kral Ghorran’ın karşısına eli boş çıktılar. Askerler kralın tahtının karşısına birer birer dizildiler. Korkuyorlardı çünkü Ghorran sinirliydi. İki düzine askerde yan yana durmuş Ghorran’ın konuşmasını bekliyorlardı. Ghorran’ın oturduğu taht; Hronnildur’u kurulduktan sonra Luan tarafından yapılmıştı. Taht, sert meşe odunundan yapılmıştı. Sırt kısmında uzun bir kılıç vardı. Bu kılıç Gökten Düşen Dört Kılıçtan birisini temsil ediyordu. Tahtın üstüne kırmızı kadifeden yapılmış bir örtü eşlik ediyordu. Salon çok genişti. Giriş kapısı neredeyse beş buçuk metreyi geçiyordu. Ağır bir kapıydı ve itilmesi zordu. Kralın tahtı yerden dört beş basamak yukarıda duruyordu. Etrafta meşale ışıkları asla sönmüyordu. Duvarlarda Hronnildur’un sancakları asılıydı. Gök mavisi zemin üzerine yan duran gri bir ok resmedilmişti. Hemen altında ise kurucuları Luan’ın ve binlerce yıldır krallığa hükmeden soy’un adı yazılıydı; Seu’zel anlamı gri ok demekti. Ghorran tahtında, elinde kılıcıyla oynayarak bekliyordu. Salona sessizlik hakimdi. Sessizliği Ghorran bozdu. “Akşama kadar bir tane bile Yetim bulamadınız mı?” diye sinirli bir şekilde sordu. Bütün askerler başı eğik cevap vermeden bekliyorlardı. Ghorran bu sessizliğe sinirlendi. “Size dedim, işe yaramaz insan pislikleri. Konuşun karşımda ya da ölün dışarıda.” diye bağırdı. Sesi bütün salonda yankılandı.

“Efendim sakin olun. Birazdan ben onları konuşutururum.” diye araya girdi Ludwig. Elini kılıcının kabzasına götürdü ve hızla kavrayarak kılıcı aniden havaya kaldırdı. Kılıcı öyle hızlı çekmişti ki havayı keserek ince bir ıslık çaldı, çıkan ses bütün askerleri sıçratmıştı. Askerler halen konuşmuyordu çünkü yaşadıkları başarısızlığı dile getirmek istemiyorlardı. Aralarından biri hafif bir ses çıkardı. O diğerlerinden daha çok korkuyordu. Ludwig kılıcı hemen önüde ki askere doğrulttu.

“Kılıcım; taze, sıcak kanınızın tadına bakmak istiyor, kim gönüllü olmak ister?” diyerek dalga ve tehdit karışımı sözler savurdu. Korku iki katına çıkmıştı. Ludwig gerilip kılıcı vuracaktı ki o aralarından en çok korkan kişi.

“Durun!” diye bağırdı. Ludwig kafasını direkt o tarafa çevirip ona bakmaya başladı.

“Nihayet birisi konuştu!” diye bağırdı Ghorran. “Öne çık adın neyse artık.” diye ekledi.

Askerin adı Karun’du. Bir iki adım atıp öne çıktı. Sırada duran askerlerin en başında ki sinirli sinirli Karun’a bakıyordu. Karun hızlı hızlı nefes alıyordu ve terlemeye başlamıştı.

“Adım… adım Karun Majesteleri.” dedi. Titrek ses tonu salonda kayboldu.

“Bugün ne oldu? Neden eliniz boş döndünüz? Yetimler neredeydi?” diye ardı ardına sorular sordu Ghorran. Aklında birde fazla soru vardı ve biryerden başlaması gerekiyordu. Karun’un başı hâlâ eğik yere bakarak konuşuyordu.

“Aramaya başladığımızda, etrafta hiç yetim yoktu. Bizim geldiğimizi biliyorlardı.” Titremesi geçmemişti, ellerini kontrol etmekte zorlanıyordu. “O yüzden bütün Yetimler saklanmıştı yada krallıkta yoklardı çünkü krallıkta arayıp bakmadığımız delik kalmadı.”

Ghorran dikkat kesildi. “Krallıkta bir tane bile Yetim yok dediniz. Gerizekalılar, surlardan dışarı çıkmadınız değil mi
?” diye sertçe sordu. Karun bir an konuşmaktan korktu, kelimeler boğazına düğümlendi.

“Hayır efendim. Sadece surların içini araştırdık ve bu tüm gün sürdü.” diye ekledi. Ghorran düşünceli düşünceli bekliyordu. Yanında ki Darren’e dönerek, fısıltılı bir şekilde. “Sen ne diyorsun bu duruma? Sence krallık dışında olabilirler mi?” diye merakla sordu. Darren başını eğdi ve Ghorran’a denk gelecek yerde durup.

“Olabilir Majesteleri. Bunlar Yetimler, her an her şey olabilir. Geldiğimizi biliyorlarsa, o zaman içimizde adamlarıda olabilir, bunu düşünmeniz gerek.” diyerek Ghorran’ın aklına kuşku tohumu bıraktı.

“Teşekkür ederim. Söylediğin şeyi dikkate alacağım, yakın bir zamanda büyük bir sorgulama yapacağım.” diye ekledi Ghorran. Darren ise hiç konuşmadan kafasını birkez sallayıp geri eski yerine döndü. Karun hâlâ Ghorran’ın konuşmasını bekliyordu.

“Çıkın! Surların ardına çıkıp Yetimleri arayın!” diye bağırdı. Bütün askerlerde kafasını sallayıp birer birer salondan çıktılar ve krallık surlarının dışarısına çıkmak için yola koyuldular. Ghorran kafasını Darren’a çevirerek. “Sende git, krallıkta ki büyük sorgulama için gereken düzenlemeleri yap.” diye emir verdi. Darren ise. “Hemen Majesteleri. Gerekli düzenlemeleri yapacağım.” diyerek salondan çıktı. Ghorran salonda tek başına oturup, uzun uzun düşüncelere daldı. “Yetimler, yakalanmalı.” diye düşündü. “Yetimler mutlaka yakalanmalı.” ancak askerleri ve Ghorran’ı, Yetimlere yaklaştıracak en ufak bir ipucu bile bulunamamıştı.

Sabah olmuştu. Sabahın ilk ışıkları doğudan güçlü bir şekilde Hronnildur krallığının surlarına ve büyük binalarına vuruyordu. Hava da, doğuda ki Soğuk Topraklardan esen bir rüzgar geziyordu. Askerler, gece arayışa çıkmışlardı. Sur’ların dışında Rai ormanı, Laureen hanesinin evi, kuzey batıda kalan surla birleşik Karsk hanesinin evi ve surun dışında üç yüz metre alanı aradılar. En son Mreylo tepesine geldiklerinde ise ekibin başında yine Lorthor vardı. Meşale ışığının kırmızı rengi eşliğinde tepenin altında ki mağara girişini bulmuşlardı. Lorthor girişe geldiği sırada duvarlarda veya herhangi bir yerde bir şeye rastlamadılar.

“Burada bir şey yok. Gidelim.” diyerek bağırdı. Askerlerin hepside toparlanarak herhangi bir yetim bulabilirmiyiz umuduyla etrafı tekrar dolaştı. Ancak hiçbir yetimden iz bulamadılar.


(Yılmaz Demir) #20

Bölümün sığmayan kısmı.


Akşam olmuştu, yaklaşık bir gün sürmüştü arama ancak yine bir şey bulamamışlardı ve askerler, yine Ghorran’ın huzuruna çıkacaklardı. Bu sefer hepsi daha da korkuyorlardı çünkü surların dışında da Yetimler’den bir iz bulamadılar ve tam bir hayal kırıklığı yarattılar. Tahtın karşısına geçip yine hizaya geçtiler. Hepsinin kafası eğikti. Ghorran sinirli sinirli bekliyordu ve bu bekleme bir süre sonra Ghorran’ın bağırmasıyla kesildi. “Öne Çık Karun!” diye bağırdı. Karun titreye titreye Ghorran’ın önüne geldi. Ghorran elinde Victor’un hançeriyle oynuyordu. Hançeri kaldırıp, tutma kısmında olan işareti Karun’a göstererek.

“Bu işaretin anlamını biliyormusun?” diye sakince sordu.

Karun titrek bir sesle. “Hayır efendim bilmiyorum.” diyebildi.

Hançer, Ghorran’ın elinde bekliyordu. “Bu Victor’un işareti,” dedi Ghorran. “Bu Hançeri Ratlu’nun evinin
avlusundan aldım. Bu hançer kaç kişinin ölümüne sebep oldu biliyormusun?” diye tekrar sordu.

Karun’un korkusu halen geçmemişti. Kısık sesle. “Bilmiyorum efendim.” dedi. Ghorran sinirlendi. “Biraz yüksek sesle konuş!” diye bağırdı. Ardından Karun sıçrayarak, tekrar. “Bilmiyorum efendim!” diye bağırdı.

“Hah böyle konuş.” dedi Ghorran. Sonra elinde ki hançere bakarak biraz düşünmeye koyuldu. “Biliyor musun, bu hançer çok hızlı bir şekilde atıldığında delip, arka taraftan çıkabiliyormuş.”

Karun ise korkak bir sesle. “Böyle bir şey duymuştum ancak hiç görmedim.”

Ghorran, kısık kısık gülmeye başlamıştı. Ayağa kalktı, elinde hançeri hâlâ duruyordu. “Hadi deneyelim bakalım gerçekten delip geçebiliyormu!” diye bağırdı ve aniden elini savurup hançeri güçlü bir şekilde Karun’un boğazına doğru fırlattı. Hançer hızla gidip Karun’un boğazına saplandı ancak arkadan çıkmadı. Ghorran bir iç çekti. “Demek söylentiler yalanmış. Bu hançer delip arkadan çıkmıyor.” diye söylenerek yerine oturdu. Diğer yandan zavallı Karun ise yerde kanlar içinde yatıyordu. Ghorran tekrar bağırarak. “Bu pisliği alın buradan!” diye emretti. Askerlerden birkaçı Karun’u tutup dışarı çıkardı. Diğer askerler ve Ghorran’ın adamları pür dikkat Ghorran’ı izliyorlardı. Daha önce hiç Ghorran’ı böyle görmemişlerdi. Siniri ve deliliği aynı anda yaşayan Ghorran görenleri bir hayli korkutuyordu. Ghorran, gülmeyi bırakıp artık ciddi bir şekilde duruyordu. Darren’ı yanına çağırıp. “Yetimleri nasıl bulacağız?” diye endişeli bir şekilde sordu.

“Aklımda bir fikir var ancak beğenirmisiniz bilmem majesteleri.” Darren ayakta Ghorran’ın hemen yanında bekliyordu. Ghorran meraklandı. Gözleri açıldı, ellerini tahtın kenarlarına koyarak ayağa kalktı ve elini uzatıp. “Hepiniz çıkın!” diye bağırdı. Askerler birden sıçradı, ardından hepside teker teker çıktı. Ludwig ise Ghorran’ın gözüne gözüne bakıyordu. “Sende Ludwig!” diye bağırdı Ghorran. Ludwig ise hiçbir şey demeden kafasını sallayıp çıktı. Salonda kimse kalmamıştı. Arkaya dönüp. “Aklında ki fikir ne?” diye hızlı bir şekilde sordu. Darren kolunu tahtın başına dayamıştı.

“Yetimlerle uğraşmayı bırakalım…” Darren sözünü bitiremeden Ghorran hemen araya girip. “Nediyorsun sen !” diye bağırdı. Darren bir iki adım geri geldi.

“Sakin olun majesteleri. Önce sözümü bitirmemi bekleyin.” dedi. Ancak Ghorran sinirlenmişti birkere.

“Tamam devam et.” dedi tereddüt içerisinde. Darren ise biraz sakinleşmiş ve korkusu geçmiş bir şekilde konuşmaya başladı.

“Yetimlerle uğraşmayı bırakalım. Ancak şimdilik.” Ghorran dikkat kesildi. Kafasını sallayarak onaylıyor bir yandan da aklında farklı senaryolar geçiriyordu.

“Bizim, onların peşinde olmadığımızı sansınlar ve bu şekilde artık bizden korkmasınlar. Böylece krallık içerisinde rahat rahat gezebilirler ama benim asıl planım bu değil.” diye ekledi Darren. Ghorran iyice meraklandı.

“Senin asıl planın neymiş bakalım?” diye meraklı bir şekilde sordu. Darren hafif hafif gülüyordu.

“Bizim seçtiğimiz bir çocuğu, sokağa atıp. Yetimlere girmesini sağlayacağız. Bu şekilde Yetimlerin arasına karışınca, nerede saklandıklarını öğreneceğiz.”

Ghorran planı sevmişti. “Hemen hazırlıklara koyul. Çocuğu ayarla ve sokağa bırak.” diye emir verdi.

“Çoktan sokağa bıraktım bile.”

Ghorran, Darren’dan etkilenmişti, suratında birden bir gülümseme oluştu. “Aferin” dedi. Darren ise kafasını salladı.

“Çıkabilirsin. Git ve çocuğu gözle” diyerek Ghorran, Darren’a kapıyı işaret etti. “Hemen majesteleri.” diyerek Darren oradan ayrıldı. Ghorran sevinçliydi. Rian’ı yakalamaya birkaç adım daha yaklaşmıştı.

Darren ise çocuğu gözlemlemek için şehrin en yoğun yeri olan Pazar yerine gitmişti. Çocuk daha on yaşlarında küçük, zayıf birisiydi. Darren uzaktan onu izliyordu. Beyaz Kalenin hemen güneyinde olan Pazar yeri, Yetimlerin en çok gezdikleri yerdi. Hemen hemen her gün Pazar yeri tıklım tıklım dolu oluyordu. Çocuk Pazar yerinin kuzey girişinde tahta kapının önünde yere yatmış bir şekilde bekliyordu. Darren ise kuzey yolunda saklanarak çocuğu izliyordu. Kuzey yolu uzun, toprak bir yoldu. Etraflarında sıra sıra ağaçlar uzanıyordu ve yolun hemen batısında ise ufak bir orman vardı. Çocuk bir, iki saat yerde yattı ancak kimse gelmedi. Çocuk ayağa kalktı ve yürümeye başladı, güneye doğru yavaş ve yorgun bir şekilde yürüyordu. Gelen geçen herkes çocuğa çarpıyordu ve çocuk bir o tarafa bir bu tarafa itilerek, zarar görüyordu. En sonunda hızla gelen bir adama çarparak yere düştü. Darren ise yavaş yavaş Pazar yerine girmişti ve aralarında çok uzak olmayan bir mesafeden çocuğu izliyordu. Çocuk kuru toprağın üzerinde yüzüstü yere kapaklanmıştı. Yorgun olan çocuk daha da yorulmuştu ve sürünerek yoldan çıkmak istiyordu. Ağır hareketlerle yerde sürünürken üstünü hafif bir gölge kapladı. Kafasını kaldırıp, yukarıya baktı ancak güneş yüzüne vurduğundan hiçbir şey göremedi. Ayakta ki adam elini uzattı ve bir iki adım ileri geldi. Çocuk, adamın elinin içinde bir işaret ve yüzünde yara izi gördü, bu çocuğun gördüğü son şeydi çünkü bunları gördükten üç dört saniye sonra gözlerini kapattı ve bayıldı. Sıcak hava çocuğa çok ağır gelmişti. Darren bu olanların hepsini uzaktan izliyordu. Adam çocuğu, omzuna koydu ve oradan uzaklaştı. Darren adamı izlemeye başladı, adam doğu yoluna saptı ve yol ayrımına geldiğinde kuzeye yönelerek Luan Meydanına giden yola girdi. Darren hâlâ izlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra, o gizemli adam takip edildiğinin farkına vardı. Kafasını hiç kaldırmadan yere bakarak yürüyordu, bir süre sonra aniden kendisini sağ tarafa atarak evlerin arasına daldı. Darren ne olduğunu şaşırmıştı, adam birden evlerin arasına atladı. Darren aniden hızlandı ve o da evlerin arasına daldı ancak adamı kaybetti. Her tarafa bakıyordu ancak adamı ve çocuğu bulamıyordu. Kafasını gökyüzüne kaldırdı ve derin bir nefes alarak evlerin arasından çıkmak için geriye döndü ancak hiç beklemediği bir şekilde, o adam arkasında belirdi ve aniden boğazına yapıştı. Darren çırpınmaya başladı ve adama tekmeler, yumruklar savurdu ancak adama hiçbir şey işlemiyordu. Sonunda adam, Darren’ı duvara fırlattı ve sağ elini duvarın yukarısına kaldırdı. Elini sabitledi ve belinden ufak, ince bir hançer çıkararak Darren’in eline sapladı. Darren çok güçlü bir şekilde bağırmıştı. Adam hançeri, eline saplayıp, oradan uzaklaşmıştı. Duvar, Darren’ın elinden akan kanla boyanmıştı. Darren. “Yardım edin!” diye bağırıyordu ancak sesini duyan hiç kimse yoktu. Bir süre orada asılı durduktan sonra güçlükle, elinde ki hançeri söktü. Hançer kana bulanmıştı ve hançeri havaya kaldırdığında tanıdık bir işaret görmüştü.

Küçük çocuk ortadan kaybolmuştu, Darren yaralanmış ve bu olaylar Ghorran’ı hiç memnun etmemişti. Karanlık çöktüğünde Darren elinde kanlı bir sargı beziyle Ghorran’ın karşısında duruyordu. Ghorran sinirli ancak bir yandanda Darren’e olanlar yüzünden üzgündü. Darren, kralla bir arkadaşmış gibi samimi bir şekilde konuşuyordu. Ghorran, Darren’ın elinde ki yara izinin ne kadar kötü olduğuna bakarken. “Bunu kim yaptı? Yüzünü görebildin mi?” diye endişeli bir ses tonuyla sordu.

Darren, elini çekip sargı bezini sarmıştı. “Evet,” dedi. “Victor’du.”

Kralın karşısından birkaç adım geriye gitti. Kral omuz silkti.

“Victor!” diye bağırdı. “Nefret ediyorum o piçten.” diyerek küfürler yağdırdı. Kral, Darren’e döndü. “Evine git. Yat, dinlen, çocuklarınla oyna ve iyileştiğinde tekrar yanımda ol.” diyerek Darren’a hafif bir kafa sallamayla büyük kapıyı gösterdi.

“Emredersiniz lordum.” diyerek hızlı adımlarla odadan ayrıldı. Darren, evine geldiğinde karısı Yullysa onu endişe içinde karşıladı. Kapıdan girer girmez Darren’ın sargılı eline baktı.

“Hiçbir şey sorma Yullysa. Sonra anlatırım” diyerek sargı bezini ve elini temizlemek için su ve temiz bez bulmaya gitti. Karısı ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Ne oldu Darren? Şimdi anlatmanı istiyorum.” diyerek çıkıştı ancak siniri yatıştıktan sonra Darren’ın yanına giderek yardım etmeye başladı. Dikkatlice elini temizleyip, yeni bezi sardıktan sonra salona geçip şöminenin üzerinde kaynayan çaydan iki bardak doldurarak konuşmak için
yerleştiler. Yullysa’nın endişesi geçmemişti. Dikkatli gözlerle Darren’ı izliyor, elinin içerisine bakıp içi dağlanıyordu. Darren çaydan bir yudum aldı, dili yanmıştı ancak umursamadı. Bardağı yerine koyarken. “Victor’du” dedi. Bardağı yerine koyduktan sonra Yullysa’nın gözlerinin içerisine baktı.

Victor?, diye kendi kendine sordu Yullysa. “Neden sana zarar vermek istesin ki?” diye sordu.

“Çünkü onu sinirlendirdim,” diye karşılık verdi. Eline bakıyordu artık sağ eliyle kılıç tutmakta zorlanacak veya yazı yazarken kalem tutamayacaktı. “Neden yaptım ki bunu?” diyerek kendine sordu. Yaralı elini sıkmaya başladı, hafif bir kan süzüldü bezden ve halıya damladı.

“Dur! Sakin ol!” diyerek bağırdı Yullysa. Hemen elini açıp, bezi yeniledi. “Neden? Neden bunu yaptın Darren!” diyerek kızdı. “Kendine zarar verme, lütfen.”

Yullysa, Darren için çok endişeleniyordu. Kızmak için
hakkı vardı. Darren’ın bu işinden çıkması gerektiğini, ileride kötü şeyler olacağını söylüyordu Yullysa ancak Darren işi bırakırsa abisi tarafından küçümsenecekti çünkü abisi Isorin krallığının başındaydı ve bu göreve o göndermişti. Darren abisine ve soyuna hayal kırıklığı yaratmamak için bu görevde duruyordu.

“Gidelim buradan Darren,” Yullysa ayağa kalktı. “Çocuklarıda alıp gidelim.” diyerek Darren’ın gözlerinin içerisine baktı.

“Nereye?” diye sordu. Çayına uzandı bir yudum aldı. “Nereye gideceğiz? Aerilhaal? Rhakaron? Drazhar? Lydenth? Kharul-Rûm? Roekraos? Duardo ah Cirû adına,” elini salladı. “O korkakların yanında yaşayacağıma ölürüm daha iyi, başka neresi kaldı Yul?”

Yullysa düşünüyordu. Yerine oturdu, birkaç saniye yere baktıktan sonra. “Aerilhaal en mantıklısı. Bilginin ve iyiliğin yeri,” çayından bir yudum almak için bardağa uzandı. “Aslında Rhakaron’da, Aerilhaal kadar iyi bir krallık ancak
…” duraksadı araya Darren girdi.

“Aerilhaal, ah bilginin ve iyiliğin yeri ancak Mêu’nun en korkunç suikast birliği orada üstelik Isorin’de ki bütün krallara düşman,” Darren sinirden küplere binmişti. “Ve ben lanet olası kralın kardeşiyim Yul, orada nasıl hayatta kalmamızı düşünüyorsun? Biz daha Aerilhaal yolunda gelirken öldürülürüz.”

Yullysa’nın morali bozulmuştu, kısık sesle. “Ya Rhakaron?” diyebildi. Darren aniden kükredi. “Rhakaron’da aynı Yul. Rhakaron ve Aerilhaal’u aklından çıkart, ikiside aynı şey.”

Geriye Drazhar, Kharul-Rûm, Lydenth ve Roekraos kalıyordu.

“Sakın bana Drazhar deme Yullysa,” diyerek Yullysa’nın konuşmasına izin vermeden araya girdi. “Biliyorsun oraya asla gidemeyiz. Oraya gitmek demek, ölüme kucak açmak demektir.”

Geriye gidebilecek krallıklar ise tehlikeli ve riskli idi. Kharul-Rûm, Estol Dağlarının ardında olsa bile Isorin krallığına bağlıydı ve buda demektir ki Darren’ın hayatı her zaman tehlikede olacaktı. Geriye kalan krallıklarda aynı şekilde Isorin’e bağlı oldukları için riskli durumdaydılar. Bunlar dışında geriye üç beş ada kalıyordu ancak oralarda kötülüğün ve iğrençliğin kol gezdiği yerlerdi. Yullysa biraz düşündükten sonra. “Özgür Topraklara gidelim” dedi.

Darren’in yüzünde belli belirsiz bir ifade ortaya çıktı.

“Özgür Topraklar mı?” diye sesli bir şekilde düşündü. “Mantıklı ancak tehlikeli.”

“Neden öyle düşünüyorsun Darren?” diye çıkıştı Yullysa.

“Orası hiçbir krallığa bağlı olmayan pisliklerle dolu. İlk doğanların tohumları hâlâ orada yaşıyorlar,” dedikten sonra bitmiş bardağını masanın üzerine koydu. “İlk doğanlara neler olduğunu biliyorsun değil mi Yul?”

Yullysa düşünceli bir şekilde bekledikten sonra o da bitmiş çay bardağını masanın üzerine koydu.

“Lanet olsun onlara. Neden hâlâ varlar ki? Ölüm geldiğinde onlar nasıl hayatta kaldılar,” diyerek küfürler etmeye başladı. “Ancak Darren biz onlar gibi değiliz. Cirû bizi mutlaka görür ve korur. Lütfen artık buradan gidelim.” diye Darren’a yalvarmaya başladı. Darren’da buradan gitmeyi istiyordu. Görev çok zahmetliydi ve her an ölümle burun burunaydı. Artık Yetimlerden, savaştan ve ölüm görmekten bıkmıştı.

“Tamam,” dedi Darren, ayağa kalktı oturmaktan dizleri ağrımıştı. “Özgür topraklara gidelim ancak hemen gidelim çünkü Kral, yaralı olduğum için bana birkaç günlük izin verdi. Bizde bu ara içerisinde ayrılalım buradan.”

Yullysa heyecanlı bir şekilde yerinden kalktı. “Peki, eşyaları ve çocukları hazırlayayım.” diyerek salondan ayrıldı ve üst kata çıktı. Darren tekrar yerine oturdu, elinin sızlaması yükselmişti. Dişlerini birbirine vurdu, pencerenin başına geçip dışarıyı izlemeye başladı. Hoşçakal Ghorran. Hoşçakal Hronnildur. diye içinden hüzünlü bir şekilde konuştu. Ghorran ile olan arkadaşlığını seviyordu ancak görev yükü çok büyüktü. Bir süre hüzünlü bir şekilde pencereden dışarı baktıktan sonra pencerenin başından ayrılıp yukarı kata çıkarak Yullysa’ya yardım etmeye gitti.