Lahana Sarma Sanatı


(Ezgi Özbek) #1

Merhabalar,

Daha önce yazmış olduğum ve Apartman Dergi’de yayınlanan birkaç öykümü bu başlık altında paylaşmak istedim. Bu öyküler devasa bir lahananın yaprakları, bense içlerini pirinçle doldurmakla yükümlüyüm diyerek ilk öykümü bırakıyorum kıyıya. Peşi sıra öyküleri burada paylaşma sebebim olan Kanık’sanmış Kaya adlı öykümü konduracağım.

LAHANA SARMA SANATI

"Neneka, hani anlatacaktın? Söz vermiştin?"

Kara fırının başında dikilen kadın, yumuk yumuk olmuş gözlerine dolan buharları itercesine ellerini havaya kaldırdı. Soba kısmına attığı odunları maşasıyla karıştırdı. Hemen yan odacıktaki fırının kapağını açıp yuvarlak tepsiyi çekti.

Kabaran mısır ekmeğinin kızarmış kısmından kaçak bir parça kopardı torun. Ellerinin içinde bir o yana bir bu yana atarak soğutmaya çalıştı. Büyük bir gülüşle tombul yanaklarını sıkıştırdı dudakları. Ağzına atıp nefesiyle üfuldendi biraz; dişleyemeden yuttu sonra da.

"Neneka, hadi anlat işte. Ne olursun."

Köyün hikâyecisi, manicisi, deli fişeği kadın hınzırca gülümsedi. Gençliğinde yerleşmek zorunda kaldığı bu köyde her duruma kurduğu hikâyelerle almıştı namlarını kadın. Bir göç vakti geldiği memleketin yeşilini boynuna dolamış, deli dalgalarını ruhuna künye yapmıştı. Zamanla dünyadan vazgeçmiş oralı olmuştu.

"Ne anlatayım istersin, de bakayım?"

"Okuduklarından değil, çocukluğunu hiç sevmem. Su savaşı hikâyesi de olmaz."

Çocuk hızlıca gerçeklerin tamamını yok saymıştı. Kadın bu reddedişin sebebini bilgelik ve şefkatle karşıladı. Kimileri

"Ne kaldı geriye can tohum? Tükettin beni."

"Yok Neneka… Biliyorsun neleri sevdiğimi. Dirilişi anlat bana."

Göz ucuyla torununa bakan kadın kara tencereyi açıp, ters konmuş tabağı kaldırdı. Sarmalar pişmiş gözükmekteydi. Ayaklanıp yürüdü odada. Adımları tahtakurularını rahatsız etti. Gıcırdadı tepeye kondurulmuş ev. Sağlamlığından şüphe etmedi kadın. Doğa ananın nice sataşmalarına boyun eğmemişti asırlık ev lakin haşerat soyundan kalanlar dadanırdı arada.

"Dağı görüyorsun, geldiğimiz gün sis vurmuştu yine yamaçlarına. Tepelerden yuvarlanarak indik adeta. Fındık dallarına takılıp düşenler mi istersin; çay makaslarına basıp devrilenler mi. Toyluk işte insan yaşadığını iddia ediyor kaldırımlarda yürümeyi öğrenince. Önümüz sıra yürüyen küçük kızsa, o kadar rahattı. Ceylan misali sekti o kayadan bu ağaca; o kız İncifer Bibya işte. Dedenle de o tanıştırdı beni ya zaten… Korunmuş bölgelere gelebilmenin sevinci de olunca içimizde başka türlü seyretti her şey."

Çocuk al yanaklarına bastırdı ellerini. Üzerindeki örgü hırkanın kollarını çekiştirdi konuşmadan önce. Sinirle söylendi ardından.

"Neneka, savaş yok dedim. Hadi ama anlatman gerekeni biliyorsun."

"Keçi misin torun mu belli değil! İyi dinle o zaman. Tulumun sesini duyan ilk karalahanadan bahsedeceğim sana. Bu lahana kardeşleri, beyaz lahana ve kırmızılahanayı uyandırdı. Şaşkınlar ayıkır ayıkmaz hep birlikte horon tepmeye başladı."

Kadın iki büklüm bir halde kahkahalara boğulurken torunu ayaklanmıştı. İsyan bayraklarını çekmiş, ağlamaklı bir şekilde odada tepinmekteydi. ‘ Alay edildiğini anlayacak yaşa erişmiş, ciğerleri sağlam iyi ki.’ diye düşündü kadın burukça. Kayıp torunlarını düşünmemeye çalıştı. Anımsadıkça canını yakan bir hayatı olmuştu; neslin tükenme raddesinde olmasının yanında kayıpları kimilerine göre anlamsız kalmaktaydı.

"Neneka sen bugün niye eğleniyorsun benimle?"

"Ne yapayım be küçüğüm; coştun durdurayım dedim. Tamam, yaşam hikayesini anlatayım sadece. Horona sonra gireriz artık. Bak can tohum, bu sarmaların her biri bir hayattır aslında. Her bir yaprağında hikâyeler taşır lahana. Yaprakları okumayı bilenler tarafından içleri doldurulur. Sararken parmak inceliği istemez. Dolsun taşsın hayatları diye pirince boğulur."

"O pirinç taneleri…" çocuk incecik fısıltısıyla araya girdi. Soba dibine girip hikâyeyi yönlendireceği noktaları pek bir severdi. Bir yandan da ninesinin elindeki sarmaya dikmişti gözlerini. Hızlıca ağzına atacağı anı keyifle düşlemekteydi.

"Madem biliyorsun ne anlattırıyorsun sıpa. Yayla yolundaki ayının üzerine atacağım seni. Gör sen bak."

"Neneka! O pirinç taneleri…" beklentiyle baktı gözlerine. Tepesindeki tülbendin altından çıkan kınalı örüklerine kaydı bakışları. Koştu sarıldı bir anda kadına. Kaybetme korkusu karşılıklıydı. O vakitte o kadar az torun – nine kalmıştı ki. Bilmekteydi ikisi de bu özel anların büyüsünü.

"O pirinç taneleri ki, tüm duyguları anlatır. Yaprak insan olur; pirinç yaşam. Suyla haşlanır pişer ruhları. Sonra sen gibi küçük keçiler yutuverir hepsini."

Çocuğun gözleri dağların çehresinde; kulakları nenesinin yüreğinde; damağı yaşamın lezzetinde… Henüz ham çocuk; bilmekte kadın, pişmesini istememekte, yanmaksa kaçınılmaz son gibi bu evrende. Umutsuzca kabullenmekte, kabullenmekte…


(Ezgi Özbek) #2

Kanık’sanmış Kaya

İsmini kabullenmeyen bir Kaya’nın cismiyle buluşun.

Şairi dili bilmiş, onla konuşur.

Orhan Veli Kanık Anısına

“Her şey birdenbire oldu.

Birdenbire vurdu gün ışığı yere;

Gökyüzü birdenbire oldu;

Mavi birdenbire.”

(1)

Rivayetin birinde, zamanın öteberisi geçerken yıldızların kuyruğunda, Kaf Dağından kopuşumla özgürlük çanlarını duydum. Yeri göğü inlettim, tıngır mıngır yuvarlandım. Sisifos’un çilesi sevgili kardeşime selam edip gittim yoluma. Beşikler geçtim; ninelerini sallayan bebeleri düzlemekten korkarak. Devlerin yıkandığı dereleri aştım; pirelerin ateş dansına şahitlik ettim. Dağ iken bütün yaşardık. Yek parça bilirdik tavşanın küslüğünü de, umurumuzda olmazdı. Özgür bir kaya olarak bir iki kelam ettim, barış eyledim anama onu da.

“Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum,

Anlatamıyorum.”

(2)

Demiş ya garip adam başta anlamadım neyi anlatamadığını. Neşe içindeydim, bir kayanın yalnızlıktan korkması mümkün mü diye sorardım, hey gidi günler. Her soluklandığım yer, sırtını bana veren yürek atımlarıyla doluydu. Onların ritimleriyle beslendim. Gel zaman git zaman gezgin ruhum gidilmedik köşe bucak bırakmadı. Ana yarılarının yanında durakladım, sıla özlemi arttıkça. Aşağıya inişimin rahvanlığı, yukarı çıkışımı engelledi. Gidemedim, anlatamadım gördüklerimi; özgürlük içerimdeki sert özü acıttı o an. Sustum, konuşmam mümkünmüşçesine. Bıraktım o konuşsun yerime.

“Denizden yeni mi çıkmıştı neydi;

Saçları, dudakları

Deniz koktu sabaha kadar;

Yükselip alçalan göğsü deniz gibiydi.”

(3)

Rakım düştükçe düştü, asırlar boyu yol aldım. Ve sonunda vardım meşke. Yorulunca perdeli ayaklarıyla üzerimde gezinen balıkçılların bahsettiği yer burası olmalıydı. Tuzun her türlüsünü tattığıma inanırdım evvel zamanda. Yanılmışım, aşınsa da dev cüssem; vakitlerin en güzeliydi yaşadığım. Bir deniz kızına tutulmak ne demek bilir misiniz? Pullu derisinden bana kalanları soğurmak isterdim. Çıplak göğsünü yakarken güneş, derinlerimdeki efsunlu fosiller dahi aşka gelirdi. Saçlarını savururdu da söylerdi şarkılarını. Nice gemiciyi iç ettik birlikte. O şapır şupur mideye indirirken avını, sevdiğimin ezgilerini mırıldanırdım kendi halimde.

”Eskiler alıyorum

Alıp yıldız yapıyorum”

(4)

Her kelimesinde geçmişim can buldu sanki. Çal çene bir gece vakti ya şu an, ondan bu susmak bilmezliğim. Sevdam tek taraflıydı bilirdim. Güneşlendiği kaya parçalarından biriydim, lakin sesim çıkmazdı. Arada bir kıpırdanmak isterdim ama gömülmüştüm kıyılara. Deniz, her geçen gün anamdan kalanları süpürdü. Gelip geçtiğim diyarların izleri silindikçe; geçmişimi unutur oldum. Geceleri dilekler tuttum, varlığımı sindiren dalgalara inat. Yıldızların sarkaçlarına astım her birini. Bir gece sesimi duyan Neptün alay etti benimle. Denizin derinlerine sakladı kuyruğunda ufantı olmaya razı olduğum kadını.

“Arzular başka şey,

Hatıralar başka.

Güneşi görmeyen şehirde,

Söyle, nasıl yaşanır?”

(5)

Ah nasıl yabancı duygular içinde kalmıştım. Güneşe küfürler yağdırdım günler boyu. Gördüğümü silmek istedim. Çamurlara bulansın doğmasın, balçığında boğulsun diye lanetler savurdum. Beni buldu ahlarım. Mihrinin ışıkları altında sürdüler dozerlerine. Güzel kayaydım vesselam. Yalnızdım, birkaç yüzyıldır beklemekteydim Poseidon’un çaldıklarını. Dost bildiğim balıkçılar ispitlemiş. Oysa ben değil miydim onları falezlerden uzak tutan? Yanılmışım, güven insanoğluna duyulmamalıymış. O vakit yakaramadım ama ezberimdekiler taşmakta artık…

“Sizin için, insan kardeşlerim,

Her şey sizin için;

Gece de sizin için, gündüz de;

Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı”

(6)

Bir kayayı yerinden etmişsiniz çok mu? Bu dünya sizin için değil mi zaten? Kimdim ki hem, efsanelerden fırlama bir parça Kaf Dağı olmam önemli mi? Nereleri turlamış bu virane kimin umurunda ki? Başta kızamadım. İyi oldu dedim, ömür beklemekle geçmezdi. Aşınan yerlerimi tutan kaşıntıya çare de bulmuştum. Birkaç çalı vardı yanı başımda. Sonraları meskenimi özledim. Manzaram, un ufak ediyordu her bir zerremi. Burukluk neymiş acımasızlığınızı görünce anladım.

“Gemiler geçer rüyalarımda,

Allı pullu gemiler, damların üzerinden;

Ben zavallı,

Ben yıllardır denize hasret,

“Bakar bakar ağlarım”.”

(7)

Sevgilimin saçları gibi kokardı yosunlar. Yapışırlardı diplerime, dolaşırlardı her yerime ama tanıdıklık hissinden elleşmezdim hiç birine. Bu mısraları ilk işittiğimde, yağan yağmurdan değildi pürüzlerimdeki ıslaklık. Beni, bir okuyan kişi anladı. Gecenin bir yarısı, ay huzmeleriyle süslerken dibimdeki nehri; küçük ateşinde ısındı gezgin. Dostların en güzeliydi, ritmi pek yoğun idi. Buğulu sesi yaşamımı okudu. Bir toplu şiir kitabı kadardı bu dünyadaki yerim. Sıkıştırdım her bir kelimesini taneciklerime. Nice titreşim gelse, yok edemezdi onu girift yapımın gizlerinde.

“Çadırımın üstüne yağmur yağıyor,

Saros körfezinden rüzgâr esiyordu,

Ve ben, bir roman kahramanı,

Ot yatağın içinde;

İkinci dünya harbinde,

Başucumda zeytinyağı yakarak,

Mevzuumu yaşamaya çalışıyordum.”

(8)

Beşinci gecemizde işittim bunları. Mevzusuna ortak olmak istedim. Anamdan koptuğum zamanlar kırdığım zincirler geldi aklıma. Özgür olalım adam diye fısıldamalıydım. Başaramadım. Yerime pek deli esen babam konuştu. Esti gürledi yine, neden kızdı adama bu kadar sonraları anladım. Birileri çanları tekrar çalmak; sonsuz uykuları bölmek niyetindeydi. Şiddetini arttırdı yedinci günün sabahında. Bir kitaplık hayatımı sunan dostun, çadırını başına geçirdi. İstemeyerek gitti. Geride kaldım, tüm hareket edemeyenler gibi. Giderken iliştirdi ortak karmaşamızı; üleştik acılarımızı.

“Sevgilim kayığın burnunda;

Yarısı balık,

Yarısı insan;

İn miyim?

Cin miyim?

Ben neyim?”

(9)

Bakmayın bana taktıkları isme. Kondurulduğum bu meskeni tanımam. Gelişimin sebebini, beni buraya süren dahi bilmez. İpe sapa gelmez bir işgüzarlıktı yapılan. Kim uydurdu bu kaçık kurmacaları? Ucuzlatılmış aşklarınızı tenime işleme fikri, ilk kimin usuna düştü? Âşıklar Kayası değilim ben. Büyük insanlık doğar, yaşar; yıkar ve ölür. Kırıp döktüklerinize katamayacaksınız tabiatımı. Sezmekteyim karanlığınızı.

İkiyüzlü olmasanız bir ihtimal bu uyduruk ismi kabullenirdim. Oysa siz bunca güvensizlik içinde, bir daha gelmeyeceğiniz bir yere; baş harfler bırakıp gidenlersiniz. Sanki size hasmış gibi aşk. Çağ dönümü aşk olan bir kayaya yapılır mı bu? Deniz kızını özleyen mahzunun biri, neden kaçış noktanız olur? Kuytu köşeler bizdedir çünkü değil mi? Sorarım, aşk sotelerde mi yaşanır? Az biraz ar varsa ruhunuzda; aşkınızı, yüreğinize kazıyın evvela…

Minik çakılarınızla dürtersiniz hayatımı. Parça pinçik edersiniz anılarımı. Çalarsınız sevda ninnilerini kaygısızca. Kutsuyorum hepinizi, başıma gelenlerin en kötüsü sizsiniz. Acımasız tanrıların oyunları dahi, oyum oyum oymadı beni. Sisifos’a güldüm diye mi; güneşe sövdüm diye mi bu ceza? Ya da olmayacak bir aşka düştüm diye mi geldi bunlar başıma?

Yeter artık, Âşıklar Kayası demeyin bana. Bir garip kayayım… Kaf Dağından kopma, çılgın rüzgârlardan olma. Değersizim ya da lütfunuzla değerlenenim. Umarsızlığınızım bir kere. Sırf keyfe keder bir kaya türetmek arzusuyla yıllar önce yerinden edilen, benim ben. Toplasanız varlığımı bir şiir kitabı etmez sizler için.

Kanık’sanmış Kaya’dır adım. Bırakın Âşıklar Kayası lakırdılarını. Aldanmayın takılan lakaplara. Yaslayın sırtınızı, işiteyim yüreğinizden sızan yalanları. Ardından birkaç yıldız seyreyleyin. Görürseniz düşlerinizde anamı selam eyleyin.

Sus vaktim geldi. Gitmeden bir meramımı daha dile getireceğim garibin mısralarıyla sadece… Asırlar, asırlar öncesine…

“Hatırımdan bile geçmezdi

Sana duyduklarımı söylemek.

Acaba hala yaşıyor musun?”

(10)

Şiirlerin hepsi Orhan Veli Kanık’a aittir. Referans numaralarına göre aşağıda belirttiğim sırada şiirlere ulaşabilirsiniz.

1 - Birdenbire

2 - Anlatamıyorum

3 - Deniz kızı

4 - Eskiler alıyorum

5 - İstanbul İçin

6 - Sizin İçin

7 - Denizi Özleyenler İçin

8 - Bir Roman Kahramanı

9 - Karmakarışık

10 -Yaşıyor musun?


Kanıksanmış Kayanın Lakırdıları
(Merve Aydın) #3

Ezgi şiir gibi yazmışsın. Kullandığın şiirler elbette çok güzel. Lakin abarttığımı düşünme, yazdıklarının o şiirlerden aşağı kalır yanı yok. Eğer bir kitabın çıkarsa ilk okurlarından biri ben olacağım. Eğer bir kitabın varsa da bunu hem yeni öğrendiğim için üzüleceğim hem de senin yazdığın, okuyacak yeni bir şeylerim olduğu için sevineceğim. Her türlü bir dolu duygu dip dibe. Tıpkı yazdıkların gibi. Kelimelerinin dansı daim olsun.


(Ezgi Özbek) #4

Merhabalar Merve :slight_smile:

Ne diyeceğimi şaşırdım yahu. Çok çok çok mutlu oldum bu yorumunu okurken muhteşem içtenliğinle beni benden aldın gerçekten :smiley: Hayır, henüz bir kitabım yok ama buna dair hayallerime ortak olan insanlar var yanımda. Ki onlardan birisin şu an haberin olsun :smiley: İlhamın, enerjin ve samimiyetin buralarda kalsın hep :slight_smile:


(Ezgi Özbek) #5
  • Telkinle Paralanmak

Kişisel gelişim setimizin kırk altı numaralı ses kaydına hoş geldiniz. Söz konusu kayıtlar, haybeden taşanları ortalığa dökme amacı güder. Unutulmamalıdır ki bu kayıtlarda dile gelenler; tamamen hayal ürünü olmaktan çıkmış, düpedüz hayatınıza ortak olmuştur. Bizi takip ederek destek veren tüm dinleyenlere teşekkürlerimizi sunuyoruz. Sinyal sesinin ardından telkine geçilecektir; lütfen gözlerinizi kapatmayı unutmayınız.

Pa! Pa-Pa! Pa-Pa-Pa! Pa! Pa-Pa! Pa-Pa-Pa! Pa! Pa-Pa! Pa-Pa-Pa! Pa! Pa-Pa! Pa-Pa-Pa!

Merhabalar! (Pa) Dermansız (Pa-Pa) Panzehir (Pa-Pa-Pa)

Titreşen kirpiklerinizin arasından sızan ışık; katmanlı perdenizi delip geçiyor, karanlığınıza hareler düşüyor. Aydınlık mı karadan olmuş; kara mı aydınlığa dolmuş bilmeseniz de uzanmaya devam ediyorsunuz. Burada bir şeyler aradığınız belli. Söz konusu şifa için ciğerlerinizdeki tüm havayı verdikten sonra burnunuzu tıkayarak nefesinizi kesmeniz gerekmekte. Biraz bekliyoruz, biraz daha, daha ve daha. Direnç gücü gelişsin isteyenler süreyi uzatabilir. Şimdi tekrardan soluklanıyoruz. Nefes al-ver; al-ver, al-ver… Dinginleşiyorsunuz güya, pardon daha fazlasını arzuluyorsunuz. Nefes alma mevzusunu hırsa çevirip bayılanlara geçmiş olsun dileklerimizi iletip devam ediyoruz. Ellerinizi yumruk yapıp göz yuvanıza oturttuktan sonra başlıyorsunuz ovuşturmaya. O da ne? Aniden yıldızlar beliriyor.

Merhabalar! (Pa) Ciğeri (Pa-Pa) Parelenmiş (Pa-Pa-Pa)

Yıldızlar yuvadır dileklere. Bilincinizin sonsuzluğuna erişmek keyfi bir vurgun. Evrenin bu kısmı tarafınıza tahsis edilmiş. Işıltıları da sarkaçları da size ait. Emelleriniz, geç kaldıklarınız, canı gönülden istedikleriniz, tutuklu kaldıklarınız her biri yansımakta üzerinize. Kuvvetle isterseniz gerçekleşebilecekleri müjdeliyorlar şimdi de. Ne kadar da şen şakrak niyetlere tesadüf ediyoruz, derken… İnsanlığa sığmayanlara da kulak vermek mecburiyetinde kalıyoruz birden.

İşittiklerimiz, en derinlerinize kazınmış olanlar. Hey! Sizi görüyor ve arttırıyorlar! Hain arzularınıza uydurduğunuz kılıflarınız, kaygısızca peydahlanmış bağnazlığınız ve ona sığınarak yaptıklarınız ya da yapamadıklarınızdan doğan zulmünüz, keyfe keder zorbalıklarınız, iktidar düşkünlüğünüz keza bunun eşlikçisi basiretsizliğiniz, en fenası yaşama hakkına kasıtla beslediğiniz riyakarlığınız… Çalışılmış metinlerinizle; ezberlenmiş söylevlerinizle ayyuka çıkıyor habisliğiniz. Farkındayız; sizi tanıyoruz.

Bu diyarda ettiğini bulanı, (ilahi ya da değil) adalete kavuşanı, dönen karmayı aranmayın boşuna. “Zihin eleklerinden bu sapkınlıkları temizlemeye geliyoruz!” diyebilmek isterdik fakat diyemiyoruz. Nitekim onlar her daim orada bir yerde olacaklar. Peki, sevgili diğerleri, derdimiz ne bunlarla? Beslendikleri damarı kesip atmak… Lakin yola düşüşte bir yoksunluk var: Korktuğumuz, atladığımız, meraksızca onayladığımız başkalarına ait fikirlere topyekûn bir savaş için… Her yanımıza dolanan zincirin çarpıklığını kırabilmek için… Sesleniyoruz ruhunuzun köhneliklerine: "Sorgusuz kabullerden arının; adımları vakitlice atın!"

Merhabalar! (Pa) Ağıt (Pa-Pa) Pahalanmış (Pa-Pa-Pa)

Suallerinizi sıralama vakti şimdi. Alanınıza bağlanan dev bir megafonla anons geçme sırası sizde, haykırın onları. Köyün muhtarı sizsiniz. Yıldızlar yerini ağır ağır bir düzlüğe bıraktı. Etrafa coğrafya kitaplarının asi çalılıkları bozkır hakim. Yaşamınızdaki yangınlar boyu kıraçlaşmış olanlar, sizinle kalacaktır devamında. Bunun dışındakiler için ses verilmemiş tümceler döküldükçe toprak can buluyor. Hissedip de dile vurulmayanlar da rengarenk taçlanıyor çimlerin yüzünde. Çitler vardı bu meskende; eyvallah dediklerinizden türemiş. Gönlünüzde yer etmeyenleri bir bir sökmeye başladınız sonra. Ciğerparelerim, meskeniniz yeşile de boza da doydu; sınır bilip de boyun eğdikleriniz yoka karıştı.

Arınmak için ilerliyorsunuz kahır nehrinin kıyılarında. Girmeye korkuyorsunuz, çektikleriniz yeter miktarda gelmekte. Sırayla anımsıyorsunuz yapılanları. Ne çok eziyet ettiler size nezaket kuralları gereği hayır diyemedikleriniz. Haksız değiliz ve bu akıp giden su… Nasıl çağıldıyor değil mi?

Merhabalar! (Pa) İşlemeli (Pa-Pa) Prangalar (Pa-Pa-Pa)

Kahırlara dertlenmeyin boşuna. Bu akıştaki, sizin kahrettiklerinizden olma. Buradaki hesaplaşmanız çekilenle değil; çektirdiklerinizle ilgili. Kaygımız sizsiniz. Kaçını bile isteye yaptınız sahi diye sormayacağız. Mevzu bahis bu değil. İçten içe bunu istediniz, biliyoruz. Maruz kaldıklarınızın kaç mislini yaşattınız? Hadi biraz daha dürüst olalım, zevk aldınız bunlardan değil mi? Yakındıklarınızı ateşe verip mazlumun ağıtında kül olma vakti.

Merhabalar! (Pa) İnsanoğlu (Pa-Pa) Peydahlanmış (Pa-Pa-Pa)

Ah nefretim. Ah nasıl da göndere çekilen bayrak misali yükseliyor içimde. Birinci çoğulun içindeki tekil şahsıma eriştiniz. Nahifliğimi paramparça ettiniz. Evet, tek başıma düştüm bu yola. Hepinizi paralamak istedim. Durun, düşünün bir etrafınıza bakın diye konuştum. Kırk beş kayıttır mücadelem devam etmekte. Kimselere temas etmeden. Ama onlar beni buldular! Peşimdeler!

Aranıyorum; gizli bir delikte yaşamaktayız. Ben ve diğerleri. Onlar kim mi? Birinci çoğula varışımız işte. Karakterime çıkılan ek katlar. Sadece müziği duyup, verilen eslerin ehemmiyetine varamayanlar gibi değiller. Çengel bulmacanın gizil kelimeleri, sonsuzu ak hayal eden yanlarım onlar benim. Her biri başlangıç sebebi, yarınlara dair umut veren sayfalarım. Çoğullaştıkça uzaklaştığımı iddia edenler oldu. Hayır efendim! Paralanacaksam şayet, içimdeki boş arazileri de değerlendirmek gerekti. Biz oldukça varabilirdim bir yerlere.

Bir anda celallenmiyorum kimseye. Cehaletini başkalarının fikirleriyle sıvayanlardan gına geldi. Doydum insanlığınızın yapay eksenli hareketlerine. Kovuğumdan konuşması kolay ama buraya nasıl girdik bilmiyorsunuz. Kolpa yaşamlarınızın ceremesi yakama yapışmış. Sizi gidi antik saksılarda yetişmiş plastik çiçek nesli sizi. Ciğerinizi okuruz be. Bak kapımı tırmalıyorlar yine. Bizi yine susturacaklar. Beni yine yalnız kılacaklar. Habitatımdan ayıracaklar. Bizi ayıracaklar; boşluğa dağıtacaklar. Bir ısıtıp bir soğutacaklar; bir yayılacağız bir yerimizde sayacağız. Yeri gelecek bulunduğumuz kabın şeklini alacağız. Devşirecekler her zerremizi.

Geldiler! Kalemimde devasa kelepçeleri… Geldiler! Gözlerimi oyuyor milleri… Geldiler! Dağılmakta bir bebeğin narin bedeni… Sus payı çalınmış öteki yanlarıma. Ah! Geldiler! Yitirdim fazlalıklarımı. Yapayalnızım köhneliğinizde; ortağınızım belki de. Paralandım apansızca ve geri kalanlar… Geldiler, geldiniz, geldik; hepiniz, hepimiz!

Pa! Pa-Pa! Pa-Pa-Pa! Pa! Pa-Pa! Pa-Pa-Pa! Pa! Pa-Pa! Pa-Pa-Pa! Pa! Pa-Pa! Pa-Pa-Pa!

Merhabalar!

Dermansız ciğeri ağıt işlemeli insanoğlu

Panzehir parelenmiş, pahalanmış prangalar peydahlanmış.

Haybeden Çıkan 46’lık Kayıt


#6

Merhabalar Ezgi,

Her biri birbirinden ayrı güzel yazılar. En çok Neneka ile torununu sevdim. Horon tepen lahanalar gülümsetti. Öykü keşke daha uzun olsaydı, öncesini merak ettim, Neneka’nın yaşamını. Belki o zaman bir öyküye göre daha uzun olurdu bilmiyorum. Yine zevkli olurdu okumak. :slight_smile:
Kanık’sanmış Kaya’nın anlattıklarına, dertlerine ortak olmuş gibi hissettim, bir iç döküştü aslında. Orhan Veli şiirleri de muazzam, Orhan Veli anısına yazmışsın zaten. Başta anlamadım, Kanık’sanmış Kaya’nın ismini Orhan Veli’den aldığını. :smile:

Son yazdığın öykü de diğerleri gibi etkileyici, serpiştirilen betimlemeler güzeldi. Kalemine ve düş gücüne sağlık. :slight_smile:


(Merve Aydın) #7

Cümlelerine sağlık Ezgi. Ah keşke böyle yükselmese nefret. Ama işte çoğu zaman elimizde değil. En azından sen kötü bir şey olan nefreti bile böyle güzel anlatmayı başarmışsın.


(Ezgi Özbek) #8

Apartman Dergi - Sürgün temalı sayıda yayınlanan öyküm:

Gammaz Gölge Tahtası

Harman yerinin kıyısında; kavrulmuş başakların yüzünde süründü yabancının çolak ayağı. Geri kalan her şeyin aksine, doğmadan evvel kondurulmuş bir detay değil aksayışları. Biraz cehalet; az biraz da sevda benzeri bir hissiyatın yansımaları yapışmış paçalarına.

Cehennem yarıklarını geçmek diğerlerine göre daha yorucu olmakta sadece. Etrafından, uzun uzadıya dolanması gerekmekte her defasında. O yarıklar ki nesillerin cerahatini özemiş derinlerine; metrelerce. Uzuv uzuv üstüne; donuk tenler alevde. Rüzgâr, dolamış serinlerine efsununu yitirmiş yeminleri. Yeminler… Yerin yedi kat altından; ağır aksak, yalanın dozu; dolanın tuzu tam.

Adam düşmemekte artık mazinin bubi tuzaklarına. Çobanın matına genç yaşta maruz kalmış. Ne siyah kalmış geriye, ne beyaz; ne de altmış dört kare. Oyun, bitivermiş dört hamlede.

İlk hamle henüz tohum dahi değilken atılmış bir kere. Peydahlandığın gezegeni seçemiyorsun ki bu evrende. İşittiğine göre başka bir yaşam formu mümkün. Farz-ı misal, canlılığa kıran sokmayan bir tür bahsi geçen. Gök kubbeleri de varsa şayet, tabakaları GİRİLMEZ tabelalarıyla donanmamıştır belki, kim bilir? Velhasılıkelam o daha doğmadan hanesine işlenmiş atalarının zulüm sevkiyatları. Kaç element uğruna başlamış sona girizgâh? Atom güllerinin katmerleri defalarca derlenmiş semalarda. Nâzımlarda, şeker dahi yiyemeyen kâğıt gibi yanan çocuklar kalmış. Yalnız onlar mı? Çoraklaşmış kabuk, yaşamaz olmuş elzem olanlar. Canlı halden cansız hale süblime geçişler silsilesi türemiş. Eski usule uygun harp sebepleri tükenmiş. Yerini yenileri almış. “Vücudun kaçta kaçı sudur?” sorusu başkalaşmış; yerkürenin doluluk oranı mühim olmuş. Tüm bunlardan bir asır sonra, Kalabalıkların Adamı doğmuş.

Hamle iki, yapay ile doğalın arafındaki bir seçilimle devam etmiş. Kalabalıkların Adamı ciğerlerine minnettar, derisindeki kalınlığa hayran kalır diğerleri; ya su tutulumu (!) bir deveyi kıskandırır nitelikte. “Yaş alacak çocuk.” demiş eskiler. Almışta nitekim. Göğün mavisini, gün batımının alevini; sonbahar vurmuş çamın yeşilini hiç tatmamış birine öykünemez gören gözler. Veyahut bir rengi koklayabileni anlayamaz sadece görebilenler. Kalabalıkların Adamı da arada kalmışlık hissiyatıyla aşmış yılları. Olması gereken ile gerçekte olanlar arasındaki uçurumu hissetmiş her kademede. Kızıl Veba sonrası yaşlı bir dede gibi hissetmiş bazen; kimi zamansa artık viraneye dönen kentlerin evvel zamanlarında turlarken bulmuş kendini. Kelimeler yalan söylemekten acizmiş; sahipleri itimat etmedikçe. Okumuş; safi okumuş. Kini küplerden sızıp yarıklara dolmuş.

İsyan, üçüncü hamle sırasında vuku bulmuş. Tırpanına takılan bedenleri silip süpüremez hale gelmiş insanlık. Dünya artık son çırpınışlarıyla kapanışa selam eden bir harabe. Nüfusun yüzdeliğe vurulamayan bir kısmını soğurmuş magma. Sindirilenleri kanıksamış devam edenler. An gelmiş, sorgulamış kimileri. Sorumlular aranırken iskeletten eylem planları bulunmuş sadece. Eğri büğrü kemikleri çamura bulayıp sunmuş yaşayanlar birbirlerine. Kalabalıkların Adamı kabul etmemiş ‘Ya göç; ya zehre doy’ düsturunu. İnsanın memleketi Dünya olmayagörsün; nedensiz atar yüreği. Bir elinin tersiyle baldıranı itivermiş; diğeriyle insanlıktan geriye kalanları. Göçmüş, yıllardır göçer olan başkasıymış gibi.

Son hamle: kayıtsızlık… Kalabalıkların Adamı tel örgüleri yeksan edilmiş bu evrende ne artsın, ne eksilsin; umutsuzlar kervanına mı karışsın; olmadı âmâlarla lal taklidi mi yapsın? Debisini yitirmiş derelerde yıkanır mı özünden kalanlar? Vaktini yitirmiş baharlardan arakladığı hayali papatyaların kokusuna gömülmüş bilinci. Hiç tatmadığı bir duyuya bağlamış prangalarını. İnziva dedikleri bu olsa gerek; bir kâğıt, bir kalem ve bitmeyen kelamlar eşliğinde başlamış tufana sürükleyen yağışları.

“Vakitsizlerin çağıdır akışta olan. Yaşamak eyleminin kalıcı hasarlara sebebiyet vereceğini düşünmeyen nüfusun, miras bıraktığı bedeller vardır bu anda. Bir de biçilen lanetli kaftanlara sığamayan kayıp bir nesil. Hakir kılınmış gezegene ayak uydurma çabasıdır hayatta kalmak dedikleri artık. Tabiat ana, toplu saldırıya başkaldırmıştır. Çığlıkları an be an artmaktadır. Ve bizler! Dinmeyen hiddetini selamlamakla yükümlüyüz. Ne pek kıymetli banknotlarınız geçerli artık; ne de yeraltının size sunduğu lütuflar. Uğruna tükettiğiniz her şey ile vakti geldi: Son burada! Son sizsiniz; sonu yaşayansa biz!”

“Acılı ölümleriniz için minnettar olmayı denedim. Bir nebze dahi üzülmek istemedim, inanın. Lakin başaramadım. Hunharca katlettiğiniz insanlığımız, bu devirde yüksek ne hikmetse. Kalanlar, sizlere acımakta. Bu ne yaman çelişki böyle değil mi? Ötekileştirmek gayesinde değilim kimseleri. Hem dört odacıklının pencerelerine çivileri çakalı çok oldu. Fakat yeşermekte olan filizler, ah o filizler; bir yük vagonunda açtı gözlerini bilinmez güzergâha. Ve de hatırlamak güçtür; ortak dilde hasreti. Esaretin kuyruklusunda, agrafın iki yanı da kayıp; bitişse dahi çengel ile halka, artık sonsuza varmakta göç.”

Çiseleyişleri sağanak olunca; delik gök homurdanmış Kalabalıkların Adamı’nın yakarışlarına… Baldırana itimat etmeyen adamın usuna, ıstırabı karşılığında asitten bir kapanış busesi kondurmuş. Tahta kapanmış, çoban toplanmış, azığını bohçasına katmış. Göğün mavisine ithafen, çayırdan ağrı yeni bir gündüz düşüne dalmış.