I. Sİ BEMOL VE DİĞER FELAKETLER
Zamanın lineer bir düzlemde aktığına dair eldeki tek kanıt (şaibeli, muhtemelen can çekişen, ve kesinlikle kabule şayan olmayan o kanıt, bilirkişi raporunun “bulgular” kısmına ancak dipnot olarak düşürülebilecek, mahkeme heyetinin üzerine bir saniye dahi düşünmeyeceği, savcının kendini tutamayıp “Hay Allah müstahakınızı versin” diyeceği cinsten o kanıt[1]) evin hem salon hem de mutfak olarak kullanılan bölümündeki 1988 model Arçelik marka buzdolabının kompresöründen yayılan o ısrarcı, o metalik, o si bemol[2] tonunda hırıltıydı.
Nihil Nihiloğlu, bu ismi taşımanın ne anlama geldiğini, ve ismin etimolojisinden[3] çıkarsamalar yapılarak soğukkanlılıkla deşilip otopsisi icra edilebilecek varoluşsal yükleri, nüfus müdürlüğündeki o meşum, boğuntu verici, çiğ beyaz aydınlatmalı, insanlık dışı anda gövdesine kazınmış bu kelimenin ağırlığını şimdilik bir kenara bırakalım, zira isimler meselesi 3 Numaralı Dipnot’ta ele alınacaktır, sabahın kendisinin bile sabah olduğuna henüz tam olarak ikna olmadığı bir saatinde, göz kapaklarını araladı.
Sabah.
Sabah mefhumu, yeraltındaki bu hücrede (kot 2, emlakçının “yeşillikler içinde ferah ve keyifli bir bahçe katı” olarak ilanda garip ve manasız bir Türkçeyle nitelendirmeye cüret ettiği, vahşi ve arsız bir kedi kolonisinin hükümran olduğu beton bir açıklığa bakan, rutubetin duvarlarda Jackson Pollock’a rahmet okutacak derecede soyut ekspresyonist haritalar çizdiği, küf sporlarının havada görünmez bir kar fırtınası gibi uçuştuğu bu sığınakta) güneşin doğuşuyla alakalı bir hal değildi. Güneş buraya girmezdi. Dürüst olmak gerekirse güneş bu adrese önceden bir kez gelmişti, pencereden göz ucuyla içeri şöyle bir bakmış, girip girmemek konusunda derin bir tereddüde kapılarak bir süre öylece beklemiş, vakit geçtikçe yüzü bir tiksintiyle buruşmuş ve sonunda koşar adım geri dönmüştü[4]. Bu evde sabah, kortizol seviyesinin eşik değerini aşıp talamusu pataklamasıyla, yani biyokimyasal bir alarmın çalmasıyla (bedenin, sinir uçlarından örülmüş bir bürokratik aygıt olan o biyolojik devletin, kendi vatandaşına (bilince) gönderdiği bir çağrıyla) başlıyordu.
Retinasına düşen ilk veri ışık değildi, Beşiktaş’ın tonal topografyasındaki armonik çözümsüzlüktü. Aşağı Beşiktaş (Dominant Yedili: Gerilim, kaos, martı çığlıkları, vapur düdükleri, tribünlerden kabararak gelen iniltiler, trimetilamin, ıslanarak çürüyen ahşap kokusu) ile Yukarı Beşiktaş (Tonik: Düşüş, düzen, çelik iskeletli plazaların ışıltılı camları, gated communities, betonarme soğukluk, asansör müziği) arasında, müzik teorisinin bile izah etmekte zorlanacağı, Arnold Schönberg’in[5] on iki ton dizisindeki o matematiksel kıyamete benzeyen bir şeytan aralığında asılı kalmıştı.
Yatağı.
Ah, o yatak. Omurga sağlığına karşı işlenmiş, Cenevre Sözleşmesi’nin görünce sarsıla sarsıla sicim gibi gözyaşları dökeceği, L4-L5 omurlarına doğrudan saplanan kargı gibi yaylarıyla ortopedik bir suç mahalli. Üzerindeki lekeler (Çay? Kahve? Bira? Ter? Meni? Sigara külü kalıntısı? L.’nin onu terk ettiği geceden artakalan bir gözyaşı damlasının izi? Zamanın zalimce fırça darbeleri?[6]) tekstilsel bir felaket değil, arkeolojik bir tabaka, Nihil’in yatay tarihinin stratigrafik bir kesitiydi.
Nihil, cenin pozisyonunda (dizler karna çekilmiş, omurga yılan gibi kıvrılmış, hacim olabildiğince minimize edilmiş durumda, ana rahmine duyulan o patolojik özlemin tezahürünün pespaye bir çeşitlemesidir bu, veya belki de yalnızca soğuktan büzüşmedir, zira kaloriferler üç yıldan bu yana yanmamaktadır, çünkü uğruna arızalanmış doğalgaz tesisatını tamir ettirebilecek yegane motivasyon kaynağı (L.) bundan üç sene önce ardına bile bakmadan kapıyı çarpıp çıkmıştır) duvarı seyrediyordu.
Duvardaki çatlak. Güneydoğudan başlayıp kuzeybatıya uzanan, kılcal, sismik, tehditkar çatlak. Çatlağın rotası onu tavana (tavanda avize yoktur, sadece bir kablonun ucunda sallanan, 60 watt’lık, çırılçıplak, acınası, armut biçimli, üzerinde sinek pisliklerinden bir takımyıldız[7] barındıran bir ampul asılıdır) doğru bir seyahate çıkardı. Çatlak, avize hayaletinin olduğu rozansta son buluyordu. Nihil bu çatlağı tanıyordu. Bu çatlak, yer kabuğundaki herhangi bir kımıltının eseri değildi. Bu çatlak, Nihil’in zihnindeki o büyük yarığın (epistemolojik kopuşun, çırılçıplak bir ampul gibi rozansın oyuğunda, kablonun ucunda asılı kalışın) tavana akseden, somutlaşan, alçılaşan haliydi.
Yerde, parkelerin (meşe görünümlü, su değdiğinde kabaran, her adımda gacırt gucurt diye inleyerek Nihil’in varlığına lanetler yağdıran adi ve aşağılık laminat) üzerinde, Sağlık Kurulu’ndan gelen zarf duruyordu. Zarf, devletin soğuk, bürokratik, panoptik irisini temsil eden sarı bir göz gibi parlıyordu:
DEĞERLENDİRME ÇAĞRISI
İktidar, Nihil’in deliliğini endazesinde tartmak istiyordu. DSM-5’in[8] doğa dışı kodlarıyla, Sanayi Devrimi’nden miras bir komployla, şeytani bir zekayla üretilen testlerin o çoktan seçmeli zalimliğiyle tartmak. “Bakalım,” diyordu Devlet, aynada yüzünün o boz bulanık, kaşeli, mühürlü ve antetli aksini izlerken, kendi kendine, “bakalım bu vatandaşın gerçeklikle bağı, gerçekten kopmuş mu, yoksa sadece rol mü yapıyor? Bakalım bu Homo Istanbulensis örneği, üretim bandına geri döndürülebilir mi? Yoksa onu hakikaten de ‘kullanılamaz’ ibaresiyle mi yaftalamamız gerekiyor?”
Nihil, yorganı üzerinden bir Roma senatörünün togasını savurduğu edayla değil (eda, Nihil’in jest repertuvarının acil durum çıkışından uzun zaman önce tahliye edilmiş bir lükstür), daha çok bir omurgasızın kabuğundan sıyrılması gibi, ilkel, can sıkıcı ve biyolojik bir zorunlulukla (mesanede 450 mililitrelik kritik sidik seviyesi) itti.
Bacaklarını yataktan sarkıttı. Ayakları zemine değdi.
Soğuktu.
Laminatın soğukluğu, topuklarından, gastroknemius kası boyunca, medulla spinalis’inin miyelinli aksonları üzerinden, ense kökündeki ilkel beyin sapına ulaştı ve beyin sapının koridorlarında (reptilyan beyin, o iki yüz milyon yıllık dinozor, o ölümsüz sürüngen) bir alarm çınladı, çınlamadı hatta, sızladı. Hayatta kal. Neden bilmiyorum. Ama hayatta kal. Yaşa.
Omuzlarını silkti. Monk’unkinden farksız bir yürüyüşle[9] banyoya doğru yürüdü.
Banyo. Fayans döşeli gölgeler ve günahlar diyarı. Suya batarak arınma bölgesi. Klozet (Vitra, 90’larda üretilmiş, sırları dökülmüş) ile duşakabin (akrilik, pleksiglas ve alüminyum, kararmış, giderinde saç, sabun ve dölden oluşmuş bir mikroekosistem) arasındaki, bir homo sapiens’in asgari olarak hayatta kalması adına biyolojik olarak uygun olmasa da İstanbul emlak simsarlarının “kompakt ve sevimli” diyerek pazarladığı otuz santimetrelik arafta, o duruyordu.
Kot pantolon.
Bu pantolon yalnızca bir pantolon değildi. Bu pantolon, Nihil’in sefaletinin atlasıydı, bir Torino Kefeni, bir palimpsestti[10]. Ve üzerinde, bir arkeolog titizliğiyle, kronolojik olarak okunması gereken, katmanlı, tabakalı lekeler vardı:
Tabaka A-Holosen (Üst Katman):
Henüz taze ve parlak. Viskozitesini koruyor. Işığı yansıtıyor. Dün gece, saat 3 suları. Fonda John Coltrane[11]. My Favorite Things, 1961, Atlantic Records. Trane’in sopranosunun do diyez minördeki hipnotik döngüsü. Katmanın ana tekstürü; ambalajının üzerindeki son kullanma tarihi uzun zaman evvel silinmiş, fişi çekilen buzdolabının karanlık ve tehlikeli dehlizlerinde unutulmuş, üzerinde yeşilimsi bir flora (penicillium) oluşmuş BİM kaşarı.
Tabaka B-Pleistosen (Orta Katman):
Takriben iki gün önce oluşmuş. Sosyal hizmetler uzmanıyla yapılan telefon görüşmesinin tetiklediği gastrik ifrazatın anısı. Kadının sesi inceydi, robotikti, arkada bazen Türkiye’deki şebekelere has o statik ve cızırtılı melodi çalıyordu. Kalıntı mat renkli, kenarlarında kuruma ve çatlamalar mevcut.
Tabaka C-Prekambriyen (Taban Katman):
Oluşum tarihi belirsiz. Kot pantolonun liflerine nüfuz etmiş, artık kusmuk lekesi olmaktan çıkıp kıyafetin dokusuna dönüşerek fosilleşmiş kalıntı. Belki L. ile yediği son akşam yemeğinden. Makarna, kırmızı şarap, gözyaşlarının sıcak tuzu, sessizlik[13].
“Levi Strauss,” diye hırladı Nihil. Sabahın erken saatlerinde söylenen o ilk cümlelere has, balgamla sıvanmış, bariton hırıltı.
“Sen,” diye seslendi pantolona bakarak, veya pantolonun üstüne kusulmuş zamana bakarak, veya zamanın üstüne kustuğu pantolona bakarak (Nihil, kusmuk, pantolon ve zamandan hangisinin fail, hangisinin meful olduğunu ayırt edemez durumdaydı). “Sen ve senin ürettiğin insan koşum takımları… San Francisco’daki altın madenlerinde çalışan maden işçilerine geçirdiğin bu mavi insan koşum takımı, benim varoluşsal kederimin tuvali işte.”
Durdu. Derin bir nefes aldı. İçeriden buzdolabının si bemol hırıltısı yükseldi, fayanslara çarparak yankılandı.
“Ve sen,” dedi sonra, neredeyse işitilemeyecek kadar alçak bir sesle, neredeyse fısıltıyla, lanetleyen, beddua okuyan bir tonla, “sen, Lévi-Strauss[14], sen, aşağılık orospu çocuğu… Sen de suçlusun.”
“Yapısalcılığının o mekanik şablonuyla,” diye devam etti Nihil, pantolonun sol paçasına sanki paçada Lévi-Strauss’un ruhu gizleniyormuş gibi bakışlarını dikerek, “eminim ki benim kusmuğumu bile bir kültürel kod olarak tanımlardın. Al sana bricolage… Al sana La Pensée sauvage… Benim kusmuğum, mösyö, sizin yapılarınızın dışında var olan artıktır, fazlalıktır.”
Üst katta oturan emekli öğretmenin terliklerinin tıpırtısı, TRT Nağme radyosunda çalan şarkının makamına uyarak Nihil’in tavanında bir ostinato[15] ritmi tutturdu. Konuşma burada sona ermişti.
Pantolonunu giydi.
Bu eylem, yani pantolonunu giymesi, bir anti-efkaristiyaydı. Ekmeğin İsa’nın etine, şarabın İsa’nın kanına dönüşmesinin tam zıddıydı. Nihil’in pantolonunu giyme ediminde kutsal bir dönüşüm yoktu. Canlı bir organizmanın kusmukla kitinleşmiş bir zırhı kuşanması işlemi söz konusuydu. Kumaş kusmuktan ve rutubetten kaskatı kesilmişti. Rigor mortis evresine gelmiş bir kadavra sertliğindeydi. Sol bacağını sokarken çıkan sesi Nihil, bir böceğin kabuğunun kırılırken çıkardığı çıtırtıya benzetti.
Fermuar… O dişlerin, pirinç ve alüminyumdan alaşımın birbirine kenetlenirken çıkardığı bzzzt sesi[16]. Fermuarını çekti. Düğmeyi, nefesini tutarak, göbeğini, kaşar peynir ve hareketsizlikten şişmiş o tortu deposunu, zorlana zorlana içine çekerek, ilikledi.
Artık bir homo sapiens değildi.
Artık arthropoda şubesinin bir üyesiydi. Dış iskeleti kirden, pislikten, kusmuktan, kot kumaşından, başarısızlıklardan, L.’nin onu terk edişinden ve hayal kırıklıklarının mineral birikiminden oluşuyordu. Kabuğunun içindeydi.
Güvendeydi.
Ve iğrençti[17].
[1]: (bkz. Bölüm XII: “Müddei: Nihil Nihiloğlu Müddeaaleyh: Zaman”) (Ki bu bölüm henüz yazılmamıştır, muhtemelen de hiçbir zaman yazılmayacaktır, zira bu bölümün yazılması için geçmesi gereken zaman, zamanı kendi varlığını kanıtlama yükümlülüğü altına sokacak, bu vaziyet de kendi içinde argümanda bir döngü (circulus in demonstrando) yaratacak ve Nihil’in 2017’deki doktora savunması sırasında çöküşüne (bkz. 11 Numaralı Dipnot) yol açan türden kısa devrelerden biri vuku bulacaktır. Dolayısıyla lüzumu yoktur.)
[2]: Nihil’in buzdolabının kompresörü, şebeke elektriğinin 50 Hz frekansından kaynaklanan sıradan bir titreşimle değil (sıradan hiçbir şey Nihil’in hayatına giremez, sıradanlık Nihil’in kapısına geldiğinde duraksar, contaları gevşemiş, menteşesi yamulmuş, kilit dili kırılmış kapıya bakar, sonra terlemeye başlar, vücudunu bir titreme ele geçirir, nihayetinde çekip gider, çünkü sıradanlık bile Nihil’den daha sağlıklı kararlar vermektedir), çok daha esrarlı bir fenomenden dolayı tam olarak 58.27 Hz frekansında tınlar. Batı müziği tamperamanında bu frekans, si bemole, hatta pesleşmiş, akordu bozulmuş, kara talihine kahreden ve kendisinden bile utanan, acıklı bir si bemole tekabül eder. 2003 yılında NASA’ya bağlı Chandra X-ray Rasathanesi, Perseus Gökada Kümesi’ndeki bir kara delikten yayılan ses dalgaları tespit etmiştir. Bilim insanları kara delikten gelen bu sesi transpoze ettiklerinde si bemol notasını işitmişlerdir. Evrenin müziği, varoluşun dip gürültüsü, kozmosun sürekli çalan tek notası si bemoldür. Yani Nihil’in buzdolabı bir kara delikle rezonans halindedir. Bu bilgi Nihil’i teselli etmez. Bilakis kendi buzdolabıyla aynı notada inleyen bir kainatın içinde acının anlamı nedir ki sorusu, teselliyi anlamsızlaştırır, bu da acıyı anlamsızlaştırır, bu da…
[3]: Nihil Nihiloğlu: Latince “nihil” (hiçlik, yokluk) ve Türkçe patronimik soyadı son eki “-oğlu”. Yani Hiç Hiçoğlu. Nihiloğlu soyadı, 1934 yılında Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle aile büyüklerinin bürokratik bir mecburiyet karşısındaki şaşkınlığından, paralize oluşundan, belki bir yanlış anlamadan, muhtemelen memur ile dede (d. 1917-ö. 2008) arasındaki fonetik bir kazadan doğmuştur. Babası Münir Nihiloğlu (d. 1949-ö. 2003), Beşiktaş esnafındandır, Balıkpazarı’nda salamuracıdır. Nihil’in annesi Neriman Nihiloğlu (kızlık soyadı: Kunt) (d. 1951), oğluna Nail ismini koymak istemiştir. Ama nüfus müdürlüğündeki memur (kökü binlerce yıla uzanan o devlet aklının mirasçısı, Türk bürokrasisinde ses ve yazı arasında bulunan kronik araz geleneğinin varisi) “Nail”i “Nihil” olarak resmi kayıtlara geçirmiştir. Neriman Hanım itiraz etmiştir. İtiraz ettiğinde memur “Ha Nail, ha Nihil, aynı şey hanımefendi,” demiştir. Aynı şey değildir. Ama artık çok geçtir. (Nihil, yıllar sonra, Lacan (d. 1901-ö. 1981) okurken, nom du père kavramıyla karşılaştığında, kendi durumunun bir nom du bureaucrate olduğunu fark edecek ve bu farkındalık, onu geceler boyunca uyutmayacaktır.)
[4]: Güneşin bu daireye girmemesi meselesi, salt mimari bir problem (pencerenin baktığı açı, karşı binanın yüksekliği, Nihil’in olduğu kotun kürenin çekirdeğine doğru derinliği vb.) olarak ele alınmamalıdır. Nihil, güneşin bilinçli bir tercih yaptığına inanır. Güneş, Nihil’i görür ancak ondan kendini sakınır. Tıpkı L.’nin son aylarda Nihil’i görünce yaptığı gibi. L. de Nihil’den önce fiziksel olarak uzaklaşmıştır. Yatakta sırtını öbür tarafa dönerek, aynı anda mutfakta bulunmamak için çabalayarak, sonra anahtarını evin çeşitli yerlerinde unutarak, sonra günlerce kendi evinde kalmak için bahaneler uydurarak, sonra kapıyı çarpıp çıkarak, sonra telefon numarasını ve sosyal medya hesaplarını engelleyerek, sonra, en sonunda numarasını değiştirerek çeşitli sakınma eylemlerini ihdas etmiştir. Güneş de Nihil’e karşı L. ile aynı protokolü uygulamaktadır. Sadece bu protokol kozmik ve astrofiziksel bir ölçekte icra edilmektedir.
[5]: Schönberg burada tesadüfen anılmamaktadır. Nihil’in dünyasında hiçbir şey tesadüfen anılmaz. Her referans, her ima, parantezlerin içindeki her atıf, her dipnot, Nihil’in zihnindeki o devasa, o labirentsi, o çökmeye yüz tutmuş Babil Kulesi’nin (bu kule, Nihil’in beş yıldır yazmaya çalıştığı ama sadece dipnotlarını ve içindekiler kısmını tamamlayabildiği Büyük Eser’dir) bir tuğlasıdır. Kule, tuğlalarının ağırlığı altında ezilmektedir. Her yeni dipnot, her yeni bağlantı, her yeni referans, her antrparantez, kuleyi bir kat daha yükselttiği gibi çöküşe bir adım daha yaklaştırır. Schönberg’in tonalite sistemini yıkmaya karşı girişimi, Nihil’in kendi hayatındaki sistemleri yıkma girişimiyle el ele gitmektedir (akademik sistemi yıkma girişimi kovulma ve aşağılanmayla, ilişki sistemini yıkma girişimi L. tarafından terk edilmesi ve yalnızlıkla, bürokratik sistemi yıkma girişimi Sağlık Kurulu’nun iki yılda bir gönderdiği sarı zarflarla, biyolojik sistemi yıkma girişimi fiziksel ve zihinsel ağrılarla sonuçlanmıştır). Schönberg ve Nihil arasındaki yegane fark, Schönberg’in yıkımdan sonra on iki ton sistemi ile yeni bir sistem kurması, Nihil’in ise yıkımdan sonra sadece yeni yıkımlarla karşı karşıya kalmasıdır.
[6]: (bkz. Bölüm II: “Kot Pantolonun Paleontolojisi ve Kusmuk Arkeolojisi) Burada okuyucuya yalnızca şunu belirtelim: Lekeler, izler, kalıntılar ve eşyalar, Nihil’e yaşamı boyunca canlı varlıklardan daha fazla sadakat göstermiştir (L. onu terk etmiştir. Babası ölmüştür. Annesi, akrabalarının yaşadığı Bursa’ya taşınmıştır ve haftada bir kez, her pazar günü saat 11’de, saniyesi saniyesine, askeri bir disiplin ve şaşmaz bir metanetle aramaktadır ve her seferinde aynı üç soruyu sormaktadır: Yemek yedin mi? İlaçlarını içtin mi? Paran var mı? Nihil bu üç soruyu da daima “Evet,” diyerek yanıtlamaktadır. Üç yanıtı da hiçbir zaman en ufak bir gerçeklik payı taşımamaktadır.). Yatağındaki lekeler onunladır. Hırıldayan buzdolabı onunladır. Tavandaki çatlak onunladır. Pantolonundaki kusmuklar onunladır. Eşyalar ve izler, Nihil’e insanlardan daha sadıktır. Bu, eşyaların ve izlerin erdemidir. Bu, insanların alçaklığıdır.
[7]: Takımyıldız metaforu yavan bir analoji olarak telakki edilmemelidir. Nihil, bir gece (72 saattir uykusuzken, algısının kapılarının arasından o tehditkar berraklığı görmeye başlamışken) birdenbire koşarak kağıt kaleme sarılmış, ampulün üzerindeki sinek pisliklerinin dağılımını kağıda çizerek haritalandırmış ve kağıttaki çizimin Perseus Takımyıldızı’yla (bkz. 2 Numaralı Dipnot) birebir örtüştüğünü keşfetmiştir.
[8]: DSM-5 (Ruhsal Bozuklukların Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı) hakkında Nihil’in değişmez bir yargısı vardır. Nihil’e göre bu kitap, 21. yüzyılda kaleme alınmış en mükemmel edebi eserdir. Balzac, Zola ve Flaubert’in temellerini attığı natüralist roman geleneğinin vardığı nihai noktadır. İnsanlığı sınıflandırma, tasnifini yapma, kategorize etme, tipolojik şablonlara hapsederek tanımlama arzusunun kesin zaferidir. Nihil, kendisine konulan teşhisin (F29 (atipik psikoz)) aslında kendisinin kurgusal bir karakter olarak tasviri olduğuna, Sağlık Kurulu raporlarının kendisi hakkında yazılmış öyküler olduğuna ve psikiyatrik çalışmaların edebiyat atölyesi olduğuna inanır.
[9]: Thelonious Monk’un (d. 1917-ö. 1982) piyanodaki “yürüyüşünü” tarif etmek, bir paradoksu açıklamaya çalışmaya benzer. Monk’un parmakları her hareketinde düşüş vaat eder ama düşüşü getirmez, her temas bir öncekiyle çelişiktir, tuşlar arasında, armoninin beklenti uyandırdığı yerden uzak olan tercih edilir. Nihil de öyle yürür. Adımları arasında, Monk’un notalarının arasındaki sükunet kadar ağır ve manalı boşluklar bırakır. Banyoya yürürken (nikotinden sararmış duvarların kıyısından) her santimetrede atılmamış adımlar, yaşanmamış hayatlar yankılanır. Monk’un 1965’te yayımlanan Solo Monk albümünü dinleyenler Nihil’in yürüyüşünün müzikal karşılığını idrak edebilir.
[10]: Palimpsest (Yunanca: palin (yeniden) + psēstos (kazınmış)): Geçmişte kağıt değerli olduğundan eski yazıların silinerek yeni yazıların eskisinin üzerine yazıldığı parşömen. Çoğunda eski yazılar halen okunabilmektedir. Nihil’in kot pantolonu da kelimenin tam anlamıyla bir palimpsesttir. Her kusmuk bir önceki kusmuğun üzerine kusulmuştur ve bu kusmuklardan hiçbiri tamamen silinmemiştir. Nihil, çamaşır makinesini en son çalıştırdığında takvimler 2022 yılının kasım ayını göstermektedir. Bu tarih tesadüfi bir tarih değildir. L.’nin gidişinden iki ay öncesidir. Çamaşır makinesi, L. ile özdeşleşmiş bir eşyadır. L., çamaşırları renklerine göre ayırır, doğru yıkama programını yıkanacak çamaşırlara göre ayarlar, yumuşatıcı ve deterjanı müthiş bir hünerle gereken oranda koyardı. L.’nin gidişi, Nihil ile çamaşır makinesi arasındaki bağların kopmasına yol açmıştır. Makine hala elektrikli ocağın altındaki bölmesinde durmaktadır. İçinde L.’nin attığı son çamaşırlardan kalan, kuruyup katılaşmış, artık nevresimlikten relikliğe geçiş yapmış bir çarşaf bulunmaktadır. Nihil bu çarşafa dokunamamaktadır çünkü çarşaf, L.’nin hatırasının fosilleşmiş halidir.
[11]: Bu noktada sevgili okuyucularla Coltrane’in My Favorite Things yorumu hakkında kısaca bir not paylaşalım çünkü Coltrane’in My Favorite Things yorumu Nihil için çok mühimdir ve Nihil için önemli olan her şey bu metnin omurgasını oluşturmaktadır. Coltrane, Rodgers ve Hammerstein’ın kompoze ettiği bu şen şakrak şarkıyı alıp tanınmaz hale getirmiştir. Vals ritmini korumuş ancak içini boşaltmıştır. Melodiyi korumuş ancak derisinden ve etlerinden soyulmuş bir iskelete dönüştürmüştür. Coltrane, saksafonuyla her şeyden artakalan bu iskeletin etrafında halkalar çizer. Halkalar giderek genişler, giderek tehlikeli bir boyuta ulaşır, ta ki melodi can çekişen bir galaksi gibi tam da merkezinden yırtılana, sonsuz karanlığa savrulana dek. Sonra Trane, geri döner. Her seferinde geri döner. Bu yok oluş ve dönüş, esasında Nihil’in gündelik döngüsüdür. Uyanma (yok oluş), uyanık olduğu saatler (karanlığa savrulma) ve uyku (dönüş).
[12]: Büyük Eser: Nihil’in beş yıldır yazmaya çalıştığı, ama henüz yalnızca içindekiler kısmını, önsözü, teşekkür ve ithaf sayfalarını, kısaltmalar bölümünü, sözlükçesini ve 1247 dipnot maddesini tamamlayabildiği kitap. Ana metnin yekunu sıfır sayfadır. Dipnotların yekunu 847 sayfadır. Nihil’in kitaptaki sıfır sayfada işlediği tez şudur: 1928 yılı, insanlık tarihinin doruk noktasıdır. Londra’da Alexander Fleming bir petri kabını açık unutur. Küf bakteriyi öldürür. Böylelikle penisilin keşfedilir. Aynı yıl Kansas City’de sekiz yaşındaki Charlie Parker babasının saksafonunu gizlice alıp ilk kez üfler. Penisilin insanlığın bedenini enfeksiyonlardan kurtarmıştır. Bebop ise insanlığın zihnini enfeksiyonlardan kurtarmıştır. İkisinin temelinde de küflenmiş, hatalı, mutant bir şeyler yatmaktadır. Nihil evini zapt eden rutubeti bu ihtişamlı tarihsel simetrinin gözlemlenebileceği bir mikrokozmos olarak görür. İnsanlar bu duruma karşılık Nihil’e “Hijyenik sorunların var,” der. Nihil, insanların sığlığından usanmıştır.
[13]: L.’nin son akşam yemeği, Nihil’in belleğinde bir Rashōmon etkisi yaratarak barınmaktadır. Her anımsamada farklı bir versiyon ortaya çıkmaktadır. Son akşam yemeğinde hatırlayışa göre bazen bolognese soslu makarna pişirilmiştir, bazen dışarıdan hamburger sipariş edilmiştir, bazen yemek yenilmemiş, sadece sessizce, buzdolabının hırıltısı eşliğinde şarap içilmiştir. Nihil’in emin olduğu tek şey şudur ki, o akşam bir şeyler kati surette kırılmıştır. Tabak mı, kadeh mi, bir ilişki mi, bir hayat mı, bunun cevabını artık yalnızca Nihil’in kot pantolonu bilmektedir ve Nihil’in kot pantolonu ne yazık ki konuşmamaktadır, sadece yanıtları taşımaktadır.
[14]: (bkz. Bölüm XIV: Lévi-Strauss ve Levi Strauss Meselesi yahut Nihil Nihiloğlu’nun Akademik Kariyerinin Hitamı) Bu isim benzerliği (kot pantolonu ilk kez üreten Levi Strauss ile kültürün yapısını ilk kez söken Lévi-Strauss’un paylaştığı fonetik hemen hemen özdeşlik) Nihil’in hayatındaki en büyük epistemolojik krizin başlangıç noktasıdır. 2020 yılında, Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ndeki doktora tezi savunmasında (tezinin başlığı: “Kot Pantolon Paçası: Türk Modernleşmesinde Paçalar Üzerine Yapısalcı Bir Bakış”), Nihil jüri üyelerine karşı şu tezi savunmuştur: Levi Strauss ile Lévi-Strauss aslında aynı “Yapı”nın iki farklı boyuttaki tezahürüdür. Batı, insanlığı hem zihnen (ikili karşıtlıklar, mitik söylemler) hem de bedenen (mavi kot kumaşı, tek tip üniforma) kalıba sokmuştur. Nihil, tezini Lévi-Strauss’un Hüzünlü Dönenceler kitabının ISBN numarası ile Levi’s 501’in seri numarasının Pisagorik nümerolojiye göre aynı kader sayısına sahip olduğunu tahtada hesaplayarak ispata çalışmıştır. Jüri başkanı Prof. Dr. K.F. (o sırada Levi’s marka kot giymektedir) Nihil’i durdurup savunmanın sona erdiğini açıklamıştır. Buna karşılık Nihil, cebinden çıkardığı bir makasla profesörün pantolonunun paçalarına saldırıp “Yapınızı sökeyim hocam! Derrida haklıydı!” diye bağırarak profesörün paçalarını kesmiştir. Bu elim hadise, akademiden ihraç, kamu malına ve profesör pantolonuna zarar verme suçundan hüküm giyme, Sağlık Kurulu tarafından psikiyatrik değerlendirme şartı ve iki yılda bir gelen o sarı zarfla sonuçlanmıştır (Nihil, hala, o günü her hatırladığında aynı sonuca varır ve “Haklıydım,” der. Yöntemi yanlıştı ama temel tezi doğruydu. Yapılar sökülmeliydi. Ancak sorun şuydu ki, delilik ile haklılık arasındaki mesafe, Nihil’in sandığından çok daha azdı, paçayı doğrayan bir makas darbesi kadardı.).
[15]: Ostinato: Müzikte sürekli tekrar eden ritmik ya da melodik kalıp. Üst katındaki komşusunun terlik sesleri, Nihil’in varoluşunun değişmeyen nadir kalıplarından biridir. Tıpırtı her sabah mutlaka aynı saatte başlar, aynı tempoda devam eder ve aynı güzergahı izler (banyo-salon-banyo). Bu bitimsiz tekrar, Nihil’i hem çıldırtır hem de teselli eder. Çıldırtır çünkü bir başkasının hayatının bu ölçüde düzenli, bu ölçüde öngörülebilir olabilmesi Nihil’e acı verir. Teselli eder çünkü bu ses, dünyanın hala yerli yerinde olduğunun, zamanın (o şaibeli kanıtla desteklenen lineer zamanın) hala dosdoğru aktığının ispatıdır. Si bemol hırıltıya katılan bir diğer enstrümandır bu. Buzdolabı ve terlik. Nihil’in yaşam senfonisinin ritim seksiyonunun üyeleri.
[16]: Bu frekansı Nihil adı gibi bilmektedir. Fermuarın sesi, Charlie Parker’ın 1946 yılındaki Lover Man kaydında bulunan o detone, o mahvedici notayla aynı frekanstadır. Hikayeyi bilmeyen okurlarımız için hemen anlatalım: Parker stüdyoya körkütük bir halde girer. Eroin temin edememiştir, onun yerine galonlarca viski içmiştir (meze olarak yanında avuç avuç fenobarbital). Lover Man’i çalarken saksafonu dudaklarında tutacak hali dahi yoktur. Ancak prodüktör Ross Russell’ın yardımıyla mikrofonun karşısında ayakta durabilmektedir. Ritmi kaçırıp durur. Ve bir noktada, insansoyunun o en muazzam dahisi, yanlış notaya basar. Mi bemol yerine mi. Bu bir hata değil, bir çöküştür. Stüdyodan çıkıp otel odasına gider, yatağını ateşe verir, çırılçıplak koridora fırlayarak çığlık çığlığa koşturmaya başlar. Nihil, fermuarını her çektiğinde işte bu notayı işitir. Kendi çöküşünün ne kadar yakın olduğunu hisseder. Fermuarın sesi, Parker’ın çığlığıdır.
[17]: Güvende oluş ve iğrenç oluşun aynı anda gerçekleşmesi, Nihil’in varoluşunun ana paradoksudur. O ancak kabuğunun (kusmuklu kot, kot 2’deki hücremsi daire, hırıldayan buzdolabı, pislikler, lekeler, küf) içinde güvende hisseder, ama bu kabuk, aynı zamanda onu iğrenç kılan şeydir de. Güvende olmak için iğrenç olmaya ihtiyaç duymaktadır. Nihil, Gregor Samsa’nın Beşiktaş varyasyonudur, ama bir farkla: Samsa dönüşümünü hayretle keşfeder, Nihil dönüşümünü taksonomik olarak kabullenir. Samsa’nın trajedisi böcekleşmektir. Nihil’in trajedisi böcekleştiğini bilmesi, kendini arthropoda şubesine dahil hissetmesi, bu hissi bir dipnot olarak kaleme alması ve yazdığı bu dipnotu da başka dipnotlarla açımlamaya ihtiyaç duymasıdır. Nihil acı çekmemektedir. Nihil acısını kataloglamaktadır. Ve bu, çok daha boktandır.
