Nihil Nihiloğlu'nun Sağlıklı Yaşam Rehberi

I. Sİ BEMOL VE DİĞER FELAKETLER

Zamanın lineer bir düzlemde aktığına dair eldeki tek kanıt (şaibeli, muhtemelen can çekişen, ve kesinlikle kabule şayan olmayan o kanıt, bilirkişi raporunun “bulgular” kısmına ancak dipnot olarak düşürülebilecek, mahkeme heyetinin üzerine bir saniye dahi düşünmeyeceği, savcının kendini tutamayıp “Hay Allah müstahakınızı versin” diyeceği cinsten o kanıt[1]) evin hem salon hem de mutfak olarak kullanılan bölümündeki 1988 model Arçelik marka buzdolabının kompresöründen yayılan o ısrarcı, o metalik, o si bemol[2] tonunda hırıltıydı.

Nihil Nihiloğlu, bu ismi taşımanın ne anlama geldiğini, ve ismin etimolojisinden[3] çıkarsamalar yapılarak soğukkanlılıkla deşilip otopsisi icra edilebilecek varoluşsal yükleri, nüfus müdürlüğündeki o meşum, boğuntu verici, çiğ beyaz aydınlatmalı, insanlık dışı anda gövdesine kazınmış bu kelimenin ağırlığını şimdilik bir kenara bırakalım, zira isimler meselesi 3 Numaralı Dipnot’ta ele alınacaktır, sabahın kendisinin bile sabah olduğuna henüz tam olarak ikna olmadığı bir saatinde, göz kapaklarını araladı.

Sabah.

Sabah mefhumu, yeraltındaki bu hücrede (kot 2, emlakçının “yeşillikler içinde ferah ve keyifli bir bahçe katı” olarak ilanda garip ve manasız bir Türkçeyle nitelendirmeye cüret ettiği, vahşi ve arsız bir kedi kolonisinin hükümran olduğu beton bir açıklığa bakan, rutubetin duvarlarda Jackson Pollock’a rahmet okutacak derecede soyut ekspresyonist haritalar çizdiği, küf sporlarının havada görünmez bir kar fırtınası gibi uçuştuğu bu sığınakta) güneşin doğuşuyla alakalı bir hal değildi. Güneş buraya girmezdi. Dürüst olmak gerekirse güneş bu adrese önceden bir kez gelmişti, pencereden göz ucuyla içeri şöyle bir bakmış, girip girmemek konusunda derin bir tereddüde kapılarak bir süre öylece beklemiş, vakit geçtikçe yüzü bir tiksintiyle buruşmuş ve sonunda koşar adım geri dönmüştü[4]. Bu evde sabah, kortizol seviyesinin eşik değerini aşıp talamusu pataklamasıyla, yani biyokimyasal bir alarmın çalmasıyla (bedenin, sinir uçlarından örülmüş bir bürokratik aygıt olan o biyolojik devletin, kendi vatandaşına (bilince) gönderdiği bir çağrıyla) başlıyordu.

Retinasına düşen ilk veri ışık değildi, Beşiktaş’ın tonal topografyasındaki armonik çözümsüzlüktü. Aşağı Beşiktaş (Dominant Yedili: Gerilim, kaos, martı çığlıkları, vapur düdükleri, tribünlerden kabararak gelen iniltiler, trimetilamin, ıslanarak çürüyen ahşap kokusu) ile Yukarı Beşiktaş (Tonik: Düşüş, düzen, çelik iskeletli plazaların ışıltılı camları, gated communities, betonarme soğukluk, asansör müziği) arasında, müzik teorisinin bile izah etmekte zorlanacağı, Arnold Schönberg’in[5] on iki ton dizisindeki o matematiksel kıyamete benzeyen bir şeytan aralığında asılı kalmıştı.

Yatağı.

Ah, o yatak. Omurga sağlığına karşı işlenmiş, Cenevre Sözleşmesi’nin görünce sarsıla sarsıla sicim gibi gözyaşları dökeceği, L4-L5 omurlarına doğrudan saplanan kargı gibi yaylarıyla ortopedik bir suç mahalli. Üzerindeki lekeler (Çay? Kahve? Bira? Ter? Meni? Sigara külü kalıntısı? L.’nin onu terk ettiği geceden artakalan bir gözyaşı damlasının izi? Zamanın zalimce fırça darbeleri?[6]) tekstilsel bir felaket değil, arkeolojik bir tabaka, Nihil’in yatay tarihinin stratigrafik bir kesitiydi.

Nihil, cenin pozisyonunda (dizler karna çekilmiş, omurga yılan gibi kıvrılmış, hacim olabildiğince minimize edilmiş durumda, ana rahmine duyulan o patolojik özlemin tezahürünün pespaye bir çeşitlemesidir bu, veya belki de yalnızca soğuktan büzüşmedir, zira kaloriferler üç yıldan bu yana yanmamaktadır, çünkü uğruna arızalanmış doğalgaz tesisatını tamir ettirebilecek yegane motivasyon kaynağı (L.) bundan üç sene önce ardına bile bakmadan kapıyı çarpıp çıkmıştır) duvarı seyrediyordu.

Duvardaki çatlak. Güneydoğudan başlayıp kuzeybatıya uzanan, kılcal, sismik, tehditkar çatlak. Çatlağın rotası onu tavana (tavanda avize yoktur, sadece bir kablonun ucunda sallanan, 60 watt’lık, çırılçıplak, acınası, armut biçimli, üzerinde sinek pisliklerinden bir takımyıldız[7] barındıran bir ampul asılıdır) doğru bir seyahate çıkardı. Çatlak, avize hayaletinin olduğu rozansta son buluyordu. Nihil bu çatlağı tanıyordu. Bu çatlak, yer kabuğundaki herhangi bir kımıltının eseri değildi. Bu çatlak, Nihil’in zihnindeki o büyük yarığın (epistemolojik kopuşun, çırılçıplak bir ampul gibi rozansın oyuğunda, kablonun ucunda asılı kalışın) tavana akseden, somutlaşan, alçılaşan haliydi.

Yerde, parkelerin (meşe görünümlü, su değdiğinde kabaran, her adımda gacırt gucurt diye inleyerek Nihil’in varlığına lanetler yağdıran adi ve aşağılık laminat) üzerinde, Sağlık Kurulu’ndan gelen zarf duruyordu. Zarf, devletin soğuk, bürokratik, panoptik irisini temsil eden sarı bir göz gibi parlıyordu:

DEĞERLENDİRME ÇAĞRISI

İktidar, Nihil’in deliliğini endazesinde tartmak istiyordu. DSM-5’in[8] doğa dışı kodlarıyla, Sanayi Devrimi’nden miras bir komployla, şeytani bir zekayla üretilen testlerin o çoktan seçmeli zalimliğiyle tartmak. “Bakalım,” diyordu Devlet, aynada yüzünün o boz bulanık, kaşeli, mühürlü ve antetli aksini izlerken, kendi kendine, “bakalım bu vatandaşın gerçeklikle bağı, gerçekten kopmuş mu, yoksa sadece rol mü yapıyor? Bakalım bu Homo Istanbulensis örneği, üretim bandına geri döndürülebilir mi? Yoksa onu hakikaten de ‘kullanılamaz’ ibaresiyle mi yaftalamamız gerekiyor?”

Nihil, yorganı üzerinden bir Roma senatörünün togasını savurduğu edayla değil (eda, Nihil’in jest repertuvarının acil durum çıkışından uzun zaman önce tahliye edilmiş bir lükstür), daha çok bir omurgasızın kabuğundan sıyrılması gibi, ilkel, can sıkıcı ve biyolojik bir zorunlulukla (mesanede 450 mililitrelik kritik sidik seviyesi) itti.

Bacaklarını yataktan sarkıttı. Ayakları zemine değdi.

Soğuktu.

Laminatın soğukluğu, topuklarından, gastroknemius kası boyunca, medulla spinalis’inin miyelinli aksonları üzerinden, ense kökündeki ilkel beyin sapına ulaştı ve beyin sapının koridorlarında (reptilyan beyin, o iki yüz milyon yıllık dinozor, o ölümsüz sürüngen) bir alarm çınladı, çınlamadı hatta, sızladı. Hayatta kal. Neden bilmiyorum. Ama hayatta kal. Yaşa.

Omuzlarını silkti. Monk’unkinden farksız bir yürüyüşle[9] banyoya doğru yürüdü.

Banyo. Fayans döşeli gölgeler ve günahlar diyarı. Suya batarak arınma bölgesi. Klozet (Vitra, 90’larda üretilmiş, sırları dökülmüş) ile duşakabin (akrilik, pleksiglas ve alüminyum, kararmış, giderinde saç, sabun ve dölden oluşmuş bir mikroekosistem) arasındaki, bir homo sapiens’in asgari olarak hayatta kalması adına biyolojik olarak uygun olmasa da İstanbul emlak simsarlarının “kompakt ve sevimli” diyerek pazarladığı otuz santimetrelik arafta, o duruyordu.

Kot pantolon.

Bu pantolon yalnızca bir pantolon değildi. Bu pantolon, Nihil’in sefaletinin atlasıydı, bir Torino Kefeni, bir palimpsestti[10]. Ve üzerinde, bir arkeolog titizliğiyle, kronolojik olarak okunması gereken, katmanlı, tabakalı lekeler vardı:

Tabaka A-Holosen (Üst Katman):

Henüz taze ve parlak. Viskozitesini koruyor. Işığı yansıtıyor. Dün gece, saat 3 suları. Fonda John Coltrane[11]. My Favorite Things, 1961, Atlantic Records. Trane’in sopranosunun do diyez minördeki hipnotik döngüsü. Katmanın ana tekstürü; ambalajının üzerindeki son kullanma tarihi uzun zaman evvel silinmiş, fişi çekilen buzdolabının karanlık ve tehlikeli dehlizlerinde unutulmuş, üzerinde yeşilimsi bir flora (penicillium) oluşmuş BİM kaşarı.

Tabaka B-Pleistosen (Orta Katman):

Takriben iki gün önce oluşmuş. Sosyal hizmetler uzmanıyla yapılan telefon görüşmesinin tetiklediği gastrik ifrazatın anısı. Kadının sesi inceydi, robotikti, arkada bazen Türkiye’deki şebekelere has o statik ve cızırtılı melodi çalıyordu. Kalıntı mat renkli, kenarlarında kuruma ve çatlamalar mevcut.

Tabaka C-Prekambriyen (Taban Katman):

Oluşum tarihi belirsiz. Kot pantolonun liflerine nüfuz etmiş, artık kusmuk lekesi olmaktan çıkıp kıyafetin dokusuna dönüşerek fosilleşmiş kalıntı. Belki L. ile yediği son akşam yemeğinden. Makarna, kırmızı şarap, gözyaşlarının sıcak tuzu, sessizlik[13].

“Levi Strauss,” diye hırladı Nihil. Sabahın erken saatlerinde söylenen o ilk cümlelere has, balgamla sıvanmış, bariton hırıltı.

“Sen,” diye seslendi pantolona bakarak, veya pantolonun üstüne kusulmuş zamana bakarak, veya zamanın üstüne kustuğu pantolona bakarak (Nihil, kusmuk, pantolon ve zamandan hangisinin fail, hangisinin meful olduğunu ayırt edemez durumdaydı). “Sen ve senin ürettiğin insan koşum takımları… San Francisco’daki altın madenlerinde çalışan maden işçilerine geçirdiğin bu mavi insan koşum takımı, benim varoluşsal kederimin tuvali işte.”

Durdu. Derin bir nefes aldı. İçeriden buzdolabının si bemol hırıltısı yükseldi, fayanslara çarparak yankılandı.

“Ve sen,” dedi sonra, neredeyse işitilemeyecek kadar alçak bir sesle, neredeyse fısıltıyla, lanetleyen, beddua okuyan bir tonla, “sen, Lévi-Strauss[14], sen, aşağılık orospu çocuğu… Sen de suçlusun.”

“Yapısalcılığının o mekanik şablonuyla,” diye devam etti Nihil, pantolonun sol paçasına sanki paçada Lévi-Strauss’un ruhu gizleniyormuş gibi bakışlarını dikerek, “eminim ki benim kusmuğumu bile bir kültürel kod olarak tanımlardın. Al sana bricolage… Al sana La Pensée sauvage… Benim kusmuğum, mösyö, sizin yapılarınızın dışında var olan artıktır, fazlalıktır.”

Üst katta oturan emekli öğretmenin terliklerinin tıpırtısı, TRT Nağme radyosunda çalan şarkının makamına uyarak Nihil’in tavanında bir ostinato[15] ritmi tutturdu. Konuşma burada sona ermişti.

Pantolonunu giydi.

Bu eylem, yani pantolonunu giymesi, bir anti-efkaristiyaydı. Ekmeğin İsa’nın etine, şarabın İsa’nın kanına dönüşmesinin tam zıddıydı. Nihil’in pantolonunu giyme ediminde kutsal bir dönüşüm yoktu. Canlı bir organizmanın kusmukla kitinleşmiş bir zırhı kuşanması işlemi söz konusuydu. Kumaş kusmuktan ve rutubetten kaskatı kesilmişti. Rigor mortis evresine gelmiş bir kadavra sertliğindeydi. Sol bacağını sokarken çıkan sesi Nihil, bir böceğin kabuğunun kırılırken çıkardığı çıtırtıya benzetti.

Fermuar… O dişlerin, pirinç ve alüminyumdan alaşımın birbirine kenetlenirken çıkardığı bzzzt sesi[16]. Fermuarını çekti. Düğmeyi, nefesini tutarak, göbeğini, kaşar peynir ve hareketsizlikten şişmiş o tortu deposunu, zorlana zorlana içine çekerek, ilikledi.

Artık bir homo sapiens değildi.

Artık arthropoda şubesinin bir üyesiydi. Dış iskeleti kirden, pislikten, kusmuktan, kot kumaşından, başarısızlıklardan, L.’nin onu terk edişinden ve hayal kırıklıklarının mineral birikiminden oluşuyordu. Kabuğunun içindeydi.

Güvendeydi.

Ve iğrençti[17].

[1]: (bkz. Bölüm XII: “Müddei: Nihil Nihiloğlu Müddeaaleyh: Zaman”) (Ki bu bölüm henüz yazılmamıştır, muhtemelen de hiçbir zaman yazılmayacaktır, zira bu bölümün yazılması için geçmesi gereken zaman, zamanı kendi varlığını kanıtlama yükümlülüğü altına sokacak, bu vaziyet de kendi içinde argümanda bir döngü (circulus in demonstrando) yaratacak ve Nihil’in 2017’deki doktora savunması sırasında çöküşüne (bkz. 11 Numaralı Dipnot) yol açan türden kısa devrelerden biri vuku bulacaktır. Dolayısıyla lüzumu yoktur.)

[2]: Nihil’in buzdolabının kompresörü, şebeke elektriğinin 50 Hz frekansından kaynaklanan sıradan bir titreşimle değil (sıradan hiçbir şey Nihil’in hayatına giremez, sıradanlık Nihil’in kapısına geldiğinde duraksar, contaları gevşemiş, menteşesi yamulmuş, kilit dili kırılmış kapıya bakar, sonra terlemeye başlar, vücudunu bir titreme ele geçirir, nihayetinde çekip gider, çünkü sıradanlık bile Nihil’den daha sağlıklı kararlar vermektedir), çok daha esrarlı bir fenomenden dolayı tam olarak 58.27 Hz frekansında tınlar. Batı müziği tamperamanında bu frekans, si bemole, hatta pesleşmiş, akordu bozulmuş, kara talihine kahreden ve kendisinden bile utanan, acıklı bir si bemole tekabül eder. 2003 yılında NASA’ya bağlı Chandra X-ray Rasathanesi, Perseus Gökada Kümesi’ndeki bir kara delikten yayılan ses dalgaları tespit etmiştir. Bilim insanları kara delikten gelen bu sesi transpoze ettiklerinde si bemol notasını işitmişlerdir. Evrenin müziği, varoluşun dip gürültüsü, kozmosun sürekli çalan tek notası si bemoldür. Yani Nihil’in buzdolabı bir kara delikle rezonans halindedir. Bu bilgi Nihil’i teselli etmez. Bilakis kendi buzdolabıyla aynı notada inleyen bir kainatın içinde acının anlamı nedir ki sorusu, teselliyi anlamsızlaştırır, bu da acıyı anlamsızlaştırır, bu da…

[3]: Nihil Nihiloğlu: Latince “nihil” (hiçlik, yokluk) ve Türkçe patronimik soyadı son eki “-oğlu”. Yani Hiç Hiçoğlu. Nihiloğlu soyadı, 1934 yılında Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle aile büyüklerinin bürokratik bir mecburiyet karşısındaki şaşkınlığından, paralize oluşundan, belki bir yanlış anlamadan, muhtemelen memur ile dede (d. 1917-ö. 2008) arasındaki fonetik bir kazadan doğmuştur. Babası Münir Nihiloğlu (d. 1949-ö. 2003), Beşiktaş esnafındandır, Balıkpazarı’nda salamuracıdır. Nihil’in annesi Neriman Nihiloğlu (kızlık soyadı: Kunt) (d. 1951), oğluna Nail ismini koymak istemiştir. Ama nüfus müdürlüğündeki memur (kökü binlerce yıla uzanan o devlet aklının mirasçısı, Türk bürokrasisinde ses ve yazı arasında bulunan kronik araz geleneğinin varisi) “Nail”i “Nihil” olarak resmi kayıtlara geçirmiştir. Neriman Hanım itiraz etmiştir. İtiraz ettiğinde memur “Ha Nail, ha Nihil, aynı şey hanımefendi,” demiştir. Aynı şey değildir. Ama artık çok geçtir. (Nihil, yıllar sonra, Lacan (d. 1901-ö. 1981) okurken, nom du père kavramıyla karşılaştığında, kendi durumunun bir nom du bureaucrate olduğunu fark edecek ve bu farkındalık, onu geceler boyunca uyutmayacaktır.)

[4]: Güneşin bu daireye girmemesi meselesi, salt mimari bir problem (pencerenin baktığı açı, karşı binanın yüksekliği, Nihil’in olduğu kotun kürenin çekirdeğine doğru derinliği vb.) olarak ele alınmamalıdır. Nihil, güneşin bilinçli bir tercih yaptığına inanır. Güneş, Nihil’i görür ancak ondan kendini sakınır. Tıpkı L.’nin son aylarda Nihil’i görünce yaptığı gibi. L. de Nihil’den önce fiziksel olarak uzaklaşmıştır. Yatakta sırtını öbür tarafa dönerek, aynı anda mutfakta bulunmamak için çabalayarak, sonra anahtarını evin çeşitli yerlerinde unutarak, sonra günlerce kendi evinde kalmak için bahaneler uydurarak, sonra kapıyı çarpıp çıkarak, sonra telefon numarasını ve sosyal medya hesaplarını engelleyerek, sonra, en sonunda numarasını değiştirerek çeşitli sakınma eylemlerini ihdas etmiştir. Güneş de Nihil’e karşı L. ile aynı protokolü uygulamaktadır. Sadece bu protokol kozmik ve astrofiziksel bir ölçekte icra edilmektedir.

[5]: Schönberg burada tesadüfen anılmamaktadır. Nihil’in dünyasında hiçbir şey tesadüfen anılmaz. Her referans, her ima, parantezlerin içindeki her atıf, her dipnot, Nihil’in zihnindeki o devasa, o labirentsi, o çökmeye yüz tutmuş Babil Kulesi’nin (bu kule, Nihil’in beş yıldır yazmaya çalıştığı ama sadece dipnotlarını ve içindekiler kısmını tamamlayabildiği Büyük Eser’dir) bir tuğlasıdır. Kule, tuğlalarının ağırlığı altında ezilmektedir. Her yeni dipnot, her yeni bağlantı, her yeni referans, her antrparantez, kuleyi bir kat daha yükselttiği gibi çöküşe bir adım daha yaklaştırır. Schönberg’in tonalite sistemini yıkmaya karşı girişimi, Nihil’in kendi hayatındaki sistemleri yıkma girişimiyle el ele gitmektedir (akademik sistemi yıkma girişimi kovulma ve aşağılanmayla, ilişki sistemini yıkma girişimi L. tarafından terk edilmesi ve yalnızlıkla, bürokratik sistemi yıkma girişimi Sağlık Kurulu’nun iki yılda bir gönderdiği sarı zarflarla, biyolojik sistemi yıkma girişimi fiziksel ve zihinsel ağrılarla sonuçlanmıştır). Schönberg ve Nihil arasındaki yegane fark, Schönberg’in yıkımdan sonra on iki ton sistemi ile yeni bir sistem kurması, Nihil’in ise yıkımdan sonra sadece yeni yıkımlarla karşı karşıya kalmasıdır.

[6]: (bkz. Bölüm II: “Kot Pantolonun Paleontolojisi ve Kusmuk Arkeolojisi) Burada okuyucuya yalnızca şunu belirtelim: Lekeler, izler, kalıntılar ve eşyalar, Nihil’e yaşamı boyunca canlı varlıklardan daha fazla sadakat göstermiştir (L. onu terk etmiştir. Babası ölmüştür. Annesi, akrabalarının yaşadığı Bursa’ya taşınmıştır ve haftada bir kez, her pazar günü saat 11’de, saniyesi saniyesine, askeri bir disiplin ve şaşmaz bir metanetle aramaktadır ve her seferinde aynı üç soruyu sormaktadır: Yemek yedin mi? İlaçlarını içtin mi? Paran var mı? Nihil bu üç soruyu da daima “Evet,” diyerek yanıtlamaktadır. Üç yanıtı da hiçbir zaman en ufak bir gerçeklik payı taşımamaktadır.). Yatağındaki lekeler onunladır. Hırıldayan buzdolabı onunladır. Tavandaki çatlak onunladır. Pantolonundaki kusmuklar onunladır. Eşyalar ve izler, Nihil’e insanlardan daha sadıktır. Bu, eşyaların ve izlerin erdemidir. Bu, insanların alçaklığıdır.

[7]: Takımyıldız metaforu yavan bir analoji olarak telakki edilmemelidir. Nihil, bir gece (72 saattir uykusuzken, algısının kapılarının arasından o tehditkar berraklığı görmeye başlamışken) birdenbire koşarak kağıt kaleme sarılmış, ampulün üzerindeki sinek pisliklerinin dağılımını kağıda çizerek haritalandırmış ve kağıttaki çizimin Perseus Takımyıldızı’yla (bkz. 2 Numaralı Dipnot) birebir örtüştüğünü keşfetmiştir.

[8]: DSM-5 (Ruhsal Bozuklukların Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı) hakkında Nihil’in değişmez bir yargısı vardır. Nihil’e göre bu kitap, 21. yüzyılda kaleme alınmış en mükemmel edebi eserdir. Balzac, Zola ve Flaubert’in temellerini attığı natüralist roman geleneğinin vardığı nihai noktadır. İnsanlığı sınıflandırma, tasnifini yapma, kategorize etme, tipolojik şablonlara hapsederek tanımlama arzusunun kesin zaferidir. Nihil, kendisine konulan teşhisin (F29 (atipik psikoz)) aslında kendisinin kurgusal bir karakter olarak tasviri olduğuna, Sağlık Kurulu raporlarının kendisi hakkında yazılmış öyküler olduğuna ve psikiyatrik çalışmaların edebiyat atölyesi olduğuna inanır.

[9]: Thelonious Monk’un (d. 1917-ö. 1982) piyanodaki “yürüyüşünü” tarif etmek, bir paradoksu açıklamaya çalışmaya benzer. Monk’un parmakları her hareketinde düşüş vaat eder ama düşüşü getirmez, her temas bir öncekiyle çelişiktir, tuşlar arasında, armoninin beklenti uyandırdığı yerden uzak olan tercih edilir. Nihil de öyle yürür. Adımları arasında, Monk’un notalarının arasındaki sükunet kadar ağır ve manalı boşluklar bırakır. Banyoya yürürken (nikotinden sararmış duvarların kıyısından) her santimetrede atılmamış adımlar, yaşanmamış hayatlar yankılanır. Monk’un 1965’te yayımlanan Solo Monk albümünü dinleyenler Nihil’in yürüyüşünün müzikal karşılığını idrak edebilir.

[10]: Palimpsest (Yunanca: palin (yeniden) + psēstos (kazınmış)): Geçmişte kağıt değerli olduğundan eski yazıların silinerek yeni yazıların eskisinin üzerine yazıldığı parşömen. Çoğunda eski yazılar halen okunabilmektedir. Nihil’in kot pantolonu da kelimenin tam anlamıyla bir palimpsesttir. Her kusmuk bir önceki kusmuğun üzerine kusulmuştur ve bu kusmuklardan hiçbiri tamamen silinmemiştir. Nihil, çamaşır makinesini en son çalıştırdığında takvimler 2022 yılının kasım ayını göstermektedir. Bu tarih tesadüfi bir tarih değildir. L.’nin gidişinden iki ay öncesidir. Çamaşır makinesi, L. ile özdeşleşmiş bir eşyadır. L., çamaşırları renklerine göre ayırır, doğru yıkama programını yıkanacak çamaşırlara göre ayarlar, yumuşatıcı ve deterjanı müthiş bir hünerle gereken oranda koyardı. L.’nin gidişi, Nihil ile çamaşır makinesi arasındaki bağların kopmasına yol açmıştır. Makine hala elektrikli ocağın altındaki bölmesinde durmaktadır. İçinde L.’nin attığı son çamaşırlardan kalan, kuruyup katılaşmış, artık nevresimlikten relikliğe geçiş yapmış bir çarşaf bulunmaktadır. Nihil bu çarşafa dokunamamaktadır çünkü çarşaf, L.’nin hatırasının fosilleşmiş halidir.

[11]: Bu noktada sevgili okuyucularla Coltrane’in My Favorite Things yorumu hakkında kısaca bir not paylaşalım çünkü Coltrane’in My Favorite Things yorumu Nihil için çok mühimdir ve Nihil için önemli olan her şey bu metnin omurgasını oluşturmaktadır. Coltrane, Rodgers ve Hammerstein’ın kompoze ettiği bu şen şakrak şarkıyı alıp tanınmaz hale getirmiştir. Vals ritmini korumuş ancak içini boşaltmıştır. Melodiyi korumuş ancak derisinden ve etlerinden soyulmuş bir iskelete dönüştürmüştür. Coltrane, saksafonuyla her şeyden artakalan bu iskeletin etrafında halkalar çizer. Halkalar giderek genişler, giderek tehlikeli bir boyuta ulaşır, ta ki melodi can çekişen bir galaksi gibi tam da merkezinden yırtılana, sonsuz karanlığa savrulana dek. Sonra Trane, geri döner. Her seferinde geri döner. Bu yok oluş ve dönüş, esasında Nihil’in gündelik döngüsüdür. Uyanma (yok oluş), uyanık olduğu saatler (karanlığa savrulma) ve uyku (dönüş).

[12]: Büyük Eser: Nihil’in beş yıldır yazmaya çalıştığı, ama henüz yalnızca içindekiler kısmını, önsözü, teşekkür ve ithaf sayfalarını, kısaltmalar bölümünü, sözlükçesini ve 1247 dipnot maddesini tamamlayabildiği kitap. Ana metnin yekunu sıfır sayfadır. Dipnotların yekunu 847 sayfadır. Nihil’in kitaptaki sıfır sayfada işlediği tez şudur: 1928 yılı, insanlık tarihinin doruk noktasıdır. Londra’da Alexander Fleming bir petri kabını açık unutur. Küf bakteriyi öldürür. Böylelikle penisilin keşfedilir. Aynı yıl Kansas City’de sekiz yaşındaki Charlie Parker babasının saksafonunu gizlice alıp ilk kez üfler. Penisilin insanlığın bedenini enfeksiyonlardan kurtarmıştır. Bebop ise insanlığın zihnini enfeksiyonlardan kurtarmıştır. İkisinin temelinde de küflenmiş, hatalı, mutant bir şeyler yatmaktadır. Nihil evini zapt eden rutubeti bu ihtişamlı tarihsel simetrinin gözlemlenebileceği bir mikrokozmos olarak görür. İnsanlar bu duruma karşılık Nihil’e “Hijyenik sorunların var,” der. Nihil, insanların sığlığından usanmıştır.

[13]: L.’nin son akşam yemeği, Nihil’in belleğinde bir Rashōmon etkisi yaratarak barınmaktadır. Her anımsamada farklı bir versiyon ortaya çıkmaktadır. Son akşam yemeğinde hatırlayışa göre bazen bolognese soslu makarna pişirilmiştir, bazen dışarıdan hamburger sipariş edilmiştir, bazen yemek yenilmemiş, sadece sessizce, buzdolabının hırıltısı eşliğinde şarap içilmiştir. Nihil’in emin olduğu tek şey şudur ki, o akşam bir şeyler kati surette kırılmıştır. Tabak mı, kadeh mi, bir ilişki mi, bir hayat mı, bunun cevabını artık yalnızca Nihil’in kot pantolonu bilmektedir ve Nihil’in kot pantolonu ne yazık ki konuşmamaktadır, sadece yanıtları taşımaktadır.

[14]: (bkz. Bölüm XIV: Lévi-Strauss ve Levi Strauss Meselesi yahut Nihil Nihiloğlu’nun Akademik Kariyerinin Hitamı) Bu isim benzerliği (kot pantolonu ilk kez üreten Levi Strauss ile kültürün yapısını ilk kez söken Lévi-Strauss’un paylaştığı fonetik hemen hemen özdeşlik) Nihil’in hayatındaki en büyük epistemolojik krizin başlangıç noktasıdır. 2020 yılında, Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ndeki doktora tezi savunmasında (tezinin başlığı: “Kot Pantolon Paçası: Türk Modernleşmesinde Paçalar Üzerine Yapısalcı Bir Bakış”), Nihil jüri üyelerine karşı şu tezi savunmuştur: Levi Strauss ile Lévi-Strauss aslında aynı “Yapı”nın iki farklı boyuttaki tezahürüdür. Batı, insanlığı hem zihnen (ikili karşıtlıklar, mitik söylemler) hem de bedenen (mavi kot kumaşı, tek tip üniforma) kalıba sokmuştur. Nihil, tezini Lévi-Strauss’un Hüzünlü Dönenceler kitabının ISBN numarası ile Levi’s 501’in seri numarasının Pisagorik nümerolojiye göre aynı kader sayısına sahip olduğunu tahtada hesaplayarak ispata çalışmıştır. Jüri başkanı Prof. Dr. K.F. (o sırada Levi’s marka kot giymektedir) Nihil’i durdurup savunmanın sona erdiğini açıklamıştır. Buna karşılık Nihil, cebinden çıkardığı bir makasla profesörün pantolonunun paçalarına saldırıp “Yapınızı sökeyim hocam! Derrida haklıydı!” diye bağırarak profesörün paçalarını kesmiştir. Bu elim hadise, akademiden ihraç, kamu malına ve profesör pantolonuna zarar verme suçundan hüküm giyme, Sağlık Kurulu tarafından psikiyatrik değerlendirme şartı ve iki yılda bir gelen o sarı zarfla sonuçlanmıştır (Nihil, hala, o günü her hatırladığında aynı sonuca varır ve “Haklıydım,” der. Yöntemi yanlıştı ama temel tezi doğruydu. Yapılar sökülmeliydi. Ancak sorun şuydu ki, delilik ile haklılık arasındaki mesafe, Nihil’in sandığından çok daha azdı, paçayı doğrayan bir makas darbesi kadardı.).

[15]: Ostinato: Müzikte sürekli tekrar eden ritmik ya da melodik kalıp. Üst katındaki komşusunun terlik sesleri, Nihil’in varoluşunun değişmeyen nadir kalıplarından biridir. Tıpırtı her sabah mutlaka aynı saatte başlar, aynı tempoda devam eder ve aynı güzergahı izler (banyo-salon-banyo). Bu bitimsiz tekrar, Nihil’i hem çıldırtır hem de teselli eder. Çıldırtır çünkü bir başkasının hayatının bu ölçüde düzenli, bu ölçüde öngörülebilir olabilmesi Nihil’e acı verir. Teselli eder çünkü bu ses, dünyanın hala yerli yerinde olduğunun, zamanın (o şaibeli kanıtla desteklenen lineer zamanın) hala dosdoğru aktığının ispatıdır. Si bemol hırıltıya katılan bir diğer enstrümandır bu. Buzdolabı ve terlik. Nihil’in yaşam senfonisinin ritim seksiyonunun üyeleri.

[16]: Bu frekansı Nihil adı gibi bilmektedir. Fermuarın sesi, Charlie Parker’ın 1946 yılındaki Lover Man kaydında bulunan o detone, o mahvedici notayla aynı frekanstadır. Hikayeyi bilmeyen okurlarımız için hemen anlatalım: Parker stüdyoya körkütük bir halde girer. Eroin temin edememiştir, onun yerine galonlarca viski içmiştir (meze olarak yanında avuç avuç fenobarbital). Lover Man’i çalarken saksafonu dudaklarında tutacak hali dahi yoktur. Ancak prodüktör Ross Russell’ın yardımıyla mikrofonun karşısında ayakta durabilmektedir. Ritmi kaçırıp durur. Ve bir noktada, insansoyunun o en muazzam dahisi, yanlış notaya basar. Mi bemol yerine mi. Bu bir hata değil, bir çöküştür. Stüdyodan çıkıp otel odasına gider, yatağını ateşe verir, çırılçıplak koridora fırlayarak çığlık çığlığa koşturmaya başlar. Nihil, fermuarını her çektiğinde işte bu notayı işitir. Kendi çöküşünün ne kadar yakın olduğunu hisseder. Fermuarın sesi, Parker’ın çığlığıdır.

[17]: Güvende oluş ve iğrenç oluşun aynı anda gerçekleşmesi, Nihil’in varoluşunun ana paradoksudur. O ancak kabuğunun (kusmuklu kot, kot 2’deki hücremsi daire, hırıldayan buzdolabı, pislikler, lekeler, küf) içinde güvende hisseder, ama bu kabuk, aynı zamanda onu iğrenç kılan şeydir de. Güvende olmak için iğrenç olmaya ihtiyaç duymaktadır. Nihil, Gregor Samsa’nın Beşiktaş varyasyonudur, ama bir farkla: Samsa dönüşümünü hayretle keşfeder, Nihil dönüşümünü taksonomik olarak kabullenir. Samsa’nın trajedisi böcekleşmektir. Nihil’in trajedisi böcekleştiğini bilmesi, kendini arthropoda şubesine dahil hissetmesi, bu hissi bir dipnot olarak kaleme alması ve yazdığı bu dipnotu da başka dipnotlarla açımlamaya ihtiyaç duymasıdır. Nihil acı çekmemektedir. Nihil acısını kataloglamaktadır. Ve bu, çok daha boktandır.

2 Beğeni

II. BEKLEME ODASI

Bekleme odasındaki plastik sandalyeler turuncuydu.

Nihil Nihiloğlu bu rengin tesadüfen seçilmediğini biliyordu (evrende hiçbir şey tesadüfen gerçekleşmez, evrende tesadüf diye bir şey yoktur, tesadüf, tembel zihinlerin korelasyonları açıklayamadıkları zaman sığındığı barakadır, bir çeşit bilişsel kot 2 düzeyidir) çünkü turuncunun insan psikolojisine tesirini, sunduğu sıcaklık ve yakınlık vaadini, kamuoyunun bilinçaltına hangi renk paletlerinin olumlu, hangilerinin olumsuz hitap ettiğini, Bauhaus’tan bu yana kurumsal tasarımın insanları nasıl idare ettiğini, hepsini ama hepsini biliyordu. Hepsini biliyordu fakat bilmek hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Sandalye turuncuydu ve sertti ve Nihil sandalyenin üzerinde oturuyor ve bekliyordu.

Saat 10.07. Randevusu 10.30’da. Yirmi üç dakika var. Bin üç yüz seksen saniye. Nihil, zamanı saniye cinsinden ölçtüğünde (tıpkı mesane basıncını mililitre cinsinden hesapladığında olduğu gibi, tıpkı buzdolabının frekansını Hertz cinsinden saptadığında olduğu gibi) zamanın akarak kaybolmadığını, sadece biriktiğini hissediyordu. Saniyeler geçmiyordu. Saniyeler üst üste yığılıyordu, kot pantolonundaki kusmuk tabakalarına benzer biçimde, her yeni saniye bir öncekinin üstüne çörekleniyordu ama önceki saniyelerin hiçbiri silinmiyordu. Nihil bu yığıntının altında, en alt tabakada, nefes nefese, turuncu sandalyede oturmuş, bekliyordu.

Bekleme odasının biçimi dikdörtgendi. Nihil, gözlerini hafifçe kısarak dikdörtgenin boyutlarını tahmin etmeye koyuldu. 7.2 metre çarpı 4.8 metre, yani 34.56 metrekare, yani Nihil’in kot 2’deki dairesinin (28 metrekare, artık emlakçılarla ilgili bir şey söylemeyeceğiz daha fazla) brüt alanından daha geniş, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşının sağlık durumunu değerlendirmek için davet ettiğinde beklemesi adına ayırdığı alan, o vatandaşın yaşaması için ayırdığı alandan daha büyük ve bu durum Nihil’i güldürmedi ama güldürebilirdi, gülmek seçenekler arasındaydı, gülmek her zaman bir seçenektir ama Nihil bu seçeneği uzun süre önce elemiştir, gülmek pahasını hak etmeyen lüks bir aktivitedir, gülmek metabolik enerji gerektirir, gülmek diyafram kasının spazmodik kasılmasıdır ve Nihil’in diyaframı bu sabah başka kasılmalara (öğürme, nefes darlığı, panik atağın o tıknefes hıçkırıkları) mesai harcamıştı.

Odada yedi kişi vardı. Bir adet de Nihil vardı. Yedi kişi artı bir Nihil. Bu ayrımı bilinçli olarak yapıyordu (yedi kişi ve bir Nihil, yedi vatandaş ve bir ifrazat, yedi insan ve bir eklem bacaklı) çünkü odadaki diğer yedi kişi de onunla aynı sarı zarfı almasına rağmen, muhtemelen aynı sıkıntıları çekerek hastaneye gelebilmiş olmasına rağmen[18], aynı kaldırımlarda yürümüş olmasına rağmen, aynı turuncu sandalyelerde oturuyor olmasına rağmen, onlar ve Nihil arasında, Nihil’in bildiği ve onların bilmediği (veya belki de bilse bile umursamadığı) derin bir fark vardı. Nihil, birazdan girecekleri yerin ne olduğunu (bir sınav salonu, bir mülakat odası, bir casting ajansı, bir performans alanı, bir sahne[19]) biliyordu. Diğerleri sadece bekliyor, Nihil ise gösteriye hazırlanıyordu (Bu gösterinin adı deliliktir ve Nihil, bu gösteriyi her iki yılda bir, Sağlık Kurulu’nun değerlendirme çağrıları takvimi uyarınca, sahnelemek zorundadır.).

Prosedür şöyle işleyecektir: İsmi okunduğu zaman Nihil, psikiyatristin odasına girip karşısına oturacaktır. Psikiyatrist, DSM-5’in o soğuk, o insanlığı alfanümerik dizilere indirgeyen terminolojisiyle Nihil’e sorular soracaktır[20]. Nihil bu soruları yanıtlayacaktır. Cevaplar, psikiyatrist tarafından beş yıldan beri giderek kalınlaşan raporuna kaydedilecektir. Nihil, psikiyatristin önünde yaprakları gitgide çoğalan eserine uzaktan, bıyık altından gülümseyecektir. Rapor, bir heyete sunulacaktır. Heyet, Nihil’in devlet nezdinde işe yaramazlık statüsünün devamına veya feshine karar verecektir. Devamına karar verilirse Nihil’in aldığı “F29” maaşı (10 bin 371 lira, bir insanın yaşaması için yeterli olmayan ama ölmemesi için ucu ucuna yeten, biyolojik açıdan felaket, metabolik açıdan yerlerde, psikolojik açıdan çıldırmaya yol açacak sınır) bir sonraki kontrole kadar yine yatırılacaktır. Fesih kararı verilirse Nihil’in hayatı çatır çutur sikilecektir.

Nihil üzerinde birazdan uygulanacak prosedürü biliyordu. Prosedürün her adımını, her kodunu, puanlama skalasını ve puanlarken değerlendirilen her bir parametreyi biliyordu. DSM-5’in F20-F29 aralığını (şizofreni spektrumu ve diğer psikotik bozukluklar) belki yüzlerce kez baştan sona okumuştu (sadece okumamış, eleştirel analizler kaleme almış, metinlerarası bağlantıları irdelemiş, tarihsel evrimini keşfe koyulmuş, DSM-3, DSM-5 olarak güncellenirken hangi tanıların neden genişletildiğini veya daraltıldığını, ilaç endüstrisinin kriterlerin belirlenmesine yönelik ne şekilde lobi çalışmaları yürüttüğünü, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yayın haklarından ne kadar gelir elde ettiğini[21] öğrenmişti). Psikiyatristin kendisine soracağı sorular hafızasındaydı. Bu soruların arkasındaki teorik çerçeveye de vakıftı. Bu çerçevenin epistemolojik zayıflıklarının farkındaydı. Ve bütün bunları bilmek (bütün bu bilgi, bu devasa, bu ansiklopedik, bu 847 sayfalık dipnotların hacmini katbekat aşan bilgi) hiçbir şeyi, hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi değiştirmiyordu: Nihil, turuncu plastik sandalyenin üzerinde oturacak, ismi okunacak, Nihil odaya girecek, psikiyatristin dua gibi ezberinden yönelttiği soruları cevaplayacak ve saç derisindeki tek bir kepek partikülünden daha az şey bilen bir komisyonun hayatına ilişkin karar vermesini bekleyecekti.

Bu, bilginin 2026 yılındaki durumunun en güzel özeti, hatta manifestosuydu. Bil. Her şeyi bil. Lévi-Strauss’u bil, Levi Strauss’u bil, Lacan’ı bil, termodinamiğin ikinci yasasını bil, Charlie Parker’ın 1946’da mahvoluşunu bil, penisilin ile bebop arasındaki uyumu bil, John Coltrane’in diskografisini bil, İstanbul’un tonal topografyasını bil, müzikteki şeytan aralığı ile şehir plancılığı arasındaki tekinsiz paralellikleri bil, ve sonra hastaneye gel, otur, turuncu plastik sandalyenin üzerinde, ellerini dizlerinin üstüne koy[22], ve bekle.

Bekle.

Nihil’in solunda bir kadın oturuyordu. Yaşı kırk beş ila elli beş arası. Sırtında sentetik deriden cıvıl cıvıl sarı bir ceket, ceketin altında mavi çiçekli bir bluz, dizlerinin üstünde bir kuruyemişçi poşeti (poşetin içinde dosyalar, raporlar, tahlil sonuçları, MR görüntüleri, reçeteler, sevk kağıtları). Bu poşet kadının yaşamının tıbbi öyküsüydü, portatif bir Büyük Eser, ama Nihil’inkinden farklı olarak bu Büyük Eser’in bir ana metni vardı. Bakışlarında DSM-5’in kıvılcımları ışıldamayan (yani sadece fiziken hasta) kadının bedeni, kadının hastalığı, kadının ıstırabı (Hepsi somut, hepsi ölçülebilir, hepsi bir MR cihazının manyetik gözleri tarafından görüntülenebilir, bir kan tahlilinde saptanabilir, bir biyopsi raporunda okunabilir. Nihil’in hastalığı ise görüntülenemez, saptanamaz, okunamaz. Nihil’in hastalığı bir yorum meselesidir, hermenötik[23] bir krizdir, bir metnin birden daha fazla anlama geldiği o belirsiz, rüyamsı alanda, apofeni ile hakiki uyanış arasındaki o kılcal çatlakta uyur. Kadının poşetindeki MR görüntüsü bir hakikattir. Nihil’in 847 sayfalık dipnotları bir hakikat değildir. Kadının hastalığı tartışmaya kapalıdır. Nihil’in hastalığı her iki yılda bir yeniden tartışmaya açılır, yeniden değerlendirilir, yeniden sorgulanır (Nihil Bey, deli misiniz? Nihil Bey, hala deli misiniz? Nihil Bey, peki, hala deli olduğunuza emin misiniz? Nihil Bey, lütfen kanıtlayınız.).

Kadın Nihil’e baktı. Nihil ona temas eden bu bakışı hissetti (bakışlar hissedilir, bu bilimsel olarak yaygın şekilde kabul görmemiş bir önermedir, bakışı duyumsama yetisi üzerine yapılan deneyler çelişkili sonuçlar vermiştir ama Nihil şimdi bilimsel titizliği bir kenara bırakmıştır çünkü kadın artık gerçekten de açıkça Nihil’e bakmaktadır, gözleri Nihil’in suratında, kusmuklu kot pantolonunda, ayakkabılarının dağılmaya yüz tutmuş dikişlerinde gezinmektedir) ve Nihil bu bakışı tanıdı. Bu, İstanbul’un Nihil’e bakışıydı. Bu, durağa yanaşan otobüslerin Nihil’e bakışıydı. Bu, ilişkilerinin son aylarında L.’nin Nihil’e bakışıydı. Ölçen, biçen, tartan ve hepsinin sonunda elde kalanı (Nihil’i) eksik bulan o bakış. Kadın Nihil’e baktı ve baktığı Nihil’i zihninin mütevazı kütüphanesinde belirli bir kategoriye ayrılmış bir rafa yerleştirdi. Nihil, kadın tarafından hangi kategoriye yerleştirildiğini bilmiyordu ama bilmesi de gerekmiyordu, çünkü bütün kategoriler aynı yere çıkıyordu: Artık, fazlalık, ifrazat, bok.

Kadın bakışını çevirdi. Nihil var olmaya devam etti. Çünkü bunlar birbiriyle ters düşmeyen iki farklı eylemdi. Nihil’in sağında bir adam oturuyordu, aşağı yukarı Nihil’le aynı yaştaydı, belki ondan bir iki yaş daha küçüktü, ama bu daha genç görünümün banka hesaplarının arasındaki uçurumla da bir ilintisi olabilirdi. Sakalı Nihil’inki gibi karmakarışıktı ama bu karmakarışıklık bambaşka bir karmakarışıklıktı (Nihil’in sakalı boşvermişlikten, bu adamın sakalı moda gereğince karmakarışıktı[24], aradaki fark sosyoekonomik bir fay hattı, bir tektonik sınır teşkil ediyordu.). Adam hiçbir anlama gelmeyen gözlerle telefonuna bakıyordu. Ekranda sonsuza dek kaydırıyordu, aşağı, aşağı, aşağı, daha da, başparmağın son on beş yılda öğrendiği o hipnotik, o solucansı hareket, o refleksif kayma hali, görmeden geçmek, tüketmeden yutmak, dijitalin bahşettiği o kutlu peristaltik hareket. Nihil utanarak bakışlarını adamın ekranını görmemek için çevirdi ama periferik görüş alanı ona ihanet etti. Instagram. Bir sahil. Bir kadın. Bir parti. Bir yaşam. Nihil’in yaşamının her anlamda, her eksende, her boyutta negatifi olan bir yaşam. Nihil başını diğer tarafa çevirdi ama görüntü retinasında kalmıştı. Ardıl görüntü. Deniz siyah, kadının renkli elbisesi beyaz, kadeh gri, günbatımı soluk kahverengiye yakınsayan bir renk. Nihil’in retinasında her güzel görüntü bir fotoğrafın negatifine dönüşüyordu.

Bekleme odasının ortasında bir sehpa, sehpanın üzerinde de dergiler vardı (pardon, dergiler demeyelim, dergi artıkları, dergi kadavraları, dergi leşleri, kapakları yırtılmış, sayfaları sararmış, üzerlerinde binlerce elin teri birikmiş, bekleme odalarının o özel ve zamansız nesneleri: 2011 tarihli bir Elele dergisi (kapakta “Ünlülerden tutkulu tasarımlar” yazıyor), bir National Geographic Türkiye (Haziran 2022, son sayı, bir dergi hayaleti, kapağında insanı otomatonofobiye[25] sürükleyen bir bebek fotoğrafı). Nihil dergilere bakarken Büyük Eser’in 614’üncü sayfasında yer alacak konuyu düşündü: “Bekleme Odası Dergileri veya Kamusal Matbuatın Pornografisi”. Bu konu da yazılmamıştı. Bu konu da yazılmayacaktı. Nihil’in hayatı yazılmamış ve yazılmayacak konulardan oluşuyordu.

Saat 10.14. On altı dakika.

Nihil cebinden (kot pantolonunun cebinden, kumaşın sertliği yüzünden tombul parmaklarını güç bela sokabildiği o dar, o katı, o rigor mortis’li cepten) telefonunu çıkardı. Telefon, bir Samsung, modelini anımsamak da çıkarsamak da zor, ekranında sol alt köşeden sağ üst köşeye kadar örümcek ağı gibi bir çatlak (tıpkı yatak odasının duvarından tavanına uzanan çatlak gibi, tıpkı Nihil’in ruhundan zihnine uzanan çatlak gibi, tıpkı İstanbul’un tonal topografyasında armonik olarak açılan çatlaklar gibi. Nihil’in dünyasındaki her yüzeyde aynı kırılma, aynı fay hattı, aynı tektonik gerilim vardı.). Şarjı yüzde 11. Yüzde 11. Bu sayı Nihil’e bir şey fısıldadı. Her şey Nihil’e bir şey fısıldar. Nihil, evrendeki her şeye kendine hitaben iletilmiş bir mesaj, kaleme alınmış bir mektup gözüyle bakar. Ama bu sefer Nihil mesajın anlamını, mektubun kozmik zarfını çiğnedi, yuttu, midesine indirdi, çünkü içten içe biliyordu ki yüzde 11 şarjı varken yapabileceği tek şey saati kontrol etmekti ve saati zaten kontrol etmişti ve saat 10.14’tü.

Tuş kilidini açtı. Bildirimlere baktı: Annesinden bir WhatsApp mesajı (dün, 19.42, “Oğlum yarınki randevunu unutma. İlaçlarını iç. Evden çıkmadan kahvaltı yap”), şebeke operatöründen bir SMS (“Değerli müşterimiz, uygulamamızı ziyaret ederek iletişim ihtiyaçlarınıza uygun tekliflerimizi görüntüleyebilirsiniz.”), çevrimiçi bir istihdam platformundan gönderilmiş bir e-posta (“Profilinize uygun iş ilanı bulunamadı”). Nihil bu üç bildirimi okudu (ailenin mesajını, sermayenin mesajını, sistemin mesajını) ve üçünün de ona aynı cümleyi söylediğini fark etti: Biz seni görüyoruz, biz senin ne halde olduğunu biliyoruz, ama senin için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Annesinin hatırlatması, operatörün ona sunduğu teklifler, istihdam platformunun onu hiçbir ilanla eşleştiremeyişi… Üç farklı dil, üç farklı üslup, üç farklı kurum ama aynı mesaj: Görüyoruz, biliyoruz ve yapamıyoruz. Daha doğrusu: Görüyoruz, biliyoruz ve yapmıyoruz. Veya en doğrusu: Görüyoruz ve biliyoruz. Nihil telefonu cebine tekrar sokmak istedi. Cep, Nihil’in faili olduğu bu iradi fiile dirençle yanıt verdi. Mütecaviz sıfatını haiz Nihil, cebe hak sahibinin açık muvafakatı hilafına cebren ve haksız şekilde el attı ve ihtilaf konusu telefonu hınçla iterek fiili tasallut eylemi ihdasında bulundu. Maruz bırakıldığı ağır cebir ve fiziki baskı neticesinde direnci tamamen kırılan ve mukavemeti son bulan mağdur cebin söz konusu telekomünikasyon aygıtını iç hacmine cebren dahil etmek suretiyle kendi kumaşsal bütünlüğüne yönelik bu haksız işgale boyun eğmek zorunda kaldığı ve iç hacim dokunulmazlığının fiilen ihlal edildiği sübuta ermiştir.

Karşı duvara bir çerçevenin içinde bulunan bir propaganda posteri asılmıştı. “SAĞLIĞINIZ BİZİM İÇİN ÖNEMLİDİR” diye iri puntolarla haykırıyordu poster. Cümlenin altında ise bir stok fotoğraf vardı (stetoskoplu bir doktor, beyaz önlük, gülümseyen yüz, arka fonda bulanıklaşmış bir hastane koridoru. Bu fotoğraftaki doktor bir insan değildi[26]. Bu yüz bir şablondu, bir placeholder, bir lorem-ipsum-surat. Herhangi bir duvara asılabilecek herhangi bir güvence imgesi) ve Nihil, bu posterin karşısında oturan yedi (artı bir) kişinin hiçbirinin sağlığının bu kurum için önemli olmadığını gayet iyi biliyordu. Burada asıl önemli olan şey onların sağlık durumları değildi, önemli olan onların sistem tarafından kategorize edilmesi işlemiydi. Çalışabilir/çalışamaz, üretken/posa, sisteme entegre/sistemin dışında, faydalı/ifrazat. Poster aleni bir biçimde yalan söylüyordu ama poster tabiatıyla yalan söylediğini bilmiyordu ve poster yalan söylediğini bilmediği için bu yalan masum bir yalan olarak sınıflandırılabilirdi ve masum yalanlar en tehlikeli yalanlardı çünkü masum yalanlara hiç kimse itiraz etmezdi[27].

Nihil bekliyordu.

Beklemek, Nihil’in en keskinleşmiş hüneridir. Nihil’in CV’sine (eğer bir CV’si olsaydı, eğer CV kavramı Nihil’i ifade etmekte kullanılabilecek geçerli bir format olsaydı, eğer Nihil’in yaşamı bir Word dokümanına 11 punto, 1.15 satır aralıklı Arial harflerle sığdırılabilseydi) yazılabilecek en öne çıkan yeti beklemek olurdu. Nihil L.’yi beklemiştir. L.’nin mesaj atmasını, L.’nin telefonlarına cevap vermesini, L.’nin kapısını çalmasını, L.’nin kapıyı açtığı zaman kollarına atılıp “Seni çok özledim,” demesini beklemiştir ve bu bekleyiş üç yıldan bu yana devam etmektedir ve devam etmektedir çünkü bu bir bekleyiştir ve bekleyiş sona erdiği takdirde bekleyiş olmaktan çıkar ve gerçeğe dönüşür ve gerçek (L.’nin bir daha asla dönmeyeceği gerçeği) bekleyişten çok daha kötüdür. Nihil babasını beklemiştir. 13 yaşındayken, bir hastane koridorunda, rengi turuncu olmasa da şu an oturduğuna çok benzeyen bir sandalyenin üzerinde, Münir Nihiloğlu’nun yaşamasını beklemiştir ve ölüm gelip çatmıştır ve bekleyişi sona ermiştir ve sona eren bu bekleyiş Nihil’in hayatında tarifi imkansız bir boşluk yaratmıştır. Nihil Büyük Eser’in tamamlanmasını beklemiştir. Beş yıldır, her gün, bilgisayarının başına geçip ana metni yazabilmek için o ilk cümlenin, hatta ilk kelimenin bir esinle zihnine uçmasını, o başlangıcın sel gibi çağlamasını sabırla beklemiştir ve ana metnin o başlangıcı gelmemiştir ve bu beş yıllık periyotta 847 sayfalık dipnot maddeleri birikmiştir ama ana metin halen sıfır sayfadır ve Nihil halen beklemektedir. Ve şimdi burada, Sağlık Kurulu tarafından değerlendirilmek üzere beklediği bu bekleme odasında, turuncu plastik sandalyenin üzerinde, saat 10.14’te, Nihil isminin okunmasını bekliyordu. Beklemek, Nihil’in var olma haliydi. Nihil yaşamıyordu, Nihil bekliyordu. Yaşamakla beklemek arasındaki fark, başta hatıra yürümekle durmak arasındaki zıtlığı düşürür, ancak öyle değildir; bekleyen insan durağan değildir ve bir şey yapmaktadır, bir fiilin failliğini üstlenmektedir, beklemek bir eylemdir, beklemek enerji sarfiyatına yol açar, beklemenin metabolik maliyeti bulunur, beklemek kortizol salgılanmasına yol açar, beklemek mide asidini arttırır, beklemek saçların dökülmesine neden olur, beklemek lenfatik sistemi olumsuz etkiler, beklemek hastalıklara karşı zafiyeti yükseltir, beklemek uykuları kaçırır, beklemek ruhu kemirir, beklemek öldürür, yavaşça, sessizce, turuncu plastik sandalyelerin üstünde otururken, saat 10.14 sularında.

Kapı açıldı. Hemşire (gözleri kör edecek düzeyde sterilize üniformalı, elinde dosya, yüzünde o devlet kurumlarına özgü girdapsı, yutucu boşluk, ne gülümseyen ne somurtan, nötral, sıfırı anımsatan, boş kümeleri hatırlatan bir ifade) bir isim söyledi. Bu isim, Nihil’in ismi değildi. Az önce Nihil’e bakan solundaki kadın yerinden kalktı, poşetini sıkı sıkı tutarak yürüdü, aralık bırakılmış kapıdan içeri girdi. Kapı kapandı. Odada altı insan kalmıştı ve bir de Nihil. Nihil, kadının oturduğu sandalyeye baktı. Sandalyenin yüzeyinde kadının vücut ısısının bıraktığı görünmez bir iz vardı (Nihil bunu göremese de biliyordu, termodinamiği biliyordu çünkü, ısı transferi, bedenin yüzeyde bıraktığı kalorimetrik hatıra) ve bu iz birkaç dakika içinde solacak, soğuyacak, sandalyenin sıcaklığı oda sıcaklığına dönecek ve kadının orada oturmuş olduğuna dair hiçbir anı kalmayacaktı. Tıpkı Nihil’in evindeki yatağın L.’nin bedeninin sıcaklığını çoktan unutmuş olması gibi. Tıpkı mezarlıktaki toprağın Münir Nihiloğlu’nun vücudunun sıcaklığını çoktan unutmuş olması gibi. Isı dağılır. Entropi artar. Düzen bozulur. İzler silinir. Bekleme odasında da dünyadaki diğer her şey gibi entropi hakimdir. Yarın bambaşka insanlar aynı turuncu sandalyelere oturacaktır ve bugün burada bekleyenlere dair hiçbir iz, hiçbir emare kalmayacaktır.

Nihil bunu biliyordu. Nihil her şeyi biliyordu. Nihil her şeyi biliyordu ama her şeyi bilmek hiçbir şeye yaramıyordu.

[18]: Nihil’in hastaneye ne şekilde ulaştığı bu bölümün konusu değildir. Birinci bölüm yeraltındaki o apartman dairesinin zifiri karanlığında sona ermiştir. İkinci bölüm bekleme odasının turuncu sandalyeleriyle başlamıştır. İkisinin arasında bir boşluk, bir lakuna, kayıp bir tabaka vardır. Nihil bunun ne olduğunu hatırlamaz. Esasında hatırlamaz demek yanlıştır, hatırlayamaz demek daha da yanlıştır. Sözün doğrusu şudur: O boşluk, o lakuna, o kayıp tabaka, Nihil’in hafızasına değil, bedenine kaydedilmiştir. Bacaklarındaki sızı otobüse bindiğini ve ayakta yolculuk yaptığını söylemektedir. Tişörtündeki leke balık istifi otobüste biriyle çarpıştığını ve üstüne kahve döküldüğünü söylemektedir. Ama elimizdeki bu bilgiler bir anlatıya dönüşmemektedir. Bunlar bir otopsi raporunun bulguları gibi, bir olayın varlığını ispatlayan kanıtlardır ama olayın kendisini içermemektedir. Nihil A noktasından (ev) B noktasına (hastane) bir sıçramayla, bir coupe franche’la, hatta bir blackout’la varmıştır; bir epizottan diğerine, aradaki yol anlatılmadan, çünkü hikaye, yol değildir, hikaye, varınca başlar.

[19]: Hastanelerin birer sahne olması meselesi, Nihil’in Büyük Eser’inin 291. bölümünde (“Performatif Patoloji: Türkiye’de Psikiyatrik Bozuklukla Maaş Almanın Dramatürjisi”) ele alınacaktır. Madde bir gün yazılırsa şu hususlara değinecektir: Türkiye’de psikiyatrik bir bozukluğu olduğu için engelli maaşı almasına hükmedilen vatandaş; iki yılda bir, bir heyetin karşısına çıkıp, kendi kırılmışlığını, kendi işlevsizliğini, kendi yetersizliğini, kendi deliliğini tekrar tekrar icra etmekle mükelleftir. Bu bir performanstır. Tam anlamıyla, sahne sanatları bağlamında, Stanislavski’nin “metot oyunculuğu” sistemi kapsamında bir performanstır. Nihil’in sahnesi hastanedir. Seyircisi psikiyatristtir. Rolü “deli”dir. Nihil gerçekten hastadır fakat hastalığını ispat edebilmek için hastalığını oynamak zorundadır. Gerçeği bir gösteri olarak sunmak durumundadır. Eğer performansı yeterince ikna edici görülmezse, eğer psikiyatr ve sonrasında heyet, “Deli rolü için performansı ne yazık ki tatmin edici değildi,” derse, maaş kesilir, kira ödenemez, kot 2’de bulunan ev müsveddesi de yitirilir ve Nihil sokakta kalır ki evsiz kalmak paradoksal olarak Nihil’in deliliğini çok daha tatmin edici bir forma sokacaktır. Sistem, hastayı iyileştirmemektedir. Sistem, hastayı değerlendirmektedir. Bu değerlendirme, her iki yılda bir, hastayı daha da hasta etmektedir.

[20]: Psikiyatristlerin klinik görüşmeler kapsamında kullandığı soru formatı, Nihil’e göre insanlık tarihinin en rafine işkence metodudur. Örnek bir soru: “Son iki haftada kendinizi umutsuz veya çaresiz hissettiniz mi?” Bu soru ve soruyu yöneltirken kullanılan tabirler üzerine iyice düşünmek gerekir. “Son iki haftada”, yani belirli, sınırlanmış, çerçevelenmiş bir zaman diliminde, sanki umutsuzluk kronolojik bir olaymış gibi, sanki çaresizliğin imalat ve son kullanma tarihi varmış gibi, sanki Nihil’in umutsuzluğu ve çaresizliği herhangi bir “son iki haftaya” sığabilirmiş gibi. Nihil’in umutsuzluğu ve çaresizliği iki haftalık bir umutsuzluk ve çaresizlik değildir. Nihil’in umutsuzluğu ve çaresizliği son iki haftada başlamamıştır. Nihil’in umutsuzluğu ve çaresizliği L.’nin onu terk etmesiyle, akademiden atılmasıyla, Münir Nihiloğlu’nun ölümüyle, nüfus memurunun Neriman Nihiloğlu’na “Ha Nail, ha Nihil, aynı şey hanımefendi,” demesiyle, Neriman Nihiloğlu’nun doğum sancılarıyla, muhtemelen bunların da öncesinde, takibi imkansız bir uzaklıkta başlamıştır. Ama psikiyatrist son iki haftayı sormaktadır. Ve Nihil “Evet,” demelidir. Çünkü oyunun kuralı budur. Umutsuzluğu ve çaresizliği sistemin talep ettiği zaman dilimiyle sınırlı tutup acısını standart bir birime çevirerek bu parametreleri ölçeklendirmelidir (0: Hiç, 1: Bazen, 2: İki haftanın yarıdan fazlasında, 3: Her gün), bu ölçek heyete sunulmalıdır, heyet bu değerleri okumalıdır ve karara varmalıdır. Nihil’in umutsuzluğu ve çaresizliği 3’tür, tam puandır, Nihil, umutsuzluk ve çaresizlik olimpiyatlarında açık ara farkla birincidir ancak bu üstün başarısını CV’sine ekleyememektedir.

[21]: Amerikan Psikiyatri Birliği (APA), DSM-5’ten yaklaşık 15 milyon dolarlık bir kazanç elde etmiştir. Bu somut veri, ruhsal bozuklukların sınıflandırılmasının ve tanımlanmasının karlı bir iş sahası olduğu manasına gelir. Dolayısıyla Nihil’in hastalığının bir kodu (F29), bir tanımı (atipik psikoz) ve ticari bir değeri vardır. Nihil, adlandırılmıştır ve fiyatlandırılmıştır. Nüfus memuru Nihil’i Nihil yapmıştır. Psikiyatri Nihil’i F29 yapmıştır. Her kurum insanı yeniden tanımlar ve her tanımlama bir küçültmedir, bir indirgemedir; insanın bir isme, bir kısaltmaya, bir koda, bir bütçe kalemine dönüştürülmesidir. Nihil Nihiloğlu, F29, aylık geliri 10 bin 371 liradır, ruhsal namüsaitliği hasebiyle çalışamamaktadır, klinik görüşme sonucu durumu yeniden gözden geçirilecektir, turuncu sandalyede oturmaktadır, bekleme odasında beklemektedir ve saat 10.14’tür.

[22]: Nihil’in ellerini dizlerinin üstüne koyması bilinçli bir tercih değildir. Bu, devlet kurumlarının vatandaşlara mecburi kıldığı bir postürdür. Devlet kurumlarında beklerken oturulan sandalyelerde kolçak yoktur, sırt destekleri acı vericidir, oturma yüzeyleri dardır. Beden kendini güvende hissetmek adına içgüdüsel olarak elleri dizlere koymak durumundadır. Bu postür, itaatkar bir postürdür. El ayaları açık, avuçlar aşağı bakar halde, omuzlar düşük, baş hafifçe eğilmiş. Kamu kurumlarında beklemekte olan insanın vücudu otomatikman bir boyun eğme pozisyonuna geçer. Foucault bunu “corps dociles” (ehlileştirilmiş bedenler) olarak nitelendirirdi. Nihil bunu bilir. Nihil Foucault’yu bilir. Şu an itaatkarca bekleyen Nihil bir corps docile olduğunu bilir. Ama bilmek hiçbir şeyi değiştirmez.

[23]: Hermenötik: Yorum bilimi. Nihil’in hastalığı hermenötik bir vakadır. Hastalık, farklı yorumcular (psikiyatristler, sosyal hizmet uzmanları, annesi, L., kendisi) tarafından çeşitli açılardan okunmaktadır. Psikiyatristler “Atipik psikoz,” der. Sosyal hizmet uzmanları “Sosyal yardıma muhtaç,” der. Annesi “Oğlum şu aralar biraz yorgun,” der. L. “Senin bu uyuşukluğundan usandım,” der. Nihil “Ben 21. yüzyılın epistemolojik krizinin bireysel tezahürüyüm,” der. Hangisi doğrudur? Hepsi ve hiçbiri. Nihil’in hastalığı söz konusu olduğunda her bakış açısı kendi gerçekliğini üretmektedir ve bu gerçeklikler birbirini ne doğrulamakta ne de yanlışlamaktadır. Fakat Sağlık Kurulu maaşın sürekliliği adına tek bir yorumda karar kılmakla yükümlüdür çünkü bütçe planlarının çok anlamlılığa tahammülü yoktur. Bütçe planları Excel hücrelerine sığabilen kesin sayılara, teşhis kodlarına (F29), tahsisatlara (10 bin 371 lira) gereksinim duyar. Hermenötik, bürokrasinin koridorlarında son bulur.

[24]: Boşvermişlikten bakımsızlık ile moda gereği bakımsızlık arasındaki ayrım, 21. yüzyılın en işlevsel sosyoekonomik belirteçlerindendir. Boşvermişlikten bakımsız kalan sakal düzensizdir, yer yer daha uzun yer yer dökülmüştür, kıllar asimetrik bir güzergahta uzar, sakalın altındaki cilt kızarmış ve tahriş olmuştur, bu kılsal coğrafya para ve motivasyon eksikliği durumunda ortaya çıkmaktadır. Moda gereği bakımsız sakalda her bir sakal kılı eşit uzunluktadır, boyun hattı temizlenmiştir, elmacık kemikleri belirginleştirilmiştir, bu bakımsızlık aslında bakımın en rafine, en çok emek talep eden halidir, ayna karşısında geçirilen saatlerin ürünüdür.

[25]: Otomatonofobi hususunda da bir şerh düşmek gayet lüzumludur. Literatür otomatonofobiyi “insanı andıran sentetik nesnelere duyulan irrasyonel dehşet” olarak tanımlar ve bu nedenle balmumu heykeller, animatronikler ve vantrilok kuklalarıyla sınırlar. Oysa Nihil’in bekleme odasındaki sehpada (dergi leşlerinin ve yırtılmış kapak deryasının arasında) duran Haziran 2022 tarihli National Geographic Türkiye’nin kapağında maruz kalarak otomatonofobinin terörüne sürüklenmesine neden olan şey sentetik değildir. Etten, kemikten ve henüz tam olarak kurumamış amniyotik sıvıdan müteşekkil bir mahluktur. Ancak Nihil’i dehşete düşüren asıl şey, bu insan prototipinin inkar edilemez biyolojik gerçekliğine karşın suratındaki mutlak, kör edici boşluktur. Bu boşluk, varlığın bir bebek sıfatını haiz olmasından kaynaklı safça, masum bir boşluk değildir. Bu, henüz çalıştırılmamış bir işletim sisteminin, ruh üflenmemiş peltemsi ve kıkırdaksı bir yığının boşluğudur. Bebeğin gözleri açıktır ama bu gözler bakmamaktadır. Bunlar göz değildir, kamera flaşını soğurarak emen, optik derinlikten yoksun iki küreciktir. Ağız hafifçe aralanmıştır fakat bu aralanma bir ağlama başlangıcına değil, mekanik bir rölantiye işaret etmektedir. Bebeğin göğsüne yapıştırılmış flastere mavi renkli, ucunda mürekkep topaklanmış, hastanelerde elden ele gezen o kişiliksiz ve alelade kalemlerden biriyle kimliği yazılmıştır. Bebeği tam manasıyla bir otomaton kılan da budur. Canlı bir organizma, bir demirbaşa, bir envanter kaydına dönüştürülmüştür. Nihil o flasterde kendi yazgısını görmüştür. Bebek de Nihil de etiketlenmiş, tasnif edilmiş, ancak hiçbir benlikleri olmayan biyolojik otomatlardır. Nihil kapağa bakmaktadır ve kapaktaki tüyler ürpertici bebek, o karanlık, o sentetik gözleriyle ona bakmaktadır.

[26]: Bu yüz Shutterstock veya Getty Images gibi sitelerin veritabanlarında “friendly doctor” ya da “healthcare professional smiling” gibi anahtar kelimelerle yapılacak aramalar sonucu erişilebilir bir dijital entiteye aittir. Bu yüz stetoskobuyla, önlüğüyle, gülüşüyle, Türkiye’nin her devlet hastanesinin duvarında, her özel hastanesinin broşüründe, her ilaç şirketinin reklamında, her sigorta şirketinin billboard ilanında yer almaktadır. Bu yüz, sağlığın simülakrıdır. Nihil, bu simülakra bakarak hakiki doktoruyla ve hakiki sorularla yüzleşmeyi beklemektedir. Simülakr gülümsemektedir. Ancak hakikat asla gülümsemez.

[27]: “Sağlığınız bizim için önemlidir” cümlesine ek bazı masum yalan örnekleri: İstihdam platformlarının söylediği “Profilinize uygun iş ilanları için bildirimlere izin verin,” yalanı, sevgililerin söylediği “Asla ayrılmayacağız,” yalanı, annelerin söylediği “Her şey düzelecek,” yalanı, devletlerin söylediği “Hiç kimse yoksulluk çekmeyecek,” yalanı; 21. yüzyılın bir özetidir. Bu yalanlar yalan olduklarını bilmedikleri için masumdur, masum oldukları için tehlikelidir ve tehlikeli oldukları için sorgulanmaları mümkün değildir. Nihil bu yalanların hepsini görür, hepsini deşer, hepsinin altında yatan o cehennemi boşluğa iner ve bu yalanları görmek, deşmek, altta yatan boşluğa inmek, Nihil’i kurtarmaz. Nihil’i görmemek, deşmemek, altta yatan boşluğa inmemek kurtarabilirdi, yani cehalet kurtarabilirdi, yani o tatlı, o besleyici, o esirgeyici iksir (ki Nihil cehaleti ebediyete değin yitirmiştir, bir daha asla bulamayacaktır, çünkü bilgi geri alınamamaktadır, bilgi silinememektedir, bilgi kot pantolonundaki kusmuk lekesi misali beyninin kumaşının liflerine işlemiştir ve hiçbir çamaşır makinesi (Nihil’in çamaşır makinesi zaten üç yıldan beri çalışmamaktadır) bilgiyi oradan çıkarabilmeye kabil değildir)…

Hocam dump yapılırken araya girmek gibi olmasın, ama dipnotlarla akışı bozmadan okuması bir tık zor oluyor. Ben şahsen şu şekil bir çözüm buldum:

Ama telefonda olmaz böyle işler. Belki biçimlendirmede işleri kolaylaştıracak bir yol bulunabilir :thinking:

Nihil’in zihnini okura aktarmak icin bu bicimselligi tercih etmek zorundaydim. Dogrudan akademik veya direkt not dusuldugu noktalarla ilintili bilgiler verilmediginden, lineer bir okuma da yapilabilir belki, dipnotlar sikici ve duragan ana metnin aksine kurguyu daha da acan yerler olma islevini tasiyor cunku.

Haha, bir adım öndeymişsin hocam saygılar. :hugs:

1 Beğeni