Okurken Hissedilen Bazı Olumsuzluklar Kimi Hikâyelerin Güçlü Yanları Olabilir mi?

Kayıp Rıhtım’da tamamını okumak için: https://kayiprihtim.com/kayip-rihtim/kayip-koseler/okurken-hissedilen-bazi-olumsuzluklar-kimi-hikayelerin-guclu-yanlari-olabilir-mi/



Vüs’at O Bener’in “Dost-Yaşamasız” kitabı üzerinden hikâyelerde sıradanlıkla yüzleşmek ve sıkılmaktan çekinmemenin getirisi üzerine bir deneyim… “Okuma Eylemi” dizimizin yeni yazısı sizlerle. (DEVAMI…)

6 Beğeni

Eline sağlık harika bir yazı olmuş. Aynı zamanda önemli bir konu. Edebiyat dışında bu diğer sanat dalları için de geçerli. Örneğin sinema. Salt eğlendirme ve sürükleyicilik kesinlikle büyük bir yanılgıya götürüyor. Bazen sıkıcılık, bütünde büyük bir tatmin hissi yaşatan bir yoldur.

2 Beğeni

Şimdi şöyle bir durum var ki olayların sıradan olmasının sıkıcılığında yazarın yer aldığı kuşağın ve yazarın felsefi durumu da etken rol oynuyor. Adı üstünde “Bunalım Edebiyatı” diyorlar bu kuşağa ve onlar da adlarının hakkını veriyor. Orhan Duru okumaya uğraştım ve gerçekten sıradışı meselelerden güldürücü bir dille bahsettiği halde sıkıldım. Çünkü metinlerin temel felsefi altyapısı bu. Tomris Uyar da öyle çok fantastik,bilimkurgu tipi eserler yazmıyor ama okuması ferah.

Bu bakımdan ben sadece metinlerin ele aldığı olay ve konulardan çok yazarın felsefi temeli ve bu temelin oluşturduğu üsluba bakılmalı derim. Çünkü akıcılığı sağlayan odur. Ha akıcı olmaması edebi değerini kaybettirmez.

1 Beğeni

Toz Ruhu filminin Barış Saydam tarafından kaleme alınan eleştirisinden. Filmi tanımlamak için Vüs’at O. Bener’in tarzı anılmış. Benim “olumsuz hisler uyandırarak hikâye anlatmak” diye yorumladığım tarzın kökenlerine ve hikâyeye katabileceklerine dair ipuçları veriyor:

Türk öykücülüğünün hakkı teslim edilememiş yazarlarından Vüs’at O. Bener’in ölümünden sonra Enis Batur şu satırları yazar:“Onun yazıları, okur çoğunluğunun giriş kapısını bulmakta zorlandığı, okur azınlığının içinden çıkmamaya razı olduğu, ne razı olması, bundan engin mutluluk duyduğu bir labirenttir.” Batur’un bu sözleri belki de Bener’i en iyi ifade eden cümledir. Bener’in eserlerine girmek sabır ister. Etinden, kemiğinden, yalnızlığından, melankolisinden, kendi trajik hayatından damıtarak yarattığı karakterlerini tahlil etmek son derece güçtür. Okurken çoğu zaman bu hikâye neyi anlatıyordu sorusunu sorarken bulursunuz kendinizi, ama bir süre sonra alışıp Bener’in dünyasına girdiğinizde artık diğer sorular gibi bunun da bir önemi yoktur. Bener’in karakterleri de yakın arkadaşı Oğuz Atay’ın ya da Yusuf Atılgan’ın tutunamayan karakterleri gibidir. Yoğun bir ironiyle donatılmışlardır. Dost Yaşamasız isimli kitabındaki hikâyelerden Korku’daki karakterleri aklımıza getirelim. İntihar etmek isteyen ama sonrasında ne için intihar ettiğiyle ilgili nasıl bir not yazacağını bulamayan karakterin trajikomikliği bununla sınırlı değildir. Tam da intihar notu muhabbeti geçerken masadaki boşlar yeniden doldurulur, kadehler kaldırılır ve karakterimizin “sağlığına” içilir. Ya da Siyah-Beyaz kitabına adını veren öyküyü düşünelim. Öykünün finalinde, “yenilmekten korkmadığımı sandım, yenildim” diyen anlatıcı hemen ardından “hâlâ yağmur yağacak” diyerek aforizma olabilecek bir cümleyi bölmekle kalmaz; aynı zamanda Bener’in kendi hayatındaki ironi ile örttüğü iç dünyasının duvarına toslatır bizi. Burada yaşanan basit bir biçimde Brechtyen bir yabancılaştırma efekti ya da klasik anlatının kurallarını bozmak değildir. Bener’in kendisiyle çevresi arasında kurduğu duvarın aynısı, karakterleriyle okurları arasında da kurulur. Dolayısıyla metin içinde sizin ne bağlanacağınız, özdeşleşeceğiniz bir karakter vardır ne de anlatılanın sizi götürdüğü bir ana fikir. Bener’in hikâyeleri ana fikirden, olay örgüsünden ve özdeşlemeden bağımsız ilerler. Ânların ve durumların betimlemesini yapar. Dolayısıyla ya içine girersiniz ya da tümüyle dışarısında kalırsınız.

Yazının tamamı:

2 Beğeni