Polisiye Bir Öykü


(Pelin ) #1

İki bin beş yüz yetmiş kelime. Biraz uzun ama sabredip okuyan olursa yorumlarını bilmeyi çok isterim.

Profesör Doktor Gökçe Erdeniz odasında vakit geçirebildiği ender zamanlarda kapısında asılı bulunan karton saatin bir kolunu “Yerinde değil” kısmına getirirdi. Saat yerine öğretim görevlisinin o anda nerede bulunduğunu gösteren bu alet, başka bir üniversitedeki bir konferansta hediye edilmişti ona. Diğer zamanlarda yelkovanı gerçekten neredeyse oraya kaydırırdı: Yemekte, derste, toplantıda… Ama makale okumak ya da sakince kahvesini yudumlamak için odasına gittiğinde, soru sormak üzere pusuda bekleyen öğrencileri savuşturmak için böyle bir yöntem bulmuştu.

Ama o gün, kapısındaki saat yeniden “Yerinde değil”i gösterirken ve henüz yaptığı kahvesinden yalnızca birkaç yudum almışken, profesörün kapısı üç kez tıklatıldı.

Gökçe gömüldüğü dergiden kafasını kaldırıp kapıya baktı. Diğer öğrencilerin yaptığı gibi çekingen bir vurma değildi bu; kapıdan çıkan seste sanki ısrarcı ve kendinden emin bir şeyler vardı. Nitekim çok geçmeden aynı şekilde, üç kez daha vuruldu.

Artık odasında değilmiş gibi davranmak, alınmaya değmeyecek bir riske dönüşmüştü. Gökçe hafifçe boğazını temizledi ve otoriter bir sesle “Girin,” dedi.

Kapı yavaşça açıldı ve içeri genç, takım elbiseli bir adam girdi. Yüzünde gülümsemekle ciddi kalmak arasında bocalıyormuş gibi bir ifade vardı, ama tavırları son derece özgüvenliydi. Birkaç adımda Gökçe’nin oturduğu masaya ulaştı ve elini uzattı.

“Gökçe Hocam,” dedi elini sıkarken, “Ben Kuzey Balaban. Avukatım.”

Gökçe Kuzey’in elini sıktı ama bu bilginin kendisi için bir şey ifade etmediğini saklamadan, soran gözlerle baktı ona.

“Ben iki yıl önce mezun oldum,” diye devam etti Kuzey. “Dördüncü sınıfta sizden Adli Bilimlerde Delil ve Bilirkişilik dersini almıştım.”

Gökçe elinin ufak bir hareketiyle adama oturmasını işaret etti ve kendisi de tekrar oturdu. “Avukatım dediniz,” dedi kaşlarını hafifçe çatarak. “Adli Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans mı yapıyordunuz?”

“Hayır, lisans döneminde, yani Hukuk okurken seçmeli ders olarak aldım.”

Gökçe başını anladım der gibi salladı. “Hukukçu bir öğrencim olduğunu bilmiyordum.”

“Cinayet davalarına ilgim vardı, işime yarayabileceğini düşünmüştüm,” dedi Kuzey hafif bir tebessümle. “Ağır ceza avukatı olmak istiyordum. Oldum da. Daha doğrusu, o aşamadayım.”

Gökçe yeniden başını salladı ve bütün bunların kendisiyle nasıl bir ilgisi olduğunu bilmek istediğini belirtircesine gözlerini dikip baktı.

“Elimde bir dava var. Bir cinayet davası.” Durdu, Gökçe’den herhangi bir ilgi belirtisi görmeyince devam etti. “Müvekkilim cinayetle suçlanıyor. Açıkçası tüm deliller de onun yaptığını gösteriyor.”

Gökçe’nin dudağı alaycı bir tavırla kıvrıldı. Kırk sekiz yaşındaydı ve yirmi yılı aşkın bir süredir suç biliminin içindeydi. Bu süre içinde bazı avukatların katil müvekkillerini savunmak için akıl almaz yollara başvurup çok başarılı savunmalar yaptıklarına, hatta bazen gerçekten de onları kurtardıklarına tanık olmuştu. Toplanan onlarca delilin, titizlikle yapılan laboratuvar incelemelerinin ve savcılık tarafından hazırlanan iddianamelerin ardından bir katilin elini kolunu sallayarak mahkemeden çıkıp normal hayata karıştığını görmek, onun için kabul edilir bir şey değildi.

“Ne düşündüğünüzü biliyorum,” dedi Kuzey onun tavrını fark ederek. “Ama ben yine de bu davada bilirkişilik yapmak isteyeceğinize inanıyorum.”

“Size bunu düşündürten nedir?” diye sordu Gökçe, gözlerini kısıp Kuzey’e anlamlı bir ifadeyle bakarak.

“Olay yerinin fotoğrafını görürseniz, anlayacaksınız,” dedi Kuzey. Ve hemen yanında getirdiği ince evrak çantasını araştırmaya koyuldu. Az sonra içinden A5 kağıdı boyutunda bir fotoğraf çıkardı ve hâkime önemli bir delil sunan başarılı bir avukatın tavrıyla uzattı.

Gökçe gözlerinde pek de büyük bir merak olmadan fotoğrafı aldı ve aldığı gibi başını kaldırdı.

“Ceset kaldırılmış,” dedi kanla kaplı bir halının göründüğü fotoğrafı geri uzatarak. “Olay yerinin ilk halinin fotoğrafı yok mu?”

“İlk hali, bu,” dedi Kuzey bilmiş bir gülümsemeyle. “Ceset olay yerinde yoktu.”

“Ceset yoksa,” dedi Gökçe sabırsız bir tavırla fotoğrafı biraz daha uzatarak. “Cinayet de yok.”

“Bu kural bu vakada işlemiyor,” dedi Kuzey nazikçe kağıdı tekrar ittirerek. “Halıda görünen kan,” dedi başını biraz eğip parmağıyla doğru yeri göstererek, “Adli Tıp doktorunun hesabına göre en az iki litre. Yani maktül vücudundaki kanın neredeyse yarısını kaybetmiş. Bu kadar kan kaybeden birinin yaşıyor olması mümkün değil.”

Gökçe’nin ifadesi değişti, kaşları çatıldı. “DNA testi yapıldı mı? Tamamı aynı kişinin kanı mı?”

“Kesinlikle,” dedi Kuzey başını sallayarak.

Gökçe fotoğrafı tekrar, bu sefer ilk kez görüyormuş gibi inceledi. Sonra başını kaldırdı. “Vakayı baştan anlat.”

Kuzey’in yüzüne çocuksu bir mutlulukla dolu, hoş bir gülümseme yerleşti. Ve anlatmaya başladı. “Müvekkilim Ali Soykan olayın gerçekleştiği gün öğle vakti iş yerinden izin alıp evine gitmiş, çünkü o saatte bir tamirci banyodaki boruları değiştirecekmiş. Karısı da evdeymiş ve o gün çalışmıyormuş, ama onu tamirciyle yalnız bırakmak istememiş. Yaklaşık bir saatin ardından tamir işi bitmiş ve görevli evi terk etmiş, ondan on dakika sonra da Ali Bey. Eşi Hale Soykan, çıkarken eline büyük boy siyah bir poşet vermiş. Müvekkilim bu poşetle binayı terk etmiş. En azından onun anlattıkları bunlar.”

“Tahmin edeyim: Halıdaki kan karısına ait.”

Kuzey kederle dudaklarını bastırıp başını salladı. “Evet. Müvekkilim tamir hikâyesini uydurmakla suçlanıyor, çünkü apartman girişindeki kamera kayıtlarında onun giriş-çıkışı görünse de o çıkmadan önce binayı terk eden bir tamirci yok.”

“Poşetle de karısının cesedini taşımış sanırım. Muhtemelen parçaladıktan sonra.” Teyit bekler gibi baktı Kuzey’e.

“İddia edilen, bu,” dedi Kuzey başıyla onaylayarak. “Poşet epey ağır görünüyor. Ali Bey’in dediğine göre bu poşetin içinde kullanılmayan bazı ev aletleri, tabaklar ve vazolar varmış. Ama bıraktığını söylediği yerde böyle bir poşete rastlanmadı.”

“Peki ya cinayet silahı?”

“Adli Tıp doktoru bu kadar kanın muhtemelen boyundaki atardamardan çıktığını söyledi. Yani boğazı kesilerek öldürülmüş. Evde silinmiş ama kan izlerinin yine de tespit edildiği bir bıçak ve bir satır bulundu. Sapında Ali Bey’in DNA’sı ve parmak izi var.”

Gökçe dudağını büktü. “En ufak bir detay bile müvekkilinizin suçlu olduğuna işaret ediyor.”

“Farkındayım,” dedi Kuzey sıkıntıyla kravatını çekiştirerek. “Gerçekten hiç umut yok gibi görünüyor. Ama…”

“Ama?” dedi Gökçe, adam bir süre sessiz kalınca devamı için onu teşvik ederek.

“Ama ondaki bir şey, beni suçsuz olduğunu düşünmeye itiyor. Yani… Kanıtlar açık açık onu işaret ederken hâlâ suçsuz olduğunu iddia etmesi gerçekten tuhaf. Ayrıca karısının öldüğünü öğrenince uzun süre ağlamış, benim yanımda da çoğu kez gözleri doluydu.” Derin bir nefes alıp bıraktı. “Bence müvekkilim suçsuz. Asıl katil dışarıda bir yerde. Onu bulmak ve müvekkilimi kurtarmak istiyorum. Ve bunun için sizin yardımınıza ihtiyacım var.”

Gökçe de içini çekti ve zeki bakışlarını Kuzey’in üzgün yüzüne dikti. “Bunu senin ya da müvekkilin için yapmam. Ama haklısın.” Fotoğrafı ona çevirip gösterdi. “Bu görüntüde beni çeken bir şeyler var. Kariyerim boyunca cesetsiz bir cinayete doğrudan hiç tanık olmadım.” Fotoğrafı ona uzattı. “Olay yerini görmem gerekecek.”

Kuzey’in gözleri ışıldadı, birkaç kez art arda teşekkür etti. “Bunu ayarlayabilirim,” dedi son cümlesine cevaben.

“Güzel. Ayarlayınca haber ver.” O ayağa kalkınca Kuzey de kalktı ve el sıkıştılar.

“Bu arada,” dedi Gökçe kuşkuyla gözlerini kısarak. “Odada olduğumu nasıl bildin?”

“Arabanız otoparktaydı,” dedi Kuzey gülümseyerek. “Ayrıca vanilyalı filtre kahve içen bildiğim tek insan sizsiniz. Koridorun başından itibaren kokusu geliyor.”

Gökçe’nin gözleri sinirlenmiş gibi biraz daha kısıldı, ama o bakışta genç avukatı takdir ettiğini gösteren bir şeyler de vardı.

Ertesi gün akşamüzeri Kuzey’in bildirdiği bir adreste buluştular. Burası tenha bir sokakta, dört katlı bir apartmandı.

“Sorun çıkmadı umarım?” diye sordu Gökçe, asansörle üçüncü kata çıkarlarken.

“Hayır,” dedi Kuzey başını iki yana sallayarak. “Zaten olay yeri incelemesi çoktan tamamlandı. Savunma tarafının da bilirkişi raporu almaya hakkı var, bu yüzden bir şey diyemediler.”

Asansörün kapısı açıldı ve tam karşılarında, sarı şeritlerle çapraz biçimde kapatılmış bir daire kapısı belirdi. Kuzey cebinden bir anahtar çıkardı ve kapıyı dikkatle açtı. Şeritlere değmemeye özen göstererek eğilip içeri girdi, Gökçe de onu takip etti.

Kuzey’in lambaları yakmasıyla son derece sıradan bir ev çıktı ortaya. Salona girdiler ve girmeleriyle birlikte kanla yıkanmış halı Gökçe’nin gözüne çarptı. Halı açık renkli olduğu için kurumuş kan çok daha rahatsız edici görünüyordu. Defalarca olay yeri görmüş biri için bile bu görüntüde dehşet verici bir şeyler vardı.

Kuzey kan izlerine basmamaya özen göstererek biraz ilerledi ve Gökçe’ye dönüp kollarını iki yana açtı.

“İşte burası.”

Gökçe birkaç adımla halının kenarına geldi ve çömelip dikkatle izleri incelemeye başladı. Neredeyse her bir damla için tek tek vakit harcıyordu. Halının çevresinde tam bir tur attıktan sonra çantasından mezura, not defteri ve kalem çıkardı. Kanın özellikle yoğunlaşıp büyüdüğü birkaç lekenin arasını özenle ölçüp not aldı. Kuzey onu büyük bir dikkat ve hayranlıkla izliyordu. Severek aldığı dersin hocasını iş başında görmek ve bunu başka hiçbir öğrencinin kolay kolay yapamayacağını bilmek heyecan vericiydi.

“Olay yeri incelemesi tamamen bitti demiştin, değil mi?” dedi Gökçe, nihayet ölçüp biçmeleri ve not almaları bitip ayağa kalktığında. “Yani istediğim işlemi yapabilirim?”

“Evet.”

Gökçe başka bir şey demeden çantasını yeniden karıştırdı ve içinden kimyasal sıvıların korunduğu plastik şişelere benzeyen, sprey başlıklı bir şişe çıkardı.

“Luminol mü?” dedi Kuzey hayretle, şişenin üzerindeki etiketi okuyarak. “Yanınızda hep luminol taşır mısınız?”

“Takdir edersin ki, her zaman değil,” dedi Gökçe, bir yandan da zaten çekili olan perdeleri kontrol ediyordu. “Ama bu vakada işime yarayacağını düşündüm. Ve yanılmadım.”

Şişeyi Kuzey’in eline tutuşturdu ve kollarıyla havayı ölçüyormuş gibi birkaç hareket yaptı. Halıya baktı, sonra halının dışında kalan döşemeye ve duvara. En sonunda şişeyi tekrar eline aldı ve halıyla duvar arasında kalan parke bölüme, sonra da duvara cömertçe luminol püskürttü. Yeterince kullandığına karar verince elektrik düğmesini kapattı ve her yer karanlığa gömüldü.

Otuz saniye sonra gözleri göremediği mavi ışığı aramaya başlamıştı. Ne kadar yaklaşıp baksa da en ufak bir iz bile yoktu. Bu şekilde beş dakika geçtikten sonra pes etti ve lambayı tekrar yaktı.

“Cesedin parçalandığından şüpheleniliyordu sanırım,” dedi Kuzey’e dönerek. “Buradan başka herhangi bir yerde kan tespit edildi mi?”

“Banyoda, duşakabinde de kan izleri var.” Ve Gökçe’nin rica etmesine fırsat bırakmadan salondan çıkıp banyoyu gösterdi.

Duşakabinin içinde de hâlâ kurumuş kan izleri vardı, ama halı gibi emecek bir malzeme olmadığından bu izler biraz daha canlıydı. Gökçe yine çömelip tek tek izleri kontrol etti ve duşakabinin kapısıyla banyo duvarına da luminol püskürttü; ama burada da kan izi yalnızca yerdekinden ibaretti.

“Burada işimiz kalmadı,” dedi hole çıktıklarında. “Yalnız, iki şeye ihtiyacım olacak. Birincisi, apartman girişindeki güvenlik kamerasının cinayet günü yaptığı kaydı görmek istiyorum.”

“Yarına gönderirim,” dedi Kuzey başını sallayarak.

“İkincisi, bazı testler yaptırmak istiyorum. Bunun için kan örneği almam gerekecek.”

Kuzey kaşlarını çattı. “DNA testi pek çok örnek alınarak yapılmıştı.”

Gökçe başını iki yana salladı. “Benim yapacaklarım, başka. Ama ben de olabildiği kadar çok örnek istiyorum. Hem halıdan, hem de banyodan. Yirmişer tane yeter sanırım.”

Kuzey’in gözleri duyduğu sayıyla hayretle açıldı. “Yirmişer mi?”

“Yanımda yeterince swab yok,” dedi Gökçe, daha çok kendi kendine konuşur gibi. “Laboratuvardan almam gerek. Gidip alıp geri gelelim.”

“Peki,” dedi Kuzey gözleri hâlâ kocaman açılmış halde. Ve olay yerini terk edip Adli Tıp Enstitüsü’ne doğru yola çıktılar.

Aradan tam bir hafta geçmiş, bu süre boyunca Kuzey Gökçe’yi yalnızca bir kez aramış ama ser verip sır vermeyen profesörün sabırsız bir tavırla işi olduğunu ve zamanı gelince kendisinin onu arayacağını bildiren sesini duyduktan sonra bir daha aramaya cesaret edememişti. Müvekkiline önemli bir profesörün bu dava için bilirkişilik yapacağını söylemekle söylememek arasında kalmıştı; boş yere ümit vermek istemiyor ama davayla hiç ilgilenmiyormuş gibi görünmeye de razı olamıyordu. Yine de çenesini tuttu ve içinden Gökçe’nin müvekkilinin lehine bir şeyler bulabilmesi için dua ederek beklemeye başladı.

Bir haftanın sonunda Gökçe’den telefon geldi. Kuzey nefesini tutup açtı.

“Ofisime gel,” dedi Gökçe sakin bir sesle.

“Ne zaman?”

“Mümkünse hemen.” Ve telefonu kapattı.

Ses tonundan ne bulduğunu anlamak mümkün değildi, ama bir şeyler bulduğu kesindi. Kuzey kafasının içinde bir ihtimaller fırtınasıyla arabasına bindi. Yirmi beş dakika sonra profesörün kapısını üç kez tıklatıp içeri girmişti.

“Otur bakalım,” dedi Gökçe son derece ciddi ama sakin bir tavırla. Suratı heykel gibiydi, hiçbir ifade yoktu. Kuzey her nedense bilerek böyle yaptığını, keşfettiği şeyi tadını çıkararak anlatabilmek için böyle bir yolu seçtiğini düşündü.

“Müvekkilim katil mi?” diye sordu Kuzey dayanamayarak.

Gökçe her türlü anlama gelebilecek bir tavırla gülümsedi. “Bu sorunun olumlu ya da olumsuz bir cevabı yok. Çünkü soru yanlış.”

Kuzey afalladı, anlamaz bir ifadeyle Gökçe’ye baktı.

“Bildiğin gibi ilk işim yerde bulunan kan izlerini incelemekti,” dedi Gökçe, ve ilk gördüğü fotoğrafın çok daha büyütülmüş bir kopyasını harita gibi serdi masaya. “Adli Tıp uzmanı haklıydı, bu kadar kan yalnızca atardamardan çıkmış olmalıydı. Fakat bu görüntüde bir gariplik vardı. Normalde boğaz kesilmesiyle ölümlerde katil maktülün arkasındadır. Bir boğuşma gerçekleşir ve katil kurbanı yere oturur ya da neredeyse sırtüstü yatar bir pozisyona getirebildikten sonra boynu kesebilir. Ve böyle vakalarda kan boynun iki yanından fışkırıp…” Gökçe ellerini boynunun ortasında birleştirip iki tarafa doğru yarım birer daire çizerek fışkırma hareketini taklit etti. “… yere dökülür. Yani tam ortada, maktülün yattığı yerde bir boşluk oluşur. Ama baktığımız zaman,” işaret parmağının eklemiyle fotoğrafa iki kez vurdu, “burada böyle bir şey göremiyoruz.”

Kuzey bir fotoğrafa, bir Gökçe’ye baktı. Yüzündeki hayret ifadesi daha da derinleşmişti.

“Diyelim ki cinayet böyle gerçekleşmedi. Kadın o kadar da güçlü değildi, ciddi bir boğuşma olmadı ve katil onun boynunu ayakta bir poziyonda kesti. Ama bu durumda da, karşı duvara mutlaka kan sıçramalıydı. Kalbin bu kadar yüksek bir basınçla pompaladığı kan direkt yerçekimine yenilip yere dökülmez. Bir yay çizip uzağa erişebilmeliydi. Ama halının dışında da, duvarda da en ufak bir kan izi yoktu. Kan mucizevi bir biçimde halının sınırlarını hiç terk etmemişti.

“Banyoda da benzer bir durum söz konusu. Katilin kurbanı banyoya götürüp satırla doğradığını varsayararsak, duşakabine ve duvarlara kan sıçramak zorundaydı. Ama burada da yalnızca yerde rastladık kan izine.

“Bunun üzerine aklıma nahoş bir ihtimal geldi ve bunu teyit edebilmek için kan testi yaptım. Normalde kanın pH’ı 7.4 civarındadır, aldığım örneklerde ise bu değerin biraz altındaydı. Normalde bu, beklenen bir şey. Çünkü kan bir süredir dışarıdaydı ve kanın tazeliği azaldıkça pH değeri de düşer. Yalnız örneklerin bazılarında bu düşüş 7’nin altını görmüştü, hatta birkaç tanesinini 6.6 olarak ölçtüm.”

Kuzey bundan ne anlaması gerektiğini bilmiyormuş gibi bakıyordu.

“Kanın bir kısmı birkaç günlüktü, bir kısmı tahminen on ila on yedi günlük. Son bahsettiğim seviyeyi gören kansa en az yirmi bir günlüktü.”

“Bu nasıl olabilir?” diye sordu Kuzey, başını birkaç kez inanamıyormuş gibi iki yana sallayarak.

“Basit,” dedi Gökçe koltuğun arkasına yaslanarak. “Kanın hepsi aynı insanın, ama bu kan o insanın vücudundan tek seferde çıkmamış.”

“Yani uzun süre mi kan kaybetmiş? Günlerce?” diye sordu Kuzey dehşet içinde.

Gökçe nefesini koyverip hafif bir kızgınlıkla baktı ona. “Hayır. Kanı yavaş yavaş alınmış, saklanmış. Bir insan vücudundaki kanın yarısını kaybederse ölür, evet, ama bunu belli bir süre boyunca yaparsa, kanı tekrar üretmek için vücuduna fırsat tanır. Müvekkilinin karısı da bunu yapmış. Günden güne azar azar kanını alıp biriktirmiş.”

“Ama bunu neden yapmış?”

“Elbette sahte bir cinayet için.” Arkası çevrilmiş yeni bir fotoğraf çıkarıp Kuzey’in önüne ittirdi. Kuzey fotoğrafı alıp dikkatle baktı.

“Tahminime göre tamirci bu adamdı,” dedi kaşıyla bir işaret yapıp fotoğraftaki adamı göstererek. “Apartmana girmiş ve müvekkilinin evine de gelip boruları tamir etmişti. Ama evden ayrılınca apartmandan hiç çıkmadı. Otoparka inmiş olabilir, çünkü kayıtlarda görüntüsü yok. O gittikten sonra kadın kocasının eline cesede yeterince benzeyecek kadar büyük ve ağır bir şeylerin olduğu o poşeti tutuşturdu ve dışarı çıkardı. Sonra oldukça amatör bir biçimde olay yeri hazırladı. Tek tek tüplerle ya da serum torbasıyla aldığı kanı öylece halıya ve banyoya döktü, sonra otoparka gitti ve muhtemelen arabayla apartmanı terk ettiler.”

Kuzey’in ağzı açık bir halde ona bakakaldı. “Bu adam kim?” diye sordu kısık bir sesle, tekrar fotoğrafa göz atarken.

“Kadının iş yerinden arkadaşı. Bu işi birinin, en azından sahte tamircinin yardımı olmadan yapamayacağını düşündüm ve çalıştığı yeri soruşturdum. Orada çalışan kadınlardan birini zorlayınca bu ikisinin ilişkisi olduğundan şüphelendğini itiraf etti. Cinayetten iki gün önce adam yıllık izne ayrılmış. Şu an kimse ulaşamıyor. Bu adam neredeyse, sahte maktül de oradadır.”

Çekmecesini açtı ve Kuzey’e şeffaf kapaklı bir dosya uzattı. “Burada bilirkişi olarak raporum var. Bu dosyayla polise gidersen adam ve kadın hakkında yakalama emri çıkarttırabilirsin.”
Kuzey yutkundu ve elindeki fotoğrafı bırakıp dosyayı aldı. Bir süre kapağına boş boş baktıktan sonra gözlerini yeniden Gökçe’ye çevirdi.

“Ne diyeceğimi bilemiyorum.”

Gökçe yorgun ama mutlu bir ifadeyle gülümsedi. “Sana söylemiştim. Ceset yoksa, cinayet de yok. Bu vaka beni doğrulamış oldu. Şimdi git ve müvekkilini kurtar.”

“Bütün bunları ona nasıl söyleyebilirim ki.”

Gökçe ayağa kalktı ve elini uzattı. “Orası da senin işin. Ben kendi işimi yaptım. Şimdi müsaade edersen, kendi işlerime döneceğim. Çıkarken saati ‘Yerinde değil’ yapmayı da unutma.”


#2

Merhabalar, öykünüzü okudum. Öncelikle tebrik ederim, gizem unsurunu başından sonuna kadar taşıyan ve okuru tatmin eden bir öykü yazmışsınız. Öykünün polisiye türüne has numaraları var ve bunları, ikinci okuyuşta yakalanabilecek şekilde metne gizleyebilmişsiniz. Ayrıca, adli konulardaki detaylara verilen önem de dikkatimi çekti. Bu da okuru, öyküye bağlayan bir nokta. Bu nedenlerle öykünün gidişatı, polisiye sorunun ortaya çıkışı ve çözümü noktalarında pek fazla eleştirim yok. Tek eleştirim düğümün çözüldüğü kısmın zayıf başlaması hakkında. O noktaya bakalım.

Aslında soru yanlış değil ve cevabı var. Öyküyü okumayanlar için gizliyorum; sanık, katil değil. Karakterinizin de dediği gibi ortada bir cinayet olmadığı için katil olamaz. Öykünün devamında da tam olarak bundan bahsediyor olmanıza rağmen, düğümün çözüldüğü bu kısım, sanki çok daha farklı bir olaydan bahsedecekmişsiniz düşüncesini doğuruyor. Belki de buraya bir kez daha eğilmek gerekebilir.

Bu tek eleştirim dışında biraz da öykü işçiliğini konusuna gelirsek, karşımızda görme duyusunun ağırlıkta olduğu bir öykü var. Belki de bu yüzden (ya da tamamen farkında olmadan) karakterlerin duygularını, tepkilerini daha çok bakışları aracılığıyla görüyoruz. Biraz daha uzaktan baktığımızda mimiklerine, nadiren de vücut hareketlerine denk geliyoruz. Ancak ağırlıkla gözler ve bakış üzerinden aktarımı tercih etmişsiniz. ‘‘Zeki bakmak, gözleri sinirlenmiş gibi kısıldı, bakışta takdir ettiğini gösteren şeyler vardı’’ gibi ilk aklıma gelen örnekler ve aklıma gelmeyen daha fazla sayıda örnekte çoğunlukla gözler üzerinden gidiyorsunuz. Bu, kimi duyguların havada kalmasına yol açtığı gibi vermek istediğiniz etkiyi de azaltıyor. Ayrıca ‘‘gibi’’ edatını da sıkça kullandığınız için betimlemeler zarar görüyor.

Son olarak;

Bu cümle, metnin geri kalanındaki cümlelere kıyasla fazlasıyla uzun. Belki bir gözden geçirebilirsiniz.

Sonuç olarak, hikayenizi gayet beğendim. Tebrik ederim.


(Pelin ) #3

Merhaba,

Öykünün çözüldüğü kısmın zayıf başlaması ve malum sorunun cevabı olayındaki eksiklik gerçekten de dediğiniz gibi olmuş. Ayrıca görme duyusunun ağırlığı ve benzetmelerdeki “gibi” edatı da daha önce hiç fark etmediğim şeyler. Katkılarınız için çok teşekkür ederim, bundan sonra çok daha dikkatli olacağım.

Uzun cümlede ise şöyle bir durum var: Ben sık yapılmayan, anlamı açık ve güzel, uzun cümleleri çok seviyorum. Bir öyküde bir tane ya da bir romanda yirmi-otuz sayfada bir olunca çok hoş duruyor. Dickens bunu çok yapıyor ve galiba ona özeniyorum (profil fotoğrafım sebebiyle Dickens hayranlığım çok da büyük bir sır değildir sanırım :slight_smile: ) Ama belki de uzun cümle konusunda daha alacak çok yolum var.

Değerli yorumunuz için tekrar teşekkür ederim.


#4

Uzun cümleleri okumayı ben de çok seviyorum. Belirttiğim cümle daha güzel ve okuru yormayan bir hale getirilebilir.


(Emre ) #5

“Hukukçu” kelimesi ben de bir Fizikçi veya Matematikçi kelimesindeki kadar iyi bir izlenim bırakmıyor, daha çok “Dinci” gibi olgunun içini boşaltan bir izlenim bırakıyor. “-çu” eki, ben de bir şeyi alıp-satan, üreten, yapan insan hayalini anımsatıyor. Neyse, bunun genel kabul edilmiş yazım kurallarıyla alakası yok, sadece benim düşüncem.

Özneden sonra virgül gelse daha iyi olurdu ve “elinin ufak bir hareketiyle adama oturmasını işaret etti” yerine “oturabileceğini belirten mütevazı bir el jestiyle” vb. bir cümle kurabilirdi şu an tam odaklanamadım ama bir Ahmet Hamdi ya da Asimov üslubuyla yazılabilirdi bu cümle. Çünkü sizin yazdığınız cümleyi okurken kişiden kişiye değişen bir el jesti canlanıyor gözümde. Kaba saba veya nazik mi olduğu hakkında tam bir bilgi sahibi olunamıyor.

Tamamen hikayeden bağımsız olarak: Böylesine bir karakter analizi için hikayenin, Gökçe’nin karakterini iyice tahlil eden ve aktaran bir yapıda ilerleyerek bu pasajın niye bu şekilde olduğu konusunda Gökçe için ve okurun yaşadığı dünyadaki realiteye ironiler yapılabilir.

“Aldığı gibi” yerine “alır almaz” veya “aldığı anda” daha uygun olur diye düşünüyorum.

Bağlaçtan önce nokta kullanılmış.

Neden yalnız bırakmak istememiş?

Bağlaçtan önce nokta kullanılmış.

“Gözlerine dikti” veya “yüzünü inceledi” demek daha doğru olurdu diye düşünüyorum.

Burda prosedürü bilmeyen birisi Kuzey’in o anahtarı nereden bulduğunu veya nereden geldiğini düşünerek kafası karışabilir. (Sonuçta o anahtar orda yetkili birisi olduğu için onda.)

Swab ve Luminol’ünde ne olduğunu ve ne işe yaradığını açıklayan ufak tanım cümleleriyle hikayeye bağlayabilirdiniz. Onun dışında bir polisiye öykü için yeterli derecede mantık kurgusunun üstüne oturtulmuş. Betimleme cümleleri biraz yetersiz ve bazen de betimleme cümleleri oldukça uzamış, uzarken de cümle düşmüş.

Yukarıdaki yorumları okumadım tekrara düştüysem kusura bakmayın. Yaptığım eleştiriden ziyade hata ayıklama veya sadece eleştirel gözle hata bulmaya odaklanma gibi olmuş olabilir. Kendimi edebi manada yeterli bulduğumdan veya edebi metin nasıl eleştirilir bildiğimden değil de geçen haftaki yarışmadan beri forumdaki öyküleri okumaya başlamıştım ve okumak hoşuma gitmeye başladı, birkaç bir şey karalamak istedim. İyi günler.


(Pelin ) #6

Merhaba,

Öncelikle yorum için çok teşekkürler.

Önerdiğiniz kelimelerin bazıları tercih meselesi, ama bazılarında haklısınız. Hukukçu yerine hukuk alanından diyebilirdim ki sanırım bir profesörün ağzına da bu yakışırdı. Ama mesela ben lisans öğrencisiyken bölümümü sorduklarında “İnşaat Mühendisliği okuyorum” yerine “İnşaatçıyım” derdim, yani aslında şu ana kadar beni hiç rahatsız etmemişti bu kullanım. Yine de yazı dilinde dikkat edilebilir.

Bu ilk öyküydü, ama Gökçe karakteriyle öykü yazmaya devam edersem karakter analizini dediğiniz gibi detaylandırmayı düşünüyorum.

Ama bağlacından önce nokta kullanılır, hatta bildiğim kadarıyla yaygındır. “Ve” konusu ise biraz daha karışık. Ben edebi bir dil yaratmak, okurken farklı bir hava vermek için böyle kullanıldığını çok gördüm ama bu, doğru olduğu anlamına gelmez. Hatalı bir kullanımsa bir daha bu şekilde yazmayacağım.

Karısını neden yalnız bırakmak istememiş? Bu aslında bence açık: Kıskanmış ya da korumak istemiş. Bunu açıklayabilirdim, ama o zaman da “kör göze parmak sokmak” dediğimiz şeyi yapmış olurdum. Aslında aynı şey swab ve luminol için de geçerli sayılır. Luminolün ne işe yaradığı öyküde dolaylı yolla açıklanıyor. Swabı açıklamam ise mümkün değildi; çünkü ya Gökçe açıklayacaktı ki bu bir ceza avukatı için yersiz bir açıklama olurdu, ya da anlatıcı olarak ben yazmalıydım ki o zaman da okura anlatmış değil göstermiş olurdum. Bunu da hiç tercih etmiyorum.

Ben okumanıza ve yorum yapmanıza çok sevindim, farklı bakış açılarını bilmek ve en ufak bir hatamı bile görmek beni geliştiriyor. Tekrar teşekkürler.


(Doğan) #7

Merhaba,

Bir polisiye bizi germeli mi emin değilim. Ama bir hikaye için çatışma olmazsa olmaz. Ben bulamadım. Bu öykünüz kötü demek değil. Aksine sevdim. Neden daha iyi olmasın diye yazıyorum bunları.

Genel olarak polisiye yazmak epey zor. Okuyucudan her zaman birkaç adım önde olmak, hikaye dönümlerinde okuyucuyu şaşırtmak için ince bir plan gerekiyor. Ben bunu biraz eksik buldum.

Yalan söylemeyeyim, kan dolu bir halı ve olmayan bir cesette aklıma gelen ilk şey hikayenin sonundaki durum olmuştu.

Anlatım olarak gayet yeterliydi, üstte de bahsedilen vücut hareketlerini aktarım konusu benim de dikkatimi dağıttı ama bu sizin tarzınız, sadece bu tarzı biraz törpüleyip hikaye içinde sırıtmayacak şekilde yapmaya çalışırsanız güzel olur gibi.

Genel olarak epey karışık bir yorum oldu. Hikayenizi biraz karıştırın, karakterlerinizi biraz daha zorlayın. Sizi daha çok yoracak, ama daha güzel olacaktır.

Elinize sağlık.


(Pelin ) #8

Merhaba,

Kan dolu bir halı ve olmayan bir cesette aklıma ilk gelen şey hikâyenin sonundaki durum olmuştu demişsiniz, ama bu anlattığım gerçek bir olay. Döşemedeki kan izinin iki litre olduğunu tespit edip ceset olmadığı halde bir adamı cinayetle yargılayıp hapse atıyorlar. Olay ABD’de gerçekleşiyor, fail ise bir Türk. Her ne kadar inkar etse de halının altındaki dışında her yerdeki kanı sildiği için kanın sahibini öldürdüğüne kesin olarak hükmediliyor. Ben gerçek bir olayı daha farklı hayal ettim, kan silme olayını pas geçtim. Sakın yanlış anlamayın, yorumunuz önemli. Ama eğer bu öykünün sonunu tahmin edebildiyseniz, bu sizin ya iyi bir tahminci olduğunuzu, ya da tesadüfen anladığınızı gösteriyor. Kurgudaki bir zayıflık olduğunu düşünmüyorum. Öyle olsa Amerika yargısı ceset olmadan cinayet kararı almazdı, bunun bir oyun olduğunu düşünüp her yerde ölü değil yaşayan bir kadını arardı sanırım.

Burada neyi kastettiğinizi anlamadım.

Bu, Kurgu İskelesi’ndeki ilk paylaşımım. Hikâyeyi çok daha uzatıp olayı karmaşık yapabilirdim, bu şekilde yaptığım başka yazılar da var; ama buradan yeterince dönüş alabilir miydim, bilmiyorum. İnsanların beni okumaya zahmet edebilmesi için başlangıç olarak fazla uzamayan bir öykü paylaşmak istedim.

Vücut hareketlerini aktarım konusu da aslında aynı sebeple çok fazla savunma yapamayacağım bir konu. İki bin beş yüz küsür kelime içinde aslında elimden geleni yaptım, roman olmadığı için fazla detaya girmedim sanırım. Olay üzerinden yürüdüm, karakterler geri planda kaldı. Ama elbette bu hep böyle gidecek demek değil.

Okuyup yorumladığınız için çok teşekkür ederim.