Sahte Adam

Yıllar yıllar önce yazdığım, iki elin parmağının sayısı dahi kitap okumamışken ele aldığım bir roman. Sahte Adam’ın en hoşuma giden yönü kimseden esinlenmemiş olmam. Yazdığım öteki şeylerde istemsizce esinlenmelerde bulunduğumu fark ediyorum ama bunun tamamıyla bana ait bir eser olduğundan eminim. O zamanlar oldukça özgün, sıra dışı bir şeyler yazmak istiyordum. Ortaya Sahte Adam çıktı. Başka bir platformda yayınlamış, final yapmıştım. Burada da yayınlamış olmak isterim. En azından forumda, yazarların öykülerine, romanlarına ayrılan kısımlarda bir serinin final görmüş olmasını isterim.

1.Bölüm - Evrenin Çöküşü

Merhaba, okuyucular. Hayır. Bu, yazarımın yazısı değil. Vurucu bir giriş yapmam gerekli. Maalesef. Yayınevlerinin gözüne girmek şart. Benim için değil, yanlış anlaşılmasın. Yazarım öyle düşünüyor. Sanırım haksız sayılmaz.

Hikayeye geçecek olursak her şey College’a gitmemle başladı. (College dememin sebebi havalı olduğunu düşünüyor olmam. Günümüzde İngilizce kelimeleri Türkçesi yokmuş gibi Türkçeye sığdıran oldukça fazla insan var.) Lisede inanılmaz eğlenceliydim ve herkesi güldürebilme yeteneğine (abartmıyorum) sahiptim. Fakat büyüdükçe hayat enerjim oldukça azalmış, düşüncelerim oldukça değişmişti. Her zaman neşeli bir ruh halinde olmamın aslında maskem olduğunun farkında değildim. İnsanları dinliyormuş gibi yapmak, onlara değer veriyormuş gibi davranmak yorucuydu. Asıl sorun bu yapmacıklığa gerçekliğimden daha fazla alışmış olmamdı. İnsanları sevemedim. Ve nedenini hep yaşıma bağladım; ergenlik, çocukça duygular, dedim. Kendimi hep o gerçeklikten sakındım: Kötü bir insan mıydım? Herkes kötü karakteri havalı bulur ama kimse kötü adam olmak istemez.

“Eskiden hep güldürürdün. Güler yüzlüydün. Çok konuşurdun. Konuşmamıza izin bile vermezdin. Değişmişsin.”

“Değişmedim. Özümü buldum. Sahteliğimi gerçeğim sanan sizlersiniz!” demek isterdim.

Üniversiteyi yurt dışında kazanmıştım. Sohbet ettiğim kişi ise dört yıl boyunca lisede aynı sınıfta okuduğum kız arkadaşımdı.

(Ne tesadüf!)

Güzelliğinin arkasına saklanır, insanların duygularına ve düşüncelerine değer vermez, onları köle gibi kullanmaktan geri kalmaz. Kısacası fahişe (cinsiyetçi bir anlam yüklemeyin) ruhludur. Ve sanırım öyle de vuruşur (savaşmak anlamında).

Vaktinde benim de kölelik yaptığım oldu. Olmadı denemez.

Kahvemden yudum aldım. "Üzücü! Bu halimi beğenmediysen tekrar özüme (sahteliğime) dönebilirim,” diye sahte bir nida patlattım.

Kısa bir kahkaha attı. ‘‘Yanılmışım. Sende hâlâ bir şeyler var.’’

İroni yaptığımı anlamayacak kadar gerzek yahut onun için sadece kendi dertlerini dinlemem gereken bir araç olduğum için sözlerim umurunda değil.

"Lisede de fena değildin, ama şimdi saçlarını uzatınca oldukça yakışıklı olmuşsun.’’ Dudaklarına cilveli bir tebessüm kondurdu. ‘‘Sakalların da olgunlaşmış. Boşsan seni kapabilirim.’’

Yeni okul, yeni ülke, oldukça yalnızlık çekiyor olmalı. Cebinde parası olmayan birine yürüdüğü nerede görülmüş?

Somurtkan yüzüme olabilecek en samimi gülümsemeyi kondurarak geçiştirdim. (Oldukça başarısızdı.)

Sohbetimiz sıkıcı, boğucu ve umduğum gibi geçti; havadan ve sudan, geçmişten ve sıkı tutunmaya çabalamadığımız öylesine hayallerden, okuduğumuz bölümden ve sevmediğimiz öğretmenlerden.

“Kalkalım mı artık?” diye bir soru yöneltti.

‘‘Sonunda!’’ diye bir çığlık atabilmeyi isterdim.

Garsondan hesabı istedim.

Hesap geldiği zaman sanki başka bir masadanmış gibi aldırış etmeden kalktı ve kapıya doğru hareketlendi.

“Nereye gidiyorsun?” diye seslendim.

Yanlış mı oldu acaba? Centilmenlik olmadığını falan düşünebilir; zira erkekler bankamatik değil midir, bazı ‘kadınlar’ için.

Şaşkınca kaşlarını çattı. “Hesabı ödemeyecek misin?”

Soru muydu emin değilim. Görevimmiş gibi verilen emir desek daha uygun olur.

“Kendi içtiğimi ödedim.’’ Kalktım. ''Dışarıda bekliyorum.”

Eski ben olsa şimdiki düşündüklerimin aynısını tekrar düşünüp hesabı öderdi.

Bir sürenin ardından yanıma geldi.

Suratı oldukça düşmüştü.

Neden acaba? Yeni bir hayata başlamak kolay değil tabii, anlayışla karşılarım.

Sırf laf olmasın diye dilenciye para uzatan bir ünlü edasında, “Görüşürüz,” deyip yanımdan geçip gitti.

Masaya bir bozukluk fırlatmak çok mu ağır geldi? Sanmıyorum. Neden böyle bir tavır görmüş olabilirim? Hiçbir fikrim yok.

Size öğrenci evimden bahsetmeliyim. Sokak köpeklerine yapılan kulübe kadar küçük, sıradan bir odası bile olmayan, salonunda yatıp sıçtığım bir evdeyim. Ve emin olun, anlattığımdan daha beter bir ev.

Mutfak Amerikan usulü. (Buradaki a büyük mü yazılıyor? Yazarımın ilk romanı. Sanırım acemilik dönemine katlanılması gerek.)

Kıçımı klozete sığdırmakta zorlanacağım kadar dar bir lavabosu var.

Keşke daha iyi bir evde otursaydım. Keşke daha zengin bir ailenin çocuğu olsaydım. En azından ukala davranışlarımın sebebini parası var deyip sempatikleştirmeye çalışırlardı.

Cebimin titreşmesiyle irkildim.

Babam arıyor. Konuşacak havamda değilim. Boş drama dönecek yüksek ihtimal.

“Alo? Oğlum, nasılsın? Alışabildin mi? Annen çok özledi seni. Durmadan ağlıyor. Selamı var. Nasıl gidiyor işler, rahat mısın?”

Sanki sen özlemedin. Bırak bu evin direğiyim havasını. Hem neden annemin ağladığını belirtiyorsun ki? Annem ağlayınca, ağlamamasından daha farklı ne olabilir? Gözyaşı akınca hissedilen duygu daha mı gerçekçi oluyor? Oyunculuk mu bu, amına koyayım.

“İyi. Sıkıntı yok. Para yollayabilecek misin?”

“Oğlum, durumumuz yeteri kadar iyi değil, biliyorsun. Yollamaya devam ederim ama senin de orada iş bulman lazım.”

İş mi? Hayatımda hiç çalışmadım. Nasıl paspas yapılır onu bile bilmiyorum. Zeki olsaydın da bana daha çok para gönderecek güce sahip olsaydın. Benim babam neden zengin olacak kadar zeki veya yetenekli değil? Her şey için çabalayıp, az kazanıp, neden mutlu oluyor? Senden daha az iş yapıp zengin olan insanlar var.

Mutluluk ne kadar da basit ve aptalca.

Biliyorum şu an hepiniz şöyle düşünüyorsunuz: “Ne kadar şerefsiz! Her şeye rağmen onu okutan babasından bile memnun değil.”

Bu roman bir kahraman hikayesini barındırmıyor. Güzel bir kızı korumak için aptal ana karakter iki tane kapı gibi adamla kız için kavga etmiyor.

"Tamam. Bulurum. Görüşürüz.’’ Telefonu kapattım ve yatağımın üzerine fırlattım.

Ha, bu arada, buraya kadar okuyup, halen neden böyle bir başlık koyuldu diye düşünüyorsanız, yazarım tarafından kandırıldınız. Tabii onu da suçlayamam. İnsanlar: Para, güç, şöhret sahibi olmak için her şeyi göze alabilecek yaratıklardır. Aslında bu bölümün karakter tanıtımı gibi olmaması planlanıyordu fakat yazarım oldukça tembel. Yazarımın keyfi isterse ikinci bölümü yayınlar, o zaman görüşmüş oluruz. Açıkçası emin değilim. Dediğim gibi: Tembel. Neyse, siktir et. Benim problemim değil.

2.Bölüm - Davet

“Hello Beautiful,” diye bir ses işittim, kampüste yürürken.

Kim olduğunu biliyordum. Bana böyle hitap eden tek bir arkadaşım vardı: Ivan. Ivan, okulun en popüler ve en yakışıklı öğrencilerinden biriydi. Modeldi. Aynı zamanda oyunculuk dersi alıyordu. Hırvat olan bu arkadaşım; sarı saçlara, sarı kaşlara, pek çok kadın için kusursuz yüz hatlarına sahipti. Gördüğüm en yakışıklı çocuktu… maalesef. Bu roman bir eşcinsel romanı olsaydı, yazarımın onunla ‘shiplemesine’ itirazım olmazdı sanırım. Fakat ne gariptir ki kendisi beni çok ‘güzel’ bulduğunu söylerdi. Sakallarımı kestiğimde çoğu kızdan güzel olduğumu iddia ederdi. Sanırım samimiyetsiz arkadaşlık ilişkileri dedikleri böyle oluyor. Türkiye’de olsaydım yakın bir arkadaşım, “Aktif misin, pasif mi?” gibi sorular sorardı.

“Dersten sonra buluşalım mı?”

"Söz veremem,” diyerek geçiştirdim. “Boş vaktim olursa haberleşiriz.”

Aslında kendisini başlarda çok kıskanıyordum. Kim böyle bir çocuğu kıskanmaz ki? Ama yapmacık olmayan samimiyeti ve dürüstlüğü arkadaş olmamız için yeterli.

Ve parasının bolluğu.

O da önemli bir kriter.

Derse girdim; ketçap ile mayonez soslarının nasıl yapıldığını öğrenecektik.

İyi ki bu bölümü seçmişim. Sınıfımda fevkalade hatunlar var. Arkadaşlıklar umurumda değil. Tek umurumda olan şey kadınlar!

Şaka.

Değil gibi aslında.

Hayal edin: Düşlerinizdeki kadınları yaratmak için yirmi hak veriliyor size. Create tuşuna basmanızın ardından o kızlar sınıfınıza spawnlanıyor.

Umarım yardımcı olabilmişimdir.

Öğretmenimiz Sillian yapımı anlatıp uygularken, biz de gereken malzemeleri not aldık.

Sınıf dağıldı.

Okuldan çıktım, bulunduğum konumdaki en büyük market için on dakikalık yolu yürüdüm.

Bulunduğum reyonda benimle aynı sınıfta olan kızla karşılaştım.

Küt siyah saçlı, beyaz tenli, kahverengi gözlü bir kızdı. Güzel olmasına güzeldi. Fakat daha çok annesinin kuyruğundan ayrılmayan bir kedi kadar tatlıydı. Onunla bir muhabbetim olmamıştı ama bir başkasıyla sohbetinde duyumsadığım kadarıyla İrlanda şivesine sahipti. Eğlenilecek mi evlenilecek mi diye sorsanız, evlenilecek diyebilirim. En azından bana seni seviyorum desin, düğün salonunda bekle geliyorum derim.

Market arabasıyla yanıma geldi. “Seninle aynı sınıftayız değil mi?”

(Evet. Burada gerçekten kızlar teklif ediyor.)

"Sen hangi sosu yapacaksın?’’ diye sordum ansızın. ‘‘Ben ketçap için gereken malzemeleri alıyordum.’’

Galiba biraz heyecanlanmış olabilirim.

"Ben de ketçap,’’ dedi ve market arabama göz gezdirdi. ‘‘Malzemeleri neredeyse tamamlamışsın. Ben başındayım. Taş-kağıt-makas yapalım mı?’’ İnce dudakları sevecenlikle yukarı kıvrıldı. ‘‘Kaybedersen arabaları değişiriz.’’

Yandım. Kül oldum. Acaba bu kızı yakışıklı erkeklerden korumak için kaçırıp eve kilitlemeli miyim? Roman karakteri olduğumuzu söylersem belki itiraz etmez. Bir diğer ihtimal deli olduğumu düşünüp benimle aynı sokaktan geçmeye cesaret edemez.

Karşılık olarak yüzüme ince bir gülümseme kondurmaya çalıştım. "Ben iyi bir kumarbaz değilim, iyi bir kumar tutkunuyum. Yani, evet, kabul ediyorum.’’

“Kazanırsan benimle kahve içmeye hak kazanacaksın.’’ dedi, takılgan edasını hiç bozmadan. ‘‘Bonus olarak hesabı da sen ödeyeceksin.’’ Gülümserken omuz silkti. ‘‘Biliyorum, sen biraz avantajlısın,’’ ellerini iki yana açtı, ''ben de centilmenim, ne yaparsın.”

Dönüp arkama baktım; bir başkasıyla karıştırmadığına emin olmak istedim.

Tatlı ve komik. Daha da önemlisi benimle çıkmak istiyor. Bunu istediğine en kötü seçenek kalmıştı…

Ciddi bir ifade takındım. "Akıllı birisi olduğunu düşünmüştüm ama bu güzelliğin altında bir aptal yatıyormuş.’’

Kafası şaşkın bir ifadeyle kaşlarını çattı. “Neden? Yanlış bir şey mi söyledim?”

"Senin gibi güzel, tatlı ve komik bir kız benimle çıkmayı düşünüyorsa, kesinlikle aptaldır.’’

Kazanova olmalıyım. Espriler, iltifatlar. Şu an kendime bile düşmüş olabilirim. (Kim bilir okur bayanlarımız ne haldedir.)

Yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi. "Ee?’’ Başını bana doğru eğdi, kısa saçları önünde dalgalanırken gözleri iddialı bir biçimde parıldadı. ‘‘Var mısın?’’

Minik ve ısırmalık suratınla beni kandıramazsın.

Kazanmana izin vermeyeceğim.

“Yapalım.”

Kaybettim. Ne numarasını alabildim, ne buluşma ayarlayabildim. Neyse, sınıfımda yeteri kadar güzel kız var. Daha bolca kredim var. Tanımadığı güzel kıza ilk görüşte gönlünü kaptıracak kadar asosyal ve hayalperest değilim. Üniversitedeyim ulan! Düzenli ilişki de neymiş!

Bu kıza da kaptırsam fena olmazmış aslında…

“Beautiful…”

“Ivan… Aklımdan tamamen çıktın. Ders için alışveriş yapıyordum, malzemeleri eve bırakıp geleceğim.”

"Aynı kafeye gel.’’

Telefonu kapattım. Ve bir süre markette dalgınca dolandım. Yaklaşık yirmi dakikalık oyalanmanın sonunda eve vardım. Bir o kadar sürenin ardından kafeye vardım.

(Tembel yazarımın kendisi tuvalete yürümeye bile üşendiği için beni bu kadar gezdirmiş olmalı.)

(Umarım alınmaz.)

(Alındı.)

Kafeye girdim.

Ivan, yanında bir erkek ve dört kızla beraber oturuyordu.

Kendisinden başka arkadaşım olmadığı için tekrar ve tekrar beni sosyalleştirmeye çalışıyor.

Kendisiyle de arkadaş olmak istememiştim aslında. Lakin böylesine ünlü birisi okulda işime yarayabilir.

Çıksam mı acaba?.. Çok geç. Ivan’la göz göze geldim. Masaya oturmadan selam verip işim var deyip gitsem mi? Anlamsız sorular yöneltilecek, klişe okul muhabbeti dönecek.

Daha masaya oturmadan daraldım.

Boş bir masadan sandalye aldım, Ivan ve arkadaşlarının oturduğu masaya doğru ilerledim. "Selam,’’ dedim ve sandalyeme oturdum.

Her zamanki klişe sorular: “Hangi bölüm? Bölüm nasıl, iyi mi? Bir hafta oldu ama okulu beğendin mi?" (Bir haftanın belirtilmesinin nedeni aniden zaman atlayışının yaşanması. Tembel belirtmeyeceği için benim vurgulamamda fayda var.)

Aslında sabahtan beri ezdiğim yazarımı mutlu etmek gerekirse, masadaki tiplemeleri anlatmaya üşendim. Ivan’ın dostları oldukları için çocuk yakışıklı, kızlar güzeldi.

Saçlarını sarıya boyatmış, aksanını anlayamadığım kız, sohbet arası soru yöneltti: “Partiye katılacak mısın?”

Ivan hemen lafa atlayıp, “Tabii ki,’’ diye şakıdı. ‘‘Ben onun en yakın arkadaşı sayılırım… Aslında tek arkadaşıyım.’’ Masadakiler hep bir ağızdan kıkırdadı (ben dahil olmadım). ‘‘Hepinizi toplama sebebim buydu…’’ bir davul çalıyormuşçasına masada tempo tuttu. Sonunda elleri havada gökkuşağına benzer bir kavis çizdi. ''Tüm okulun konuşacağı bir parti düzenlemeliyiz!”

Ne ara yakın arkadaş olduk. Ben neden Amerikan film, dizi vb. gibi yapımlarda normalmiş gibi düzenlenen partiye alet oldum. Türkiye’nin bağrından kopup gelmiş bir ergenim. İki sene öncesine, “Keşke Amerika’da olsam, adamlar eğlenmeyi biliyor. Partilere bak; tonla sarhoş hatun, onları düşüren sporcu çocuklar,” diyen, Hollywood pazarlamasına kapılmış bir ergendim.

(Pek de Hollywood pazarlaması olmayabilir. O kısımlar doğru sanırım. Fakat güzel gözüktüğü için yazarım o kısmı kırpmadı.)

En güzel yerinde kesildi değil mi? Galiba partiye katılacağım. Umarım dünyanın en iyi yazarı bana güzel bir gece yaşatır. Hakkında ileri geri konuştuğum için özür dilerim. Bir anlık gaflete düştük. Olma benim gibi bir cahil, çalışkan yazarım. Hikayeyi beğendiyseniz umarım sayfalar eksik kalır. İnsanları gıcık ve rahatsız etmek bana aşırı derecede haz veriyor.

3.Bölüm - Parti #1

Tanrı gerçekten var mıdır? Yoksa Tanrı, beni yaratan yazarım gibi biri tarafından mı yaratılmıştır? İnsanlar birçok şeyi sorgulamaktan sakınır. Sorgulamak insanı mutsuzlaştırır. Gerçeği birçok insan öğrenmek ister ve insanlar gerçeği öğrenme arzusunu asla dindiremez; çünkü insan doğasında merak açlığı asla tükenmez. Neden bu konuya geldim, neredeyim, parti ne oldu, diye merak ediyorsanız, olayların başına dönmem lazım.

(Şu an filmdeymişsiniz de geriye sarıyormuş gibi hayal edin.)

“Sizin oralarda partiler nasıl olur?" diye sordu Ivan.

Tüm dikkatler bana kesildi. Topu yine bana attı. Yakışıklı ve zenginsin, başkalarına karşı ilgili davranmasan bile insanlar senin etrafında toplanmaya devam eder. İyi olmak veya iyiymiş gibi davranmak zorunda değilsin.

Kafamı iki yana salladım. “Pek parti adamı değilim. Hiç katılmadım. O yüzden yorum yapamayacağım.”

Aslında bizdeki partilerin yarısının öğrenci evine nargile, rakı, uyuşturucu vb. şeyler götürülüp, Müslüm Baba eşliğinde kolların jiletlendiğini anlatsam, parti yerine satanist ayini sanabilirdi.

“Aslında sende tam tersi gibi bir hava var,’’ dedi vücut hatları harikulade olan kız, ''tabii annesine küsmüş küçük bir kız çocuğu gibi bir ifadeye sahip olman haricinde.”

(Okur bayanlarımız karşımdaki şahsı böyle adlandırdığım için hiç alınmasın. Sizlerin de erkekler hakkında neler konuştuğunu biliyorum… Tabii konuştuğunuz şeyleri istiyorsanız siz de anlatabilirsiniz.)

Masadakiler keyifli bir şekilde gülerken sırf eşlik etmek adına sırıttım.

“Siz tanıyın onu, daha ne kötü yönlerini göreceksiniz,” diye şakaya eşlik etti Ivan. “Şimdi. Konumuza dönelim.’’ Ivan üzerimizde göz gezdirdi. ‘‘Tüm okulun unutamayacağı bir parti düzenlemeye kararlıyım. O yüzden bana eşlik edin.’’ Eğildi; çantasından bir not defteri ve kalem çıkarıp masaya koydu. ''Hep beraber liste yapacağız. Sonra gruplara ayrılacağız ve listeleri tamamlayacağız.”

İlgi meraklılarıyla aynı masada bulunmak yetmiyormuş gibi bir de dostluk ayağına kimse Ivan’ın vereceği para kabul etmeyecek. Verilen listeyi kendi ceplerinden tamamlama büyüklüğüne bürünecekler. Cebimde kendime yetecek param yok. O yüzden centilmenlik veya dostluk adı altında bu arkadaşlık bağları ayağına hiç gelemem.

Uzunca planlı bir liste yapıldı. Listenin yapılması için tamı tamına üç saat oturmuştuk. Burada bulunmanın en kötüsü yani ise dahil olmak istemediğin akraba ziyaretine gitmek gibi bir şeydi.

Hesap istendi, kimse Ivan’a tek kuruş ödetmedi. Parayı kim ödeyecek kargaşasına dahil olmadım. Olamam da zaten. Bunun için yeteri kadar samimiyetim yoktu.

Toparlanmak üzere masada kıpırdanmalar oldu.

Ivan ayağa kalktı. "Beautiful, tuvalete gidiyorum, benimle gel.’’ Arkadaşlarına döndü. ‘‘Tuvalette edepsiz şeyler yapacak olabiliriz, bizi dert etmeyin.’’

Ulan kafedeki yabancılar (ve hâlâ okumaya devam eden arkadaşlarımız) yanlış anlayacaklar. Parlak çocuksun zaten. Saçlarım da uzun. Kendimi diz çökmüş bir şekilde tuvalette yakalanmayı hayal etmemeliyim… etmemeliyim…

Pisuarda hacet giderdikten sonra ellerimi yıkadım.

Ivan ciddi geldiği anlaşılır ses tonuyla arkamdan seslendi. "Kabul eder misin emin değilim, yanlış anlamandan korkuyorum, seni tam olarak tanımıyorum ama lütfen bu parayı kabul et.’’

Biliyordum.

“Bu parayı kabul etmemin gururla bir alakası var mı yok mu bilmiyorum,’’ diye sertçe tısladım ondan taraf bakmaksızın, ''cebinde kalsın. Yardımına ihtiyacım yok. Ben hallederim.”

Yine yaptım. Yine gururuma yenik düştüm. Ölsem de, haksızda olsam, darda da olsam huyumdan vazgeçemiyorum.

"Beni yanlış anladın,’’ diye mırıldandı.

"Paranın olması herkese yardım edebileceğin anlamına gelmez.’’

Dışarıda bir araya toplandık; listeler dağıtıldı ve vücudu güzel olan kızla birlikte ayrıldım.

Cebimdeki parayı listeye harcarsam sonrasında büyük sıkıntıya gireceğimi biliyorum. Babam dokuz gün sonra hesabıma para yatıracak. Fakat umurumda değil. Amacım bir şey kanıtlamak değil. Fakirin aç kalması benim sorunum değil. Yani benim paramın olmaması başkasının sorunu olamaz. Herkes hak ettiği hayatı mı yaşar tartışılır, ama herkes hayatında hak ediyorum dediği şeyleri yaşamalı.

“Isabella,” dedi, adını sorduğumda.

Nereli olduğunu sorduğumda Brezilyalı olduğunu söyledi.

(Güzel kıvrımların nereye dayandığını anlamış olduk.)

Listemiz; tabak, kaşık, kase gibi, partilerde bir işe yaramayacak şeyleri kapsıyordu. Liste mali açıdan çok uygundu ancak epey alacağımız için ne kadar tutacağını kestiremedim.

Eşit ödemeyi de geçtim, parayı bu kıza yıkmalıyım.

Bir yandan listeyi toplarken diğer yandan sohbete koyulduk.

Bakışlarını reyonda gezdirirken, “Sevgilin var mı?” diye sordu güzel vücut.

“Olur musun?”

Bakışlarını reyondan ayırmaksızın geniş bir gülümsemeyle ilerlemeye devam etti. “Partiden sonra mı olmamı istersin, yoksa partide olmamızı mı?”

Bu kız cidden fena. Acaba öldüm de cennette test mi ediliyorum? Kesinlikle öyle olmalı. Ben kötü huylu bir melek olsaydım, bir erkeği böyle bir vücutla sınardım.

Sohbetin derinine inmedik ve olaylar farklı yönlere sapmadan listeyi tamamladık.

Ağzına kadar dolu alışveriş arabasıyla karşı karşıyaydım. Kasaya doğru hareketlendikçe sorulara geçiştirir cevaplar veriyordum.

Ödeme için sıraya girdik ve birkaç saniye sonrasında belki de dünyanın en güzel olayı başıma geldi.

Çalan telefonumu coşkuyla açtım.

“Alo? Baba nasılsın? Annem nasıl? İyi misiniz? Hal durum falan nasıl gidiyor?”

Ulan fena sevindim. Kıza para ödeteceğim. Varlıklı görünse de bir centilmenlik beklediğine eminim. Gururluyum, ama sahip olduğum gurur aptalların sahip olduğu gururdan değil.

Yavaşça kasadan uzaklaşırken kız beni süzüyordu.

“Ne oldu lan? Özledin mi bizi şerefsiz. Oğlum güzel haberim var; hesabına para yatırdım.”

Babam dediği günden önce para yolladı… Yine aynı şeyi yapmış olmalı.

“Kumara mı başladın?”

‘‘Tartışmaya yer arıyorsun.’’

Çok para kazanıyormuş gibi bir de kazandığı parayı riske atıyor.

“Teşekkürler,” deyip suratına kapattım.

Babam para yolladığına göre kızla tutarı paylaşabilirim… Çok geç.

Aldığımız malzemeleri poşetlemeye koyulmuş.

“Özür dilerim, Isabella.’’ Oldukça mahcup bir tavır takınmaya çabaladım. ''Böyle bir davranışta bulunmak istememiştim. Ödediğinin yarısını vereyim.”

Umarım istemez. Ben o parayı sadece kendime tasarruflu şekilde ayırırım.

“Önemli değil.’’ Elini önemsiz bir edayla salladı. ''Bilerek yapmadığını biliyorum. Yapsan bile sorun değil. Benim için bu para sadece günlük harcamam.”

Laf mı soktu, yoksa gövde gösterisi mi yaptı emin değilim. Gövde gösterisi içinse gerçekten üzüldüm. Kimse baba parasıyla övünecek kadar vasıfsız bir insan olmamalı.

Ellerimizde poşetlerle on dakikalık yol yürüdük ve nihayetinde Ivan’ın muhteşem villasına (evet havuzlu) vardık. Zile bastım; kafede birlikte oturduğumuz kızlardan biri kapıyı açtı.

Isabella’yla içeri geçip poşetleri bir köşeye bıraktık.

Göz ucuyla Ivan’a baktım; aramızın hâlâ limoni olduğu belliydi.

Ivan benim haricimde diğer herkesin üzerinde göz gezdirdi. Sonra sıkkın bir iç geçirdi. “Partiyi düzenlemek, partide eğlenmekten daha yorucu olacak sanırım.”

                                                                      ***

Göğün ışıltısı yitiyor, koyu mavilik usulca gökyüzünde yayılıyordu.

Saatlerdir süren uğraşın ardından bir parti için düzenlenmesi için gerekli ne varsa tastamam hazırlamıştık.

Biz hazırlıklar yaparken o sıra eve Dj geldi. Sistemini kurması adına ona da yardımcı olmuştuk.

Muhteşem bir parti olacağa benziyordu, öyle görünüyordu, ama canım sıkkındı. Ivan’la aramda olanlardan dolayı mıydı? Sanmıyorum. Ivan’la arkadaş olduğumu düşünmüyorum. En azından kendi bakış açıma göre.

Şarkı sesi yükseldikçe öğrenciler eve akın etmeye başladı. Malikane sahiden bir parti ortamına evrildiğinde, abartılı gençlik filmlerinde gördüğümden farksız bir görüntü oluştuğunu hissettim.

Öğrenciler içiyor, eğleniyor, dans ediyor ve umarsızca sevişiyordu.

Parti bölümünün 2. bölümü de olacakmış. Ben bu konu hakkında bir yorumda bulunmak istemiyorum ama siz konuyu biliyorsunuz. Üşenmiş miş falan… bir gün belki bizi şaşırtır.Belki de ara vermeniz için bu bölümü kısa tutmuş olabilir.

Bu karakter neden bölüm sonlarında sanki haftalık dergiymiş gibi bir sonraki baskıda görüşürüz edasında kapanış yapıyor diye sorgulayabilirsiniz. Haklısınız. Bunun sebebi: Yazarımın aşama aşama nelerden geçtiğini sizlere anlatmak istiyorum. Beraber aşama aşama geçiş yaptığımızı sizle beraber hissetmek istiyorum. Her sayfada bir karakter olarak yaşamımın şekillenmesi heyecan verici. Böyle kapanış konuşmalarına sizi oldukça alıştırdım. Yazarımın bilgi vermek için beni kullandığını falan düşünebilirsiniz fakat asla bu yanılgıya düşmeyin! Beni kimse kullanamaz! Desem yalan olur. Hikayenin kahramanı ben olsam da yazar o. Neyse, çok uzattım. Hayat işte: Yazarım aşırı tembellik hastalığından ölür ve hikaye yarım kalabilir. Gerçi roman yayınlandığına göre tembelden kurtulmayı başaramamışız demektir…

4.Bölüm - Parti #2

Partinin başlamasının üzerinden yarım saat geçti; iki yarım bardak votka içtim ama hâlâ sarhoş değilim. Lisedeki ben böyle şeyler için daha uygundu.

Siktir! Ivan geliyor! Benimle kavga mı edecek? Ederse hemen özür dilemeliyim. Yüzümün zarar görmesindense ezik gibi görünmek daha iyi olur.

Ivan elini boynuma doladı. “Neden eğlenmiyorsun? Bir şey ya da biri canını sıktıysa anlat. Ben senin arkadaşınım.”

Ağzı leş gibi kokuyordu ve kelimeler ağzında yuvarlanıp gidiyordu.

Alkolün doğruluk suyu olduğuna inanırım. Küs olduğumuz için büyük ihtimalle kırgın. O yüzden yanıma gelip benimle konuşmak istedi.

“Sıkıntı yok, teşekkür ederim, Ivan. Ben böyle iyiy-” demeye kalmadan beni sürükledi, garaja sokup kalabalığın tam ortasına attı.

(Bu iş gittikçe gençlik filmlerine benzemeye başladı.)

Beer Pong oyununu bilenleriniz vardır. Bilmiyorsanız araştırarak öğrenmeyin, tecrübe edin!

(Abartıyorum işte yoksa bu oyunun fazla bir numarası yok. Abartmazsak, ucuz şeyleri pahalı göstermezsek, basit romanları nasıl yedirebiliriz, değil mi?)

“Partinin sahibi olarak ben ve arkadaşıma Beer Pong oyununda meydan okuyacak kişiler arıyoruz,” diye bağırdı Ivan, yüksek sesli müziğin eşliğinde.

Kalabalık coşkuyla haykırınca ortaya iki tane muhteşem yakıştırmasına uygun, dört dörtlük, kısrakvari kızlar geldi. Büyük ihtimalle Ivan için geldiler, ama olsun, sonuçta aynı takımdayız. Bana da pastadan pay düşer.

Ivan’a baktığımda ileri geri sallanıyordu.

“Ivan, sen şimdiden sarhoş olmuşsun. Onlar iyi oynarsa ne yapacağız?”

Saçlarını arkaya yatırdı ve mavi gözlerinde muzip bir parıltı belirdi. “Atışları ben yapacağım. Sen de içeceksin.”

O güzel yüzünün altında şeytan yatıyor…

Ivan kaçırdıkça izleyenler alay ediyor, kızlar attıkça coşuyorlardı. On bardaktan üç bardağımız kalmışken, kızların on bardaktan dokuz kalmıştı.

Oyunu kaybetmiştik. Dünyam öyle bir dönüyordu ki yeryüzünü sarstığımı sanacak kadar sarhoştum… sarhoştum galiba… Cümleleri düzgün kuramamak, sebepsizce gülme isteği, dünyanın bir çan misali sallanması; bunlar sarhoşluk belirtileriyse, evet, sarhoş olmuş olmalıyım.

Ivan’la kol kola, sarıla sarıla dans ediyorduk.

“Ivan… Oradaki tepkim aşırıydı.”

(Alkol söyletiyor.)

Omzuma dostane bir yumruk attı. "Arkadaşlarlıklar arasında böyle olur,’’ deyip sırıttı. ‘‘Sen özür dileme problemlisin ama ben özür dilerim: Sarhoş olmanı istediğim için bilerek iyi atmıyordum.’’

Gülümsedim. “Biliyorum.”

Kalabalık villanın arka bahçesinde eğleniyordu ve Ivan ile ben birbirimize kollarımızı dolayıp bir köşeye çöktük.

“Beautiful,’’ dedi Ivan, ''okul bitene kadar arkadaşlığımız hiç bitmesin. En iyi arkadaşım ol.”

Samimiyete karşı alerjim var. Anlamını bildiğim, ama ilk defa tecrübe ettiğim duygular hissettirdi. Lisede arkadaş sandığım insanlar aslında komik ve eğlenceli olduğum için etrafımda toplanıyordu… fakat şimdi beni gerçek benliğimle kabul eden biri…

Gözlerime yaşlar doldu ve bunun sebebi alkolün aşıladığı melankoli.

Ivan işaret parmağını villasının çatısına doğrulttu. "Bak! Herkes yapıyor, biz de yapalım.’’

Çatıya çıkmış öğrenciler bir bir havuza zıplıyordu.

"Ne gerek var,’’ dedim. ‘‘Alkollüyken denemeyelim. Hem onlar havuza nasıl çakılmıyor?’’

(Yazarın açığını yakaladım.)

"Adrenalin ve heyecanı her zaman kapımızı çalmaz.’’ Omuzlarımdan sarstı. ‘‘Her zaman genç olarak kalamayacağız. Bazı anlarda doğru ne geliyorsa onu yapmalısın. Hadi, yapalım!’’

Coşkusuna kapılmamak elde değildi. "Yapalım!’’ diye haykırdım.

Çatıya çıktığımızda dünyaya tepeden bakıyormuşuz gibi hissettim.

Öğrenciler yarın yokmuşçasına eğleniyordu.

Ivan bir elinde birayla diğer elinde mikrofonla kalabalığa seslendi: “Partime katılıp beni onore ettiğiniz için teşekkürlerimi sunuyorum!’’ diye coşkuyla haykırdı. ''Umarım eğlenmişinizdir diye sormuyorum, eğlendiğinizi biliyorum!"

Nerede ne yapılması gerektiğini iyi biliyor.

"Bütün yılımızın da böyle geçmesi dileğiyle, bu birayı dostumla tokuşturmadan kaldırmadan önce son sözü ona bırakıyorum.’’ Ivan mikrofonu bana uzattı.

Tüm odaklar üzerime çevrildi; böyle olduğunda ışık görmüş tavşan gibi kalakalırım. Sahtelere ve sahnelere karşı fobim var.

Niye her seferinde beni gözler önüne atıyor? İlgi çekmeyi sevmediğimi bildiği için bundan zevk alıyor olmalı.

Genzimi temizledim. “Hiçbiriniz, hiç kimse umurumda değil,’’ diye başladım sözlerime. ''Bu partide neden olduğuma dair bir fikrim yok ama bugün eğlendiğimi söylemek isterim. O yüzden herkes elindeki bardağı bugünü eğlenmeye değer kılan insanlar için kaldırsın.”

Övünmek gibi olmasın ama güzel konuşmaydı. Takdir ettim.

Öğrenciler bardaklarını kaldırırken dost, yabancı ayırmaksızın birbirleriyle bardaklarını tokuşturdular.

Ivan ile ben de bardaklarımızı tokuşturduk.

Ardından, “Atla! Atla!” diye tezahüratlar yükselmeye başladı.

Ivan dibi görmüş plastik bardağı aşağı fırlattı, “Aşağıda görüşürüz!” diye çığırdı ve kayan parlak bir yıldız gibi aşağı doğru süzüldü.

Ivan havuza çakılınca şevkli bir uğultu yükseldi; havuzun suyu beyaz dalgalar köpürür, baloncuklar öğürürken, Ivan suyun yüzeyine çıkıp coşkulu bir çığlık attı.

Tezahüratların yeni hedefi ben olmuştum.

Böyle şeylerde gaza gelecek birisi değilim, lakin çatıdaydım: Korkuyor olsam bile içten içe istediğim anlamına geliyordu.

Şöyle bir aşağı baktım. Yükseklik korkum vardı ama alkolün etkisiyle gereksiz bir cesaretle kaynıyordu kanım. Nefesimi tuttum ve havuza denk geleceğimi umarak zıpladım; gürültülü bağırışmalar, vızıltı yapan bir arıya, uğultulu bir rüzgara benzer bir almıştı: Uçtuğum hissine kapılmamıştım, ama bir kuş kadar özgür olduğumu hissediyordum.

Hayatımda ilk defa kendimi bu kadar özgür hissediyordum. Ivan haklıydı. Adrenalin, korku, yaşam ve ölümün ucunda tecrübeler edinmek… Eşsiz bir deneyimdi.

Suya çakıldım ve suya girmemle birlikte tüm coşkulu sesler boğuklaştı.

Neye sarılıyorum ben? Sıcak ve mükemmel hissettiriyor. Sanki bir daha hiçbir kötülük yaşamayacakmışım gibi. Neredeyim? Gözlerimi açtım. Bu kız kim?! Ne oluyor lan! İkimiz de çıplağız! Bu o, Küt Saçlı Kız! En son havuza atladığımı hatırlıyorum. Olaylar nasıl buraya gelmiş olabilir?

“Saat kaç?” diye mahmur bir ses işittim, sarılır vaziyette uyukladığım kızdan.

Utanıyorum. İlk defa böyle bir şey başıma geldi ve ben bu anı hatırlamıyorum.

Duvardaki saate baktım. "Okula iki saat var.’’

“Bırakma beni.’’ Göğsünü sarmalamış olduğum kolumu öptü. ''Sarıl. Beraber uyuyalım.”

Kalbim… Galiba gidiyorum. Masum bir surata yerleştirilmiş kızgın bir ifade gibiydi sesi.

Söylediğine itaat ettim.

(Bu arada roman yetişkinler içindi hatırlatmış olayım. Sonra bu karakter ne yapıyor, yatak falan ne oluyoruz demeyin. Ben sadece basit bir karakterim. Şikayetiniz varsa yazarımla iletişime geçin.)

“Dün geceki yaşananları unutmalı mıyız?” diye mırıldandı.

"Havuzdan sonrasını hatırlamıyorum,’’ dedim. ‘‘Ama yaşananlar kötü gözükmüyor.’’

Ufak yüzünü bana çevirdi. "Ciddiyim.’’

‘‘Gerçekten hatırlamıyorum.’’

‘‘O zaman hatırladığında konuşuruz.’’

Göz göze, burun burunaydık; nefeslerimiz birbirine karışıyordu.

Yüzümün kızardığını tutuşan yanaklarımdan hissedebiliyordum.

Gözleri… Neden öyle bakıyordu?

“Kimin odasındayız?” diye sordum.

“Ivan’ın odasında. Anahtarı istedim ve konu sen olunca yadırgamadı.”

Ivan bana karşı gizli duygular mı besliyor? Benim için olduğunu öğrenince neden hemen veriyorsun! Aslında buna sinirlenmeme gerek yok. İyi iş parlak çocuk, böyle devam.

“Gitmemiz lazım.’’ Yorganı üzerinden savurup çıplak ayaklarını zemine bastı. ''Okula hazırlanmalıyız.”

Hazırlıksız yakalandım. Göğüslerini gördüm… görüyorum… şu an hala radarımdalar… Hadi artık giyinsen falan diyorum.

Biraz daha yavaş giyinebilirdi…

Odanın kilitli kapısını açtı. "Sonra görüşürüz.’’

Merdivenlerden usulca inişini dinledim.

Hatırlamam gereken birçok şey var. Muhtemelen ve şahsi kanaatime göre güzel geçmiş gecemi hatırlamaya çalışmayı şimdilik bir kenara bırakmalıyım.

Giyinip hazırlandıktan sonra odadan çıktım.

Adımlarım dış kapının eşiğini geçtiğinde gün ışığı gözümü kamaştırdı; bahçe kapısının hemen önünde ise Ivan’ı duruyordu.

“Beautiful!’’ Gülümsemesindeki hınzır takdiri seçebiliyordum. ''Güzel bir sabaha uyanmışsın anlaşılan. Umarım gecen güzel geçmiştir.”

Ivan’a doğru ilerledim. “Havuzdan sonrasını hatırlamıyorum.”

“Kötü olmuş.’’ Muzipçe gülümserken başını iki yana salladı. ''Senin adına gecenin başlangıcıydı. Gözüne hiç bakmadın mı?”

Ivan elimi sağ gözüme değdirdi; hafif bir sızlamayla irkildim.

Ivan elini omzuma koydu. "Senin gibi bir pısırığa göre etkileyici bir olaydı.’’ Sırıttı. “Kız için kavga ettin.’’ Derin bir iç çekti ve bakışlarıyla, içi en az zihnim kadar karmaşa içerisinde olan evi taradı. ‘‘Sonra anlatırım. Sızmış olanları evlerine göndermem lazım. Birçok iş var. Bugün okuldan sonra burada buluşalım.’’ İşaret parmağını suratıma doğrulttu. ''Bu işten paçayı sıyıramazsın.”

Omzuma dostane bir şekilde dokunup yanımdan geçti ve eve girip gözden kayboldu.

Geceye dair aklımda birçok soru varken usulca eve yollandım.

‘‘Parti bölümünü sonunda okuyup bitirdim!’’ dediğinizi duyar gibi değilim. Duyamam. Ben bir karakterim. Yazarıma teşekkür ederim, kendi adıma güzel bir bölüm olmuş… sanırım. Bölüm sonu muhabbetlerine oldukça alıştım. Hoşuma gitmiyor değil. Bu bölüm sonuların amacı aslında yazarımı beni biraz daha yaşatmasına teşvik etmekti ama bu bölüm oldukça geç yazılınca ona laf atmaya korkar oldum. (Tabii ki ne kadar süre yazmaya ara verdiğini bilmiyorsunuzdur.) O yüzden kendinize iyi bakın, ya da bakmayın, umurumda değil. Görüşmemek üzere.

5.Bölüm - Maziden Gelen Yitik Parçalar

“Kızın bileğini bırak. Seninle gelmek istemiyor. Sıkıntı çıkarma.”

“Sana mı kaldı bunu söylemek, bebek surat.”

“Senin gibi ork suratlı olmaktan daha iyidir en azından,” dedikten sonra yüzümde hissettiğim tek şey gözüme yediğim yumruk oldu.

"Dün geceki partinizin etkisinden uyanamamış bir arkadaş görüyorum.’’

Kafamı sıradan kaldırdım; nükteli sözün hedefi muhtemelden öte bendim.

Herkes kikir kikir tabii, dün gece ne yaşadılarsa.

Sınıfta olduğumu hatırladım. Küt Saçlı Kız’la bakışlarımız anlık buluşunca bakışlarımızı zıt yönlere kaçırdık.

"Malzemeleri getirmene puan vermiyoruz,’’ dedi Sillian, bana hitaben. ‘‘Maalesef işaret fişeğim de yok. Sahne senin.’’

Ben dün gece zaten fişeğin ta kendisiydim.

Sınıftaki yüzler üzerime çevrilmişken bir bahane üretemeden bir aptal gibi bakakaldım.

Sillian hoca sınıfa döndü, “Anlaşılan dün geceki büyük partiden sonra kimsenin bir şey yapamayacağı kesin,’’ diye hararetle söylendi. ''Yarın hepinizin tam puan almasını istiyorum. Şimdilik serbestsiniz.”

Tüm sınıf Sillian hocaya tezahürat yapıp alkış tuttu.

Yapılan şaklabanlıklar bir yana gerçekten kral hareket.

Sınıf serbestti; bazıları arkadaşlarıyla dünkü partiyi konuşmaya başladı, kimisi başını masanın üzerine uzattığı eline koydu uyudu, bense başımı çevirip bakışlarımı pencerenin ardına diktim ve dünü hatırlamaya çalıştım.

"Dün geceki kavgan çok fenaydı. Ivan olmasa belki de daha fena dayak yiyebilirdin.’’

Yan sıramdan işitmiştim bu cümleleri.

Döndüğümde bana cilveli bir şekilde sırıtan esmer bir kız gördüm. “Evet,” diyerek geçiştirilmiş bir cevap verdim.

Ivan beni mi korumuş? Bunu da partisi gibi gösteriş için yapmıştır. Alkolün etkisindeyken arkadaşı gibi davranmıştım. Ciddiye almış olmalı.

Gözüme aldığım yumruktan sonra yere kapaklandım.

“Benim partimde benim arkadaşıma ne yaptığını sanıyorsun!”

Ivan bu sözleri sarf ettikten sonra, gözüme yumruk indiren çocuğa kafa attı. Kalabalık toplanıp araya girince Ivan beni ayağa kaldırdı.

"İyi misin Beautiful? Güzel yüzüne bir şey olsun istemezdim,” dedi sırıtarak.

(Eğer kitabı okuyan bayanlarımız varsa, beni Ivan’la ‘shipleyebilir’, izin veriyorum.)

Elimi sızlayan gözüme kavuşturdum; aşık bir bakire misali yanıyor ve sızlıyordu.

“Ya bu partiden siktir olup gidersin, ya da arkadaşımdan ve kızdan özür dilersin.”

Çocuk kanayan burnuna elini tutuşturmuş bir halde ayaklandı.

"Özür dilerim,’’ dedi acı içinde inleyerek. ‘‘Haklısınız. Hatamı mazur görün. Alkolün etkisiyle kendime hakim olamadım.’’

Başımla özrünü onayladım. Küt Saçlı Kız da aynı şekilde karşılık verdi.

Küt Saçlı Kız bana döndü. "Benim yüzümden oldu. Kusura bakma,’’ gözlerini devirdi, ‘'Beautiful.’’

O vurgu… Ulan Ivan.

Küt Saçlı Kız elimden tuttu. ''İlk yardım çantasını alıp gözüne pansuman yapalım."

Küt Saçlı’yla beraber lavabonun yolunu tuttuk.

Kendimi onun yüzüne bakarken, gözüme pansuman yapılırken buldum.

“Uyan. Ders bitti.”

Kafamı kaldırdım: Küt Saçlı Kız.

“Hadi, beraber yürüyelim.”

"Olur.’’

Okuldan çıkalı beş dakika oldu. İkimiz de tek kelime etmedik. Acaba dün gece ne olmuş olabilir. Gerçi yaşadığımızdan daha büyüğü olamaz herhalde, o kadar da değil yani. Olur aslında. Ivan’la ben olmuş olabilir! Sikeyim. Yine hayal ettim.

Küt Saçlı Kız aniden duraksadı. “O sözünde ciddi miydin?”

“Hangi sözüm?”

“Hatırlamıyorsun…”

Ne sözü lan? Erkek sözü falansa ben öyle saçmalıklara inanmam.

Tutmam da zaten.

Normal sözü de tutmam aslında.

Küt Saçlı Kız yol ayrımını işaret etti. “Benim buradan gitmem lazım. Part-time iş buldum. Geç kalmak istemiyorum.”

“Tamam, görüşürüz,” diyebildim sadece.

Gözlerinden ve sözlerinden buram buram hüzün yayılıyordu. Neden? Ne olmuş olabilir? Eğer kötü bir şey yapsaydım olay oraya gelmezdi. Ama sorun ne? Neden gözleri ve sözleri kalbimde hüzünlü bir meltem estiriyor?

"Böyle de pek bir romantik oldu. Biraz da klişe sanki… Biraz değil bayağı klişe aslında.’’ Pansuman yaparken gözlerime saliselik bir bakış atıp gülümsedi.

“O çocuk seni tanıyordu,’’ dedim. ''Niçin tartıştınız?”

Çehresindeki ılımlı ifade soldu ve ciddiyetle kasıldı. “Benimle aynı yerden geldi…”

Devamını anlatmakta tereddüt ediyordu, fakat anlatmak için kıvrandığına yemin edebilirim.

“İstiyorsan anlatmak zorunda değils-” demeye kalmadan sözümü kesip anlatmaya devam etti.

“Çocukluk arkadaşıyız. Annem ve babam trafik kazasında öldüğünden beri sevgilimmiş gibi beni sahipleniyor.”

Yutkunamadım. Keşke sormasaydım. Anlatmak istediğini fark etmiştim ancak gerçeği öğrenmeye hazır değildim.

“Sen sormadan söyleyeyim: Ben 3. sınıftayken öldüler.’’ İlk yardım çantasından çıkardığı kremi gözümdeki şişliğe sürmeye koyuldu. (Umarım ne yaptığını biliyordur.) ''Beni teyzem büyüttü. O da bizim mahallemizde oturuyordu. O yüzden bana acıyıp hep beni korurdu, bana bir şey olmasına izin vermezdi.”

“Hayatında önemli bir yeri varmış,’’ diye mırıldandım. ''Kavga etmenize üzüldüm.”

O yakınlıkta bir şey fark ettim: İçten, nefes kesici ve çarpıcı; gözleri gece göğü misali sükut, duru bir su kadar berraktı. Ağırbaşlılığı ve olgunluğu gözlerinde seçebilmiştim.

Küt Saçlı Kız kaçamak bir bakış attı, muziplik olması adına gözümdeki şişliğe hafifçe bastırdı ve acı içinde tıslamama neden oldu; gözlerimiz buluştuğunda gülümsedik.

Yumuşak, narin elini indirdi. “Bitti.”

Başımızı ayrı yerlere çevirdik. Bu, o andı, biliyorum, ama heyecanlıydım, çekiniyordum ve tecrübesizdim.

"Teşekkürler,’’ deyip ayağa kalktım. ‘‘İçeri geçelim.’’

Küt Saçlı Kız bileğimden yakaladı.

Başımı çevirdiğim anda dudakları dudaklarımla buluştu.

(Girdik yine o kanallara. Bu son uyarım: Bana değil, şikayetleri yazara iletin.)

Dudaklarımız bir oldu. Bedenlerimiz bir sarmaşık misali birbirine dolandı. Öylece kalakaldık.

Hayatımda ilk defa biri tarafından sahiplenilmiş gibi hissediyordum.

Dudaklarımız ayrıldı; ellerim yanağında, elleri yanağımdaydı. Alnını alnıma dayamıştı. Göğüslerimiz yükselip alçalıyordu.

“Alkolün etkisi,’’ diye heyecanla bir halde mırıldandı. ''İçeri geçelim. Ne yaptığımı bilmiyorum.”

Yanımdan geçip giderken onun gitmesine engel oldum: Bu sefer onun dudaklarına atılma cüretinde ben bulundum.

Elleri yanağımı okşuyor, baş parmağını dudağımda sürttürüyordu.

Soluğu, bedeni, sıcacıktı…

Gülümsedi. Alt dudağını ısırıp başını iki yana salladı. Sonra yakalarımdan kavradı. “Yapmamalıyız.”

Gözlerimin içine aksini iddia ederek bakıyordu.

Elimin tersiyle yanağını okşadım. "Eğer gerçekten istemiyorsan, yapmayalım.’’

“İstiyorum.”

Bana yukarı çıkmamı ve onu beklememi söyledi.

Dediğine harfiyen uydum.

Yanıma çıkageldiğinde elinde anahtar vardı. Ivan’ın odasının kapısını açtı. İçeri girmemi bekler şekilde kapıda dikildi.

İçeri geçtim ve kapıyı üstümüze kilitledi.

Yatağa oturdum. Küt Saçlı Kız usul usul üzerime gelirken önümde durdu. Sonra kucağıma oturdu.

(Girme işte oralara girme.)

"Ben…’’ diye geveledi Küt Saçlı Kız. ‘‘Bakireyim.’’

İşte bu, bende ufak çaplı bir şok etkisi yaratmıştı.

Nasıl böylesine güzel bir kızı kimse kapmamış. Üstüne Avrupalı yahu!

Çenesinin kenarından öptüm. "Ben de öyle.’’

Küt Saçlı Kız’ın omuzları biraz olsun gevşemişti.

“Ailemi kaybettiğimden beri hayatımda aradığım tek şey doğru erkeği bulmaktı.”

“Senin için yanlış erkeksem bile doğru olduğuma inandırmak için elimden geleni yaparım.”

Dudakları dudağıma, göğsü göğsüme değdiğinde, yatağın üzerine serildik.

Telefon sesine irkilerek gözlerimi açtım: Arayan kişi Ivan.

Telefonu kulağıma götürdüm. "Ivan.’’

“Gelmene gerek yok,’’ dedi Ivan. ''Bu kasırga senin gibi narin birini uçurur, Beautiful.”

“Ne kasırgası, nereye geleyim?” Neyi kast ettiğini hatırlamaya çalışıyordum.

"Evde buluşuruz demiştim ya?’’ Ivan iç geçirdi. ‘‘Hafıza problemlerinle uğraşmak çok yorucu bir hal alacak gibi.’’

“Boş ver onu,’’ dedim sabırsızca. ''Sende dün geceki kızın telefon numarası var mı?”

"Bende yok ama bulabilirim.’’

"Tamam, bekliyorum,’’ dedim, ses tonumdaki sabırsızlığın ve gerginliği kavramasını umarak.

Dakikalarca evimin ufak salonunu arşınladım.

Kendimden nefret ediyorum.

Hazlarım yüzünden verdiğim söze bak!

Kendimi kaburgalarımdan çivileyesim var.

Öyle bir kızın duygularıyla nasıl oynayabilirim…

Kullandım onu.

Sorumluluk sahibi olmaya hazır değilim.

Başlarda hoşlandığımı düşünüyordum, elde edince öyle olmadığını fark etmeye başladım.

Belki de aşırı stresten ötürü böyle düşünüyorum olmalıyım.

Onunla konuşmam lazım…

Beklediğim mesajı aldığım gibi onu aradım. “Neredesin?”

“Beautiful, sen misin?” Gürleyen rüzgar sesini acımasızca bastırıyordu.

"Evet,” dedim, sabırsızca meseleye varmak isterken.

“İşten çıktım. Çok kötü sağanak var. Eve doğru gidiyorum. Ne oldu?”

“Şu an neredesin? Geliyorum.”

Ne ara üstümü ve ayakkabımı giyip kendimi sokağa attım bilmiyorum.

"Warm kafenin altına sığındım.’’

Ivan’la takıldığım yer.

“Bekle orada, geliyorum,” dedikten sonra ne diyeceğini beklemeden telefonu kapattım.

Yağmurun altında delicesine koşuyordum.

Neden?

Bu bacaklar onu görmek için mi didiniyordu?

Yoksa onu kullanma pişmanlığımı dile getirmem için çabalıyor muydu?

Duygularım darmadağın.

Rüzgar hiddetliydi ve yağmur damlacıklarını suratıma çarparak beni hırpalıyordu. Fakat harap olmuş bedenimden daha kötüsü varsa, o da kalbimdeki adlandıramadığım duyguydu.

Warm kafeye vardığımda ben yağmurun altında, Küt Saçlı Kız ise saçağın altındaydı.

Gözlerimiz buluştu.

"Hatırladım.’’

Bana doğru yürümeye başladı.

Gözleri büyük bir aşkla bakıyordu. Buna yemin edebilirim.

“Unutmalı mıyız?”

Saçları kafasına yapışmıştı.

Kafamı yukarı aşağı salladım. "Unutmalıyız.’’

"Demek öyle.’’ Başını aşağı düşürdü. “Haklısın. Alkollüydük. Doğru olanı unutmak.”

Sesi titriyordu.

O an bir şey öğrendim: Kazandan boşalırcasına yağan yağmurun altında bile keder gözyaşları kendini gizleyemiyordu.