Tanrıların İzinde


(Basilius) #1

Siyah taşların arasından içeri dolan rüzgarın uğultusu, iliklerine kadar korkutuyordu onu. Gözlerini bir türlü duvarlara yansıyan gölgelerden alamıyordu. Dışarıda kopan fırtına, sanki göğsünün içinde kopuyordu. Kulakları rüzgarın, gözleri ise gölgelerin peşinde olduğu kadar, efendisinin de peşindeydi. Köşede yanan ateşin çıtırtılarına karıştı adamın gür sesi.

“Bana şunun kürkünü getir.”

Eski tahtalarla yamalı kapının üzerine asılmış tilki kürküne ilişti gözleri. Kapıya doğru yürürken, memleketi geldi aklına. Sanki ateşin zoraki aydınlattığı şu yerden dışarı adımını atsa, elleriyle yaptığı çiçek bahçelerine gidecek ve topladığı çiçekleri annesinin kucağına bırakacaktı. Şafak vakti gibiydi bahçesi. Küçük tepelerden birinin üzerinde durur, güneşin doğuşunu seyredermiş gibi bahçesindeki nergisleri seyrederdi. Nergislere uzanırmış gibi incecik parmaklarını kürke uzattı ve duraksadı. Gözleri doldu.

"Acele et!"

Adamın uğultulu sesinden korkup, olduğu yerde sıçradı. Gözlerindeki nemi koluna sildi. Odanın diğer ucunda, sırtı kapıya dönük biçimde oturan adama döndü. Başını öne eğip, hızlı adımlarla adamın ensesine kadar yürüdü. Dizlerinin üzerine çöktü. Öne eğilerek, iki eliyle kürkü adama doğru uzattı. Ellerinin titremesine engel olamıyordu.

“Buyurun efendim.”

Adam kürkü aldı. Önünde duran beşikteki kocaman gözleriyle kendisini izleyen bebeği kürkle sardı. Arkasında duran kıza doğru döndü.

“Korkuyor musun?”

Yüzünü adama doğru çevirdi. Gözlerindeki korkuyu bir kör bile görebilirdi. Sesini çıkaramayıp, yutkundu. Onaylarcasına başını öne eğdi. Adam iki eli ile bebeği havaya kaldırarak, gözlerinin içine doğru keskin keskin baktı.

“Güneş insanlarının da kaderi budur. Seçme şansları yoktur. Kaderlerinde köle olmak var.”

Bebeği kızın kollarına bıraktı. Ayağa kalktı. Beşiğin kenarında duran büyük siyah baltasını alıp, geri döndü. Kızın yanından geçerek, kapıya doğru yürüdü. Adamın peşinden kız da ayağa kalktı. Kucağında tuttuğu bebeğin sıcaklığı korkularını biraz olsun dindirdi. Etrafında gördüğü tek masum şey bu bebekti. Hayatı boyunca epey bebek görmüştü. Ama bu onlardan farklıydı. Başının üzerinde duran bir tutam kızıl saç, bulutları andıran beyaz teni ve kocaman mavi gözleri, onu kız için diğer bebeklerden farklı kılıyordu. Adam kapının sürgüsünü çekti. Başını hafifçe yana çevirdi. Diyeceklerini kızın duymasını istiyordu.

“Senin kaderinde, kaderlerini seçenleri görmek varmış.”

Kapı büyük bir gıcırtıyla açıldı. Dışarı çıkan adamın peşinden kız da dışarı çıktı. Yüzüne vuran yağmur damlaları canını acıtıyordu. Gözlerini açmakta zorlanıyor, soğuk esen rüzgar tenini ısırıyordu. Bu güçlüğe rağmen, diğer kulübelerin telaşını da görebiliyordu. Keskin hatlı, sert bakışlı adamların ve onlara benzer kadınların gürültüleri arasında, kendisi gibi yorgun ve korkmuş görünen diğer kölelerin suskun koşuşturmacasını izledi. Eyerlenen atlar, demircinin önünde bilenen büyük korkunç baltalar, tekerlekleri çakılan arabalar ve o arabalara yüklenen onlarca kürk, fıçı. Kölelerin koşuşturmacasına alışıktı. Ancak bu kalabalığı ilk kez görüyordu. Ensesinde soğuk bir nefes hissetti.

“Hazır mısın?”

Korkudan neredeyse küçük dilini yutacaktı. Telaşla efendisine başını salladı. Çamurun içinde meydana doğru yürüdüler. Meydanda toplanan kalabalık, gözlerini adama dikmiş bekliyordu. Adam, demircinin önündeki tahta basamaklardan birine çıktı. Etraftakileri sayarcasına gözlerini süzdü. Baltasını havaya kaldırarak:

Kızıl yıldız gökte. Bizleri gözlüyor!

Yağmurun ve rüzgarın gürültüsünü bastıran bu ses, kalabalık tarafından çığlıklarla karşılandı. Baltalarını göğe kaldırıyor, coşkuyla haykırıyorlardı:

"Kızıl Yıldıza!"
"Kızıl Yıldız için!"

Basamağın üzerinde gururla etrafı izleyip kutlama yapan adamın yanına yaşlı bir adam geldi. Bu ihtiyarın dahi yüzüne yaşama sevinci gelmiş, gözlerindeki küçük ışıltı büyümüştü. Yaşlı adam hafifçe eğildi. Sesi gür ve neşeliydi:

“Hazırlar efendi Varduna.”

Yaşlı adamın sesini duyan kalabalık, birden sessizliğe gömüldü. Az evvel çığlık çığlığa kutlama yapan yüzlerce kişi gitmiş, yerine hayatlarının gözcülüğünü yapan ceylanlar misali sessiz ve dikkatli bir güruh gelmişti. Varduna sol elini kaldırarak meydanı işaret etti. Kendinden emin adımlarla kalabalığı yararak meydana doğru ilerledi. Kalabalığın arasında duran kölesine eliyle işaret ederek, yanına gelmesini istedi. Kız, kucağındaki bebek ile birlikte Varduna’nın yanına geldi. Olan bitene anlam veremiyordu. Meydana, kucaklarında bebekler olan bir grup insan daha geldi. Hepsi Varduna’nın yanında sırayla durdular. Sessizliği bozan tek şey, yağmurun ve rüzgarın sesine karışan bebeklerin ağlama sesiydi. Varduna bir adım öne çıkarak baltasının başını ayaklarının dibine koydu ve iki elini kabzasına yerleştirdi. Gür sesiyle haykırdı:

"Dokuz bebek. Dokuz kader. Dokuz kurban. Kızıl Yıldıza armağanımız olsun!"

Kalabalık ayaklarını ve silahlarını yere vuruyor, Varduna’yı gururla izliyordu. Meydanda bekleyenlerin yanına, dokuz köle yaka paça getirildi. Hepsi ağlıyor, Varduna’dan merhamet diliyordu. Kalabalığın gürültüsünün içinde sesleri yitip gidiyordu. Çaresizce Varduna’nın ayaklarına kapanan bir köleyi, kucağında bebek ile bekleyen bir kadın tutarak önüne çekti. Kölelerin hepsi, bebekleri taşıyanların önünde diz çöktürüldü. Varduna sıranın sonuna doğru yürüdü. Baltasını kölenin başında duran adama verdi. Belindeki bıçağı çıkardı. Sol elini çaresizce diz çökmüş kölenin alnına koydu. Gözlerini kapatarak mırıldandı. Hızlı bir darbeyle kölenin boğazını kesti. Zavallı adamın boğazından dökülen kanlar, önünde diz çöktüğü adamın çizmelerine doluyordu. Adam akan kandan bir avuç alıp, kucağındaki bebeğin yüzüne sürdü. Varduna bu işi sırayla her bir köleye yaptı. Sıra son olarak kendi kölesinin önünde duran adama geldi. Sol elini adamın alnına koydu. Bir anlığına kendi kölesine baktı. Zavallı kız sanki orada değildi. Böyle bir şeyi hayatı boyunca ne görmüş, ne de duymuştu. Varduna gözlerini kapattı ve mırıldandı:

“Bir hayat, bir kader. Onu, bu adamın hayatıyla kutsa.”

Sözlerini bitirir bitirmez bıçağı büyük bir hızla çekti. Adamın boğazından dökülen kanın sesini duyan kız, olduğu yere yığıldı. Neredeyse kucağındaki bebeği düşürüyordu. Yüzünde yaşadığı korkuyu meydandaki herkes görebiliyordu. Ağzı açık, gözleri büyümüş ve nefes alıp vermekte zorlanan kız, başını kaldırıp Varduna’ya baktı. Kendi kendine soruyordu." Neden?" Sesi çıkabilseydi, bu soruyu Varduna’ya da sorabilirdi. Belki de ona saldırır ya da yaşadığı tüm bu korku ve dehşeti sonlandırmak için Varduna’nın elindeki bıçağı alıp kendi hayatını sonlandırırdı. Hiçbir şey yapamadı. Yağmurun oluşturduğu su birikintisine dolmuş kandan bir avuç aldı, bebeğin yüzüne sürdü. Varduna eğilip kızı omuzlarından tutarak ayağa kaldırdı. Kızın kucağında duran bebeğin yüzündeki kana baktı ve gülümsedi. Gözlerini kölesinin gözlerine çevirdi:

“Kızıl Yıldız gelir, bir hayat verir ve bir hayat alır. Bugün senin hayatını almadığı için sevin Nabu.”

Varduna sırtını döndü, yağmurun altında bekleyen kalabalığın arasına karıştı. Kucağındaki bebek ile meydanın ortasında kalakalan Nabu, artık üşümüyordu. Gözlerindeki yaşlar yağmur damlalarına, o damlalar yerdeki kanlı çamura karışıyordu.


#2

Emeğine sağlık, devamını bekleyeceğim. Merak uyandırıcı bir içeriğe ve akıcı bir dile sahip. :slightly_smiling_face:


(Deniz) #3

Çok iyi gerçekten emeğinize sağlık.


(Basilius) #4

Değerli yorumun için çok teşekkür ederim. Uzun süredir kafamda kurduğum hikayeyi, yavaş yavaş yazayım dedim. Eksiğimi, yanlışımı ya da " bu buraya hiç olmamış yaa " gibi önerilerini eksik etme. :slight_smile:


(Basilius) #5

Okuyan gözlerinize sağlık. Avatar ve nickini görünce aklıma geldi. Bu bölümü başından sonuna kadar God Of War - Memories Of Mother dinleyerek yazdım. :slight_smile:


(Hiçliğin bekçisi…) #6

Merhaba,
Öncelikle belirtmek isterim ki çok beğendim. Sadece beni rahatsız eden bir konu var onu dile getirmek isterim. Umarım beni yanlış anlamazsınız.

Betimleme biraz eksikti. Belki betimlemeler daha çoğaltılabilir ama asıl olay betimlemenin dili konusu. Diyaloglar çok destansı duruyor. Şaşalı duruyor. Öyle de olması lazım zaten. Bir tören sonuçta ama ondan sonra gelen kısım bu destansılıktan sonra çok sıradan kalıyor. İkisi arasındaki denge sanırım benim dikkatimi dağıtan. Bir an kendimi superman gibi hissederken bir an çok ezik hissettim. :smiley: Daha da net anlatmaya çalışayım kendimi çünkü beğendim öykünüzü ve kesinlikle ufak tefek dokunuşlarla harika olabileceğini düşünüyorum.

Destansı anlatım, çok güzel. Göklerde uçuyorum…

Sıradan anlatım. Yüzümü ekşitiyorum. Neden? Orada yaka paça sanırım çok modern kalıyor ya da “Kalabalığın gürültüsünün içinde sesleri yitip gidiyordu.” cümlesi çok sade. Daha ağdalı bir anlatım, daha şaşalı bir betimleme bekliyorum burada. İster istemez bunu görmek istiyorum.

"Kalabalığın ayaklarını yere vurmasıyla toprak sarsılıyor, ellerindeki silahlarla toprağın feryadına eşlik ediyor, Varduna’yı saygıyla ve gururla selamlıyorlardı. Tam da bu sırada meydandaki kalabalıkta ritmi değiştiren bir hareketlenme oldu… gibi. Yani bir parça epik anlatım bu hikayenize harika gider. Ben şu anda aklıma gelen ve en uygun kelimeleri yazarak bir örnek sundum. Tabii siz üstünden geçmeyi düşünürseniz eğer daha da iyisini yapabilirsiniz. Benim tek eleştireceğim nokta buydu. Onun dışında gayet beğendim ama daha epik bir anlatımı tercih ederdim.

Umarım kırılmamışsınızdır. Hoşça kalın.


(Basilius) #7

Desteğiniz için çok teşekkür ederim. Hikayedeki karakterlerin oturduğu temel mantığı henüz açıklayamadığım ya da bunu belirtemediğim için, bu gibi problemler yaşanabilir. Sizin katkınız da çok hoşuma gitti. Ancak kölelerin meydana getirilmesi sahnesini Varduna’nın gözünden göstermek istedim. Onlar için bu olay tamamen sıradan ve hiç önemi yok. Bu sahneyi Nabu’nun gözünden yazmak isteseydim, kölelerin kapıldığı dehşeti ve kalabalığın coşkusunu daha fazla ön plana çıkarabilirdim. Aslında benim kafamda sahne çok net olduğu için, sanırım doğru kurguyu yapamadım. Sonuçta bu hikayeyi okuyacakların kafasında benim anlattıklarımdan başka bir şey yok, olamaz.

Hikayeyi kısa diyaloglarla, uzun bölümler halinde ilerletmek istiyorum. Yani 200 bölümlük bir hikaye olduğunu düşünün bunun. Anlatım dilini Yüzüklerin Efendisi gibi şiirsel yaparsam, diyalogların vuruculuğunu düşüreceğini düşünüyorum. Ayrıca böyle bir yeteneğimin olmadığını da eklemek isterim. ( Yani henüz. :stuck_out_tongue: )

Amacım diyalogları kısa ve şiirsel tutmak. Anlatımı ise olabildiğince sade bırakmak. Spesifik olarak olayları betimlemekten uzak durmaya çalışıyorum. Okuyanların bunları kafalarında kendi dünyalarına göre oluşturmalarını sağlamaya çalışıyorum. Ne kadar becerebildiğimi sanırım en azından on bölüm sonra görebileceğim.

Desteğiniz için çok teşekkür ederim. Bana çok güzel fikirler sundunuz ve yanlışımın farkına vardım. Gözlerinize sağlık. :slight_smile:


(Hiçliğin bekçisi…) #8

Dediklerinizi dikkatle okudum ve şunu eklemek istiyorum. Verduna’nın gözünden demişsiniz ama anlatım dili olarak Tanrısal bakış açısı olduğu için bu belli olmuyor. Yani Nabu kısmına değindiğinizde bunun Verduna’nın gözlemi olduğunu hissetmeliyiz fakat böyle değil maalesef. İkisine de ayrı ayrı değindiğiniz için tanrısal bakış açısı oluyor bu sebeple tören sahnesi de Verduna’nın gözünden durmuyor. :smiley:

Bu tanrısal bakış açısına göre bir cümle mesela. “Verduna, adamın boğazını keser kesmez kızın ayaklarının boşaldığını fark etti.” Tarzında olmalı yani tamamen tüm hikayeyi onun gözünden izlemeliyiz. Keza giriş cümlesi doğrudan Nabu’yu anlatıyor. Verduna’nın bir gözlemi değil bu. Bana kalırsa Tanrısal devam etmeniz ve epikleştirmeniz daha yerinde olur çünkü zaten tanrısal bakış açısıyla yazıyorsunuz.

Diyelim ki karakter bakış açısıyla yazacaksınız veya öyle yazmak istiyorsunuz o zaman bunu bölüm bölüm yapın. Bir bölümde sadece Verduna’nın gördükleri, hissettikleri, hazları, soğuk kanlılığı, kız hakkındaki düşünceleri olsun. Başka bir bölümde de Nabu olsun.

Ben düşündüklerimi belirteyim, siz de tercihlerinizi yapın. Bir katkım olduysa ne mutlu bana. :blush:


(Basilius) #9

Kesinlikle çok büyük katkı sağladınız. Hepsini düşüneceğim. Teşekkür ederim. :slight_smile: