Tobarin’in Mirası

Uzun süredir öykü yazmıyordum, elimi ısındırmak adına kafamdaki karmaşık fikirlerden bir yumak yaptım. Fantastik evrende geçen durağan bir diyalog, canınızı fazla sıkmaması dileğiyle, iyi okumalar ^^

Toprağın göğsünü deştik, rüzgârı bağladık yelkenlere, gece göğünü indirdik yere ve her düşman için bir taş koyduk ötekinin üstüne. Yüce dağın başına kurulduk Tobarin’in tacı gibi, gökteki onca yıldıza karşı yalnız bizdik parıldayan. Ulular meclisi bizden ulu değildi ve ruhumuz en kederli düşten çıkmıştı yola. Binler sarayında esir ettik ufkun ötesini, ay ışığı bile hapsolurdu puslu saray camlarının ardında. Her harfi defalarca kazıdık geçtiğimiz yollara. Geceyle gündüz arasına kurduk varlığımızı ya aydınlatacaktık toprağı ya da en görkemli karanlığı sunacaktık gümüş tabakta.

Tobarin Saray Kolonları Üçüncü Anlatı

“Kutsal şafağa şahit olan atalarımız adına. Köktoprağ’ın hak edilmiş hududunda, ağzı Tanrı Se’ye küfürle açılan bu insan artıklarına bile gösterecek sabrın kaynağı nedir? Bunlar İnci Zırhlı Yoz Reşat’ın ayak izinde biriken suyu kutsal sayıp içmek için sıraya giren aşağılık Eleciler’in yolunu tutanların soyundan gelir. Kral Tobarin bile bağlılıklarını kabul etmemiş, hudutta geçecek göçebe hayatı onlara zorunlu kılmıştı. Yüce kral öyle umuyordu ki bu amaçsız gezinti hayata dair en az bir gerçeği çivi tutmayan kafalarına geçirsin.”

Adam bir yandan bineğini büyük bir ustalıkla arızalı yolda ilerletiyor, öte yandan beraber at sürdüğü süvariyi ikna etmeye çalışıyordu. Aslına bakılırsa onunki ikna etmekten ziyade tartışmanın galibi gelmek adına verilen mücadeleydi. Bıyıkları terlemeye başladığından beri Tobarin adına kurulmuş orduya hizmet vermiş, Köktoprağın uç bucaklarında savaşlara katılmış, her zorlu koşulun içinden bir şekilde çıkmayı başarabilmiş bir adamdı. Her sürtüşme ona göre kazanılması gereken bir meydan okumaydı.

“Sabır yaşatır komutan, ben kraliyet yasalarının sıradan yargıcıyım. Tanrı Se sana bir çift güçlü kol, keskin bir akıl ve bunları kullandığın durumda koşabileceğin açık bir talih çizdi. Bana ise yasayı unutmayacak hafızayı ve ilmi kavrayacak esnek bir akıl verdi. Herkes bizim kadar talihli değil. Batı hududu yerlileri der ki ‘Çölde kaybolmuşa güneş yol göstermez.’ Elecilere gün gibi gerçeği gösteriyorsun ama çölde kaybolmuşa tüm ufuklar aynıdır.”

Yargıç kendine has minik gülümsemesiyle başını öne eğdi, binek sürmede komutan kadar iyi değildi ama laf cambazlığını iyi becerdiği söylenirdi. Bu yeteneğinden güç alıp konuşmayı sürdürdü.

“… Şah Karim’in sözü Kaf dağının güney yamacında saygı gördüğü zamanlar, şahın gönlü bir gece perisine düşmüştü. Gece perisi eğer yedi yıl boyunca en uzun gecede ormana gelip perinin adını çağırırsa, sonunda şahla birlikte olacağını söylemişti…”

Komutan atının üstünde huzursuzca kımıldandı,

“Dürüst olmak gerekirse Tobarin’in beş asır önce Kaf dağından yuvarladığı o delinin hatıralarından bile hazzetmem. Se’nin düzenini uçkuru için bozmaya yeltenen o lanetlinin ismini yabanda dile getirmenin size iyi şans getirmeyeceğini de belirtmek isterim sayın yargıç.”

Yargıcın yüzündeki minik gülümseme yerini ciddi bir ifadeye bıraktı. Önüne eğdiği kafasını keskin bir hareketle kaldırıp bakışlarını doğrudan komutanınkilere dikti. Biraz önce süren yarı samimi sohbetin yerini bir soğukluk almıştı.

“Komutan, Yaylalılarla benden fazla vakit geçirdiniz, onların hayatına aşinasınızdır. Yaylalılar ak gözlü sığır beslerler, sığırların hepsi kördür, tarla sürmezler, ceset gibi kokarlar ama iyi süt verirler. Meraya yayılan sürü bazen dağılır ve yolunu kaybeder. Sığırların kendilerini güvende hissetmesinin yegâne yolu sürüye geri katılmaktır. Kayboldukları zaman diğer sığırların kesif kokusunu takip edip sürüye geri dönmeyi amaçlarlar. Çoban yeterince dikkatli değilse, sürüye dönemeyenler ya kaybolur ya da telef olur…”

Yargıç önüne dönüp ilerlemekte oldukları yolu izledi, çıplak arazide uzanmış patika ilerde yerini dar bir vadiye bırakıyordu. Yağmurun habercisi bulutlar güneşin üstünü örtmeye başlamıştılar bile.

“Katılıyorum sayın yargıç, sürüden ayrılan telef olur.”

“Evet komutan evet… bundan seneler önce, henüz genç bir yargıçken, bir ulağın merkez şehre bildirdiği şikâyet üzerine köktoprak’ın haritasına işlenmeye tenezzül dahil edilmemiş Yaylalı köylerinden birine gittim. Olaya tanık olanlara göre, ayın Tanrı Se’nin gümüş eli gibi parladığı gecelerde köylülerin ak sığırları, üç başlı yedi kuyruklu uzun ince bir yaratık tarafından çalıyormuş. Keskin bir zekaya sahipsiniz komutan, siz benim yerimde olsaydınız ne düşünürdünüz.”

Komutan kuşkuyla gözlerini kıstı, konuşmanın nereye varacağını kestirmeye çalışıyor gibiydi.

“Geçmişte bir tayingerle tanışmıştım. Göğün titrediği zamanlar yıldızlara bakıp birliğime yol gösteriyordu. Tütünü kalmadığı bir gecede onunla kendiminkini paylaştım. Zamanla sıkı bir dostluk kurduk, bana Gümüşhokka Evi’nin değerli kitaplarından birini vermişti. Kitabın ismi Mahlukatlar olsa gerek. Hala evimde nemden ve tozdan uzak bir yerde saklarım… Neyse konuya dönecek olursam, kitabın içinde göğü tutan yıldızların güçlü olmadığı zamanlarda, ejderha Cahl hükmünden de önce yaşamış yaratıklardan bahsediyordu. Usta bir kalem hem yaratıkların kusursuz resimlerini çizmiş hem de tasvirin yanına açıklayıcı yazılar yazmıştı.

Anlattıklarınıza bakılırsa bahsi geçen mahlukun adı Sedîi. Üç sığır başı, yedi kuyruğu ile iki ayağı üstünde gezen bir habis. Denilene göre Sedîi öylesine bencildir ki sırtındaki yedi kuyruğu bile kendi arasında paylaşamaz. Mahlukun bu kötü huyundan dolayı kuyruklar ikişer ikişer paylaşılır ama yedinci kuyruk sahipsizdir. Sedîi’nin başları kendi aralarında anlaşamadıkları için son kuyruğu öylece kendi haline bırakırlar.

Gümüşhokka’nın anlattığına göre Sedîi’yi etkisizleştirmenin bir yolu vardır. Önce Sedîi’nin içine girdiği oyuk keşfedilir, ardından habis uykusundayken sahipsiz kuyruğu yedi tur örülür. Sedîi uykusundan uyanıp da kuyruğunun halini görünce öfkeden delirir, kuyruğa kimin karıştığına dair kendi aralarında amansız bir kavga başlar. Öfkeleri o kadar keskindir ki başka birinin onlara oyun oynadığını anlamazlar bile…”

Komutan büyük bir kahkaha patlattı, gülüşü öylesine içtendi ki yargıç bir süre sonra komutanın atından düşeceğini sandı. Komutan sönen kahkahasını kuvvetli bir öksürükle bitirdi.

“Size bir sır vereyim yargıç hanım, yedinci kuyruğu bulmanın kısa bir yolu ise sinekleri takip etmek. Mahluk uykusundayken ona dadanan sinekleri takip edin, sineğin vızıltısına tepki vermeyen kuyruk Sebîi’nin öksüz kuyruğun ta kendisi.”

Yargıç komutandan böylesi bir açıklama beklemiyordu. Şaşkınlığını soğuk bakışları ile bastırdı. Böylesi türden bilgileri bilmek için eşine az rastlanır kitaplara sahip olmak gerekirdi. Anlaşılan o ki Tayinger tütüne karşılık oldukça cömert davranmıştı.

“Yani komutan, gece vakti Sedîi’nin inini bulup kuyruğunu örmemi mi tavsiye ederdiniz.”

“Tabi ki de hayır, gece vakti tüm hayvanları meraya salan kişiyi bulana kadar herkesi sorguya çekmenizi öneririm. Mahlukatlar köktopraktan silineni çok oldu.”

Yargıcın yüzünde yine minik gülümsemelerden biri oluşmuştu.

“Diyeceğim o ki komutan, bazı insanlar Yaylalıların sığırları gibidir. Nereye gittiklerini görmezler, hayatta kalmaları kendi sürüsünün pis kokusuna bağlıdır. Kokuşmuşluk ne kadar artarsa birliktelik o kadar güçlü olur. Ama gün gelir bir köylü bu kokuşmuşluktan bıkar, köy ahırlarının bazılarını her dolunayda açar, meraya çıkan hayvanları ortadan kaldırmak için bir hikâye uydurur. Bu hikâye öylesine büyük bir yalan olmalıdır ki kokusu köylüyü cezbetmeli ve onları ağız birliğine götürmelidir. Hikâyeye uygun birkaç uydurma kanıt tüm kurmacanın bel kemiği olur…”

Sert bir rüzgâr yaklaştıkları dar geçitten hızla geçip ikilinin kıyafetlerini havalandırdı. Yargıç alçak sesle bu davetsiz misafire söverken, komutan ise ufukta beliren kara bulutları izliyordu. Eğer hızlanmazsalar bu gece serin ve ıslak geçecekti.

“Peki Yargıç Hanım bu sefer sıra bende. Sizce hangisi ödüllendirmeyi hak ediyor; merkeze haberi veren ulak mı, yoksa bir köy dolusu insanı kandıracak akla sahip olduğu halde hiçbir sığıra sahip olamayan düzenbaz mı?”

“Görüyorsunuz ya komutan, bazen kokuşmuşluğa tepki vermeyen kuyruk bir Sedîi’yi yok etmeye yetiyor. Bazen bir tepki, sığırını kendi arasında pay edemeyen Yaylalıları kendi içinde kargaşaya sürüklüyor. Yasanın verebileceği tek ödül yozlaşmayacağına dair ettiği yemindir komutan. Ahkaf Yanıkayak der ki; tek iğne her kumaşı dikmez . Yasanın yolu birden fazladır, aceleye gelmez…”

Yargıç kuruyan boğazını ıslatmak için matarasına uzandı, aslında konuşurken su içmek isteyen biri değildi fakat karşıdan esen rüzgâr tüm genzini kuru bir çöle dönüştürmüştü. Matarasından büyük bir yudum alıp ağzında çalkaladıktan sonra yuttu. Konuşmaya başladı, sözleri tane tane, anlaşılır ve karşıdakinin tüylerini diken diken edecek kadar hissizdi.

“Komutan, çok cephede savaştın, Köktoprak’ın her şehrinde yüzün olmasa bile ismin bilinir. Taşradan öğrendiğin korku hikayelerine inanacak yaşı geçtiğin de aşikâr. Şah Karim’in adını yabanda dile getirsem başıma geleceğini öne sürdüğün şey esrarengiz bir tehlike mi yoksa aleni bir tehdit mi karar veremedim? Aklım Tobarin’in yasalarını ezberlemekten fazlasına hâkim ve yabanda karşıma çıkacak talihsizliğin beni rahatsız edeceğinden fazla sizi rahatsız edeceğini tüm içtenliğime temin edebilirim.”

Komutan ufuktaki bulutlardan gözünü ayırıp atını çevirdi. Bu ani tepki karşısında şaşırmıştı yargıçtan böylesi keskin sözler duymayı beklemiyordu. Sakin bir şekilde elini kabzasında götürdü. Dar geçit daha kuvvetli esiyor, rüzgârın salladığı dallar amansız bir yaratığın kükremesi gibi geçidi inletiyordu. Komutan rüzgârı bastırmak istercesine sesini yükselti. Duygudan yoksun, tamamen resmi bir ses tonuydu.

“Sayın Yargıç, geçidin ardında Yüce Kral Tobarin’in yirmi ikinci süvari birliği bulunuyor. Göreviniz gereği Köktoprak’ın güney hududunda yaşanan ayaklanmayı bastırdıktan sonra oluşacak otorite boşluğunu engellemek ve ayaklanma sırasında Tobarin’in mirasına zarar verilmemesi için merkez şehir tarafından görevlendirildiniz. Sözleriniz kesin bir anlam taşımamakla beraber devrik şah adına düzenlenen isyana destek olacak kadar ileri gidiyor. Bu size dolaysız bir uyarımdır, tutumunuzu devam ettirmekte kararlı iseniz görevim gereği sizi bir isyancı olarak merkez şehre teslim etmem gerekecek. Üzerinizdeki pelerini bu rüzgârda tutan tek şey Kral Tobarin adına taşıdığınız broştur. Rüzgâr bu kadar kuvvetliyken o broşun temsil ettiği değerleri fazla kurcalamayın. Sonuç olarak yargıç pelerininiz olmadan bir sivilsiniz.”

“Evet, evet ne kadar da haklısınız. Rüzgâr kuvvetli esiyor ve süvari birliğinizin kokusunu size taşıyor. Bir an evvel birliğinize dönmeyi düşünüyorsunuz ama bana kalırsa sürüden çok uzak kaldınız.”

Komutan gevşettiği kılıcını var gücüyle çekti. Öfkeyle kaşlarını çatmış karşısında duran yargıcı anlamaya çalışıyordu. Bu ani değişimin nedeni neydi, bir tuzağın içine mi çekilmişti. Çevresinde pusu kurulacak herhangi bir yükselti yahut engel bulunmuyordu. Tehlikeli denilebilecek tek yer dar vadi geçidiydi fakat süvari birliğinin gözcüleri ordu yerleşime geçmeden önce çevrenin güvenliğini sağlamışlardı. Yargıcın görünürde herhangi bir silahı yoktu, olsa bile yeteneği komutanın dengi değildi. Ya efsun biliyorsa , diye düşündü. Bu özgüvenin bir kaynağı olmalı.

“Sayın yargıç, Yüce Kral Tobarin’in mirası, gün ve gecenin düzenini korumak adına sizi yasaya ihanetten merkez şehre götürmek zorundayım. Mukavemet göstermeniz durumunda olayı burada kanlı bir şekilde de çözebilirim. Fakat yasaya, makamınıza ve geçmişten gelen tanışıklığımıza olan saygımdan dolayı; lütfen atınızdan inin, pelerininizi çıkarın ve bildiğiniz üzere sizi bir şüpheli gibi tutuklamama izin verin.”

Yargıç bir an cevap vermeden öylece durdu. Kafasında bazı şeyleri tartıyor gibiydi. Yüzünde yine minik gülümsemeyle atından indi. Kraliyet broşunu çıkardı, pelerini alelade toparladı, heybesinin içine tıktı ve en sonunda bileklerini komuta uzattı. O garip gülümseme hala yüzünde asılı duruyordu. Komutan sırtında bir ürpertinin dolaştığını hissetti, içinden çıkamadığı bulmacaları oldu olası sevmemişti.

“Nasıl istiyorsan öyle olsun komutan, neticede yasanın yolu birden fazladır .”

“Bu demek oluyor, gizli bir göz dağı mı yargıç!”

“Sadece unutulmuş bir seyyahın sözü komutan, fazlası değil.”

3 Beğeni