%2102

Bir yıl önce bir yarışma için berbat Türkçemle yazdığım hikayeyi, şimdiki vasat Türkçemle revize edip sunmak istedim. Umarım okur ve beğenirsiniz.

Güneş, açıkta kalan her yeri usanmadan aydınlatıyordu. İnsanlar; işine, sevdiğine, ailesine, arkadaşına, kimisi metresine koşuşturuyordu. Kalabalık arasında, tüm kadınların dikkatini ve şehvetli bakışlarını üzerine çeken, hatta hemcinslerinin kıskanç bakışlarına da maruz kalan adam, adım attığı her caddenin öne çıkan detaylarından biri oluyordu. Bedenini sarmış şık takım elbisesiyle, uzun saçlarını geriye doğru yatırdığı, yuvarlak güneş gözlüklerini burnunun üzerinden eksik etmemesiyle Asutay, herkesin gözünde zengin, yadsınamaz bir iş adamı veya aileye ilişkilendirilen mal varlığı gibi dedikodularla dile getiriliyordu. Zengin bir iş adamı veya ailesinden miras kalmış gibi düşüncelerle ilişkilendirilmekten daha ötesiydi. Asutay’ın dışarı yansıttığı kusursuz görüntüsünün aksine o tam anlamıyla kronik hırsızdı. Sıradan bir hırsız da değildi: Yeraltında işinin en iyisi olarak tanımlanırdı. Eğer birini soyacaksa, (ki bir insanı soyamamışsa o insanı soymaya karar vermemiştir) soyduğu kişi güzelce kahvaltısını edip, iş arkadaşlarıyla günü güzel sohbetlerle tamamlayıp, yeni bir güne uyandığında soyulduğunu fark ederdi.

Üstünde ilgi olduğunun farkındaydı ve bu hoşuna da gidiyordu. Yuvarlak siyah güneş gözlüklerinin ardından kendince veya çoğunluk tarafından güzel olarak nitelendirilebilecek kadınlara bakmayı tercih ediyordu. Önce kalabalıkla beraber kırmızı ışıkta karşıya geçti, koca caddeyi dönüp başka bir koca caddeye çıktı. Gitmek istediği yere henüz karar vermediği için bu caddeyi de tamamlamaya karar verdi. Kalabalık arasında devam ederken önünde yürüyen, elinde evrak çantası olan takım elbiseli adamı süzdü; başta görünürde her şey normaldi duruyordu, bileğindeki saati görene kadar. Adımlarını daha da hızlandırıp kalabalığı yarmaya başladı ve yeşil ışıkta kalabalıkla beraber duraksayıp adamın kolundaki ilginç saate göz dikti. Adama baktığında gayet normal görünüyordu, biraz gergin bile denilebilir. Yine de, adam normalden öte, tamamıyla basit görünüyordu. Yetenekli bir hırsız, yeteneksiz hırsızın kokusunu iki kilometre öteden alırdı; ya bu adam süper şanslı berbat bir hırsızdı, ya da o saat akıl almaz derecede zengin kayınpederi tarafından hediye edilmişti.

Daha önce hayatı boyunca ne öyle bir saat görmüş, ne de duymuştu, ki böylesine şaşalı bir saatten politikacılar ve savurgan milyarderlerden önce onun haberi olurdu. Kırmızı ışık yanınca kalabalıkla beraber karşıya geçti, dizginleyemediği dürtüsü yeniden uyanmıştı ve aklını iştahla kemiriyordu. Bugün olmaz, dedi Asutay. Bugünü kendime ayırdım, bugün… diye diretirken tüm algıları kapandı, gördüğü ilk yüksek binaların arasına saptı. Gözlüğünü gömleğinin yakasına iliştirdi, saatine baktı ve duraksadı. İlginç saate sahip olan adamın adımlarını saymaya devam etti, hızla binaların arasından çıkıp kalabalığa karıştı ve adama çarptı.

Asutay bir yandan adamın bileğine sıkıca sarılmışken defalarca kez özür diliyordu.

“Üzgünüm,” dedi, "güneşin bezdirici sıcağından bile kaçabiliyorsun, ama insanlardan asla!’’ Ayna karşısında tekrarlayarak ustalaştığı gülümsemesini gösterdi.

Adam yere düşürdüğü evrak çantasını çabucak aldı, yüzü eskisine göre daha gergin ve telaşlı bir hal almıştı. Asutay’ın özürlerine aldırmadı, bileğini kabaca Asutay’ın avucundan çekerek kurtardı ve yoluna devam etti.

“Ne densiz bir adam,” diye cıkladı Asutay, elindeki yeni saatine bakarak. “Daha iyi bir insan olsaydı ona bu şehirde hırsızlara karşı dikkatli olmasını ve gıcır saatini düşürdüğünü söylerdim.”

Asutay aynı yüksek binaların arasına tekrar saptı, bu sefer yalnız değildi. Başka bir hırsız Asutay’a bıçak doğrultmuştu.

“Demek eski numaralara hala devam ediyorsun, Esin,” dedi Asutay, takdir eder şekilde başını sallarken.

“Usta bir hırsızın öğrettiği gibi,” diye karşılık verdi Esin, “bir hırsızı soymanın en hızlı yolu, onu başkasını soyarken gafil avlamaktır.”

Asutay iki elini cebine attı; uzun boyuyla, maskulen duruşuyla şüphesiz ki etkileyici olduğu gözler önündeydi. Esin’de göz ardı edilemeyecek derecede çekiciydi.

Asutay bileğindeki saati yavaşça çıkarmaya başladı.

“Benimle alay mı ediyorsun?”

“Seni,” dedi Asutay, duraksayıp, “hiçbir zaman ciddiye almamıştım.”

Esin elindeki bıçağı hızla Asutay’ın boğazına dayadı, güneşin altında parıldayan okyanus gibi mavi gözlerini dikti. Esin’in mavi gözleri, yüzmeyi bilmeyen bir insana okyanus nasıl korkutucu görünüyorsa Asutay’a öyle görünüyordu.

Asutay gömleğinin göğüs cebindeki benzeri olmayan saati çıkardı, Esin’in avucuna bıraktı. Esin dikkatle geriye doğru adım atarak kaçınırken gözlerini Asutay’dan ayırmıyordu.

“Daha önce,” dedi Esin, bakışlarını bir anlık saate çevirdi, “böylesini hiç görmedim.”

"Bir de ben yakından bakayım.’’

Esin başını kaldırırken Asutay elinden saati kaptığı gibi onu duvara iteleyerek yapıştırdı ve koşmaya başladı.

İki binanın arasından çıkıp kalabalığa karıştı, önce sağına sonra soluna baktı; Esin arkasından koştururken o yoğun trafiğin arasına dalmayı tercih etti ve yola atladı. Bir taksi az daha ona çarpacaktı ki, o kendisini başka bir taksinin kaputunun üzerine atarak kendisine çarpacak taksiden sıyrıldı ve kendi hür iradesiyle çarptığı taksi onu on metre ileri savurdu. Göğsüne iliştirdiği gözlüğü savrulup asfaltta sürüklenerek uzaklaştı, Asutay kalkıp karşı caddeye koşmaya devam etti; Esin’de peşinden trafiğe dalıp onu takip etti. Asutay tekrardan kalabalığa karıştı, kalabalığın arasında koştururken ilerideki koca tabelada bir restoranın reklamını gördü ve restorandan içeri hızla girdikten sonra tüm sakin gözler üzerine çevrildi. Kapının eşiğindeyken kendisini süzen insanlara aldırış etmedi. Tozlanmış üstünü özensizce temizledi ve savrulmuş saçlarını geriye yatırdı, başı dik şekilde yürüyüp gördüğü ilk boş masaya oturdu.

Oturmasıyla konuşması bir oldu. “Çalışanlarınızı kargo dağıtım firmalarında çalışan elemanlardan mı seçiyorsunuz!” diye öfkeyle söylendi.

Garsonlardan birisi müdürünün işaretiyle hemen Asutay’ın masasına ilerledi, “Gecikme için özür dileriz efendim,” dedi, zorlama bir gülümsemeyle, “size ben yardımcı olayım.”

“Tabii,” dedi Asutay, alaycılığından ödün vermeden. Önündeki menüyü açtı, “Bana, Istakoz Üzerine Eritilmiş Peynir Közü’nden getir ve,” menüyü masaya kabaca fırlattı, “menüde göremedim ama, bir de memnuniyetle gülümseyen garson istiyorum.”

Garson eskisine nazaran daha da zorlama gülümsemeyle siparişi alıp lanetler yağdırarak ayrıldı.

Asutay yeni saatini cebinden çıkardı, her şey normal görünüyordu. Ekrana dokundu, ekranın yüzü ters döndü ve ekranın altında kalan başka bir ekran eski ekranın yerini alarak yukarı döndü. Bu, eskisine, yani bilinen saatlere göre daha ilginçti; saat 12 yönü 2020’yi, saat 6 yönü 2102’yi gösteriyordu. Oyuncak çaldığına söylenip etrafındaki insanlara hiç aldırmadan küfürler yağdırdı. Akrep 2020’yi, yelkovan 2102’yi gösteriyordu. Asutay merakını dindirmek adına dokunmatik ekranı keyfice kurcaladı, yelkovanı 2020’ye getirdi ve parmağını ekrandan çekti. Başını kaldırdı, önce hayal gördüğünü sandı, ama karşısında değişime uğrayan gerçek, mutlak gerçekti. Önce masa ve sandalyeler, sonra binalar, ardından insanlar, sonunda cadde gözlerinin önünden yitip gitti. Hissettiği şey bir yerden başka bir yere olan yolculuk ya da ışınlanma değildi. Daha farklıydı. Zamanın ta kendisini hissetmişti. Etrafına bakındı; kuraklık ve alabildiğine uzanmış milyonlarca kum tanelerini gördü. Gözünü harabe binalara ve kuruyup solmuş ağaçlara dikti.

“Istakoz beni kesinlikle zehirlemiş olmalı,” diye mırıldandı Asutay, şaşkınlıkla etrafına bakınırken.

Birkaç adım atmayı denedi, ama alabildiğine uzanmış kızıl kum tanelerine ayağı gömüldü. Kendisini kurtarmaya çalışırken kızıllığa gömülen başka ayak seslerini işitti. Başını çevirip sesin geldiği yere bakmak için çabaladığında kafasının arkasına aldığı darbenin etkisiyle yüzükoyun kuma yığıldı.

Gözlerini açtığında kendisini bir deney masasına kelepçelenmiş halde buldu. Tahminlerinin aksine çıplak değildi ve bağırsakları gün yüzüne serilmemişti.

“Ben Gizem,” dedi radyasyon kıyafeti giymiş olan kadın. Yanındaki radyasyon kıyafeti giymiş öteki kişiyi göstererek, “Serhat,” dedi. “Şanslısın, virüse maruz kalmadın. 2102’ye hoş geldin, Asutay!”