Ürün - İnsan


(Halil Oğulcan Karamağara) #1

Herkese merhaba, yeni bir öykü dizisi yazmak istiyorum. Aslında Black Mirror’dan etkilendim ama sadece ve sadece ilk iki sezonunu izlemiştim ve bu çok uzun zaman önceydi. Yani böyle bir bölümü varsa kesinlikle bilmiyorum, eh bir de yeni ve seçenekli bölümü hakkındaki yorumları okudum.

Aslında birkaç olayı birleştirdim denebilir, biliyorsunuz ki modern çağda artık bizler birer ürünüz. Mesela Facebook’a giriyoruz ama bedava olduğunu zannediyoruz ki değil. Ürün biziz, yazdıklarımız, alışkanlıklarımız, baktıklarımız. Ben de şunu hayal ettim; diyelim ki tüm dünya kameralar tarafından, bir yapay zeka ile izleniyor, yıllar da biraz ilerlemiş. Kafalarımızda da bizi daha zeki yapmak için şirketler tarafından takılan çipler var. İşte tam da böyle bir dünyada bizler de birer ürün oluyoruz. Televizyon kanalları bile bizleri gösteriyor. Mesela az önce ölecek birini gösteriyorlar ve onun ölüp ölmeyeceğine karar veriyoruz, ya da birini öldürmek üzere olan birinin ne yapacağını seçiyoruz. İşte hikaye (ya da hikayeler) bu tür olayları anlatacak.

O dünyada geçen insanların fikirlerini yansıtması, bu konuya bakış açılarını değerlendirme açısından ve nasıl bir şey yazmak istediğimi de anlatmak için kısa bir deneme yazdım. Yarın bunu uzatmayı düşünüyorum.

Hindi sonunda pişmişti. Fırından gelen “çing!” sesinden sonra Rianne, üzerinden dumanlar tüten hindiyi zaten hazır olan sofranın ortasına yerleştirdi. Tam bu sırada Matt banyodan çıktı ve karşısında duran sofrayı görünce dudakları kulaklarına vardı. Karısına sıkıca sarılıp alnını öptü ve daha sonra “Çocuklar, yemek hazır! Haydi sofraya!” diye yukarı doğru seslendi.

Küçük ayakların karmaşık sesleri birbirlerine karıştı ve çocuklar hızla merdivenlerden aşağı indiler. Tüm aile sofraya oturdu, Jacob sabırsızca parmaklarını hindiye uzattığında Rianne hafifçe eline vurdu ve kaşlarını çatarak “Bir şeyi unutmadın mı Jacob?” diye sordu. Yemeğe ilk dokunan Jacob olduğu için dua etmesi gereken de oydu.

“Tanrım, lütfen bizleri koru. Bizlere bu yemeği verdiğin için sana minnettarız. Lütfen bizleri sürekli izle ve gözet Tanrım…”

Bu cümleden sonra Matt’in tavuktan bir parça almasıyla tüm aile yemeğe koyuldu. Çok geçmeden Eva bir şeylerin eksik olduğunu fark etti ve “Televizyon açılsın!” diye havaya doğru seslendi. Matt’in oturduğu sandalyenin arkasındaki duvarı kaplayan televizyon nihayet açıldı. Jacob “Ah hadi ama baba! Göremiyoruz, biraz kayamaz mısın?” diye isyan etti. Matt ağzındaki lokmayı bitirmeden hafifçe kenara kaydı ve çocukların izlemesine izin verdi.

Hepsi heyecanla televizyona konsantre olmuştular. Sunucu oldukça kilolu bir adamdı, saçları kısa ve havaya dikilmişti. Yüzünde tek bir tüy bile yoktu. Mor bir gömlek giyiyor, siyah bir kravat takıyordu. Karşısında duran insanlara gülümseyerek “Ah, işte Walker ailesi de bizlere katıldılar. Sizleri görmek ne güzel?” dedi. Çocuklar ise “Seni de öyle Jim!” diye hep bir ağızdan bağırdılar.

Jim “Evet… bugün karşımızda Dylan var. Dylan oldukça kilolu bir adam ve kendisi şu an bu programın eski bir versiyonunu izliyor, keza onu izlediğimizi bilmesini istemeyiz öyle değil mi?” diye sorduğunda çocuklar hep bir ağızdan “Evet!” diye bağırdılar.

Bu sırada ekran karşısında yediği spagettiyi beyaz gömleğinin üzerine düşüren Dylan, onu gömleğinin üzerinden kaldırıp tekrar ağzına attı. Gömleğinde kırmızı bir leke oluşmuştu. Jim ise “Ehehehe şu pis adama da bir bakın hele, sadede gelecek olursak Dylan şu an kalp krizi geçirmek üzere. Pek yakında nalları dikmesi muhtemel, eh biz de bu kararı sizlere bırakalım dedik.” Dedi. Dylan spagettisini bitirmişti.

“Dylan’ın yağlı bir spagetti daha yemesini isteyenler kimler?” diye sordu Jim.
“Biz! Biz!” diye bağırdı çocuklar.

O gün canlı olarak izleyen herkesin oyu sayılmıştı ve sonunda Dylan’ın bir tabak daha bol yağlı spagetti yemesine karar verildi. Başının arkasındaki çipe müdahale edildikten sonra Dylan tekrar acıkmıştı. Koltuğundan zar zor kalkarak mutfağına ilerledi, orada zorlukla kendisine bir tabak daha spagetti koyarak koltuğuna geri döndü.

Spagettisinden bir lokma daha alan Dylan’ın kalbine şimşek gibi bir acı saplandı. Ellerini kalbinin üzerine koydu ve gömleğini sertçe sıkarak bu acıyı engellemeyi denedi, ama başaramadı. Biraz titredikten sonra can verdi. Gözleri kapanmamıştı, sanki hala programı izliyor gibiydi.

“Bugün bize katıldığınız için tüm ailelerimize teşekkürü bir borç biliriz! Belki bir saat, belki on dakika sonra tekrar görüşmek üzere!” dedi Jim ve televizyonda bir aksiyon filmi oynamaya başladı.

Jacob Eva’ya döndü ve “Nasıl öldüğünü gördün mü? Süperdi!” dedi.
Eva, “Bir sonraki bölümü sabırsızlıkla bekliyorum! Geçen öldürülen adamı hatırlıyor musun?” diye sordu.
“Hatırlamaz olur muyum!” dedi Jacob, “Arabanın altında ezildiğini görmek süperdi…” diye ekledi yüzündeki hınzır gülümsemeyle.


#2

Kaleminize Sağlık!

Öncelikle, açıklama kısmı uzundu öykünüz yeterince ne yapmak istediğinizi gösterir nitelikte. Bunun bir seri olacağını yazmanız benim için yeterli olurdu.

Kelimede tasarruf etmenizi öneririm normalde kendime tersini söylerim fakat sizin acilen bir kemer sıkma politikasına gitmenizde fayda var. Bir cümle içine aynı anlama gelen ve akıcılığı bozan bazı kelimelerle karşılaştım.

Diyaloglarınız kötü değil kafamda canlandırınca mantıksız gelmediler. Boş yapmış demedim hiçbiri için lakin isimler ve öykünün yazım dilini baz alırsak, popüler batı kültürüyle de ele alınca bu yorumu yapabilirim. Diyalogların hikayenin en beğendiğim kısmını oluşturması beni okurken bunu bir çizgi romanmış gibi hayal etmeye itti. Bir diğer sebep ise çok fazla paragraf olması tabii, her paragraf için bir resim karesi gibi.

Bu olanların, çocukların konuştukları, ebeveynler tarafından müthiş bir kayıtsızlıkla karşılandı hikaye içinde. Bu kısmı da beğendim açıkçası.


(Halil Oğulcan Karamağara) #3

Bu dediklerinizi kesinlikle dikkate alacağım. Teşekkür ederim. :slight_smile:


(Pelin ) #4

Merhaba,

“Ağzı kulaklarına varmak” bir deyim olduğu için dudak kelimesiyle değiştirmek doğru olmamış.

Fikir ilginç ve güzel, fakat yabancı isimlerle yazmak istediğinizden emin misiniz? İsimler yabancı olunca onların hayat tarzına uygun konuşmalar yazmak güçleşiyor ve bu da bence inandırıcılığı azaltıyor.

Dylan’ın ölüm sahnesi de çok hızlı gerçekleşmiş gibi geldi bana. Bu kısmı daha detaylandırabilir, hatta ölürken sunucunun teşvikiyle çocuklara tezahürat yaptırtabilirsiniz. (Çok ürkütücü oldu ama öykünüzün de zaten böyle bir tarafı var.)

Elinize sağlık.


(Pelin ) #5

Ekleme: Öyküyü aslında aylar önce yazdığınızı ama @milenya’nın yorumuyla gördüğümü fark ettim. Maalesef ilk yorumu yazan olmayınca bazı öyküler gözden kaçıyor. Muhtemelen bu öykünüz de kafanızda çoktan başkalaşmıştır. Daha erken yorum yapmaya gayret ediyorum, edeceğim.


(Halil Oğulcan Karamağara) #6

:smiley: Çok teşekkür ederim yorumunuz için, aslında çok da başkalaşmamıştı. Bazen hataları bulsam bile farklı insanlar farklı şeyler söylüyor ve her seferinde yeni şeyler öğrenebiliyorum. Geç de olsa her yorum değerli bence.