Uzaktan Kumandalı Kız: Antikapitalist Bir Hiciv

Kayıp Rıhtım’da tamamını okumak için: https://kayiprihtim.com/inceleme/uzaktan-kumandali-kiz-antikapitalist-bir-hiciv/



Bilimkurgunun büyük ustalarından James Tiptree, Jr.’a 1974 yılında Hugo Ödülü kazandıran ve aradan geçen onca zamana rağmen eleştirel yanını hâlâ koruyan “Uzaktan Kumandalı Kız” romanını inceledik. (DEVAMI…)

8 Beğeni

James Tiptree, Jr. hep merak ettiğim bir yazar olmuştu. Özellikle de “Ötekiler Arasında” çevirimde kitabın baş karakteri kendisini öve öve bitirememiş, Robert Silverberg olayını da anlatmıştı. O zamandan beri radarımda olan bir isimdi kendisi. İthaki sayesinde nihayet okuyabileceğim ben de.

Hatta bu kitaptan da söz edilmiş o romanda. “Prize Takılan Kız” diye çevirmişim adını (Shame!) :slight_smile: Uzaktan Kumandalı Kız daha güzel bir çeviri olmuş. O kısmı alıntılayayım, yeşillik olsun:

James Tiptree Jr. bir kadınmış! Aman tanrım!

Gerçi bunu asla tahmin edemezdim. Tanrım, Robert Silverberg utancından yerin dibine geçmiş olmalı. Ama bahse girerim bunu umursamamıştır (Eğer İçeriden Ölmek’i ben yazsaydım daha sonra yaptığım şeylerin ne kadar aptalca olduğuna aldırış dahi etmezdim. Dünyanın en iç karartıcı kitabı olabilir. Demek istediğim Hardy ve Eshilos’un eserleriyle aynı ayarda, fakat aynı zamanda da çok görkemli bir kitap). Hem hiçbiri “Prize Takılan Kız”ın seviyesine ulaşamasa da Tiptree’nin öyküleri de güzel. Sanırım bunu saygı görmek için yaptı; fakat Le Guin yapmadı ve o saygıyı gördü. Hugo Ödülü’nü kazandı.

Sanırım Tiptree bir bakıma kolay yolu seçmişti. Ancak karakterlerinin insanları yanlış yönlendirmeyi ve kılık değiştirmeyi ne kadar çok sevdiğini bir düşünün, belki o da öyleydi? Bütün yazarların karakterlerini bir maske gibi kullandığını düşünürüm, o da erkek ismini bir başka katman olarak kullanıyordu. Dahası “Aşk Plandır, Plan ise Ölüm”ü yazan ben olsaydım insanların nerede yaşadığımı bilmelerini ben de istemezdim.

– Ötekiler Arasında, Jo Walton

Öte yandan Hazal’ın bu kitabı Süskind’in Koku’suyla karşılaştırdığı yerleri ayrı bir sevdim. Kitap incelemelerinde bu tür detayların olmasını seviyorum :slight_smile: Son kısımdaki günümüz medyasıyla kitabı karşılaştırdığı yerler de ayrıca güzel olmuş. Ellerine sağlık @Firtinakiran

7 Beğeni

Distopya’nın gerçek olduğu fikri zaten kitabı bitirir bitirmez insana hücum ediyor. Aradan geçen yarım asra rağmen güncelliğini yitirmemiş ve dahası hakikate taşınmış.(Hakikat neye deniyorsa artık) Biz Delphi’mize fenomen, sosyal medya ünlüsü diyoruz ve gerçekten de zombiyiz çünkü bu Dünya’yı gerçek gibi algılayıp, dış dünyayla bağlantımızı neredeyse kestik.

LeGuin’in verdiği örneklerinin tersi istikamet olarak Aziz Nesin’in Vedia Nesin’i verebilirim. Ki kendisi evlenme teklifi bile almıştır. Yine rahmetli Ali Teoman’ın Nurten Ay’ı gibi. O da edebiyatımızı epey meşgul etti.

Zombi hitabının okura söylendiğini anlayamadığımı da itiraf edeyim. Çünkü ben anlatıcının karşısında uzaktan kumanda operatörlüğü teklifi yaptığı başka bir ucube olduğunu ve onunla konuştuğunu düşünmüştüm. Iki yorumu harmanlayınca ortaya bizim ucube zombi olduğumuz ve romanın sonunda uzaktan kumanda operatörü olarak dahil olduğumuz ortaya çıkıyor ki bu bir romandan beklenmeyecek derecede vurucu.Bence bu yorum da bir düşünülmeli.

Son olarak bu sitedeki incelemelerin cep düşmanı olduğunu söylemek istiyorum. Dün gittim aldım ve bitti. Ama müthişti. Bu kadar sade bir şekilde ama bu kadar vurucu olması beni bitirdi.

3 Beğeni

Hikayenin kısalığından ve alaycı anlatıcısından şikayet edildiği oluyor, ama hikayenin hedefi ve elde edilen sonuç bakımından bu ikisinin de doğru tercihler olduğu kanaatindeyim.

Hikayede gelecek tasviri ve o gelecekteki insanların dramasını sunmak amaçlanmamış. “Reklamlar gösteri dünyasının yıldızları aracılığıyla hayatımıza sokulsaydı, işler nereye kadar varabilirdi?” sorusu, anlatıcının acımasız alaycılığına zemin hazırlayacak biçimde, uçlarda gezinen bir hikayeye evrilmiş.

Hikayedeki yıldız sistemi, 1970’lerde terk edilmeye başlanmış stüdyoya tabi yıldız oyuncu sisteminden devşirme gibi. Hollywood’un bu eski sisteminde, belli yıldız oyuncular sadece belli bir yapımcı şirketin filmlerinde oynayabiliyorlarmış. Ki bu sistemde yönetmenler de oyuncular gibiymiş. Yani günümüzdeki gibi oyuncuların ve yönetmenlerin farklı yapımcı şirketlerin farklı yapımlarında yer alması, o günlerdeki adıyla Yapımcı Sistemi sebebiyle mümkün değilmiş. Yazarın ölmeye yüz tutmuş bu sistemi, yüksek teknolojili hayali gelecek tasarımında daha rafine ve daha acımasız bir biçimde sunması ilginç tesadüf. Mazide kaldığı düşünülen statükoların, son teknolojiyle dirilebileceği uyarısı mı var acaba? Kim bilir. Kesin olan bir şey, yazarımızın ideol ve hayran kültür kapsamında kitlelerin nasıl manipüle edilebileceğini ve ardındaki sanayinin çalışma prensiplerini iyi tahlil etmiş.

Özenilen veya arzu duyulan, kişinin yoksunluk çektiği şeyi varlığıyla tamamlayan ikonik ve baskın karakterlerin gücünü ve ticari kullanımlarını hemen hemen her mecrada gözlemleyebiliriz. İkonlar artık konserlerde, sinema perdesinde veya televizyon ekranlarında değil, sosyal medyada fenomen etiketiyle ikonlara rastlanılıyor. Belirli hayran kitlesine ulaşanlar sağlam menejerlik ajanslarının yönetiminde faaliyet sürdürmeye başlıyor; kariyerlerini ticari markalarla yaptıkları anlaşmalarla pekiştirerek sürdürüyorlar. Her mecrada proje ikonlar/ünlüler söz konusu ve bunların ardınd la
büyük bir sanayi var.

Hikâyede geçen idol kavramı hem bunun hem de bir başka sinsi reklam çeşidinin birleşimi. O sinsi reklam çeşidi de sıradan hayatın içine karışıp, tükettiğin ya da tükettiğini iddia ettiğin ürünü övmek. Dağ yürüyüşüne katılıp, ayağındaki botu, sırtındaki çantayı ne kadar rahat ve kullanışlı oldukları için övmek gibi. Artık bunun yerini olumlu olumsuz fark etmeksizin sosyal medyada dolanan abartılı yorumlar almaya başladı.

Hikâyenin özü, bu iki faktörün bileşimde orataya çıkıyor; güzelliğe ve güzelliğin yarattığı güvenlik, güvenilirlik, değerlilik ve bütünleyicilik hissine duyduğumuz itibarın biz insanları ne hallere düşürebildiğine. Çirkin ördek yavrusu kızımız, güzel olmak istiyor; çünkü değer görmek istiyor, her insan gibi. Kontrol ettiği güzel surete hayranlık duyuluyor; çünkü güzelliğin yarattığı güven ve güvenirlilik çoğunlukça dikkate alınan bir özellik. Kızımız ve toplum için tuzak burada kuruluyor; çünkü değer gören güzelle ilişkilendirilen her nesne, o güzellikçe onaylanmış/kutsanmış sayılır. Kızımız, sevgi ve değerle ilişkilendirilen güzelliği istiyor ve onun suretine girerek o güzelliğe tutsak kalıyor. Toplum, kızımızın yönettiği suretin güzelliğince dikkat çekilene yönelme eğilimi gösteriyor. Sunulan güzelliğin kullandığı varsayılanı kullanmak veya da onu taklit etmek, o güzellikle ilişkilendirilmiş itiraf edilemeyen kusursuz ve tamamlayıcı ruhaniyete ulaşmak ya da en azından bir parçasına sahip olmak demek.

Bu döngü bizlere ilk başta kolayca kırılabilecek türden, basit bir aldatmaca gibi gelebilir, ilk başta. Ama değil. Peygamberlerin, azizlerin, erenlerin veya da ruhani kutsaliyet taşıdığı inanılan kimselere ve geride bıraktıkları eşyalara duyulan hürmet ile günümüzde kendi alanlarında ünlü ve/veya başarılı bulunan simaların kitleler üzerinde yarattığı tesirin kökenleri benzeşiyor. Elbette bu simalar (ikinci grup) birinci gruptakilerden şahsiyet ve önem bakımından değil, kişilerin üstünde yarattıkları etkileyiciliğin doğası ve sonuçları bakımından ortaklıklar barındırıyor. Alanında saygı duyulan, gözönündeki simalar hem soyut hem soyut anlamda güzel bulunur. Ve bu güzellik, onların her anlamda ve hef eylemde kusursuz olduğu fikri oluşturur. Bu yüzden, ünlü isimlerin karıştığı skandallar büyük yankı yaratır; ahlaken herkesin sorumluluğu kapsamında olan eylemler ünlülerce gerçekleştirilince büyük takdir toplar.

Hikâyedeki somut güzellik bu yüzden bu kadar önemlidir; çünkü insan beyni, somut güzelliği, soyut ve ruhani kusursuzluğa işaret eden güzellikle yorma, onunla ilişkilendirme eğilimindedir. Bu öyle tesirlidir ki, hikâyenin beyaz atlı prensi bile bundan nasibini alır. Onu kahramanlık yapma cesareti veren ve yanılgıya düşmesine sebep olan da somuttan doğan soyut güzellik algısıdır. Bir şeylerin farkındadır, ama kendi insani noksanlığının yarattığı tuzaktan nasibini alır. O yüzden giriştiği kahramanlık gülünçtür.

Anlatıcımızın alaycılığı bundan kaynaklanıyor. Basit ve manasız görünen bir güdünün, kendi farkındalığını bilmekle övünç duyarak yeryüzüne hakim olmuş insanlığı parmağında oynattırabiliyor olması, gerçekten trajikomik gülünçlükte. Ortak güdüler taşıyan hikâye kahramanlarına da okuruna da aynı alaycılıkla yaklaşımının gerekçesi de bu. Okurunun yanına oturup, “Bak, sana ne anlatacağım, biz insanların ne kadar güzellik delisi olduğunun hikâyesini,” diyerek başladığı hikâyesine, arada bir yaptığı ikazlarla “Hı, sana, senin de fark ettiğin üzere bizlerin [insanların] ne kadar budala olduğu şu hikâyeyi anlatıyorum.” hatırlatmasında bulunuyor. Alaycılık oranının yükseldiği her cümle, güzel ve onunla ilişkilendirilmiş kutsal, kusursuz, nezih, vs. algısına yönelik “Hanimişte hanimiş!” türü hor görme; budalalığı, süslü cümlelerle kurulu budalaca cümlelerle yermek.

2 Beğeni

Keşke bir de kullanılan görseldeki gibi gerçekten kalın olsaydı kitap. Tek solukta bitince insan burukça tavana bakıyor günün geri kalanında.

2 Beğeni