[YARIŞMA TAMAMLANMIŞTIR] Kitap Hediyeli Öykü Yarışması: Ödül, Yürüyen Kentler Serisi

Selamlar, selamlar…

Yine farklı bir format ve kitap(lar)la karşınızdayız. Bu sefer çekiliş yok, kura yok; yerine, kaleminizin hünerini sergileyerek en beğenilen öykücüğü yazarak oyları toplamak var. Çabanızın mükâfatıysa tek kitap değil, dört kitaplık bir seri olacak; Philip Reeve’nin Yürüyen Kentler’i.


Setten Resimler


Yarışma alttaki kurallar çerçevesinde gerçekleştirilecektir:


Yarışmaya Katılım Kuralları:

-Yarışmaya katılım 5 Nisan 2019 Cuma günü, saat 19:59’a kadardır.

-Her katılımcı, “yürümek”, “kent” ve “canavar” kelimelerinden ilhamla herhangi bir türde kaleme aldığı, en az 10, en fazla 1000 kelimeden oluşan öyküsünü bu başlık altında paylaşarak yarışmaya katılabilir.

-Her öykünün asgari düzeyde Türkçe dil kurallarına uygun ve anlaşılır olması gerekmektedir.

-Her yarışmacı sadece bir öyküyle yarışmaya katılabilir.

-Öykünün yer aldığı mesaj en fazla beş defa editlenebilir. Beşten fazla kez editlenmiş öyküler geçerli sayılmayacaktır. Öykünüzü kontrol etmeden göndermemeniz rica olunur.

-Birden fazla öykü gönderen katılımcılar diskalifiye olacaktır. Sadece güvendiğiniz öyküleri göndermeniz rica olunur.

-Geçerli sayılan öykülerin bulunduğu mesajlara tarafımca (@Bay_Karamsar) onay mahiyetinde beğeni gönderilecektir.


Yarışmanın Oylama Süreci:

-Oylama 5 Nisan 2019 Cuma günü, saat 21:30’da açılacak anket üzerinden yapılacak ve 7 Nisan 2019 Pazar günü, saat 19:59’a kadar sürecek.

-Öyküleri talep edilen koşulları karşılayan yarışmacıların rumuzları anket listesinde yer alacak.

-Oylama, 4 Nisan 2019 gününe kadar foruma üye olmuş herkese açık olacak. 4-7 Nisan 2019 tarihleri arasında foruma üye olanların oyları geçersiz sayılacak.

-Yarışmada çalışması bulunanlar kendi işlerine oy verirseler oyları geçersiz sayılacak.

-Oylamaya katılacakların birden fazla oy verme hakkı bulunacak.


Yarışma Sonucu:

-Sonuç, 7 Nisan 2019 Pazar akşamı, sayım biter bitmez açıklanacak.

-Ankette en çok oyu alan katılımcı yarışmayı kazanmış sayılacak.

-Kazanan;

Ad-Soyad,

Hediyenin kolayca tarafına ulaşabileceği adres,

Telefon numarası,

Bilgilerini tarafıma (@Bay_Karamsar) özel mesaj yoluyla iletmelidir.

-Hediye PTT Kargo aracılığıyla gönderilecektir. Hediye kargoya verildikten itibaren gönderici taraf kargo sürecinde yaşanabilecek herhangi bir sorundan sorumlu tutulamaz.

Süreç içerisinde ortaya çıkan özel durumlar sebebiyle yarışma seyrini etkilemeyecek türden kural değişikliklerine gidilebilir.

Yarışmaya katılan herkesin bu şartları okuduğu ve kabul ettiği varsayılmıştır.

10 Beğeni

Kaldırımlara Gölgesi Düşen

Yürüyorum. Soluktan kesilsem bile yaparım bunu. Göğü bıçaklayan apartmanlara sürtünerek kokumu bırakıyorum. En azından oksijen onu ruhsuz asfalttan ve mermerden silene değin…

Yürüyorum ve arkama bakıyorum. Belki bir tanıdık vardır. Belki de gölgelerin arasından minicik bir kız çıkıp “Baba, buradayım!” der. Ne güzel olurdu ona doyasıya sarılmak! Kırmızı elbisesini burnuma götürerek kokusunu içime çekmek. Annesi ki… Bilmiyorum. Yüzünü göstermediler bana. Bakılmayacak durumdaymış. Aptalca. Asıl yüzüne bakılmayacak durumda olan benim. Hiç mi kimse anlamaz?

Yürüyorum. Sanki omuzlarım yok. Var olmamışlar gibi. İlginç. Ne zaman evvel bu çukurlar hep dost koluyla ve eliyle tazelenirdi. Kolunu bir atanı bir daha bırakmazdım. Babamdan öğrendim bunu. Öleli ne kadar oluyor, hatırlamıyorum. En son ne yaptıysa onu taklit ediyorum. Zaten eve hep tabanları çürük ayakkabılarla gelirdi.

Yürüyorum ama önümü görmekte zorlanıyorum. Üstüme üstüme çöküyor bu kent benim. Zeytin ağaçları misali. Küçükken düşmüştüm böyle bir tanesinden. Kollarım ve bacaklarım sağlam kalmıştı. Topladığım zeytinler için söyleyemezdiniz bunu. Kırık tek yanım kalbimdi. Bu kaldırımları boydan boya şimdi ezerken de aynıyım. Değişen tek şey, kesilen zeytin ağaçları.

Yürüyorum, bir an bile duraksamadan. Pencereni aç da bak. Belki de o canavar mahalleli dostların büyük bir neşeyle beni izliyorlardır. Sen de katıl onlara. Eğlen. Sümkür. Osur. Bana doğru. Ama sakın unutma:

Artık durmak yok.

9 Beğeni

Akılalmaz Bir Kentte Tarifi İmkansız Bir Havlu Vakası

“Senin çikolatalı çöreklerine tüküreyim Alfonso!”

Fernand’ın sinirli olduğu kuşku götürmez bir gerçekti fakat komik olan, uzaktan bakıldığında daha çok ağzına mendil kapatmış, kıpkırmızı yüzlü birisinin öğürerek telefonla kavga etmesiydi. Bunu gören herkes kahkahalarla gülüyordu. Şüphesiz buna sebep olan bir şey daha vardı: Fernand’ın göbeğinin, bir metre elli santimlik boyundan daha büyük göründüğünün bilinmesi ve çalışma masasının ardından sadece kafasının gözükmesiydi.

“Kafanın içindeki boğumlara beyin diyenin kafasını Yarasalara kemirttiğim! Bu ne Alfonso? Bu içine çikolatalı çöreklerini sardığımın havlusu da ne? Bu… Bu bütünüyle pisliğe bulaşmış burnumun direğini kıran ve gözlerimi yaşartan leş havluyu ne demeye benim masama bıraktın?”

“Bana olay mahallindeki bulduğum delilleri getirmemi emretmiştiniz efendim.”

“Ve sen de bana Cin çarpasıcası bu pislik dolu havluyu mu getirdin?” Derin bir nefes alacaktı ama havluyu görünce vaz geçti. “Karabasanlar aşkına söyler misin bu havluyu senin gözünde delil yapan nedir?”

“E, aslında olay yerinde ondan başka bir şey yoktu efendim.”

Fernand ne diyeceğini bilemedi. Birkaç saniye homurdandıktan sonra telefonu kapattı. Dışarı çıkması lazımdı. Bu sırada bıyık altından gülenlerin hepsini kafasına kazımıştı. Önce biraz nefes alıp bir şeyler içecek sonra da fırsatını bulunca bu alaycıların cezasını verecekti. Belki birkaç büyü satın alıp hepsinin bir hafta pislik gibi kokmasını sağlayabilirdi ya da daha iyisini yapardı. Eh, bu ona pahalıya patlayabilirdi ama düşünürken aldığı haz ona yeter de artardı.

Temiz havaya çıktığında elindeki mendili hemen bir çöp kovasına attı. Derin derin nefes alarak midesindeki çalkantıyı bastırmaya çalıştı. Biraz durup etrafına bakındı. Bu kötü tecrübeyi hafızasından silmesi lazımdı ve bunu sağlayacak tek şey “Naneli Müptezel” içmekti. Bu yüzden muhtemelen kentte onu gören herkesin bir kez daha güleceği bir duruma düşecekti ama bu Naneli Müptezel içtikten sonra yapacaklarının yanında hiç kalırdı. Bu içkiyi içen herkes birkaç dakika sonra yaptığı hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Fernand’ın da ihtiyacı olan şey buydu.

“Üç Kazulet Hanı” bulması kolay bir han değildi. Patlıcanlı Helva Sokağı’ndan sola, Soyguncular Caddesi’nden sağa, Fiştekleyen Pencereler Sokağı’ndan –kulaklarınızı tıkayarak- yine sağa döndükten sonra kendi etrafında üç kez döndükten sonra iki kez de oturup, kalkmanız ve bu arada da tek gözünüzü kapatmanız gerekiyordu. Bir ara neden bunlara gerek olduğunu sorması gerektiğini aklının bir köşesine not etti. Velhasıl, Fernand tüm bunları yaptıktan sonra karşısındaki sokağa dikkatle baktı ve hanın titreyen tabelasını hemen tanıdı. Tabelayı ne zaman görse ve tıngırtısı kulaklarına değse dişlerini sıkmadan edemezdi. Nihayet kapının üstündeki yazıyı görünce gülümsemeden edemedi.

“Polisler, cüceler, kalpazanlar ve talihsizlerin girmesi yasaktır!”

Bu yazıyı yanlışlıkla geldiği ilk günden beri seviyordu. Bir insanın böyle bir yere yanlışlıkla gelmesi hiç şüphesiz bir talihsizlikti ama onu asıl gülümseten ilk geldiğinde olanlardı.

İlk geldiği akşam kendisini –her zaman olacağı gibi- bir Cincadı karşılamıştı. Şapkasının kukuletaları bir türlü karara varamamış ve birbirlerine sinirlenip etrafa şimşek yağdırmaya başlamışlardı. Bu sırada Üç Bacaklı John’un bacaklarından birisi kavrulup kömüre dönüşmüş, Fernand’ın boyunun ölçülmesine karar verilmiş ve bu tipteki birisinin polis olması ihtimaline ise hunharca gülünmüştü. Bütün bunlar yapıldıktan sonra Üç –artık iki- Bacaklı John’un talihsiz olduğuna karar verilip handan atılmış ve Fernand’a da “Naneli Müptezel” ikram edilmişti. İşte bu kapının önünde yazıyı okurken duraksadığı o kısacık sürede aklına hep bu yaşananlar gelir ve gülümserdi.

Kapıyı açar açmaz kadına benzeyen bir siluet, kafasında -biri diğerinden daha kısa olan- iki kukuletası bulunan devasa bir şapkayla karşısına dikildi. Neyse ki buna artık alışmıştı. Kısa olan kukuleta konuştu: “Bir cüceye benziyor,” dedi. Diğeri “Hayır, bir polise benziyor,” dedi. Tam bu sırada en arkadan hepsinden uzun bir kukuleta daha yükseldi ve “Sizi ahmaklar! Bu Fernand’a benziyor,” dedi.

Siluet bir anda yüzüne bakılmayası bir Cincadı’ya dönüştüğünde Fernand istemsizce yüzünü ekşitti.

“Değerli geldin Fernand. Ne içmek istersin?”

“Naneli Müptezel lütfen Üşütük Maggy.”

“Hım, birisi tüm değerlerini yitirmek istiyor bu gece ha Fernand? En son iç-”

“Biliyorum, bir daha içmeyeceğime dair yeminler etmiştim ama Karabasanlar seni inandırsın berbat bir gün geçiriyorum.”

“Tüüühh! Canavarlar gözlerimi pörtletsin ki bir daha Karabasanlardan bahsedersen seni flama yapar parti binasının önüne atarım.”

“Tamam, tamam. Bu arada Ma… yani Üşütük Maggy buraya gelmek için yaptığımız hareketler nereden aklına geldi?”

“Tabii ki büyü yüzünden. Burayı herkesin bulmasını istemezsin herhalde. Özellikle polislerin bulmasını asla istemezsin yoksa şu an hepimiz Batak Gölet’te kafatasımızın sandığımızdan daha ince olması için Unutulanların Tanrısı’na dua ediyor olurduk.”

“Pek tabii ama ben onu demiyorum yani anlarsın işte göz kapatmalar, dönmeler filan… Ne bileyim yani biraz şey gibi, şey işte…”

“Mantıksız mı demek istiyorsun?” Koca burnunu Fernand’ın suratına dayayıp tek yanağını kaldırarak gözünün içine baktı.

“Ya-yani be-ben…”

“Ha-ha-ha! Bence de mantıksız ama oraya pek girmek istemiyorum sadece biraz talihli olmadığım bir güne denk geldi diyelim.”

“Anladım. Madem öyle diyorsun… Bu arada pek gergin görünüyorsun.” Eliyle kukuletaları işaret ederek “şu şeyler titreşip duruyor.”

“Sorma gitsin! Yetmiş ikinci kocam olan Hilkat Garibesi Alfred, yapacağım bir iksir için lazım olan ‘Ejder Yumurtlayanlar Nedir? Nerede Bulunurlar?’ kitabını çalacaktı dün gece ama gidip polislere toslamış. Paniğe kapılınca koşmaya başlamış. Her nasıl olduysa Tabakhane’ye yetişmeye çalışan bir konvoya rastlamış. Fırsat bu fırsat diyen yetmiş ikinci kocam Hilkat Garibesi Alfred atlamış bir tanesine. Ah, ben bir de özellikle uyardım. ‘Alfred sakınpolise yakalanma! Dikkati elden bırakma!’ dedim. Ama yok! Sanki ben öyle dememişim! Sanki ben ona ‘Alfred git de polislere birilerinin Ejder Yumurtlayan peşinde olduğunu ayıktır ki başımız belaya girsin,’ demişim gibi yakalanmış. Sonra bir de o üstü başı pislik halinde eve gelmiş. Eh, benim de aklım başından gitti tabii… Onu öyle elinde en sevdiğim havluyla görünce gözüm döndü. Bak böyle!”

Üşütük Maggy’nin tek gözü kendi etrafında fıldır fıldır dönerken sanki birisi Fernand’ın ensesinden aşağıya kırkayak bırakmış gibi beti benzi attı. İçkisinden zor şer bir yudum alarak “Sonra?” diye sordu.

“Sonrasını tahmin edersin. Gözüm böyle dönünce benim aklım başımdan kaçıp şapkama saklanıyor. Ben de Hilkat Garibesi Alfred olan yetmiş ikinci kocamı bir pisliğe çevirip sokağa fırlattım. Neyse ki akşama doğru sinirim geçer de eski haline döner. Gerçi böyle bir ahmaklığı affedeceğimi sanma! Sanırım kendime daha akıllı bir koca bulmam gerekecek. Belki Alfred’den de yeni bir kapı çığırtkanı yaparım. Fark etmişsindir eskisi artık bağıramıyor.”

“Fark ettim,” demekle yetindi Fernand. Bardağın sonundaki Naneli Müptezel’ini kafasına diktikten sonra hesabı ödeyerek handan ayrıldı.

Önce yavaş yavaş yürümeye başlamıştı. Sonra adımlarını hızlandırmıştı. En son koşmaya başladığına kendisini tam inandıracaktı ki Üç Kazulet Hanı’nın kapısı açıldı ve Fernand bağırmaya başladı.


Not: Aslında bir öykü yazmayacaktım çünkü üşenmiştim fakat o anda aklıma Forum Arkadaşınız Nasıl Bir Kitap Yazardı? başlığında @Mustafaizmirli 'nin benim için yazdığı kitap konusu geldi. “Neden olmasın?” diyerek başladım. Elimde sadece kent, canavar, yürümek, havlu, dedektif kelimeleri vardı. Ben de bunlarla mümkün olduğunca keyifli bir öykü yazmaya çalıştım. @Mustafaizmirli 'ye fikir için teşekkürlerimi sunarım. :blush: Umarım kotarmışımdır. Kotaramadıysam da kotaramamışımdır. :rofl:

10 Beğeni

Eh, madem. Yarışmadan çekileyim o zaman :slight_smile:

O nereden çıktı şimdi? :flushed:

Yanınızda biraz sönük kaldım sanki :sweat_smile:

Yok canım öyle düşünmeyin. :slight_smile: Sizin öykünüz de gayet güzel. Okudum ben beğendim yani. Maksat yarışmak olsun zaten. :blush:

2 Beğeni

@Vector,

Çekilme talebi reddedildi.

13 Beğeni

Elbette. Başarılar dilerim efendim :+1:

1 Beğeni

Hayatta “reddedilmeye sevinmek” diye bir duygu varmış demek ki. :slight_smile:

4 Beğeni

O zaman muhakkak Clive Barker’a bir göz atın. Olumlu kalıbın olumsuz, olumsuz kalıpların olumlu anlamlara devşirildiği betimlemeleri ilginizi çekecektir :sweat_smile:

NOT: Şükür, bugün de Barker’ı övdük :rofl:

7 Beğeni

Sarsıcı bir kabustan uyandığında ormanın ortasında yapayalnızdı. Dünya denen bu gezegende tek başına olduğunu bilmeden aylarca hayatta kalmaya çalıştı ve birilerini bulma umuduyla her gün sürekli yürüdü fakat sessiz bir ormandan başka hiçbir şey çıkmadı karşısına.

Yine yürüdüğü ve tam delirmenin eşiğinde olduğunu düşündüğü bir sırada ormanın ilerisinde bir ışık gördü, ormanın izin verdiği kadar. Koşar adım ışığa doğru gitti. Ormanın sonuna geldiğini düşündü ve ışığa doğru bir adım attı ve gördüğü manzara karşısında şaşakaldı.

Ormanın ortasında birkaç kilometre çapında devasa, ağaçsız bir bölge ve tam ortasında göğe doğru uzanan, makinelerden oluşan metal bir kent vardı. Pek hali kalmamıştı. Sendeleyerek kentin kapısı olduğunu düşündüğü yere doğru yürümeye başladı. O anda metal kentte bir hareketlilik olmaya başladı. Makineler tarafından tespit edilmişti.

Ana makine eski bilgilere bakarak yaklaşan şeyin ne olduğunu hemen tespit etti ve diğer tüm makinelere iletti: Canavar.

‘‘İnsan. Savaş. Makine. Yok et. Canavar. Zararlı. Yok et.’’

Ufak bir vızıltı duydu. Sonra göğüs kafesinin ortasında kesif bir acı hissetti. Dizlerindeki derman tamamen tükendi ve olduğu yere yığıldı. İnsanlığın zamanı artık tamamen bitti.

Ana makineden emir geldi: Son canavar da yok edildi. Tüm kapaklar açılsın. Koruma altındaki tüm canlıları serbest bırakın.

6 Beğeni

YORGUNLUK

Sonbaharin eylül ayı idi. Sessiz sessiz yağan yağmurlar kaldırımlara hoş notalar vuruyordu. Gecenin sessizliği ile harika bir senfoni oluşturmuşlardı. Arka sokaktaki kediler, köpekler ve diğerleri adeta bu sessizlikle düet yapar gibi sessizdiler. Sokak lambalarının kimisi inadına yanıyor kimisi ise sessizlikte çoktan uykuya dalmaya başlıyorlardı. Sanki bütün sokak, yağmurun şarkısına sessizlikle eşlik ediyordu.

Selim uykudan henüz daha yeni uyanmıştı. Kaç saat uyduğuna dair de bir fikri yoktu, üşümüştü de. İşe gitmek için sadece yarım saatlik hazırlanma süresi ve iki saatlik yürüyüş yolu vardı. Masada ki saate uykulu, mahmur gözlerle şöyle bir göz attı ve çabucak kendini yataktan atarak işe gitmek için hazırlamaya koyuldu.

Dışarı çıktığında ise sessiz yağmur bu sefer feryat figan çırpıyordu adeta. Ahşap köy evinin çatısından yağmur botlarına boşalıyordu. Kafasına beresini geçirdi ve ağzına kabanının cebinden iki adet kuru yemiş atarak müstakil evinin kapısından yola çıktı.

Köyden gideceği iş yeri on kilometre uzakta idi ve bu zorlu koşullarda yaklaşık iki saat yürümesi gerekecekti. Selimin maddi durumu çok kötüydü. Manevi olarakta çok zengin sayilmazdi aslında. Doğumundan itibaren hep sıkıntılar içerisinde büyüdü. Öksüzdü. Islak ve yanliz yolda ağır ağır hafif tempoda yürümeye koyuldu. Yürümek ile arası her zaman iyi olmuştu. Yürümek ona maddi ve manevi bir imkan sormuyordu. Yürürken hayat şartları her zaman Selim için en iyi şartlardı. Koşulsuz bayılana kadar yürüyebilirdi. Yollar da onun en iyi dostu olmuştu. Hiçbir zaman ondan ev sahibi gibi kira istemiyor lüzumsuz masraf da çıkarmıyordu.

Bu yürüyüşlerinde ona sürekli eşlik eden başka bir dostu daha vardı. O da kendisi gibi kimsesiz sokak köpeği olan buluttan başkası değildi. Bu ismi ona kendisi koymuştu. Bulut gibi sürekli onu takip ediyordu ayrıca gece yürürken bulut ile beraber yürümek ona gündüz gibi hissettiriyordu. Yürüyüşün hep aynı noktasında Selime katılıyor hiç bir zaman ondan bir karşılık beklemiyordu. Yine Selim önde bulut arkasında yada kimi zaman yanında gözleriyle sohbet ederek kente doğru yürümeye koyuldular.

Selim kentin girişinde bir fabrika deposunda gece bekçiliği yapıyordu. Gece onikide başlayan işi kentin ilk ışıkları ile son buluyordu. Aslında spesifik bir çalışma saati yoktu. Kentin ışıkları ne zaman yanacak buna kent sakinleri karar veriyordu. Kente doğru yürümeye devam ederlerken bulut sürekli yaptığı gibi gözden kayboldu. Onbeş dakikadır da bu karanlık ve yağmurlu yolda Selimi yanlız bırakmıştı. Selim açlıktan, yorgunluktan ve sürekli yağan yağmurdan bitkin vaziyete gelmişti. Karanlık yolda yürürken iki tarafı da sürekli ağaçlar olan neredeyse ışıksız yoldan yürümek zorundaydı. Yürüyordu ve bitkinliği iyice halsizliğe dönüşmeye başlamıştı. Birden uzaktan gelen bir bir şeyin ona doğru haraket ettiğini gördü. Bulut sandı ilk seferinde fakat köpek yaklaştıkça arkadan gelen sayı hızla artıyordu. Karşısına çıktığında ise sanki üç kafali sekiz ayaklı bir canavar oluvermişti. Üç kafadan gelen ses artık dinmekte olan yağmurun sesini bastırır hale gelmişti. Selim korkmaya başlamıştı. Yol ıssızdı ve uzun bir süre öyle kalacağa benziyordu. Bu taşrada ve bu saatte ondan başka kim bu yolu kullanırdı ki. Üç kafali ve sekiz bacakli bu canavarımsı köpek hariç. Korkusu adeta bütün çakralarını açmış fakat bitkin vücudu ona cesaret yerine telaş hissettirmeye başlamıştı. Canavar ile arasında mesafe kısalıyordu. Mesafe kısaldıkça üç kafali canavarın aslında üç tane iri kıyım köpek olduklarını fark etti. Yorgun aklı Selim oyun oynuyordu. Sokak köpeği değildiler. Adeta bir aç kurt sürüsü gibiydiler. Çevrede ki çiftliklerden gelmiş olmalılardı. Selim köpekler ile göz göze gelerek inanılmaz bir mücadele vermeye başladı. Köpekler gecenin sessizliğini kim daha çok bozar diye adeta birbirleri ile yarışıyorlardı. Selim olduğu yere çakılı kalmıştı. Islak kıyafetleri ve yorgun vücudu bu canavarlara karşı en büyük dezavantajı idi. Ayrıca çokça zamandır hissetmediği korku duygusu ekşi ekşi ağzına gelmeye başlamıştı. Elinde ve cebinde kendini koruyacak hiçbirşey yoktu. Canavarlar ise bu dezavantajı fark etmiş gibi birden hızlarını artırıp saldırıya geçtiler. Selim artık korkunun tadı ile adeta kâbusta kendini ölüme bırakır gibi istemeden yere yığılmıştı. Bu düşüş hayatın sürekli onu bıraktığı yere benziyordu. Umutsuzca canavarın pençelerine ve dişlerine kendini teslim etmişti.

Uyandığı zaman suratında cıvık bir islaklik hissetti. Ölmemişti. Yararlanmamıştı da. Sadece yorgunluk ve bitkinlik artık zayıf ruhunda mutasyona uğramış gibi daha korkunç bir hal almıştı. Gözleri artık gün ışığı ile yanıyordu. Sabahın ilk ışınlarıydı bu. Kendisinin bu hale nasıl geldiğini hiç hatırlamıyordu. Ta ki bulut ile göz göze gelene kadar. Bulut dili dişarıda hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Şımdi artık herşey gözünde canlanmaya başlıyordu. Ayağa kalkmak için üç sefer deneme yaptı ve sonunda başardı. Bulutun başını ilk defa sevgiyi keşfeden birisi gibi sıkı sıkı kaşımaya başladı. Adeta gökyüzünden gelen bir mucize gibi adını yeryüzünde canlandırmıştı. Canavarlardan kurtulmuştu fakat yürümesi gereken yirmi dakikalik yolu kalmıştı. Kentin ışıkları çoktan yanmıştı. Bir başka canavar uyanmıştı bu sefer. Bu çok daha güçlü ve bulutun bile mücadele edemeyeceği kadar büyük bir canavardı. Kent uyanmıştı.

Artık bir işi olmadığını deponun kapısına varmadan anlamıştı. Çok yorgundu. Şimdide yorgunluğun üzerine bir de hüzün çökmüştü. İlk defa belkide bir yürüyüş onun çok vücudunu bu kadar çok yormuş ve kalbini hüzün ile doldurmuştu. Kentin acımasız pençeleri taşralı gence hiç olmadığı kadar sert vurmuştu.

Selim birden gece ki yürüyüşü düşündü. Aslında o canavarlara karşı bir şekilde galip gelebilmişti. Bunu kendisi yapmamıştı belki fakat en yakın dostu onu canavarın elinden kurtarmıştı. Fakat bu canavara karşı elinden ne gelirdi ki. Kim bu canavara karşı taşralıya omuz verebilirdi. Bulut bunu yapamazdı. Fakat bu canavara karşı yapabileceği en iyi şeyi yapmaya karar verdi. Onu yok sayıp, sırtını da canavara vererek evine doğru bulutla birlikte en iyi bildikleri mücadeleyi vermeye koyuldular. Eve yürümeye…

Canavarın kulak tırmalayan gürültüsü artık iyice yok olmaya başlamıştı. İki yorgun dost evlerine doğru sıcak bir yürüyüşe çıktılar ve arkalarında ki canavarı kulak tırmalayan ıssızlığı ile baş başa bıraktılar.

6 Beğeni

Telefondan yazdığım ve bir taraftan da kızımı uyuttuğum için bir çok hata ve devrik cümle olabilir. Ayrıca şunu söylemek isterim mi çocukluk hayallerinden biridir yazar olmak ve ilk defa birşey yazdım. Çok heyecanlandığımı söylemek isterim. O yüzden tekrar okuyunca basit ve amatörce geldi. Fakat yine de paylaşmak istedim. Gün içinde belkide onlarca hayali konsept gelir aklıma umarım bu bana cesaret olur daha çok not alırım. :slight_smile:

5 Beğeni

Yazdığınız öyküyü ağzım kulaklarımda okudum… :rofl: Estağfurullah efendim ne demek asıl kaleminize sağlık…

3 Beğeni

Doğup büyüdüğü bu şehire aslında çok yabancıydı. Annesi ve babasını hiç tanımamış, çocukluk yıllarını beraber geçirdiği iki kardeşi, ansızın ortadan kaybolduktan sonra yapayanlız kalmıştı. Hayatın karanlık yüzü ile çocuk yaşlarda karşılaşmak zorunda kalması, tecrübesiz ruhunda bir delik açmış, onu yaşadığı şehirdeki insanlara karşı çok daha mesafeli bir hale getirmişti. Gençlik yılları sefalet içinde geçirdi. Hergün yüzüne baktığı insanlar tarafından hırpalanmış, dövülmüş ve aşağılanmıştı. Anlamlandıramadığı bu cehennemden bir çıkış yolu bulamıyordu.

Tüm umutlarının tükendiği bir zamanda doğan çocukları onun hayatında yepyeni bir sayfa açmıştı. Artık yaşaması için üç küçük sebebi ve bu sebeten çok daha ağır bir sorumluluğu vardı. Kötü kader onun yakasını hiç bırakmadı. Babaları trajik bir trafik kazasında gözlerinin önünde ölen çocuklarının tüm sorumluluğu artık çökmüş omuzlarının üzerindeydi.

Tehlikelerle dolu bu şehir, her zaman olduğu gibi tüm pisliğiyle üstüne üstüne geliyor, değersiz yaşamını dahada çekilmez hale getiriyordu. Mutsuzdu, umutsuzdu fakat hayata tutunabildiği tek dalı olan çocuklarına sahip çıkmalıydı. Kendisini yaralayan bu canavarların onlara ulaşmasına engel olmalıydı, çünkü anne olmak tam olarak buydu.

O gece, güneş kendini gösterene kadar yağmur yağmış, çocuklarıyla kafasını sokacak bir yer zar zor bulabilmişti. Çocukları bugünde aç uyanacaklardı ve yine yiyecek birşeyleri yoktu. Sabah olduğunda onları uyandırmadan, sessizce şehrin ara sokaklarına daldı. Korkuları ve endişeleri ona açlığını unutturuyordu.

Islak kaldırımda yürürken arkasından gelen ayak seslerinden bir süre sonra tedirgin oldu. Dönüp arkasına baktığında iri yapılı bir adamın ona birşeyler dediğini farketti. Yaşadığı deneyimler onu çocuklarının yanına dönmeye zorladı ama yapamazdı. Hem açtı hemde bu tekinsiz adamın kendini çocuklarının yanına kadar takip etmesine göz yumamazdı. Durmadı fakat ayak seslerinin hızlandığını farkedebiliyordu. Tekrar dönüp baktığında kaçmanın yararsız olduğunu düşünüp, kaderine göğüs gerdi…

Karnı ağrıyordu, burnundan gelen kan kokusu midesini bulandırıyordu yinede tek düşündüğü çoktan uyanmış olan çocuklarıydı. Bu halini gören yaşlı bir kadın kendine bir parça ekmek uzattı. Ekmeği çekinerek kadının elinden aldı ve takip edilmediğinden emin olarak ekmeğiyle beraber çocuklarının yanına koştu fakat çocuklarını bıraktığı yerde bulamadı.

Yere düşen ekmeği burnundan akan kan ile kıpkırmızı olmuştu. Ağzından tek bir şey çıkabildi,

Hav…

Not : Yazdığım ilk öykümsü bu. O yüzden çok üstüme gelmeyin :slight_smile: 1 edit hakkımıda bu notu yazmak için harcadım :laughing:

9 Beğeni

Yaşlı Bir Şahın Nedenleri

Neden o gün hayatlarımız değişti Nardin? Ben göz önünde olmayan bir şehzade olmaktan gayet memnundum. Hayatımı İrem ile beraber olabilmenin yolunu aramak için harcayabilirdim. Belki İrem’den vazgeçebilirdim bile. Evet, bunu yapabilirdim. Neden ateş devlerinin tanrısı, kara adı dünyada bir daha anılmayası Paretin canavarı, kentimizin üzerine yürümeye karar verdi? Destanlar hep aynı şeyleri anlatıyorlar. İlk şah Hüsrev ya da onun ilk damgalısı Kenan ya da iblislerin adlarından arındırılmış büyüyü insanlara hediye eden Fevaz başka bir tanrının topraklarına giriyorlar ve onları alt ediyorlar. Biz neden destanlara uygun bir hayat yaşayamadık? Neden tanrı avına uzak diyarlara seferlere çıkamadık? Neden Merkez Şehir kuşatılmak zorundaydı? Neden insanın umutlarının merkezi olan bu kentin bir tanrı tarafından kuşatılmasını ben savuşturmalıydım?

Yaşlandık Nardin, yaşlandık dostum. Kara Fırtına lakabı nasıl da yakışıyor sana! O gün mü kazandın bu unvanı? Hayır, hayır, o gün değildi. Değil mi? O gün Paretin iblisi saldırabileceği o kadar yer varken, senin ve benim bulunduğumuz yere yürümeye karar vermişti. Ve biz korkuyorduk. Kırk senedir kimseye söyleyemedik ama biz korkuyorduk. Surlarda ateşlenen toplar, ateş devleri yaklaştıkça alev alan çakmaklılar… Barut ve ateş dolu bir gün. Havaya yayılan kara duman. Neden Kara Duman değil de Kara Fırtına senin lakabın? Gülme… Devlerden kaç tanesi tüfeklerden çıkan kara dumanlarla şehrin surlarının önünde yere serilmişti hatırlasana? Ama o, Paretin, ellerini havaya kaldırınca burçları kavrayabilen devler tanrısı, alevli korkunçluğu içerisinde umursamadan yürüyordu. Bengü madeninden gülleler yükledik toplarımıza, mermilerimizi bengü madeninden yapılanlarla değiştirdik. Bengü madeni değil miydi büyüyü kontrol etmeyi sağlayan, iblisleri Duzeh’in çocuklarını karanlığa hapseden? Neden hiçbir işe yaramamıştı?

Yedinci ortadan kaç kişi hayatta kaldı o gün? Paretin surlara yetişip, sanki aleve verilmiş bir boğa gibi tepinirken surlar nasıl da yerle bir olmuştu! Diğer insan mülkleri ile yaptığımız savaşları hatırlıyorum da. Gülleler surlarda bir delik açsın diye onca hesaplama, mühendislik. Neresinden delik açarsak bir sur bütün olarak çöker? Mühendislerden nefret ediyorum Nardin. Alevler içerisindeki bir tanrı kentin surlarının önünde tepiniyorsa mühendisler neyi hesaplayacaklar? Bir tanrı kuşattığı kentin surlarındaki zayıf noktayı bulmakla uğraşır mı? Paretin iblisi uğraşmamıştı. Surlar çöktü, biz de beraber. Yedi numaradan kaç kişi surların çökmesiyle can verdi o gün? Biz neden karanlıklar alası canımızı bırakmadık oracıkta?

Hatırlıyorum da sen, yedinin genç muhafızı Nardin ve damgalıların kalmıştık o gün. Bir şah oyunu için tek eksiğimiz bir büyücüydü. Paretin bize bakıp alayla gülüyordu: “İnsan yine aldandı!” Aslına bakarsan Paretin’e saygı duyuyorum. İnsanları aldatmadı o. Ateş devlerinin tanrısı olmayı seçti. Mazanna gibi, Erbu gibi, Jabat gibi Mütev gibi değildi o. İnsanlara karışmadı, ebedi trajediyi kendisine benzeyenlerle kazanmak istedi. “İnsan yine aldandı!” Aldanmış mıydık? Benim aklım barut kokusuyla beraber buharlaşmış ve göğü tamamen kaplayan kara dumanlarla beraber başımdan göğe akmıştı artık. Sen nasıl sen olmayı başarabildin orada? Nasıl “Tüfekler!” diyebildin? Nasıl damgalılarını hizaya getirebildin? Nasıl ateş emri verebildin hiçbir işe yaramayacağını bile bile?

İşe yaramadı da zaten. Ama sen pes etmedin. “Kılıçlara! Dolduracak vakit yok!” Yedinin bütün cengaverleri oracıkta can verdi. Paretin’in bir bakışıyla, sanki kazıkta yakılan suçlularmış gibi çığlık çığlığa oraya buraya koşuşturmaya çalışarak. Yanıyorlardı. Ama alev görünmüyordu hiçbir yerde. Biz neden yanmadık? “Hüsrev’in şehzadesi. Kaderi kara olan!” Paretin’in parmakları ne kadar da iğrençti sağ elinin baş ve işaret parmağı ile kafamdan tutup havaya kaldırırken. Vücudumun ağırlığıyla kafamın bedenimden kopacağını hissetmiştim. Sen dostum elinde pala devin bacaklarına saldırıyordun, ama boyun Paretin’in ayak başparmağını geçmiyordu. Ölüme giden ben neden bunun komik olduğunu düşünmüştüm ki? Çocuklar sokakta taşlara ayaklarıyla vururlar ya zalimce bir zevkle. İblisin sana vuruşu da aynı öyleydi. O dev bir çocuk, sen ruhsuz bir taş. Neden güldüğümü hatırlıyorum?

Ölecektik. Artık emindim ve rahattım. Korkmuyordum. Kaygı bitmişti. İrem’e kavuşabilmenin bir yolunu aramam gerekmeyecekti artık. İrem’i düşündüm ve ölümümden emin olduğum o anda ona ihanet ettim. Çünkü ondan vazgeçmiştim. Bir sorumluluktan kurtulmanın sevinciydi benim ki. Neden beni kurtarmaya geldi ki? Ne dedi Dört Işık tanrının karşısına çıktıklarında? Katravi konuştular ve ben her Hüsrevi şehzadesi gibi tanrıların dili Katravi’yi öğrenmiştim ama onları dinleyemeyecek kadar kendimden vazgeçmiştim o an. Sadece ondan vazgeçtiğim anda beni saran sesiyle İrem’i hissediyordum. İrem’i duyuyordum ama anlamıyordum, İrem’i görüyordum ama bakamıyordum.

Şahlığın en namlı dört büyücüsü yerden fışkıran bembeyaz taşların üzerinde yükseldiler. Birer sütun, bengü sütunları. Hani artık bengü madeninden devasa taşlar yapmayı bilmiyorduk? Haykırmak istedim ‘Ne kadar güzeller!’ Ama biliyordum tek haykırmak istediğimin ‘Ne kadar güzel!’ olduğunu. Gözlerimi İrem’den alamıyordum. Çok güzeldi. Bembeyaz teni büyü ile parlıyordu. Önce kırmızı bir ışık yayıldı vücudundan. Kaç kere seyretmiştim bunu? Sonra sarı ışık hastalıkla onu saracaktı. Sonra maviye çalacaktı, gökyüzü gibi serinlik yayarak. Ne kadar güzeldi İrem bengü taşı sütunların beliyle birleştiği, soğuk taşın sıcak bedenine saplandığı o noktalarda. Ne kadar güzeldi İrem, bir heykel gibi bembeyaz ve cansız. Kara dumanlar kayboldu, bembeyaz bir karanlık sardı her tarafı. Paretin karşılık vermek istiyordu. Katravi konuşuyorlardı. Tanrıların dilini konuşan beş büyük birbirlerine haykırıyorlardı. Nardin, dostum, o gün bayılarak çok şey kaybettin. Dünyanın en nadide dilinde birbirlerini aydınlıkları kullanarak Duzeh’in karanlığına hapsetmeye çalışan beş kişinin ulvi tartışmasını duymayarak çok şey kaybettin. Paretin’in bir alev topuna dönüşmesini, yere düşmesini ve kırk yıl sonra bugün hala yıkık olan surların önünde sönmeyen bir alev olmasını görmeyerek çok şey kaybettin. Çünkü kader diye bir şey varsa o an yazılmıştı.

Yere düştüğümde dört sütunun, Dört Işık’ın, arasındaydım. Gözlerim İrem’in boş gözlerine bakıyordu. En mükemmel heykelin, en mükemmel kadınla birleştiği yarı çıplak beden benim sevdiğim ve ulaşamayacağım kadın mıydı? Eski haline dönemez miydi? Zafer çığlıkları çalındı kulağıma alevlerin arasında. Hala ayakta kalan damgalılar olmalı ki bağırıyorlardı: “Açılın kapılar şaha gidelim! Dağılın alevler şaha gidelim! Alevler içinden şaha gidelim!” Gidilecek bir şah yoktu Nardin, şah babam kuşatmada öldürüldü. Veliaht kardeşim öldürüldü. Benden büyük bütün şehzadeler öldürüldü. Ama bir şah her zaman olacak demişti Kenan. Neden bir Hüsrevi doğdum ben Nardin? Neden şah ben oldum Nardin?

4 Beğeni

Korunun İçinde

Ozan kentteki trafiğin en yoğun olduğu yolları geçip aradığı yeri bulduğunda gece epey ilerlemişti. Yol kenarına park etti. O saatte kimse arabası arıza yapmış ya da bir kenarda uyumak isteyen birini garip karşılamazdı.

Arabadan indi ve sağ tarafta kalan koruya baktı. Ağaçlar hiç bitmeyecekmiş gibi iki tarafa uzanıyordu, görebildiği kadarıyla hepsi çamdı. Yolun bu kısmı sokak lambalarının kör noktası sayılırdı, bu yüzden tek tük geçen araçların dikkatini çekmeyecekti. En azından, umduğu buydu.

Küçük bir keşif yapmak istiyordu önce. Bagajdaki küreği ve el fenerini alıp koruya girdi ve yürümeye başladı. Yol kenarında seyrek olan çam ağaçları, iç kısımlarda biraz daha sıklaşıyordu. Bir süre daha gidip hiçbir şey görmez olunca fenerini açtı. Toprağa ayağıyla hafifçe vurdu. Kazmaya uygun görünüyordu, yine de o kadar da gevşek değildi. Karşısına tek bir hayvan bile çıkmadı, ama seslerini duyabiliyordu. Bir kuş alayla ötüyordu sanki, küçük bir memeli ya da kemirgen de ya ağaç kabuğu üstünde, ya da ince dallarla dolu zeminde pıtırtılar çıkararak koşturdu. Elli metreden sonra ağaçların seyrekleştiği, nispeten açık bir alan gördü ve daha fazla uzaklaşmaya gerek görmedi, burası yeterince uygundu. Küreği yere bırakıp geri döndü.

Arabanın yanına gelince tekrar bagaja yöneldi ve içinden, sanki durduğu yerde daha da ağırlaşmış olan tüfeği çıkardı. O sırada geçen belediye otobüsü tarafından fark edilmemek için tüfeği aceleyle indirdi yere, ama otobüs geldiği gibi gitti. Hiçbir sıkıntı yok, dedi içinden, ama bu, kalbinin kaburgalarını kırmak ister gibi atmasını engelleyememişti. Ağır ağır döndü ve tüfeği omzuna asıp tekrar koruya daldı.

Yolu biliyormuş gibi daha emin adımlarla gidiyordu bu sefer, ama pek bir şey gördüğü yoktu. Doğu tarafındaki dağınık bir bulutun örttüğü Ay, ince bir tül perdenin ardına gizlenmiş gibiydi ve ışığı da çok fazla değildi. Yine de baktıkça gözleri karanlığa alıştı. Az önce bakıp beğendiği yere geldi ve tüfeği özenle küreğin yanına bıraktı. Burayı tekrar bulacağını düşünüyordu ama kim bilirdi? Bu kadar yol katettikten sonra yolunu şaşırdığı için her şeyi berbat etme riski, alınamayacak kadar büyük göründü gözüne. Fenerini açık halde tüfeğin üzerine koydu. Geldiği yolu aydınlatıyordu.

Geri döndü. Yoldan geçen araçlar iyice seyrekleşmişti ve koruyu dışarıda bırakan virajı geçerken hiçbirinin bu tarafa baktığı yoktu. Yine de çok dikkatli olmalıydı. Arabanın ön kısmında, yolcu koltuğunda bulunan bez ve şişeyi aldı. Sonra arka kapıyı açıp içeri bir göz attı.

Çağlar hala derin uykuda gibi görünüyordu ama belli de olmazdı. Önce omzunu dürttü, sonra derin bir nefes alıp şişedeki sıvıyı beze döktü. Burnuna doğru salladı, sonra biraz bastırdı. Çağlar’ın bir anda kollarını kaldırıp onu tutmasından korktuğu için olabildiğince uzak duruyordu. Ama hiç hareket yoktu; adam ölü gibi, öylece yatıyordu.

Kendini geri çekip soluğunu verdi ve birkaç kez nefes aldı. Başparmağın tek bir hareketiyle açılıp kapanabilen şişeyi kapattı ve bezle birlikte ön tarafa attı. Çağlar’ı omuzlarından tutup çevirdi, sonra belinden kavrayıp ağır ağır kaldırdı. Çağlar’ın gevşek kolları sallandı, kafası öne düştü. Ozan adamın bacaklarını dışarı çıkardı ve en sonunda başını da destekleyip dışarı çıkmak üzereymiş gibi oturtmayı başardı.

Şimdiden yorulmuş, soğuk havaya rağmen alnında ter birikmişti. Alnını silip soluklandı, sonra arkasını dönerek eğildi ve Çağlar’ın kollarını atkı gibi boynuna doladı.

O sırada bir köpek havladı, bir kurt da ulumuş olabilirdi, söylemek zordu. Ozan gözleri büyüyerek etrafı dinledi, ama ses geldiği gibi bitmişti.

Ayağa kalkarken kafasını çarpmamasına dikkat etti, bir eliyle binbir zahmetle arabanın kapısını kapatıp cebindeki kilitleme tuşuna bastı. Adamın kollarını biraz daha sardı kendine, sonra başka bir aracın gelip gelmediğini kontrol etti. Bir tehlike olmadığına kanaat getirince, Çağlar’ı yarı taşıyıp yarı sürükleyerek koruya bir kez daha girdi.

Bu sefer o kadar yavaş gidiyordu ki zaman kavramını yitirdi. Kaç dakikadır yürüyordu bilmiyordu, belki bir saat olmuştu. Çağlar’ın sürüklenen ayak uçları çirkin, çıtırtılı bir ses çıkarıyordu çam iğnesi, kozalak ve kim bilir daha nelerle dolu toprakta.

Ayağı kuru bir dalı gürültüyle kırdığında Ozan bir anda dondu, sonra sert bir hareketle arkasına döndü; Çağlar da onunla birlikte savruldu. O taraftan birinin geldiğini sanmıştı. Kör gözlerle her tarafı taradı, ama gelen kişi iki metreden daha yakında olmadığı sürece görmesine imkan yoktu. Hızlanan kalp atışları dışında başka bir ses duyamadı. Dalı kendisinin kırdığını anladığında orada öylece beş dakikadır dikiliyordu. Çağrlar’a göz ucuyla baktı, ama hâlâ derin bir uykudaydı.

Sağa sola bakındığı için yön duygusunu kaybetmişti, nereden gelip nereye gittiğine dair hiçbir fikri yoktu. O karanlıkta her yer her yere benziyordu. Dehşet, tehlikeli bir canavar gibi, derinlerde bir yerden başını kaldırdı; sivri dişlerini kalbine ve midesine geçirdi. Burada kaldım, diye düşündü Ozan. Her şey bitti. Bütün planlarım… Çağlar’ı tutan elleri gevşedi. Kafasının içinde bir hayvanın hırıltısını duydu, köşedeki ağaç da sanki kemikli parmaklarını ona doğru uzatmış devasa bir ceset gibiydi. Başı döndü. Şimdi Çağlar da kafasını kaldıracak, çürümüş dişlerini göstererek sırıtacak ve başından beri uyuyormuş gibi yaptığını, kaçırılanın aslında Ozan olduğunu söyleyecek ve vebalı gibi simsiyah olmuş, hançer kadar keskin tırnaklarını Ozan’ın boğazına geçirip…

Gözleri bir noktaya takıldı. Noktaydı çünkü çevresindeki derin siyahlığın aksine rahatça seçilebiliyordu. Fenerinin ışığını görmüştü.

Ozan’ın kapalı dudaklarından minnet dolu bir inleme çıktı. Hırıltı kesilmiş, ağaç tekrar ağaç gibi olmuş, Çağlar da başını çocuk gibi tekrar onun omzuna koymuştu.

Hem kendisini, hem Çağlar’ı sürükleyerek cılız ışığa doğru ilerledi.

6 Beğeni

ŞAFAK VAKTİ

Yürüyordu ormanın içinde bir başına. Nereye gideceğini bilmiyor, sadece bulunduğu yerden hızlı bir şekilde uzaklaşmak istiyordu, ama koşmuyor yürüyordu. Çünkü saatlerdir koşmaktan yorulmuştu; ne hali ne de mecali kalmıştı. Son enerjisi yavaş adımlarında bitmek üzereydi, ve bitti. İlk önce yavaşladı, sonra da düştü, ama yere doğru değil ağaca doğru.

Gözleri yaşlı, kolları ağaca sarılı ve ayakları yere çelimsiz basılı bir vaziyetteyken A. dün geceyi düşünüyordu.

Gece ayazdı. A. gökteki son dördünün ışığında etrafına baktı. Burası korkunun hüküm sürdüğü kentin surlarıydı. Surlarda askerler nöbet tutuyordu. Bütün askerler okları ve yayları hazırda bir şeyleri bekliyordu, yani eski çağlardan kalma kadim canavarları.

Kendilerine Tanrıları olduğu için boyun eğdikleri ve isyanlar sonucunda çağlar önce yok olduğunu düşündükleri bu canavarlar yeniden dönmüştü. Belki yeniden hayat bulmuşlardı belki de hiç ölmemiş, sadece çağlar boyunca saklanmışlardı. A. bunların cevabını bilmiyordu, sadece diğer günlerde olduğu gibi pür dikkat nöbetini tutuyordu.

A.’nın hafızasında bundan sonrası ise hayal meyaldı. İlk önce birtakım sesler duydu, sonra kapılar parçalandı. Ardı arkası kesilmeyen siluetler, çelik sesleri, dinmeyen çığlıklar, masmaviye boyanmış yollar ve sonrası kaçış… Gün ışıyana kadar hiç durmadan kaçış ve sonunda karşısındaydı orman.

A. bir dal çıtırtısıyla bu düşüncelerinden sıyrıldı ve sarıldığı ağacı bırakıp tekrardan koşmaya çalıştı. Ama çok yavaştı, ve çıtırtılar daha da çoğalarak A.’ya yaklaşıyordu. Dün gecenin korkusuyla içi enerji dolan A. koştu, koştu, ama sonunda durdu. Kıpırdayamıyordu bacakları, çünkü tam karşısında o eski çağlardan kalma kadim canavarlardan biri duruyordu. Başka bir canavar arkasından gelip de kafasını gövdesinden ayırdığında A. Tanrısının öfkeli suratına bakıyordu.

Çiçekbozuğu rengindeki, kafasını gövdesinden ayırdığı A.’nın yanına gittiğinde etrafta masmavi bir gölcük oluşmuştu. Kafasını cesetten kaldırdı ve karşısındaki öfkeli surata seslendi:

“Komutanım, kentten kaçan son canavarı da avladık. Kente geri dönelim mi artık?”

Öfkesi biraz olsun dinen olur işaretini verdi ve askerlerinin önünden kente doğru giderken yüzünde korkutucu bir gülümseme, aklında tek bir düşünce vardı: ‘’ Tekrardan insanların şafağına artık çok az kalmıştı.’’

4 Beğeni

Şişman Adam ve Küçük Çocuk

Canavar, onlar değil, onları dışarı gönderendi! Onları gökyüzünde gezdiren, sokaklara salan o canavar…

Şişman adamdı biri… Diğeri küçük çocuk… Ele ele tutuşmuşlardı bir süre, zamanın gelmesini beklerken… Şişman adamın yağlı, pis, elleri; küçük çocuğun soğuk, çelik ellerini kavramıştı. “Korkma” demişti küçük çocuğa! “Biz barışı getireceğiz!”

Öyle söylemişti canavar, her ikisine de! Onları henüz dışarı salmadan önce…

Şişman adam ve küçük çocuk… Bir süre gökyüzünde birlikte süzülmüşlerdi. Altlarında kentler belirip, yeterince uzaklaşana kadar! Altlarında kapılar açılıp da bulutlardan aşağı süzülürken, birbirlerinden ayrıldılar!

Önce büyük bir sessizlik oldu ama sonra büyük bir ses duyuldu…

Doğruldular ve yürüdüler. Belki biraz sıcak… Biraz ateş… Yürüdüler ve koştular, dar sokaklardan ve büyük binaların arasından. Önlerine çıkan hiç bir engeli tanımadan! Koştular uçarcasına… Kavuşmak ister gibi ikisi de birbirlerine. Belki biraz da sonsuzluğa…

Şişman adam ile küçük çocuğun yeniden kavuşmaları unutulmaz oldu. Derler ki; uzaklardan, çok uzaklardan bile görüldü bu! Ve onlar, göğe karışıp giderken, geriye fazla bir şey kalmadı. Eşi kaybolmuş tahta bir kundura, ağlayan bir kız çocuğu ve kavrulmuş bir oyuncak ayıdan başka… Canavarın barışı işte böyle başladı, 6 Ağustos 1945 Pazartesi, saat 08:15’ de Hiroşima ve Nagazaki sokaklarında…

5 Beğeni