Ayna - Tırtıl
İlk davul vuruşlarıyla başlar her şey. Bir çöl hayaletinin uyanışı gibi… Sanki uzaklardan, gözle görülmeyen ama yürekte hissedilen bir fısıltı gelir kulağına. Ritchie Blackmore’un gitarı dev bir kum fırtınası gibi eserken, Dio’nun sesi bir peygamberin laneti gibi yükselir: “High noon, oh I’d sell my soul for water.”
Bu şarkı bir destan. Bir adamın –bir büyücünün– yıldızlara ulaşma arzusunun, binlerce kölenin kan ve terle ördüğü bir piramidin, umutla ezilmiş insanların trajedisinin hikâyesi… Ama her şeyden önce, imkânsızın peşinden gitmenin deliliği.
Dio’nun vokali öyle bir şey ki, şarkıyı sadece dinlemiyorsun, içinde yaşıyorsun. O gökyüzünü gözleyen kölelerden biri oluyorsun. Omzunda zincir, yüzünde ter, içinde kırılmış ama sönmemiş bir umut… Ve “Stargazer” büyücüsünün “yıldızlara ulaşacağız” vaadi, kulağında yankılanırken, kendine şunu soruyorsun: “Ben de bir hayalin kölesi miyim?”
Orta kısmında orkestrasyon giriyor ya hani, işte orada başka bir evrene giriyorsun. Kendini, dev bir yapının gölgesinde, sonsuz bir çölün ortasında, göğe bakarken buluyorsun. Şarkının sonlarına doğru Dio, neredeyse ağlarcasına haykırıyor: “I see a rainbow rising!” Bu cümle sadece söz değil, bir patlama… Yıkılan bir diktatörlüğün ardından gelen içsel özgürlüğün bağırtısı. Gözlerinin önünde yıkılıyor kule. Büyücü düşüyor. Ama sen… sen hâlâ yaşıyorsun.
Stargazer, insana çok şey hatırlatıyor. Büyük hayallerin ardındaki acıyı… Kör bir inançla hizmet ettiğin bir ideolojinin ya da insanın seni nasıl tüketebileceğini… Ve bazen, en güçlü büyünün bile yerle bir olabileceğini. Ama yine de gökyüzüne bakma isteğini öldüremeyeceğini.
Bu şarkı bitince derin bir sessizlik olur. Gerçekten bir şey yaşadığını hissedersin. İçinde bir parça yıkılmıştır, ama başka bir parça –daha gerçek bir parça– doğmuştur. Ve ne zaman yıldızlara baksan, içinden usulca şu söz geçer:
“No sign of the morning coming… You’ve been left on your own, like a rainbow in the dark.”
Yarinin cocuklarina.