Amber

İçerik uyarısı: Grafik şiddet, kan unsurları ve çıplaklık içerir. 18+ okurlar içindir.

Elçi

1

Ellerindeki hançerler ve sopalar, bu şehirde ticaretin altınla değil, kanla yapıldığını söylüyordu.

“Aptal çocuk… Geceleri tek dolaşılır mı?” Zayıf olan bıçağını tehdit edercesine sağa sola salladı. Sırıttığında çürük dişleri karanlıkta parladı.

“Gezginin teki herhalde,” dedi öteki. Bir eliyle çomağını tutuyor, diğer eliyle palabıyığını kıvırıyordu.

Liderleri öne çıktı. “Karşı koymaya kalkma; seni deşeriz. Keseni boşalt!” Diğerlerinden daha uzun boylu, iri kıyım bir adamdı.

Karanlık, rutubetli bir ara sokaktaydılar. Yağmur iri tanelerle yağıyor, gök gürüldüyordu. Damlalar, gezginin yün ve deri börkünden aşağı süzülüp ipek pelerininin omuzlarına akıyordu. Gezgin istifini bozmadı; sağ elini şalvarını saran kemerine götürdü, bir kese çıkarıp palabıyıklının önüne fırlattı.

“Zeki bir delikanlısın.” Lider bir adım daha sokuldu. “Parmağındaki parlak yüzüğü de ver şimdi!”

Başparmağında, karanlıkta soluk kırmızı bir ışık yayan yakut zihgir (başparmak yüzüğü) vardı.

“Zihgir bende kalacak, baylar,” dedi gezgin. Sonra deri çizmesinin ağzından bir kese daha çıkarıp yere attı. “Ben olsam bunu da alır uzardım.” Gülümserken ellerini iki yana açtı, omuz silkti.

Haydutların dördüncüsü atılıp yerdeki keseyi aldı, cebine gömdü.

“Yüzüğü ver. Yoksa seni öldürürüz!” diye püskürdü lider.

“Senin gibi varlıklı bir delikanlı için kayıp bir yüzük sorun olmaz,” dedi zayıf olan.

Gezgin ellerini arkasında birleştirdi. Sol eliyle, baş parmağındaki ışıldayan zihgire ritmik biçimde vurmaya başladı. Zihgir, her vuruşta kan pompalayan bir kalp gibi atıyor, önce sönüyor sonra tekrar parlıyordu.

Zayıf olanın sabrı taştı; arkadan sokulup gezgini omzundan tuttu.

Temas olur olmaz gezgin kavisli kılıcını çekti ve insanüstü bir hızla savurdu. Bu hareketle haydutların çomakları havada asılı kaldı. Taşların arasından akan yağmur suyu kırmızıya döndü; zayıfın kellesi yerde yuvarlandı.

Gök bu kez daha kuvvetli gürledi. Işık sokağa vurup etrafı gündüz gibi aydınlattığında gezgin, palabıyıklının dibindeydi. Kılıcını aşağıdan yukarıya doğru, öyle sert savurdu ki haydutun sol kolu dört arşın öteye uçtu. Kopan kol yağmurun içinde dönerek taşlara çarptı. Haydut çığlıkla yere yığıldı.

Zihgir sakinleşir gibi titreşti; rengi koyulaşmıştı. Yakut uyanmıştı. Kan istiyordu. Doyarsa dinginleşir; aç kalırsa sahibini tüketirdi.

Lider, öfkelenerek üzerine doğru atıldı. Sopasını yukarı kaldırarak gezginin kafasına bir darbe salladı. Kılıcının kabzasıyla sopayı savuşturdu gezgin. Açıklığı yakalayıp adamın çene altına bir hamle yaptı. Liderin boğazı yarıldı. Zihgir, şarap rengine döndü. Gezginin nabzı arttı, içindeki ses ona devam etmesini söylüyordu.

“Onlara ne yaptın!” Dördüncü haydut çığlık attı. Sesi titrek ve ağlamaklıydı. Dizleri titreyerek geri sendeledi, yere düştü. Süründü, sonra koşarak uzaklaşmaya başladı.

Gezgin, palabıyıklının artık kıpırdamayan bedeninden ilk attığı altın kesesini geri aldı. Kılıcını kınına ustaca itti. Zihgire parmağıyla yavaşça birkaç kez dokundu, zihgir sakinleşti; yaydığı parıltı soldu. Dar sokaktaki dehşeti fark eden bir şehir sakini “Cinayet!” diye feryat etti.

Şehir sakini can havliyle kaçarken gezgin arkasından seslendi: “Başmuhafızı çağır, sıradan devriye gelmesin. Unutma.”

Mavi çinili evin önündeki tabureye oturdu; yağmurun altında bekledi.

2 Beğeni

2

Kısa bir bekleyişten sonra kalabalık bir muhafız birliği, teberler ve arbaletlerle sokağa daldı. Levha zırhlarının üstünde sarı-mavi tunikler vardı; yüzü açık çelik miğferlerinin alınlığında Nikoledza hanedanının karanfilli kalkan arması ışıldıyordu.

Öndeki muhafızlar teberlerinin sivri uçlarını doğrultarak mızrak duvarı oluşturdular. Arkadakiler arbaletlerini gezgine çevirdi. Alayın başı haykırdı: “Teslim ol, katil!”

Gezgin ayağa kalktı. Gülümsedi. “Baylar… ben başlatmadım,” dedi.

“Umrumda değil. Kılıcını yere at. Kımıldama,” dedi alay başı.

“Bela istemiyorum. Kendimi savunuyordum.” Gezgin kılıcını çıkarıp yere attı. Bir muhafıza karşılık verse, elçilik işi burada sonlanırdı.

Muhafızlar temkinle ilerleyerek savunmasız kalan gezgine doğru sokuldu. İçlerinden biri teberin sapını savurdu. Gezgin darbenin gelişini fark etti, ama karşı koymadı. Kaburgalarının altına aldığı darbe, onu dizlerinin üzerine indirdi. Muhafızlar onun hemen etrafını sararak ellerini prangaladılar.

“Geldiğin taşrada kanunlar nasıldır bilmiyorum ama Odrilsi’de cinayet işlemenin bedeli darağacıdır,” diye hırladı alay başı.

“Beni başmuhafıza götürün,” dedi gezgin.

“Ya, öyle mi? Ondan sonra da kralla akşam yemeği yersin ha?” Bir kahkaha attı. “Onu zindana atın.”

Gezgini kollarından tutup kaldırdılar. Ara sokaktan çıkıp büyük bir caddeye döndüler.

“Kaburgalarıma vuran babayiğidin adını öğrenmek isterim.” Gezgin sakin bir nefes verdi. “Eli ağırmış.”

“Adını bilsen ne olacak? Emir yukarıdan. Sus, yürü,” dedi alay başı.

Gezginin gülümsemesi bir an inceldi. Emir yukarıdan. Tutuklanması için kim, neden emir vermişti? Geliş vaktini kim sızdırmıştı?