Televizyon açıldı.
Narkotik mavi ışıltı odaya akarak doldu.
Renk sonra duruldu, duruldu ve bir stüdyoda bir masanın etrafında oturan takım elbiseli üç adam belirdi.
Ülkenin en popüler tartışma programlarından biri olan Forum’un canlı yayını.
Sunucu iki eliyle masaya dayanmıştı.
“Efendim şimdi de,” diye konuşuyordu su gibi bir Anatolyacayla, “bu gece milletçe alakadar olduğumuz bir başka mevzu üzerine konuşacağız. Ancak şunu belirtmeliyim ki, kanalımız, konuklarımızın beyanlarından mesul değildir.” Bunu söylerken gözleri solundaki konuğa çevrilmişti.
Tam o sırada kamera sola kaydı.
Alt bantta “APRINÇOR TEKİN” ismi belirdi. İkinci satırda “Araştırmacı-yazar” yazıyordu. Üçüncü satırda ise “Konuğumuzun beyanları şahsi görüşleridir” ibaresi vardı.
Adam kırklı yaşlarındaydı. Omuzlarına dar gelen, geniş yakalı bir ceket geçirmişti sırtına. Kalın bıyığının uçları çenesine doğru sarkıyordu. Önünde kalınca bir dosya vardı. Sağ elini dosyanın üstüne yerleştirmişti. Dalgın dalgın stüdyoda bir noktaya bakıyordu.
Kamera sağa kaydı.
“PROF. DR. KETBOĞA KUTALAN
Astan Bolıq Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı”
Alt bantta beliren bu yazılar dört saniye belirdikten sonra kayboldu. Kır renkli saçı ve sakalları itinayla şekillendirilmişti. Prof. Kutalan’ın önünde hiçbir dosya yoktu. Önündeki bardağa uzanarak çayından bir yudum aldı.
“Hocam, dilerseniz sizden başlayayım.”
“Memnuniyetle,” dedi Prof. Kutalan ve dur durak bilmedi: “Efendim, müsaadenizle mevzuyu kendi ismim ile açıklayayım. Çünkü söz konusu tartışmanın ne denli boş olduğunu ispatlayacak en somut done kendi ismimdir. Nasıl ki Fransızcada ‘bu’ manasını taşıyan cet, Orta Fransızca cest’ten, onun evvelinde de fasih Latince ecce iste’den çağlar içinde evrile evrile son halini aldıysa, bu tabirin Anatolya vulgar Latincesindeki son hali de işte, ismimin ilk hecesi olan ket biçimini almıştır. Boğa hakeza Anatolya vulgar Latincesindedir, aslı ‘buka’dır. Buka sözcüğü de esasında Büyük İskender’in atı Bucephalus’un isminin diminütif halidir. Bucephalus, bous yani boğa kökünden gelir. Doğu Romalıların azametli sarayı Bucoleon da yine aynı kökü paylaşır. Anlayacağınız üzere İskender’in kahramanca fetihlerinden miras kalan adımın, iddialara bahis olduğu şekilde saçma sapan ve manasız ‘giden, yürüyen boğa’ yerine ‘bu Bucephalus’çuk’ gibi bir mana taşıdığı gayet ortadadır. Hem bu sözcüğün tertemiz bir vulgar Latincenin konuşulduğu Anatolya’nın dağ köylerinde sevimli çocuklara hitaben söylendiği de vakidir.”
Sunucu konuşmak üzere ağzını açtı. Prof. Kutalan işaret parmağını kaldırarak hiç oralı olmadan devam etti.
“Hülasa karanlık taygaların, çorak steplerin derinliklerinden gelen on üçüncü asır Moğol generali Ketboğa’nın adı bile Latincedir. Yani dünyadaki bütün insanlar aslında Romalıdır. Soyadıma gelirsek… Kutalan esasında Goth-Alan’dır. Roma’ya muhafızlık yapmakla hayvan postlarını üstlerinden atarak insanlık mertebesiyle şereflenen kavimlere işaret etmekte, en aciz canlılar için dahi filizlenen medeniyet ümidini simgelemektedir. İnsan olmanın şartı isimlerin ilmine vakıf olmaktır. Zaten kutsal kitabımız Alcoranus’ta pater noster’in, yani Adamus Primus’un diğer varlıklara üstünlüğü, yüce Termagant’ın kendisine tüm isimleri öğretmesinden ileri gelmiyor muydu? Malumunuz olduğu üzere barbarın ismi yoktur. Barbarın dili yoktur. Meleklerin çekindiği bozguncu ve kan dökücü mahluk barbarın ta kendisidir. Demek ki, insan olmanın tek ve şaşmaz şartı Romalı olmaktan geçmektedir.”
Sustu. Zafer dolu bir gülümsemeyle stüdyoya şöyle bir baktı. Bardağa uzandı, çaydan bir yudum daha içti.
“Aprınçor Bey, lütfen buyurun.”
Tekin dosyayı açtı. İçinden bir kağıt çıkardı, masaya koydu. Kıvrılmış kenarını düzeltti. Sonra bir kağıt daha çıkardı. Sonra bir kağıt daha. Üçünü yan yana dizdi.
“Hocamız ne yazık ki mevzuya bilime aykırı bir noktadan bakıyor. Resmi tarihin tezlerini okul sıralarında hepimiz zaten öğrendik. Önemli olan devletin belirlediği tezler değil, hakikattir.”
Sunucu gergin bir sesle araya girdi. “Tartışmayı şahsileştirmeye ya da politik zemine çekmeye gerek yok, Aprınçor Bey.”
Tekin tebessüm etti. “Kusura bakmayın. Konuya dönersek, hocamın ecce iste dedikleri tabir saf ve katıksız Türükçedir.”
“Nasıl?”
“Hemen arz edeyim. İşte bu demektir. İlkel dönemdeki atalarımız ellerini nesneleri işaret etmek üzere uzatmış, ‘İşte bu’ nidasını koparmıştır. İnsanoğlunun ürettiği ilk anlamlı morfem budur. Doğal olarak en başta engin steplerde ortaya çıkmıştır. İlerleyen devirlerde Latinler bunu biz Türüklerden almış…”
“Hasbinallah…”
Prof. Kutalan sinirli sinirli söyleniyordu.
Tekin oralı olmadı. “Evet, biz Türüklerden almış, dilleri dönmediği için ecce iste’ye çevirmişlerdir. Fransızlar da hepten kısaltıp cet yapmışlardır. Yani kıymetli hocamızın ismindeki ket, 1500 senelik bir yozlaşmanın sonunda tekrar bize dönmüş kendi dilimizin unsurudur."
Prof. Kutalan kendini daha fazla tutamadı: “Efendi bu ne biçim bir ilmi usuldür?”
“Sayın hocam, müsaade buyurursanız… Henüz bitirmedim. Boğa mevzusuna gelelim. Boğa Türükçedir. Buka, buğa. İskender atına Türükçe isim vermiştir. Çünkü İskender’in ordusunda Türükler vardır. Çünkü İskender Doğu’ya sefere çıkmıştır. Doğu’ya giden, Doğu’nun aygırına binen adam, atına Batı’nın ismini verecek değil ya? Bunda anlaşılmayacak ne var? Bucoleon da, hepsi de aynı kökten. Doğu Romalılar da zaten Türük’tü.”
Prof. Kutalan masaya yumruğunu indirerek ateş saçan gözlerle sunucuya döndü. “Efendim bu saçılan herzeler teori değil, hezeyandır.”
“Hezeyan mı? Madem öyle Kutalan’a gelelim. Siz Goth-Alan diyorsunuz. Kut, Türükçede ilahi kudret, tanrısal baht manasına gelir. Doğum günlerinizde bile kutladığınız kut, işte o kuttur. Farkında bile değilsiniz. Alan da bildiğiniz almak fiilinden gelir. Siz ismi baştan sona Türükçe bir insan olarak yıllardır menşeinizi bambaşka mecralarda keşfe uğraşıyorsunuz. Ben düşmanınız değilim hocam. Ben size isminizi ve soyunuzu tekrar bahşediyorum.”
“Bendeniz…”
“Teoloji konusuna da değinmek lazım. Hocamız ilk yalvacımız Adamus Primus’tan bahis buyurdular. Adamus… Türükçede ad, isim demektir. İnsanoğlunun babasına, isimlere vakıf ilk varlığa doğrudan isim denilmiştir. Am, ferçtir. Hepimizin yaşamının başladığı yerdir. Us ise akıldır. Yani Adamus adı ve aklı olan, amdan gelen manasını taşır.”
Stüdyoya birkaç saniyeliğine bir sessizlik çöktü.
Sonra hem Prof. Kutalan hem sunucu kıpkırmızı yüzlerle bağırmaya başladı.
“…terbiyesizlik bu, bu ne cüret…”
“..bu masada böyle sözler…”
“… milletimizin ve halaskarımızın huzurunda…”