Antarktika Burada Başlıyor


(Kasvet Ulu) #1
Özet

antarktika-k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk

Önsöz

Birkaç ay önce rüyamda kıyameti gördüm. Ama gördüğüm hiçbir şey anlatılanlara benzemiyordu. Çünkü Yaradan maddenin doğasını değiştirerek yapmıştı bunu. Evet, kuantum seviyesindeki yapıları değiştirdi ve dünyamız yerle bir oldu. Madde ve anti madde birbiri ile buluştu. Çünkü insanoğlu bu zamana kadar hiçbir şeyi doğru tahmin edemedi, edemeyecek de… Önümde siyah bir güneş doğarken uyandım ve oturup bununla ilgili bir öykü yazdım.

Kısa Öykü (2957 Kelime)
Tür: Bilimkurgu, Aksiyon
Okuma Süresi: 16 dakika 16 saniye

Not: Tek noktalı olan kısımlar, paragraflar arası bir satır boşluğu olan jump-cutlar. Ancak forum yapısı gereği birden fazla satır boşluğu bırakılamıyor. Daha temiz bir okuma şekli için bu linki verebilirim: https://polikromhatiralar.blogspot.com/2019/03/antarktika-burada-baslyor.html

Okuyup, görüş bildiren herkese teşekkürü borç bilirim.

Antarktika Burada Başlıyor

Yıkıntıların arasında yürüyorum.

Toz olmuş her yer. Yıkılmış, dökülmüş; havada kül gibi uçuşuyor. Moloz yığını binaların temelleri kalmış, demir çubuklar ve taş yığınları havaya karışıyor. Paslı yangın merdivenlerinin basamakları tek tek dökülüyor, pencereler onlarca cam iğneye ayrılıp suya damlatılmış bir damla mürekkep gibi sessizce süzülüp küle dönüyor. Her şey yok oluyor.

Allah yapıyor bunu.

Yaradan.

Cenabıhak.

Sonunda zaman gelmiş. Evet, kıyamet. Ancak kimse tahmin edemezdi. Çünkü hiçbir şey düşündüğümüz gibi olmayacaktı. Olmuyor. İnsan beyninin henüz anlayamayacağı bir şey bu. Maddelerin doğası değişmiş. Bir klikte. An dediğimiz şeyde. Allah, kozmik parmaklarını şıklatmış ve öylece her şey değişivermiş.

Şimdi ben, kıyametin içinde yürüyorum ve her şeyin yok oluşunu izliyorum. Maddeler önce kül oluyor, sonra gökyüzü gibi kararıyorlar, sonra vakum gibi boşluğa çekiliyorlar. Hepsi siyah güneşe sürükleniyor. Manyetik alanda kalmış ataşlar gibi. Etrafımdaki vakumlu boşluğu eğip bükerek, döndürerek büyüyen güneşe çekiliyorum. Ve o an soluduğum hava da yok oluyor. Kendi içime doğru çöküp siyah güneşin parçası oluyorum.

Karanlık büyüyor.

Hava aydınlanmadan uyandım. Oturdum, balkon kapısından lacivert gökyüzüne bakıyorum. Bir tane yıldız yok. Telefonumun alarmı birkaç dakika sonra çalacak. Zaten hep böyle olur. Neden ama? Hep mi saat çalmadan birkaç dakika önce uyanılır? Karşıdaki binanın inşaatı bitmedi daha. Biter mi? Kaç yıl oldu be adamlar! Kim bilir kimler para yiyor burdan… Beşevler’in üzerinde bir pusu. Gazi’nin bütün fakültelerinin ışıkları yanmış. Bu saatlerde yanar. Yemek pişiriyorlar. Bacalarından beyaz duman fışkırıyor, bir katlarının sarı ışıkları mutlaka yanıyor. Halkbank ATM’lerinin üzerindeki spot gibi lambalar parlak ve beyaz. İleride Sabancı yurdu gökyüzüne uzanmış, yanında İşkur’un turkuaz camlı büyük binası. Dalgalanan Türk bayrağı. Ve Anıtkabir’in ışıkları daha sönmemiş. Sönmez!

Telefonun güçlü ışığından gözlerimi kıstım. Bildirim yok. Alarm ertelensin mi? Kapat, amına koyim. Kalkıp balkon kapısının önünde ellerimi arkamda kavuşturdum. Nefesim camı buğulandırdı. Soğuk hava. Üzerinde kalmış onlarca parmak izi, bıraktığım buğunun arasında buzlu nehrin üzerindeki çatlaklar gibi çoğalıyor. Kapıyı açınca buz gibi hava odama hücum etti. Konya Yolu’na doğru beyaz bir sedan döndü. Arkası kaydı, sürücüsü gaza yüklendi. İçinde dört tane adam gördüm. Onun dışında sessiz. Pek kimse yok. Bir tane sokak köpeği sitenin karşısındaki çöpü eşeliyor. Köpek gibi titriyor denir ya; öyle titriyor. Balkonun beyaz tırabzanına dayandım. Yaktım bi tane. Püh. Kimse uyanır uyanmaz sigara içecek kadar yalnız olmasın. Başım ağrımış. İki hayat yaşıyorum. Geceleri kabuslarla boğuşuyorum. Gündüzleri başka acılar çekiyorum. Ve Ankara uyanıyor yavaştan. Burası benim cennetim.

Cehennemim.

.

Polo’nun için buz.
Offff… Fena.
Direksiyona dokunasım gelmiyor. Arabalarla sahipleri arasında bir bağ olur. Öyle beyaz güvercinim ayağı değil. Gerçekten olur ya. Arabalar insana özgürlük hissi veriyor. Bastım marşa, on-off printi silinmiş düğmeye dokunmadan radyo açıldı, başımın içinde son ses Max FM’in jeneriği gümledi. Kıstım hemen. Neyse ki hafif bir şeye döndü. Yeşil statik yazıdan John Cale okuyorum. Antarctica Starts Here. Dünyanın en yumuşak şarkısı. Ve karşıma bakıyorum. Polo’nun 3,5mm rezistanslı camının ardından kara bir kedi, sarı gözleriyle bana kilitlenmiş. Buz gibi hava. Ürperdim. Sabah sabah. Töbe töbe. Kaputun üzerinden kalkmıyor. Daha motor ne ara ısındı be birader?

“Git,” dedim. Elimi ileri doğru uzatıp silkeledim. “Yav gitsene. Kalk git. La siktir.” Anlamış gibi kalkıp usulca yere atladı, eğilip sırt kemiklerini çıkardı, yandaki gri Focus’un altına girdi. Kara kedi kötü şans. Bu dünyada her şeyi bilimle açıklarsın.

Tabii.

.

Üzerinde beyaz ve kaligrafik harfler ile HAPPY yazılmış kâğıt kahve bardağından bulut gibi buhar çıkıyor. Bir grup öğrenci birinci amfide kaloriferin yanına birikmiş.

“Ya iki gün öncesinden dedim kardeşim. Bak diyorum ki, böyle cami yapmayacaksın. Yağmur’la oturuyoruz. Dedim ki, bir cami yapacaksın, içinde her şeyi olacak. Kütüphanesi olacak, çocuklar için oynama alanı, spor salonu, alışveriş için yer bile olacak. Büyük kompleks olacak yani anlıyor musun? Artık her şey reklam. Her şey ticaret. Dünya bi şirket abi. Sonra ben bunu dedim, iki gün sonra haberlerde birlikte izledik, millet bahçesi deyip duruyor. İki gün önce dedim abi, iki gün…”

Elinin dışıyla iki işaretini arkadaşlarına doğru uzatıp durdu. Esnek kontrplak oturağı indirip leş gibi ikisi bir aradamı yudumladım.

“Tesadüf abi ya heralde.” dedi bozuk Türkçesi ile Kolombiyalı exchange öğrencisi.

Bizimki “Ya bir olur iki olur, anladın mı? Tesadüf sürekli olmaz ki,” diye üsteledi.

Kıvırcık saçlı başka biri kulağındaki airpodları çıkardı. Olaya dahil olmak için elini ikisinin arasına doğru uzattı.

“Bak abi şöyle anlatayım,” dedi. “Bilinçaltımızda kalıyor böyle şeyler. Bir yerden farkında olmadan duyuyorsun, üstün körü, duyduğunun farkına bile varmıyorsun ama o orada kalıyor. Sonra senin aklında yeşeriyor. Duyunca da ben bunu düşünmüştüm, söylemiştim diyorsun. Algıda seçiciliğe dönüyor bir nevi.”

“Yahu daha adamın bahsetmediği şeyi ben nasıl duyuyorum?”

“Duymuşsundur mutlaka abi ya.”

Kapüşonunun altından biri konuştu: “Kardeşim altıncı hissin kuvvetli. Oluyor böyle şeyler. İnsan rüyasında görüyor, çıkıyor yani.”

Dün geceki rüyamı hatırladım. Dört sene önce, dokuz ekimde gördüğüm rüyayı hatırladım. Sürekli aklımızda fikrimizde bazı düşünceler. Ne zaman bir olaydan fazla etkilensek onun hakkında kuruyoruz. Ama normal olmayanı da açıklayamıyorsun.

“O başka bir şey. Rüyayı bilemem. Ama insanın içine doğmak başka bir şey. Prekognisyon denir ya. Öyle bir şey.”

“Oldu olacak kendini mesih ilan et abi yaaa. Değil mi C.J brotha!

Yea, mon!

“Siktir lan.”

C.J ile kıvırcık saçlı oğlan, havada ellerini çarpıştırınca airpodların biri oturakların altına uçtu.

“Hasiktir kulaklık gitti.”

Ve gülüştüler. Ben de iştirak ettim. Ucuz sevginin kaynağı burada. Birkaç sıra ötede oturan kızlar için birbirinin kuyusunu da kazar bu pezevenkler. Ama işte gülüyorlar. Yaşıyorlar. Saate baktım. Vostok’un parlak metal çerçevesinin içindeki kırmızı yıldız ve etrafında dolanan kalın oklar daha on ikiyi gösteriyor. Aklıma Barış geldi. Cebimden iPhone’u çıkardım, tam kilidi açacağım esnada titremeye başladı.

Barış arıyor.

Kalkıp arka kapıdan koridora geçtim. Kâğıt kahve bardağını pervaza koydum. Biraz güneş açmış, fakültenin arka bahçesinin çiy düşmüş çimleri sessizce, yeşil yeşil parlıyor. Çardakların altında bir sürü öğrenci bir şeyler bekliyor.

“Ben de tam seni arıyordum hee.”

Barış ufak bir nezaket gülücüğü bıraktı. Heh heh. “N’aber abi?”

“İyi işte. Sen n’aptın?”

“N’apayım ya, klinik gözlem vardı, kaç saattir ondaydık. Daha da bitmedi de…”

“Bitince Balgat’taki McDonalds’ta buluşalım mı?”

Birkaç saniye sessizlik.

“Okulda yeriz ya zaten anca.”

“Eyvallah.”

Eyvallah.

“Kaçta geliyosun akşam?”

“Akşam labda kalıcaz heralde, ben seni ararım. Annemi alır mısın diyecektim.”

“Tamam, alırım ben.”

“Sen n’aptın?”

“N’apayım, okuldayım. Şu Yurtiçi’nin şubesinden kitapları alıcam.”

“Heee… İyi hadi görüşürüz o zaman. Hoca geldi.”

“Bay bay.”

Kâğıt kahve bardağına bakıyorum, dışarının güneşine bakıyorum.

HAPPY.

Siktir ordan.

Araca servisten yemeğimi aldım, Polo’yu yandaki Migros’un otoparkına çektim, karşıma bakıyorum. İki lira farkla büyük boy ister misiniz? Yok. Versen Big Mac sosunu damardan da alırlar.

Karşımda Balgat kavşağı, arabalar gelip geçiyor, plaza otoparkının güvenlik görevlisi üzerindeki naylon ceketin altında terlemiş, otoparka girenlere yer gösteriyor. İşini yapıyor. Martın sonuna doğru başkent havası manyadı. Değişik bir güneş açtı şimdi, hava açıldı. Karşımda Memorial’ın mavi, kavisli çizgisi ve üstünde büyük, kırmızı harfler neonla işlenmiş. Az ötede STOP tabelasının altına bir zincir dolanmış ve rüzgarla parlak metale çarpıp duruyor.

Radyoyu açtım.

“…ev sahipliği yapan CERN’den yapılan açıklamaya göre araştırma merkezi daha da büyüyecek…”

Spiker kızın sakin sesi konuşurken buzlu koladan bir yudum aldım. Su gibi olmuş zaten.

“…bu yapı sayesinde Higgs bozonu ortaya çıkarılmıştı. 2012 yılındaki büyük sansasyon yaratan keşfin ardından da parçacık hızlandırıcı çeşitli…”

Siyah bir Mercedes önümden geçti. Güvenlik görevlisi iki eliyle boş bir yeri gösterirken filmli lamine camların arkasındaki adamı seçemedim. Sonra dönüp otoparkın çıkışına sürdü. Görevlinin gösterdiği yeri arkasından gelen bir Civic doldurdu.

“…çıkarılabilmek için daha da büyük bir parçacık hızlandırıcıya ihtiyaç var…”

iPhone’u cebimden çıkardım. Bildirim yok. Tekrar koydum.

“…yeni yapılacak olan tünel hadronlardan farklı ve daha yüksek enerjili…"

Aynı Mercedes otoparkın girişinden geri girdi, Migros’un önündeki engelli girişine park etti. Şapkasının altından terini silen güvenlik görevlisi, kollarını sallamadan yavaş tempo koşarak Mercedes’in yanına gitti. Kedi gözü gibi turuncu ceketi güneşin altında parladı.

“Beyefendi engelli burası.”

“…tesisin yapımının uzun yıllar sürmesi beklenirken o konuda net bir zaman çizelgesi…

Radyoyu kıstım. Mercedes’in üç numara filmli camlarından biri açıldı, güneş gözlüklü, yüzü kemik beyazı bir adam güvenlik görevlisine bir şeyler söyledi. Siyah takımını ve elindeki dövmeyi fark ettim. Parası olan adam park yeri yaratır böyle. Koduğumun barzosu… Güvenlik görevlisi yine koşar adım yerine döndü. STOP tabelasına vuran zincire baktı, sarkıtıp yere düşürdü. Çınlama sustu.

Ben tersine girdim, o düz girdi, Mercedes’in sürücüsü ile, o camı kapatırken göz göze geldik. Gözlükleri de arabası gibi parlak. Büyük, kemikli yüzü ve tüysüz suratı. Kontağı çevirdim. Ben çıkmadan tekrar hareket edip kavşaktan Balgat’a döndü.

.

Annemi aradım. Cevap yok. Babam meşgul. İşleri güçleri var.

Konya yolunda birini bekliyoruz. Kim bilir hangi önemli (!) şahıs geçiyor ve aynı yerde tam on beş dakikadır duruyorum. Radyoda birileri seçim hakkında konuşuyor. Güneş tepemde. Akşama buz gibi olur şimdi. Yanımdaki Doblocu ile bakıştık. ‘Ne yaparsın,’ der gibi ellerini iki yana açtı. Gülüp kafa salladım.

Whatsapp’ı açtım. Ev grubuna “Trafik.” yazdım. Radyo kanalını değiştirdim. “…Akay yokuşundan aşağı…” Trafik haberleri. Güzel tesadüf.

.

On dakika sonra yol açıldı. Sağımda solumda, her yanımda seçim arabaları, afişler, billboardlarda parti reklamları. Yenimahalle’ye doğru devam edip sağ şeride geçtim. Arkamdaki BMW selektör attı. Bir iki defa. Yol yok kardeşim, öndeki arabanın üstünden mi zıplayayım? Dibime girdi. Yol açılınca Gazi’ye doğru döndüm. “Ne var lan?” dedim. “Ne var amına koyim?” Elimle aynadan işaret ettim. “Geç, al.” Şerit değiştirmeye çalışırken tampona sürttü, gaza yüklenip kaldırıma yanaştım. El frenini çektim. “Al işte…” Baktım etrafa, Emniyet Mahallesi’ne çıkan ara yollardan biri. Kimse de yok. Kamera felan görmüş müdür diye bakıyorum, sinir oluyorum ipneye. Kapının kilidini açıp kolu çektim. Hemen arkama çekmişler, iki kişi inmişler. Dikiz aynasından gördüm; metalik, bal turuncusu bir Amarok köşeyi döndü. Yürüyenlerden biri sağ yolcu kapısına geçti, öteki araladığım kapıyı itti. “Ne oluyor,” demeye kalmadan belindeki parlak silahın yansımasını gördüm. Bir an ellerim soğudu. Kontağı kapattığıma pişman oldum.

Sonra dönüp adamın yüzüne bakıyorum. Bir saat önce Mercedes’te gördüğüm adam. Gözlerimi kırpıştırıyorum. Önce adamın boğazından giren mermiyi ve sprey gibi cama fırlayan kanını görüyorum. Sonra patlayan silahın ince fısıltısı kulağıma doluyor. Biri kumda bir şey sürüklüyor gibi. Kulaklarımı kapatıp iki büklüm oluyorum, önüme doğru eğiliyorum. Polo’nun arka camı patlıyor, bagaja ve tampona gelen mermiler tenekeye vurulmuş demir sopa gibi gümleyerek iniyor. Açık kapının aralığından yerde yatan adamın burnundan yılan gibi süzülen kanı görüyorum. Ve gözleri kocaman açılmış. “Ananı sikeyim,” diyorum. “Ananı sikeyim… ananı sikeyim…” Adamdan gözlerimi ayıramıyorum. “Ananı sikeyim…” Elimi kontağa atıp çeviriyorum. O sırada adamın çenesinden giren bir mermi beynini asfalta döküyor. Bir anda kaskatı kesilip nefesini veriyor. Ölmüyor. Titrerken yüzü kasılıyor.

Bir hışım vitese taktım. Vitese takarken biri yanıma oturdu. Elim ayağım boşaldı resmen, Polo öne atılıp stop etti. Etrafımdan geçen mermiler yayın gerilmesi gibi yankılanırken korkarak adama baktım. Göğsündeki Nirvana tişörtünün sarı güler yüzü ve altında belli olan köşeli çelik yeleği; üstündeki Jack Wolfskin imzalı poların fermuarı açık. Kafasında Türk bayrağı armalı bir şapka. Uzun namlulu tüfeğinin şarjörünü çıkarıp mermilere göz atıyor, geri takıp arka camdan birkaç el ateş ediyor. Susturucusu o kadar sessiz ki silah aksamının işleyişini duyuyorum. Metal çubuklar, yaylar ve pinler birbirine çarpıp çınlıyor. Barut kokusu burnuma doluyor. Pirinç mermi kovanları Polo’nun polimer konsolundan sekip yumuşak paspaslara düşüyor. Kafama bir kask geçiriyor.

Biliyordum. Bir gün başıma geleceğini biliyordum. Seçim yaklaştı, ortalık karıştı. Ama adım gibi biliyordum. Çünkü rüyamda da görmüştüm.

Elimi telefonuma atıyorum. Yanımdaki adam telefonu alıp camdan dışarı atıyor.

“Sür kardeşim.”

Kontağı çevirip sürüyorum.

.

Kendi yaktığı sigarayı uzattı. Titreyen ellerimle alıp o zamana kadar çektiğim en derin nefesi çektim. Neredeyiz? Nasıl buraya geldik? İyi değilim. Hiç iyi değilim.

“İyi iyi,” dedi Ali T. Adının Ali T. olduğunu söyledi. Ordu kimliğini gösterdi. Tanıyorum. Emekli asker.

“Yok zarar görmedi, birşey olmadı. Sarsıldı biraz. Hı hı… Hı hı… Olay yerine ulaştık mı?.. Saat?.. Paşa ne zaman gelecek?.. He? Yok iyiyiz ya…Cengo’nun baldırına gelmiş. Hollow point… İyi ama… Çıkmamış da çıkarttık. Hallettik çok sıkıntı değil… İyi yukarda… Biz… işte dediğimiz yerde… Hı hı… Ne bu Boeing mi?.. Karşıladınız mı?.. Hı hı… Hı hı… Özel izin… Evet… Tamam… Eyvallah…”

Kapaklı telefonun kapağını indirdi, arkasına bağlı büyük dikdörtgen aleti çıkarıp başka bir aletle değiştirdi.

“İyi misin kardeşim?” deyip sırtımı sıvazladı. “İyi misin?” Karnım kasıldı. Öğlen yediğim Big Mac’i teneke çöpe doldurdum.

“İyisin değil mi?” dedi Ali. “İyisin iyisin.” Polo geride bir yerde kaldı. Ali’nin Amarok Canyon’uyla şehrin dışında bir yere geldik. Uyudum bir iki saat. Filmli camların ardında tepeleri gördüm.

Ali dar bir yola girdi. Büyük, bordo yağlı boyası çürük bir fabrikaya sürdü. Önündeki toprak pist bozkırın ortasında bir çizgi gibi uzanıyor ve birkaç askeri cip ve uzun bir otobüs, fabrikanın önüne dizilmiş. Büyük, sürgülü kapıların girişinde iki adam bekliyor. Başka birkaç adam elleri silahlı, dağılmışlar.

Ali ciplerin yanına durdu, el frenini çekti. “Gel,” dedi. İnip toprağa basınca dizlerimin titrediğini fark ettim. Hâlâ kanım ince akıyor. Halsizim. Adamların yanına yürüdük. Ali gibi tanıdık birini gördüm. Televizyonda rastladığım emekli askerlerden biri. General. On yıl önce bir davada hakkı yenen paşalardan. Gözündeki siyah, damla gözlükleri başkentin akşam güneşi altında parlak ve üzerinde kalın, has sığır derisinden, siyah bir ordu ceketi. Kalın yakaları ve apoletleri ve göğsünde TSK arması; altında hâkî renk gömleği ve kotu. Postürü yaşlılıktan kaymış olmasına rağmen hâlâ dik duruyor. Anlayamadım. Saçma geldi. Yanında orta yaşlı, turuncu hırkalı, sarışın bir adamla bizi bekliyorlar.

Hırkalı adam elini uzattı, sıktım. Kemik çerçeveli gözlüğünün ardındaki mavi gözleri parladı, “Paşamı tanıyorsunuz,” dedi. Başımı salladım.

“Ben Yıldız.” Ali’ye baktı. Tekrar bana döndü. “Albayımı tanıyorsunuz.”

Ali fabrikaya doğru yürüdü. “İyisin iyi… Bir şeyin yok.”

.

Tam tespit edemedik. Sokullu’da olduğunuzu biliyorduk ama sizi bizden önce buldular.”

“Kim?”

Yıldız nasıl söyleyeceğini bilemeden bir şeyler geveledi. “Naziler,” dedi.

Midem bulanıyor, ayakta dikilirken ensemde bi soğukluk, dizlerim titrek. Korkuyorum. Naziler ne?

“Sizin özel olduğunuza inanıyoruz,” diyor.

“Nası? Ne demek yani?”

“Evrim açısından değişik bir noktada bulunduğunuza inanıyoruz.

Beyniniz diğer insanlardan farklı çalışıyor diyelim. Epifiz bezinizden kaynaklandığını düşünüyoruz.”

Sessiz kaldım. Aklım allak bullak.

“Bu durumun dünyanın kaderine etkisi olabileceğini düşünüyoruz. CERN’ü biliyorsunuz.”

Başımı salladım.

“Büyük hadron çarpıştırıcısı, LHC. Cenevre’de.”

“Biliyorum.”

Paşa’ya baktı. Paşa saatine baktı. Adam “LHC’nin,” diye devam etti. “…patlayıp bir kara delik oluşturacağına inanıyoruz.”

Aklım yeni ve garip bilgilere kapalı. “Saçma…” diyebildim. Sonra bakıştık. Paşa omuz silkti. Yıldız bu tepki ile gereğinden fazla karşılaşmış gibi otomatik bir cevap verdi.

“Şimdilik saçma,” dedi. “…ve imkânsız. Ama ilerde mümkün olacağına inanıyoruz. LHC’nin çapının genişletilmesi için bir teklif sunuldu. Beş yıl projenin tasarımı için yüzlerce bilim adamı çalıştı. 24 milyar euroya mal olacağını biliyoruz. Nazi’lerin finanse edeceğine inanıyoruz. Şimdiki LHC 2035 yılına kadar hizmette kalacak. Biz patlamanın 2036’da yaşanacağını düşünüyoruz. Daha yüksek enerjili parçacıklar daha yüksek hızlarda çarpıştırılmaya başlandığında.”

Yüzüme çarpık bir gülümseme yayıldı. Naziler ne hocam? Yapmayın Allah aşkına. Şaka mı bu ne şimdi? Patlayan silahlar? O adamın çenesinden giren mermiyi gözlerimle gördüm. Manyak mı bunlar? Paşa ne alaka? Benimle alakası ne?

O sırada “Rüyanda gördün oğlum,” dedi Paşa. Kafasını hafifçe salladı, bana baktı. Çenesi bir masanın köşesi gibi dik ve sivri. Jiletle kazıdığı yüzündeki kalın kıl köklerini görüyorum. Göz altlarının çamur rengini görüyorum. O an bir ürperti geliyor.

Yüzümdeki kaslar gerildi, rüyamı hatırladım. Zihnimde bir parmak şıkladı.

“Böyle açıklayamadığınız tesadüfler oluyordur,” dedi Yıldız. “Mutlaka. Her insanın hayatında olur. Bilimle hepsini açıklarız. Elinizi telefona atarsınız, arayacağınız kişi tam o anda sizi arar. Ya da aklınıza gaipten bir fikir geliverir. Sanki biri onu oraya koymuştur. Sonra onunla ilgili bir reklam görürsünüz. Bir film, oyun, herhangi bir şey… Tesadüf dersiniz. Tesadüf. Değil. Radyo dalgaları; modeminizden, bilgisayarınızdan, cep telefonunuzdan, araç radyonuzdan yayılan dalgalar, hepsi beyin dalgalarımıza karışıyor. Beynimiz bu duruma aşina ve bazı şeyleri biz fark etmesek de anlıyor. Telefon çalmadan kimin arayacağını biliyoruz. Yani beynimiz biliyor. Ve bize o insanı düşündürüyor.”

Birkaç saniye sessizlik.

“Şöyle sorayım… Sizce beyin dalgalarımız nereye gidiyor?” dedi. Turuncu hırkasının altındaki ellerini, düz tavanın teneke kaplamasına doğru kaldırdı. Kastettiğinin gökyüzü olduğunu anlamıştım.

“Hepsi kaydoluyor,” dedi. Bir an için sırtım buz gibi oldu. “Ne yaptıysak ve ne yapacaksak hepsinin kaydolduğunu düşünüyoruz. Akaşa kayıtları derler. Lehv-i mahfuz, serbest hafıza. Nasıl adlandırmak isterseniz… Biz bu kavramların dünyanın manyetik alanını açıklamak için türetilmiş olduklarını düşünüyoruz. Yaşadığımız her şey bu manyetik alana işleniyor. Gelecekte olan olayların da orada yazılı olduğunu düşünüyoruz. Matematik bu… Evrenin dili. Biz değişimi ölçmeye çalışıyoruz. Sizin gibi bazı insanların da manyetik alanla daha yüksek etkileşimde olduklarına düşünüyoruz. Çünkü epifiz beziniz daha farklı çalışıyor.”

“Rüyalar,” dedim. Ama rüyamı kimseye anlatmadım. 2015’teki saldırıyı da gördüm. Tesadüf dedik… Tesadüf…

“Rüyalar,” dedi. “Antik, organik iletişim şekli. Gerçekle hayalin farkını anlayamadığımız yer, ruhun bedenle kesiştiği yer. Rüyalar. İnsanın doğuşundan beri bir şeylerin habercisi olduğuna inanılıyor.”

“Gardaki patlamayı gördüm. Bir hafta önce…”

Paşa boğazını temizledi. Başıyla yanındaki adamı onayladı. “Krizlerin birçoğunu öngördüler,” dedi. “Ondan önce terör saldırılarını. Sen de görmüşsün. Ama görmekle olmuyor, anlatılanla olmuyor. Bilimsel yöntemlerle değişimi ölçerek daha kesin sonuçlar alıyorlar. Manyetik alan nehir gibi. Değişiyor. Akıp gidiyor. Bazı şeyleri öğrenmek için zaman kısıtlı.” Tek elini deri ceketine sokup kapaklı bir telefon çıkardı. Kapağını açıp ekranına baktı. Arkasında Ali T.’nin büyük aletinden var.

“Engellemeye çalıştığımız olayların neredeyse hepsi daha kötü sonuçlandı,” diye devam etti. “Bazı statikler titremiyor diyelim yani. Birçoğunu da ölçemediler. Ama birkaç tanesinde başardık. Onlarca insanın hayatını kurtardık. Belli deneklerin gördüğü ortak rüya siyah güneş ile ilgili. Schwarze Sonne. Neo-naziler bunlar…” Telefonu kulağına götürdü.

Paşa, telefondaki hışırtıyı dinlerken, yanındaki adam “Nihai amacımızın siyah güneş olduğuna inanıyoruz,” dedi. “Onu durdurmak bizim tek işimiz haline geldi. Kıyametten kötüsünün olamayacağını düşündük tabii. Bazıları da gerçekleşmesi için savaşıyor. Geriye bir şeyler kalacağından çok ümitliler. Onu bir silah olarak kullanabileceklerinden eminler. Biz o kadar değiliz.”

Başımı ellerimin arasına aldım. Daha bu sabah normal bir güne uyandım. İnanasım gelmiyor ama rüyamı kimseye anlatmadım. Anlatmadım. Sabahki çatışmayı da gördüm mü? Ama 2015’teki patlamayı gördüm. Ağlayarak uyandım.

Paşa kartal pençesi gibi elleriyle yüzümü hafifçe tokatladı. Sonra omzuma dokundu. Telefonu tekrar cebine koydu.

“Şimdi şu kapıdan çık git. Ali seni merkeze götürsün,” dedi. “Polise git. Karakola ulaşamadan bulurlar. Ama kalacağım diyorsan git dinlen. Diğerleri ile görüş. Onlar da anlatsın.”

Birkaç saniye öyle suratlarına baktım. Sonra başımı salladım.

Yıldız “Daha önce uçağa bindiniz mi?” diye sordu.

Fabrikanın geniş duvarlarının içinden çıkmak için çabalayan radarın katmanlı anteni gözümde büyüdü.

“Gideceğimiz yer teknik olarak çöl aslında.” Gülümsedi.

.

Uçağın dik merdivenlerini tırmanırken arkamı döndüm. Güneş batmaya hazırlanıyor, hafif bir meltem yüzümü yalıyor. Mutlu muyum, huzursuz muyum, korkuyor muyum, heyecanlı mıyım… Ellerim hâlâ titriyor.

Farklı farklı insanlar koltuklara dizilmiş. Çoğunlukla genç. Birinin kucağında bebeği var. Geçerken ona doğru bakıyorum, bebeğin pembe yüzünü görüyorum. Offf… insan bir garip hissediyor.

En arkada bir boş koltuk gürdüm. Oraya doğru yürürken konuşmaları duydum. “İleride,” diyor biri. “…bu manyetik alandaki değişimleri beynimiz daha iyi anlamaya başladığı zaman onun üzerinden haberleşebileceğiz bile. Telekineziden bahsediyorum. Evrimde bir sonraki basamak diyorum sana.”

Yanındaki sarışın kız gülüyor. “Kıyametin gerçekleşmeyeceğini varsayarsak.”

“Yani,” diyor telekinezi uzmanı. “Eh…”

Otururken onlara başımla selam verdim. Benden hızlı uyum sağlamışlar gibi. Onların da peşine düştüler mi? Bana baktılar. Kemerimi çekip bağladım.

“Kemal ben,” dedi erkek olan. Elimi uzatıp tokalaştım.

“Umut.”

Parmaklarını şıklatıp kıza beni gösterdi.

“Aha! Umut iyidir. Bak… Umutlu olmak lazım. Birçok faciayı da engelledik demişlerdi…”

Uzun boylu bir kabin görevlisi herkese asfalt rengi, kapaklı telefonlardan dağıtıyor. Bir mesaj atmayı düşündüm. Vazgeçtim. Zaten o hayata ait değilim.

Ve uçağın ufak camından memleketime bakıyorum. Nereye gideceğimiz hakkında konuşup duruyorlar. Sarışın kız gülüyor. Bana kutup ışıklarını görüp görmediğimi soruyor.

İşte. Antarktika burada başlıyor.

-Mart 2019-


#2

Ne desem, bilemiyorum. Yaşadıklarımızın ardında gelişmesi muhtemel olaylardan bahsediyorsunuz. Büyük hesaplar, dünyanın hakim güçleri, evrenin sonunu getirebilecek kabiliyette olan gizli unsurlar… Sıradan bir Ankara sabahını okuyan okur, kendini bir anda bu tip bir “tiyatronun” içinde bulabiliyor ve bu durum kurgunuzda hiç sırıtmıyor.

Biçimsel olarak diyebileceğim bir şey yok. Bir iki defa aynı sözcüğün kullanılması kimseye batmaz. Kendi sesinizi bulmuş bir yazarsınız.

Rüyalarında kıyameti gören insanlar var. Vahşet gören insanlar var. Gözünüzü açtığınız anda rüyanız gerçek oluyor. Şahsen kendim de böyle bir rüya gördüm. Radyo dalgalarının bizi kontrolü altına alması durumu yanılmıyorsam. Başkalarının düşünceleri bizimkilere karışabiliyor. Bir nevi “Düşünce Sarayı”. Böyle bir öngörü halini yaşamış @Agape yi biliyorum sanırım. Yanlış biliyorsam affola. Antarktika derken belki de bunu kast etmişsinizdir, bilmiyorum.

Aklıma takılan başka bir husus olursa ekleme yapacağım. Kaleminize sağlık.


(Doğan) #3

Burayı görüp, hikayenin uzunluğundan korkan olursa korkmadan okumaya başlasın. Su gibi akıyor.

Elinize sağlık.


(Kasvet Ulu) #4

Değerli düşünceleriniz için çok teşekkür ederim.

Çok güzel özetlemişsiniz. Ben insanın doğuşundan beri açıklanmaya çalışılan bu bilinç olayını dünyanın manyetik alanı ile bağdaştırdım. Mutlaka böyle şeyler yaşıyoruz, çoğu zaman anlamlandıramıyoruz. :+1:


(Kasvet Ulu) #5

Teşekkür ederim. :+1:


#6

Okuması zevkliydi gerçekten, ellerinize sağlık.

Girilen ayrıntılar bende eskileri anımsattı. İskandinav polisiyelerinin yerel bir halini -iyi birini- okuyormuşum hissiyatı verdi. Bilim-kurguya da gitmiş bu dil, beğendim. Birinci şahıs anlatımı gerçekten zor buluyorum ki edebiyatımızın da ihtiyacı olan bir şey. Biz severiz hikayede hükmümüz tam olsun fakat bunu güzel başardığınızı söylemek isterim.

‘Bildiğinizi yazın,’ tavsiyesine müthiş bir örnek olarak öykünüzün ilk yarısını gösterebilirim herkese. Bu bir romanın da giriş kısmı gibiydi zira üslubunuz öyküden çok romana yönelik: Bol ayrıntılı, bir şeyleri anlatmak için zamanının olduğunun farkında. (O yukarıda bahsettiğim polisiyeler boşuna birer tuğla emsali değil.)

Güney kutbu ve çöl çağrışımı yerinde olmuş. Bazı şeyler yeterince araştırılmış ve günümüz biliminin ışığında bir kurgu örgüsüne sahip olması öyküyü daha da çok benimsememi sağladı.

“Vaktim olsaydı daha kısa yazardım.” demiş Anton Çehov, öykücülük için doğru bir söylev olabilir ama sizin bu metninizi kısa öykü -kısa da sayılmaz :smile: - olarak değerlendirmedim. O şekilde de beğenirdim ama çok fazla “Ne hacet?” olurdu kafamda.

Belirtmek istedim

Okula kendi kahvesini götüren ben, burada sesli gülmüş olabilirim.


(Kasvet Ulu) #7

Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim.

Bu geri bildirimi çok değerli bir yazar hocamdan da aldım. Bunu tekrar, sizden duymak beni biraz düşündürdü. Bu öyküyü bir novellaya dönüştürme fikri aklımda yeşerdi. Belki bir gün…

Bu kısma katılıyorum. Açıkçası yazdıklarımın hangi kategoriye dahil olduğunu ben de bilmiyorum.

:sweat_smile: Aslında okulun kahvesinden hiç içmedim. Son zamanlarda türeyen bu butik kahvecilerle içli dışlıydım, Starbucks kartımda da hiç para bekletmezdim ama iki ay kadar önce kafeini bıraktım. Güldürebildiysem ne mutlu.

Ek: Bu arada daha fazla okumak isterseniz: