ARAP ÇÖLÜ
“Şimdi nereye gideyim, kime döneyim?
Derdimi kimlere beyan edeyim?
Yüreğim dopdolu kahır ve elem,
İşte, elime aldım yine kalem.”
Milattan iki bin yıl önce, Arap diyarlarında dünyayı sarsan bir imparatorluk peydah oldu. Bu büyük imparatorluğun hükümdarı Ebu Davla, zalim ve zenginliğe hırs bürümüş biriydi. Onun güzellikte dolunayla yarışabilecek, büyücülükte ise eşsiz bir uzman olan Zefira adlı bir kızı vardı. Zefira, halk arasında “Çöl Azraili” adıyla ün salmış memleketin şımarık prensesiydi; kötülükte babasından hiç de geri kalmazdı.
Prenses Zefira’nın aşkıyla yanıp tutuşan nice boylu boslu, yiğit şehzadeler, Büyük Sahra’da yer alan bu devleti bulamazlardı. Çünkü Prenses Zefira, büyü ve sihir yoluyla koskoca imparatorluğu bir kum tepesi görünümüne sokar ve gizlerdi.
Zefira, peşindeki aşıkların sayısını artırmak için kasıtlı olarak değerli eşyaların üzerine kendi resmini çizdirir, kervanlara yükleyip gönderirdi; ticaret kervanları bu eşyalar için halktan hiçbir ücret talep etmezdi. Şehzadeler prensesin resimdeki güzelliğini ve zarafetini görünce, adeta ecelleriyle randevulaşır gibi yola koyulurlardı. Ne kadar ararlarsa arasınlar, hiçbir şey bulunamaz, yollarını kaybedip çölde susuzluk ve açlıktan helak olurlardı.
Şehzadeler yok olup gittikçe, Padişah Ebu Davla onların geride bıraktığı hazineleri kendi sarayına taşıtırdı. Orduları da güç ve kudrette eşsiz olup, bir gecenin içinde koskoca bir memleketin külünü göğe savurur, gözden kaybolurdu.
Fakat onlar ne kadar kudretli ve acımasız olurlarsa olsunlar, zaman geçtikçe hükümdarın ve kızının tüm gücünü sömürüyordu. Acımasız, tıkır tıkır işleyen zaman makinesi hiç kimseyi umursamıyor, kendi işine bakıyordu.
Günlerden bir gün Prenses, üstadından ömür boyu yaşama sırrını öğrenip aldı. Bu iş oldukça meşakkatli olsa da, onun uğruna canını feda edecek insanlar var olduğu için Zefira bu işten zerre kadar çekinmedi.
Üstadının söylediğine göre, bir tepede şahlandığında ağzından alevler saçan, dünyada eşi benzeri olmayan bir ejderhanın yaşadığı mekanda baki hayat sırrının gizlendiği bir mektup varmış. Melike Zefira bu sözleri babasına anlatıp, onunla istişare ederek bir karara vardı. Ertesi sabah dünyanın dört bir yanına çığırtkanlar yeni haberi duyurmak için dağıldı. Çığırtkanlar, kim o mektubu getirirse, güzelliğiyle nam salmış Melike Zefira ile evlenme şansına sahip olacağını ilan ediyorlardı. Dünyanın türlü köşelerinde saygı gören, develerine hazineler yüklenmiş şehzadeler akın akın gelmeye başladı. Onlar, çölün ortasındaki güçlü imparatorlukta hürmetle ağırlanıp, Melike Zefira’nın cemalini görme şerefine nail oldular. Kendilerine verilen görev ne kadar tehlikeli olursa olsun, güzelliğe meftun oldukları için canları gözlerine görünmüyor, “gidergelmez” denilen o mekana doğru yola çıkıyorlardı.
Ancak aradan birkaç yıl geçmesine rağmen, hiçbir şehzadeden bir haber gelmedi.
Nihayetinde ne kadar güzel olursa olsun, artık çoktan yaşlı bir kıza dönüşmüş olan melikenin elini öpüp evlenme teklif etmeye kimsenin niyeti kalmamıştı. Hüsnücemalde onunla yarışamasalar da, her halükarda kendilerine göre güzel olan melikeler dünyada pek çoktu.
Günlerden bir gün beklenmedik bir olay gerçekleşti. Melike Zefira’nın elini sıradan bir çoban yiğit istemeye geldi. Bu durumdan son derece gazaba gelen melike, çobanın yanına sert adımlarla çıktı. Onun hiçbir sözüne kulak asmadan, saygısızlık ettiği gerekçesiyle celladı çağırıp ölüme mahkum etti. Çoban yiğit bilgelik göstererek, ölümden önce son sözünü söylemek için izin istedi. Melike bu ricayı isteksizce de olsa kabul etti.
Zeki çoban yiğit gülümseyerek şöyle dedi:
— “Kraliçem, beni öldürmekle hiçbir fayda görmezsiniz. Yıllar geçip, burada dişlerinizi sayarak oturan yaşlı bir kocakarıya dönüşecek, zamanın geçmesiyle de vefat edeceksiniz. Eğer beni sağ bırakırsanız, sizi o gidergelmez mekanına, yani koştuğunda vücudundan kan sızan, ağzından alev püskürten Saman’ın yaşadığı, ömür boyu yaşama sırrı gizlenen mektubun olduğu yere götürürüm. Mektubu size verip, ömrümün sonuna kadar sadık kulunuz olarak kalırım. Eğer yine de öldürmek isterseniz, her zaman elinizin altındayım.”
Melike düşünüp bir karara varamayınca, çobanı zindana attırdı. Babası ve saray eşrafı ile istişare ettikten sonra, çoban yiğidi zindandan çıkarttı. Büyük bir orduyla birlikte zincire vurulmuş çoban yiğidi sürükleyerek yola koyuldular.
Saray görevlileri de bir an önce zalim melikeden kurtulup, şahı tahttan indirmenin peşinde yürüyorlarmış. Melikeye çoban yiğit, sefer boyunca sihir ve büyüden faydalanmanın mümkün olmadığını iyice tembihlediği için, onlar bu meşakkatli seferi baştan deneyimlemek zorunda kalmışlardı.
Aradan kırk gün geçtikten sonra, gece vakti küçük bir aydınlık görüp, insanların yaşadığı bir mesken olsa gerek, tahminiyle ışığa doğru yürümeye başladılar. Uzaktaki nur, sanki onlar yakınlaştıkça kararıyor gibi geliyordu. Tanyeri ağarırken aydınlık tamamen kayboldu. Oraya ulaştıklarında, ne bir canlı ne de bir insan izi görünmüyordu. Sadece küçük bir ağaç ve üzerinde yuva kurmuş bir güvercin ile yavruları vardı, o kadar.
Bilge çoban, bağlarının çözülmesini ve eline bir kırbaç verilmesini istedi. Melike bundan ne gibi bir amaç gizlendiğini bilmediği için razı olmadı. Çoban ise imkan verilirse bu bilmeceyi çözüp, meseleyi halledeceğini anlattı. Melike onu serbest bırakıp, istediği şeyin verilmesini söyleyerek kendisi izlemeye başladı.
Çoban yiğit ağacı kırbaçla dövmeye başladı. Her ağaca vurduğunda “kendini göster” dermiş. Ağaç gövdesinden gözyaşına benzer bir sıvı akarmış. Kara tere batan çoban yiğit kırbaçlamayı bıraktı, kuş ve yavrularının öldürülmesini buyurdu. Melike bu olayın gidişatını anlamasa da, gaddar olduğu için buyruğu bizzat kendisi yerine getirmek üzere eline kılıcını aldı. Kılıçla tutulan kuşları doğramak istediğinde bir mucize gerçekleşti. Ağaç dalları melikenin elinden kılıcı kapıp, bir kenara fırlattı. Ordu yerinden kıpırdandığında kum fırtınası başladı ve etrafı sarıp sarmaladı. Göz açıp kapayıncaya kadar ağaç adama, kuş ve yavruları ise kadın ve çocuklara dönüştü. Kara tenli Habeş adam gazaba gelerek karısı ve çocuklarını siper edip şöyle dedi:
— “Sen kim olursan ol, benim ve ailemin huzurunu bozmaya hakkın yoktu. Sen benim bunca yıldır kıpırdamadan duran öfkemi uyandırıp, adeta bir volkanın gözünü açtın. Vahşetimle seni ve şu karıncalar gibi duran ordunu acımasızca, hiç acımadan ezip atarım. Fakat ben daima insanlara bir kere imkan veririm. Ölümünden önce bana söyleyecek bir sözün varsa, söylemene izin veriyorum.”


