Arap Çölü

ARAP ÇÖLÜ

“Şimdi nereye gideyim, kime döneyim?
Derdimi kimlere beyan edeyim?
Yüreğim dopdolu kahır ve elem,
İşte, elime aldım yine kalem.”

Milattan iki bin yıl önce, Arap diyarlarında dünyayı sarsan bir imparatorluk peydah oldu. Bu büyük imparatorluğun hükümdarı Ebu Davla, zalim ve zenginliğe hırs bürümüş biriydi. Onun güzellikte dolunayla yarışabilecek, büyücülükte ise eşsiz bir uzman olan Zefira adlı bir kızı vardı. Zefira, halk arasında “Çöl Azraili” adıyla ün salmış memleketin şımarık prensesiydi; kötülükte babasından hiç de geri kalmazdı.
Prenses Zefira’nın aşkıyla yanıp tutuşan nice boylu boslu, yiğit şehzadeler, Büyük Sahra’da yer alan bu devleti bulamazlardı. Çünkü Prenses Zefira, büyü ve sihir yoluyla koskoca imparatorluğu bir kum tepesi görünümüne sokar ve gizlerdi.
Zefira, peşindeki aşıkların sayısını artırmak için kasıtlı olarak değerli eşyaların üzerine kendi resmini çizdirir, kervanlara yükleyip gönderirdi; ticaret kervanları bu eşyalar için halktan hiçbir ücret talep etmezdi. Şehzadeler prensesin resimdeki güzelliğini ve zarafetini görünce, adeta ecelleriyle randevulaşır gibi yola koyulurlardı. Ne kadar ararlarsa arasınlar, hiçbir şey bulunamaz, yollarını kaybedip çölde susuzluk ve açlıktan helak olurlardı.
Şehzadeler yok olup gittikçe, Padişah Ebu Davla onların geride bıraktığı hazineleri kendi sarayına taşıtırdı. Orduları da güç ve kudrette eşsiz olup, bir gecenin içinde koskoca bir memleketin külünü göğe savurur, gözden kaybolurdu.
Fakat onlar ne kadar kudretli ve acımasız olurlarsa olsunlar, zaman geçtikçe hükümdarın ve kızının tüm gücünü sömürüyordu. Acımasız, tıkır tıkır işleyen zaman makinesi hiç kimseyi umursamıyor, kendi işine bakıyordu.
Günlerden bir gün Prenses, üstadından ömür boyu yaşama sırrını öğrenip aldı. Bu iş oldukça meşakkatli olsa da, onun uğruna canını feda edecek insanlar var olduğu için Zefira bu işten zerre kadar çekinmedi.
Üstadının söylediğine göre, bir tepede şahlandığında ağzından alevler saçan, dünyada eşi benzeri olmayan bir ejderhanın yaşadığı mekanda baki hayat sırrının gizlendiği bir mektup varmış. Melike Zefira bu sözleri babasına anlatıp, onunla istişare ederek bir karara vardı. Ertesi sabah dünyanın dört bir yanına çığırtkanlar yeni haberi duyurmak için dağıldı. Çığırtkanlar, kim o mektubu getirirse, güzelliğiyle nam salmış Melike Zefira ile evlenme şansına sahip olacağını ilan ediyorlardı. Dünyanın türlü köşelerinde saygı gören, develerine hazineler yüklenmiş şehzadeler akın akın gelmeye başladı. Onlar, çölün ortasındaki güçlü imparatorlukta hürmetle ağırlanıp, Melike Zefira’nın cemalini görme şerefine nail oldular. Kendilerine verilen görev ne kadar tehlikeli olursa olsun, güzelliğe meftun oldukları için canları gözlerine görünmüyor, “gidergelmez” denilen o mekana doğru yola çıkıyorlardı.
Ancak aradan birkaç yıl geçmesine rağmen, hiçbir şehzadeden bir haber gelmedi.
Nihayetinde ne kadar güzel olursa olsun, artık çoktan yaşlı bir kıza dönüşmüş olan melikenin elini öpüp evlenme teklif etmeye kimsenin niyeti kalmamıştı. Hüsnücemalde onunla yarışamasalar da, her halükarda kendilerine göre güzel olan melikeler dünyada pek çoktu.
Günlerden bir gün beklenmedik bir olay gerçekleşti. Melike Zefira’nın elini sıradan bir çoban yiğit istemeye geldi. Bu durumdan son derece gazaba gelen melike, çobanın yanına sert adımlarla çıktı. Onun hiçbir sözüne kulak asmadan, saygısızlık ettiği gerekçesiyle celladı çağırıp ölüme mahkum etti. Çoban yiğit bilgelik göstererek, ölümden önce son sözünü söylemek için izin istedi. Melike bu ricayı isteksizce de olsa kabul etti.

Zeki çoban yiğit gülümseyerek şöyle dedi:
— “Kraliçem, beni öldürmekle hiçbir fayda görmezsiniz. Yıllar geçip, burada dişlerinizi sayarak oturan yaşlı bir kocakarıya dönüşecek, zamanın geçmesiyle de vefat edeceksiniz. Eğer beni sağ bırakırsanız, sizi o gidergelmez mekanına, yani koştuğunda vücudundan kan sızan, ağzından alev püskürten Saman’ın yaşadığı, ömür boyu yaşama sırrı gizlenen mektubun olduğu yere götürürüm. Mektubu size verip, ömrümün sonuna kadar sadık kulunuz olarak kalırım. Eğer yine de öldürmek isterseniz, her zaman elinizin altındayım.”
Melike düşünüp bir karara varamayınca, çobanı zindana attırdı. Babası ve saray eşrafı ile istişare ettikten sonra, çoban yiğidi zindandan çıkarttı. Büyük bir orduyla birlikte zincire vurulmuş çoban yiğidi sürükleyerek yola koyuldular.
Saray görevlileri de bir an önce zalim melikeden kurtulup, şahı tahttan indirmenin peşinde yürüyorlarmış. Melikeye çoban yiğit, sefer boyunca sihir ve büyüden faydalanmanın mümkün olmadığını iyice tembihlediği için, onlar bu meşakkatli seferi baştan deneyimlemek zorunda kalmışlardı.
Aradan kırk gün geçtikten sonra, gece vakti küçük bir aydınlık görüp, insanların yaşadığı bir mesken olsa gerek, tahminiyle ışığa doğru yürümeye başladılar. Uzaktaki nur, sanki onlar yakınlaştıkça kararıyor gibi geliyordu. Tanyeri ağarırken aydınlık tamamen kayboldu. Oraya ulaştıklarında, ne bir canlı ne de bir insan izi görünmüyordu. Sadece küçük bir ağaç ve üzerinde yuva kurmuş bir güvercin ile yavruları vardı, o kadar.
Bilge çoban, bağlarının çözülmesini ve eline bir kırbaç verilmesini istedi. Melike bundan ne gibi bir amaç gizlendiğini bilmediği için razı olmadı. Çoban ise imkan verilirse bu bilmeceyi çözüp, meseleyi halledeceğini anlattı. Melike onu serbest bırakıp, istediği şeyin verilmesini söyleyerek kendisi izlemeye başladı.
Çoban yiğit ağacı kırbaçla dövmeye başladı. Her ağaca vurduğunda “kendini göster” dermiş. Ağaç gövdesinden gözyaşına benzer bir sıvı akarmış. Kara tere batan çoban yiğit kırbaçlamayı bıraktı, kuş ve yavrularının öldürülmesini buyurdu. Melike bu olayın gidişatını anlamasa da, gaddar olduğu için buyruğu bizzat kendisi yerine getirmek üzere eline kılıcını aldı. Kılıçla tutulan kuşları doğramak istediğinde bir mucize gerçekleşti. Ağaç dalları melikenin elinden kılıcı kapıp, bir kenara fırlattı. Ordu yerinden kıpırdandığında kum fırtınası başladı ve etrafı sarıp sarmaladı. Göz açıp kapayıncaya kadar ağaç adama, kuş ve yavruları ise kadın ve çocuklara dönüştü. Kara tenli Habeş adam gazaba gelerek karısı ve çocuklarını siper edip şöyle dedi:
— “Sen kim olursan ol, benim ve ailemin huzurunu bozmaya hakkın yoktu. Sen benim bunca yıldır kıpırdamadan duran öfkemi uyandırıp, adeta bir volkanın gözünü açtın. Vahşetimle seni ve şu karıncalar gibi duran ordunu acımasızca, hiç acımadan ezip atarım. Fakat ben daima insanlara bir kere imkan veririm. Ölümünden önce bana söyleyecek bir sözün varsa, söylemene izin veriyorum.”

4 Beğeni

Çoban yiğit hazin bir şekilde gülümseyerek dedi ki:— “Aziz kardeşim, bizler sadece birer biçare müsafiriz. Senin yanına misafir olarak geldik. Sen ise bize karşı haksız bir öfke kusuyorsun. Ah, o söylediğin sözlerin kalbimi ne kadar yaraladığını bir bilsen. Senden tek bir ricam var, o kadar. Kaldı ki, biz de öyle kolayca can vereceklerden değiliz. Öncelikli olarak, kendini ve aileni bize bir tanıtsan iyi olurdu.”

Habeş adam, nefret dolu gözlerini merhametle parıldayan çobanın gözlerine dikip öfkesinden vazgeçti ve hüzünlü bir sesle dedi ki:

-– “Benim ismim İsmod, refikam İnsaf, oğlum Zafim, kızım ise İncür. Biz insanlardan kaçıp, bu kimsesiz yerleri kendimize mesken eyledik. Ben dünyaca meşhur sihirbaz Zamin’im. Bu sebepten tüm hükümdarlar benden ömür boyu yaşama sırrını sorardı. Ama kimse beni rahat bırakmadığı için, bu topraklara kaçıp gelerek huzur içinde yaşıyorduk. Doğru, bu sırrı belli bir mektupta saklıyorum. Ama hiç kimseye söyleyemem. Sizler de bu ricayla gelmiş olsanız bile, sizlere yardım edemem.”

Melike Zefira’nın öylesine gazabı taştı ki, elindeki kılıçla İsmod’a saldırmak üzereyken, çoban yiğit onu durdurdu, bir kenara çekip bir şeyler fısıldadı ve öfkesini dindirdi. Yavaşça geri dönüp, İsmod’un omzuna şefkatle avucunu koyarak dedi ki:

-– “İsmod, siz bu sırrı sahibi gelene kadar saklamak zorundaydınız. Fakat, siz onun sahibine, yani Alfadun devletinin sadık şehzadesi Cabbar’a söylemeniz gerekmez miydi?”

Bu sözlerden müteessir olan İsmod hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Gözlerinden akan yaş yüzünü yıkıyordu. O, hayret dolu bakışlarla bir Şehzade Cabbar’a, bir refikası ve çocuklarına baktı. Herhalde bir şeyler aklına gelmiş olacak ki, aniden kendine gelerek dedi ki:

-– “Siz gerçekten de Şehzade Cabbar iseniz, bunu ispat etmeniz gerekir. Ben siz gelene kadar çok büyük meşakkatler çektim. Yalvarırım, beni inandırıp gönlümü ferahlatın. Bahtıma kefil olan lanet gibi bana yapışan bu sırdan bir an önce kurtulup, bu topraklardan gideyim.”

Şehzade yorgun bir halde yerinden kalkıp, eline yeni baştan bir çöp alıp, onu yere saplayarak dedi ki:

-– “Yağmur yağdırıp, kimliğimi ispat edin.”

Herkes mucizeyi görmek için hep birlikte gökyüzüne baktı. Gökte etrafı karanlık kaplayıp, kara bulutlar bastırıp gelmeye başladı. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıp, bir anda insanların üstünü sırılsıklam eyledi. İsmod ise sevinçten çılgına dönüp refikasına sarıldı, sonra çocuklarını kucağına alıp, yere indirip, alınlarından öperek sadece tek bir sözü tekrarlayıp “kurtulduk” dedi. Kurtarıcı bir meleğe bakar gibi Şehzade Cabbar’a umutla bakarak dedi ki:

-– “Sizden çok minnettarım. Bizleri kıvrandırıp gelen azaplardan kurtardınız. Şimdi biz özgür bir halde vatanımıza döneriz. Sürgün geçen ömrümüz sizin mürvvetiniz sayesinde nihayete erdi. Sizi yüceltip teşekkür etmek babında, hürmet nişanesi olarak elinizi öpmeme müsaade etseniz.”

Şehzade baş sallayıp rızalık bildirdi. İsmod aceleyle gelip, elini öpüp, alnına koyarak dedi ki:

-– “Benim kıyamete kadar minnettar kalacağım ağabeyim oldunuz. Evlatlarıma amca, beyime akraba oldunuz. Sizi sahibimin kendisi korusun.” Şehzade Cabbar çocukları kendi yeğenleri gibi sevip aziz tuttu. İntikam ateşi daha da alev alıp, kalbini yaktı. İsmod sihirli amelini işe koşup, bir anda kervanların duracağı bir kervansaray inşa etti. Misafirler hoşnut bir halde çadırlara yerleşti. Cemşid ziyafeti kurulup, yorgunluk çıkardılar. Akşam vaktinde İsmod şehzadeyi kendi çadırına götürdü. Ona tüm bildiklerini anlatıp, hayvan derisinden yapılmış haritayı verip, güya omzundan dağ devrilmiş gibi kendini hafif hissetti.

Ertesi sabah erkenden yola koyuldular. Melike Zefira yola çıkmadan evvel şehzadeden şüphelendiği için, gizli talimat verip casuslarını bırakıp gitmişti. Onlar uzaklaşıp gittiğinde, casuslar İsmod’un uzaklaşmasını bekleyip, sonra baskın yapıp ailesini rehin aldı.

İsmod geri döndüğünde karşılaştığı dehşetli manzara karşısında titreyip, elindeki şifa veren otları düşürüverdi. Ondaki sihir ilmi de, güç de sırra vakıf olan insana geçtiği için artık İsmod oldukça zayıf düşmüştü. Kaldı ki, onun söylediği sırrı tamamen unutuvermişti. Casuslar talep ettiği şeyi söylemesinin imkanı yoktu. Onların yalan söylediği düşüncesiyle oğlunun boğazına bıçak çektiklerini hissedip hıçkırarak ağladı. İsmod’un kızı İncür, oğlu Zafim’in ölüsü başında feryat figan ağladı.

Bu esnada Şehzade Cabbar gönlünde bir kötülüğü sezip, tüm gücünü kardeşine döndürmek için dua okumaya başladı. İsmod’nun gözleri kanla dolup, eline kılıç alıp nöbetçilerle cenge tutuştu. Kızını siper edince çadırdan çıkıp kaçıştıklarında, pusuda bekleyen casuslar onları kovalayıp gitti. Gücü tükenen İsmod onları öldürüp, çadırdan çıktığında, casuslar refikasını ve kızını tutup öldürmüşlerdi. İsmod acısından haykırınca onlara yetişip doğrayıp attı. Kulakları ardında bütün Sahra-ı Kebir’i tutan elemli feryatlar İsmod’u perişan etti. O kendine gelince, evlatları ve refikası için yalnız başına kabir kazmaya başladı. Onun göğsünü sonsuz ıstıraplar tufanı ezmekteydi. O yakınlarını gömüp, melikeyi öldürmek için yola çıktığında, tabiat kendi kara libasıyla etrafı bürümekteydi. Bu esnada kervan Sahra-ı Kebir’in kuzey-doğusuna esen sam yeline karşı güçlükle ilerlemekteydi. Rüzgar şiddetlendiği için, bir tepeyi sığınak bulup, rüzgarın esmesi hafifleyene kadar beklemeye karar verdiler. Şehzade Cabbar yardım etmesine rağmen, dostu İsmod’un takdiri acıklı bitmesi sebebiyle, kum fırtınasının durmasını beklerdi. Rüzgarın hızı bir gece bir gündüz esip, bir az azaldıktan sonra yine yola koyuldular. Onlar epey yürüyüp, çölün ana su kaynağı olan Naha nehrine ulaştılar, dinlenmek için sahilde durdular. Eskiden bu yerlerde neredeyse insanların ikamet etmemesi sebebiyle, yabanıl halde yetişen hurma, incir ve zeytin ağacının meyvelerini açlıktan tenleri kemiklerine yapışan askerler keyifle yemekteydiler. Güz gelip, sonbahar mevsiminin başlamasına az vakit kalması sebebiyle, tedbirli insanlar meyveleri güneşte kurutup, kış hazırlığı yapmaktaydılar. Çöl hayvanlarının çoğunun gece avlanmaya alışkın olması sebebiyle, askerler sırayla geceyi uykusuz geçirip, nöbet tutmaktaydılar. Şehzade günlerden bir gün sabah erkenden, melikenin çadırına gidip, girmek için izin istedi. Melike huzurunda tek başına kalınca, gönlündeki sözleri şu şekilde beyan etti:

-– “Kraliçem, ben bazı sebeplerden ötürü geriye dönüp, mühim bir işi bitirip gelmem lazım. Ben gelene kadar şu yerden dışarı çıkmayıp, hiç kimse iznim olmadan bir yere gitmemeli. Aksi takdirde tatsızlık çıkması mümkündür.”

Melike Zefira düşünceli bir halde durup, kaşlarını çatarak dedi ki:

-– “Şehzadem, ne sebeple bizi terk edip gittiğinizi söylemezseniz, gitmenize asla izin vermem.”

Melike yüzünü tersine çevirip dururdu. Şehzade ona kartalın gözü gibi keskin gözlerini dikerek dedi ki:

-– “Siz sefer boyunca tüm söylediklerime ve yaptıgım işlerime razı olmak üzere anlaşmıştınız. Aksi takdirde, seferi durdurup, beni katlettirip, arkaya dönüp gitmenize doğru gelir. Sebebi: bana izin vermezseniz, sizi hiçbir yere alıp gitmem.”

Böyle bir cevabı beklemeyen melike şaşkınlık içinde dedi ki:

-– “Peki, gitmenize izin veriyorum. Ama, lakin tez zamanda geri dönmeye vaat vermeniz gerek. Size hayırlı yolculuklar dilemekten başka çarem kalmadı.”

Şehzade son kez melikeyi görüyormuş gibi mahzun gözlerle dikilip baktı da, çadırdan hızlı adımlarla çıkıp gitti. Melike başka zaman olsaydı, elbette casuslarını gönderirdi. Lakin sefer boyunca şehzadenin sezgilerinin ve gücünün ne kadar kuvvetli olduğundan büsbütün korkan melike, bu sefer onun huzurunu bozmamaya ahdetti.

Atın üzerinde düşüncelere dalan Şehzade Cabbar, dostunu hangi yol ile tehlikeli görevden döndürmek mümkünlüğü hakkında baş yoruyordu. O gözlediği menzile ulaşınca, biraderini beklemeye başladı.

Nihayet, bir müddet geçtikten sonra, atın toynak sesleri işitilmeye başladı. Uzaktan öfkesinden kara yüzü daha da kararıp gitmiş Habeş İsmod, savaş vakitlerindeki kara yağmurluğunu omuzuna atıp geliyordu.Şehzade onu tanıyıp, yanına yavaş yavaş varmaya başladı. İsmod ulaşıp gelince, epey tartışmalardan sonra gizli plan kurulunca, ikisi birbirine zıt iki tarafa at koşturup gittiler. Şehzade Cabbar ulaşıp gelince, yol hazırlığını gören kervan melikenin izni ile yola koyuldu.Onlar çölde ölüm bahşeden zemin rüzgarlarına duçar gelince, çok azap ve ukubetlere giriftar oldular. Kum fırtınası neredeyse on gün devam ettiği için, genç ve civanmert askerlerin hayatına mal oldu. Ordusundan ayrılan Zefira derin kaygıda idi. Şehzade ilk kez taş yürekli melikenin askerleri üstünde sessizce gözyaşı döktüğünü görüp, onda da kalp varlığına inandı. Gözü önünde bunca insanı doğratıp atsa da bir tüyü ürpermeyen melike, şimdiyse yüreği kan ağlıyordu. Onun taze fidan boyunu azaplı sefer büküp koymuş, nar gibi yanakları kuruyup kalmış, kan alevli gözleri yuvasının içine çöküp kalmıştı. Nazik bilekleri kuruyup kemik olmuş, saçlarından amber kokusu uçup gitmiş, tozdan mayin saçlar kabalaşmıştı. Fakat hiçbir engel melikeyi bu yoldan geri döndüremedi. Herkes ecelden kaçıp yaşamaya gayret ettiği bir zamanda, melike onun üzerine dikine gidiyor ve daima kendi kendine “Her şey iyi olacak, eskisi gibi refah içinde ömür boyu yaşayacağım” diyerek kendini ikna ediyordu.

Şehzade melikeye bakıp, onu kasıtlı olarak çetin yoldan götürdüğü için vicdan azabı çekiyordu. Ancak geçmişteki husumet alazı onun kalbindeki muhabbet ateşini de söndürmekteydi. Onlar şimdi kuzeyden güney tarafına, yani Talbalt dağlıkları yönüne doğru yol yürümekteydiler. Menzile bir fersah kaldığında, kış ayları olması sebebiyle, tabiatın hasretle beklediği yağmur yağıp, dağdan sel gelmeye başladı. Bir köşeye sıkışıp kalan melike soğuktan tir tir titriyordu. Gecleyin ayaz daha da kuvvetlendi, çölün kumları buz tuttu. Onlar sırları büsbütün kuruduğu halde nihayet, Büyük Sahra’nın en yüksek dağ zirvesine ulaşıp geldiler.

Şimdi onların en büyük meselesi tepeye çıkmaktı. Sicim gibi halatlar yardımıyla yükseğe binbir meşakkatle yavaş yavaş çıkmaktaydılar. Üç gün dendiğinde kaya üstünü zaptettiler. Sahra içindeki ayaz artıp, rüzgardan karın kokusu geliyordu. Çok geçmeden kar da fırtınayla birlikte yağmaya başladı. Soğuktan morarıp giden melikenin eziyet çekmesine dayanamayan şehzade, üstündeki kaplan postunu melikeye örtüverdi. Konuşmaya dermanı kalmayan melike Zefira, tatlıca bir tebessüm hediye etti. Ateşi söndürmeden, nöbet tutan Şehzade Cabbar sevgiyi medhedip, şiir yazıp, hayvan derisine renkli taşla yazdı. Onun gözünden şarıl şarıl akan yaşlar iki yüzünü yıkarken, hicran yürek bağrını yakıp, azap veriyordu.

Onlar kaya üstünde sabah erkenden saman atın kişnemesinden ürküp kalktılar. Devasa ejderhanın atı nedensizce saman rengi olmadığı şimdi herkese ayandı. İsmi cismine muvafık olan asabi at, adeta ateşin kendisi gibiydi. Onu eğerlemeyi başaran insana mektup gizlenen menzile gitmek nasip olurdu. Bu sebepten Şehzade Cabbar tüm gücünü toplayıp, üç dört gün dendiğinde ejderhayı eğerleyip binmeyi başardı. O oldukça bitkin olsa da, vakit darlığı yüzünden attan inmeyip, melikeye gelene kadar bekleyip durmasını söyleyerek, tulparı bir kamçılayıp, etrafta kar yığınını saçarak koşturup gitti.

4 Beğeni

Cabbar dün yakınında samansız, yalnız kendisi dönüp geldi. Gece olmasına bakmadan, melikeyi kaya taşların kapattığı mağaraya götürdü. Mağara her dolunay vaktinde başka alemlerle ve geçmişle bağ kurma yolu sayılırdı. Bu gece ise tam dolunay, bedir gecesiydi. Gece yarısı olduğunda mağara ağzını kapatıp duran heybetli taşın yerinden oynamasından çıkan gürültülü ses melikeyi ve kadınları ürkütüp bıraktı. Şehzade bu mağaraya sadece melike ve kendisinin girmesi için ruhsat verildiğini söylediğinde, saray kadınları bu fikre şiddetle karşı çıktılar. Melike ise bu sefere ölümü göze alarak çıktığı için, onu şu yerde beklemelerini, tez zamanda dönmezse, arkaya dönmelerine buyruk verdi. Zarif kametini kaldırıp, şehzadeye eşlik etti. Onlar aydınlık saçıp duran nurlu mağaranın içine girdiler, mağara ağzı taşla kapandı. Onların gözleri önüne çok güçlü bir aydınlık geldiği için, gözlerini yumup aldılar. Kendilerine geldiklerinde, envaiçeşit güller açılmış muattar vadide yan yana oturuyorlardı. Güllerin birbirini tekrarlamayan kokusu dimağı mest ederdi. Şehzade ve melike zevklendikleri kadar mübarek kokulardan doya doya nefes alırlardı. Şehzade bir kucak gül toplayıp, sevdiğinin karşısında diz çökmüş halde derin nefes alıp, Melike Zefira’nın sevinçten gül gibi yanan gözlerine merhametle bakıp dururdu. Onun bakışında aşk timsali aşikardı. Şehzade bir lahza, bir saniye, bir nefeslik hislerine, kalbinde kaynayıp duran sevgisine erk verdi. Şehzade koynundan hayvan derisini alıp, uykusuz geçirdiği gecede biten şiirini sevgilisine okuyup verdi:

"Ey, hançer saplanan dil,

Toprağa verilen gönül.

Arap çölünde oldun kül,

Yâr seni sevmiyor, bil."

Şehzade azaba dayanamayıp yerinden kalkıp gidiyorken, Melike Zefira onun kollarını tutup durdurdu. Onun karşısında diz çöktüğünde, avazı çıktığı kadar hıçkıra hıçkıra ağlayıp verdi. Canından çok sevdiğin insan sana sevgi izhar kılsa da, ona cevap verememek, dünyada bundan büyük elem, facia olmasa gerek. Onun boğazı düğümlenip konuşamazdı.

Şehzade inanmak için, ellerini melikeye doğru götürdü de, gönlündeki ağabeyinin bakışı buna yol vermedi. Saman gelene kadar onlar heykel gibi donup durdular. Tıpkı günahını bağışlatmayı yalvarıp dileyen günahkar, yolunu şaşırmış kul evliya zat karşısında suçunu boynuna alıp dursa, birisi iyiliğe yol gösteren ulu kişi olan melek kadar merhametli bir evliya ona teselli veriyormuş gibi bir manzara bürüyen aşıklar, atın kişnemesiyle kendilerine geldiler. Şehzade ve melike ata binip giderlerken, kalplerinde hem tatlı hem de acı olan duyguları dertli bir halde geçirirlerdi. Onların dilleri değil, bakışları, gözleri gamdan uzatmalı sohbet kurardı. Onlar nihayet taş yapıya sahip ibadethaneyi andıran kalabalığın yanında durdular. Yüksekte yerleşen binaya merdivenlerden adımlarını sessizce atıp çıkan kulların kalbi hiçbir zaman bu merdivenlerin sonu olmamasını dilerdi. Lakin, geçici dünyada her şeyin bir sonu vardır. Onlar devasa kapının önünde durup, kapı kanadını açarak, içeriye birer birer girdiler. Oda içinde hayran kalınası neredeyse hiçbir eşya yoktu. Sadece tahta götüren uzun koridorda kırmızı halı serilmişti. Onlar odanın tavanlarına hayretle bakarak, dikilen tahtın yanına vardılar. Bir takım tuhaf sesler başlayıp, yavaş yavaş yükseldi ve netleşip gitti. Bu rengarenk sesler birbirine zıt olup, biri gülerken biri ağlar, biri bağırır, öfkeli sesler biri diğerini bastırıp giderdi. Aniden bir karanlık çöküp, zulmet koynunu huzursuz edici sesler dindi de gitti. Karanlık dağıldığında, taht üstünde maskeli, kara libaslı bir adam oturmaktaydı. Şehzade ondan kimliğini sorduğunda, çok kaba olsa da, lakin, kederli olan bir sesle cevap verdi:

-– “Ben bir zamanlar çok büyük bir saltanatın sahibiydim. Sayısız insanları sebepsiz yere öldürtüp gönderirdim. Güç-kudret, eşsiz zenginlik, şan-şöhret beni tamamen insan sıfatından mahrum edip, yırtıcı bir mahluka dönüştürmüştü. Ben günlerin birinde memleketime teşrif buyuran elçilerden ömür boyu yaşama sırrı gizlenen mektup haberini işitip, bütün huzurumu kaybettim. Sefer boyunca neredeyse bütün dünyayı arayıp, nihayet, sizlerin karşılaştığı saman atı buldum. Saman beni şu devasa ibadethaneye alıp geldi. Buradaki bütün kinfulıları (rahibeleri) öldürüp, içeriye bastırıp girdim, onlar söylediği kehanet sözlerine amel etmeyip, mektubu okudum. Yüzüm ise, ah… benim yüzüm çok korkunç bir hal aldı. Vücudum halsizleşip, ayaklardan derman gidip yıkıldım. Karşımda kinfulıların babası, yani baş rahip ak libasta bana tebessümle bakıp dururdu. O bana şimdiyse günahlarımı yıkamak için sana yine bir kez imkan verilir, dedi. Yüzünü altın suyu yürütülmüş maskeyle kapatıp, bin yıl boyunca iyilik azabını çekerek, kalbindeki kötülükle savaşacaksın. Hangi güç seni mahvederse, kader kapın buna bağlı olarak ya cehennemin dibine ya da cennet köşküne girersin. Şu şey aklında olsun: Tek bir günah ya da tek bir sevap kaderini tayin eder, diyerek gözden kayboldu. Ben ise bin yıldır bu mektubu korumaktayım, sahibini bekliyorum. Kehanetteki bir erkek, bir asil kadın sizlerseniz, bunu ispat etmeniz gerekir,” dedi.

Şehzade derin bir iç çekip, nefes aldıktan sonra, mahzun gözlerini Yafan’a çevirerek dedi ki:

-– “Bu dünyadaki yegane sırrı bilmeye hakkı olan insanlar bizleriz. Yafan, sen bizden ispat istemektesin. Kehanetteki iki insan, sana malumdur ki, birbirine gönül vermiş olması gerekir. Evet, biz de birbirimizi canımızdan çok seviyoruz. Gönlümüzde hiçbir aşık maşukun dilinde olmayan başka duygular bize azap vermektedir. Bu gizli hisler ikimizin de kalbini yakmaktadır. Benim yüreğimde intikam nefreti, zamansız dünyadan göz yummuş abimin kanı varsa, melikenin ruhiyatında haset ve zenginliğe olan hırs hüküm sürmektedir. O benden faydalanıp, ömür boyu yaşama sırrını öğrenerek, cehennemin en derin katına göndermek istiyor. Benim ona doğru yürümediğimin sebebini bilmek ister misin? Hayır, buna muhabbetimin dahli yok. Dert ve elem sebebiyle onu her bir yaptığı zulmü için cezalandırmak istiyordum. Kader bana nispeten bu kadar insafsız olmasa! Onu azaba koysam, kendim ondan bin kat daha fazla kıvranırım. Ama her şeye katlanırım, abimin ve başka yaş ya da civanmert bahadırların ömrüne zeval olan melikeye katlanmam lazım. Bize mektubun yerini tezce göster, zalim casusunu alsın.”

Yafan onlara arkamdan gelin, diyerek işaret edince, kendisi yol başlayıp gitti. Yolun sonundaki kapı önünde durup, birer birer içeri girdiler. Yafan taş levha üzerinde duran eşyayı şehzadeye alıp verdi. Şehzade hayvan derisine sarılmış bu eşyayı melikeye uzattığında, Yafan onları yalnız bırakmak için çıkıp gitti. Melike Zefira alaycı bir sesle dedi ki:

-– “Benden kurtulmak için şu yerlere ortak olup alıp gelmen şart değildi. Peşimden gelen İsmod’a işaret etsen kafiydi. Benim öz ecelim ilan edilip, cehenneme revan olmamı istediğin açık. Hayır, ben hiçbir zaman mektubu okuyup, kendime ölümü satın almam. Beni sadece mektup sırrını bilen adam feda edip öldürebilir. Sen abinin intikamı için bu mektubu okursan kesin ölürsün. Lakin, hiçbir vakit sen beni sevdiğin için, öldürmeye gücün yetmiyor. Seni dışarıda bekleyeceğim azizim,” dedi. Şehzade melikenin arkasından bakakaldı. Gözlerindeki yaşı silip, uzun koridordan eteklerini sürüyerek koşup giderken, melika arkaya dönüp bakmadı.

Şehzade deriyi açıp, demir parçasına kazınarak yazılmış sözleri okumaya başladı: “Bu mektubu kimde-kim okursa, ona iki şey görünür. Ak libaslı kadın görünse iyiliğe, kara libaslı erkek görünse kötülüğe işarettir. Bunu okuyan iyi insan ömür boyu yaşama, tükenmez zenginlik ve keskin akla sahip olur. O bu dünyada suçsuz yere dökülmekte olan kanları durdurur. Kötü insan ise, çirkin bir yüze bürünüp, ecele teslim olur. Mektubu kara taş ile ezip, göğe savurmak lazım.”

Şehzade gözlerinde yaşla arkaya döndüğünde, ak libasta anası gülümseyerek durduğunu gördü. Koynundan ağabeyinden kalan yegane hatıra kara taşı alıp, demiri ezip parçaladı. Odaya elinde kılıçla girip gelen Yafan bağıran tutkuya dönerek gözden kayboldu. Onun ruhu şimdi özgürdü. O hançer ile melikeyi öldürüp, zulümlere son vermesi lazımdı. Şehzade eline hançeri alıp, ibadethaneden dışarıya çıktı. Merdivenlerden inip, melikenin arkasından at koşturup gitti. Melikeyi uçurum kenarında bulduğunda, o “gelme” diye işaret ettiği için, onun yanına varmadı. Melike hazin bir sesle dedi ki:

-– “Ben senin düşündüğünden daha gaddarım. Son nefesime kadar seni seveceğim ve senden nefret edeceğim. Şu vakte kadar daima benim rızamla bütün işler oldu. Lakin, aşk gönlüme izinsiz girdi. Benden nefret edeceğini bilsem de seni sevdim. Sen bu mektubun sırrını öğrenip, dünyadaki bu kargaşaya ve istikrarsızlığa bir son vermelisin. Sana hitaben bir şeyler yazmak istemiştim. Ne yazık ki benim elimden yalnızca zulmetmek geliyormuş, fazlası değil. Yine de her şeye rağmen, sana adayıp birkaç satır bir şeyler yazdım.”

Melike koynundan bir parça hayvan derisini alıp okumaya başladı. Onun titrek sesi kalbini sızlattı:

-– "Ben seni hayatımı feda edecek kadar seviyorum. İntikamla dolu gönlünü, nefretle bakan gözlerini, heyecandan titreyen ellerini seviyorum. Evet, ayıp olsa da, ben seni açıkça, sınırsızca seviyorum. Senin ellerinin kana batmaması için, değersiz canımı feda ediyorum. Şehzade Cabbar, seni çoban sandığımda da sevmiştim. Senden kurtulmak istedim. Ama bunu yapmak elimden gelmedi. Senden vazgeçemedim. Vicdan azabından seni büsbütün halas ediyorum:

"Aşkın gönül defteri,

Âşığın dil defteri.

Kızıl mürekkeple yazdım mektubu,

Mektubun adı ‘Aşk Mektubu’."

Melikenin sözlerinden şaşkına dönen şehzade, onun ellerini açıp uçurumdan aşağı atlamak için hareket ettiğini anlayıp, ona ellerini uzatarak koşup gidiyordu. Lakin, şehzade yetişip geldiğinde Melike Zefiranın bedeni uçurumun dibine düşüp gitmişti.

Şehzade sevdiği yârini ölümden saklayıp koruyamadı. Arkasına baktığında, ona biraderi İsmod gözlerinde yaş, elinde kılıç tutarak bakıyordu. Şehzadenin iki yüzünü kederli gözyaşları yıkamaktaydı. O boğazına düğümlenip kalan feryat ile bağırarak dedi ki:

-– “Niçin beni kendine meftun edip, sonra bırakıp gittin? Niçin bana değil de, ecele ellerini uzattın? Kader niye bu kadar zalim olmasın, hatta şimdi benim sevdiğim yârim izinden ölemiyorum. Yüreğimdeki dert ile ebedi yaşamaya mahkum bir mahbusum. Neden, ah?! Kim cevap verebilir? Neden, ah?.. Ne için?”

Kötülük üstünden galip gelen iyilik meleği aşktır.

4 Beğeni