Ay Kadın

Arkadaşlar ilk kez kısa bir öykü yazmaya yeltendim. Ancak konu belirlediğim düşünceden çok daha başka bir yere çekilince pek de istediğim gibi olmadı. Hatta biraz da anlamsız buldum ama sizlerin de görüşlerinizi merak ettim. Düşüncelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.

Kırlarda yürüyen beyaz elbiseli kadının yüzünde silinmeyen bir gülümseme vardı. Onun her adımında başını yerden kaldırıp göğe uzatıyordu envaiçeşit çiçek. Bir piyade gibi saniyeler içerisinde kadına selam dururmuşçasına dikilen çiçeklerin kimisinde zehirli dikenler varken kimisinde de dikensiz öldürücü bir güzellik vardı. Kadının çıplak tenine dokunuyordu kimileri ama kadın bundan etkilenmişe benzemiyor aksine gülümsemesi zaman zaman derinleşiyordu. Derken diğerlerinden farklı olarak bir gül geriye, kadının ayaklarından uzağa doğru baş göstermeye yeltendi ancak kadın bunu çoktan fark etmişti.

Kadının önceki gülümseyişini gören birisi şimdi onun gülümsemek yerine somurttuğunu düşünebilirdi. Halbuki kadın hala yaşayan herkesten çok daha güzel ve anlamlı gülümsüyordu. Narin ama güçlü ayakları ondan kaçıp gitmek isteyen güle doğru adımlarken çevresinde yetişmiş olan çiçeklere sanki dokunmuyormuş gibi görünüyordu. Kolları ve hatta omuzlarına kadar erişen çiçekler bile sanki onun varlığını fark etmemiş gibiydi dışarıdan bakan gözlere. Oysa bütün bunlar yalnızca bir yanılgıydı çünkü ayakları altına aldığı hiçbir çiçek aslında ezilmiyor, tenine değen her birisi yaşamı en küçük hücrelerine değin içine çekiyordu; hayatlarında hiç olmadıkları kadar mutluydular.

Kadın güle dokunmadan çevresinden dolaşıp karşısına geçti ve “Sorun nedir küçük?” diye sordu. Kadının sesi aynı anda bin muhteşem kuş hep bir ağızdan ötüyormuş gibi yankılandı tüm diyarda. Dünyanın o yanındaki tüm hayvanlar aynı anda haykırdı avazından geldiğince, biri hariç. Bir tanesi dışında hepsi de bir koşudur ki tutturdular ona gideceğim diye. Çevredeki her çiçek ve ağaç sallantıya kapıldı sanki bir hortuma tutulmuşçasına. Oysa değil hortum en ufak bir rüzgar esamesi bile okunmuyordu havada. İçlerinde yerinden kıpırdamadan duran yalnız gül vardı, kadın tarafından hitap edilen gül. Kadın bunu da fark etmişti bu yüzden bekledi gülü.

Bir dakika geçti, gül sustu kadın merakla bekledi. Bir saat geçti, gül sustu kadın sabırla bekledi. Bir yıl geçti, gül sustu kadın hüzünle bekledi. On yıl geçti, gül sustu kadın azimle bekledi. Kırk yıl geçti, gül sustu kadın sıkıldı. Geçen süre içerisinde dünyanın bir yanında yer alan hayvanların neredeyse hepsi çevrelerinde toplandılar. Sonunda gülden bir cevap alamayacağına karar veren kadın “Üzgünüm küçük, suskunluğuna yenik düştüm. Artık gidiyorum buralardan çünkü daha yeşerecek onlarca yürek beni bekliyor. Konuşmak, kendilerini ortaya dökmek için istekli onlarcası varken isteksiz bir güle daha fazla vakit ayıramam. Hem senin de ömrünü tamamlamak için çok az vaktin kalmadı mı?” diye sordu. Cevap alamayacağını bilmesine rağmen beklemek istedi kadın ama daha fazla vakit ayıramazdı güle, koca bir kırk yıl vermişti ona zaten.

Gözünden akan bir damla yaş toprağa karıştığında tüm bitkiler ve tüm hayvanlar feryat etti kimileri o güle öfkelendi kimileri o kadına üzüldü. İtirazlara cevap vermeden usulca arkasını döndü kadın ve tam o anda “Dur!” diyen bir ses gök gürültüsü gibi susturdu herkesi. Kadın heyecanla arkasını döndüğünde “Sen misin bu?! Küçük, senin sesin miydi az önce işittiğim?! Ama neden bunca yıl… Sanmıştım ki…” derken yavaş akan bir nehir gibi göz yaşları süzüldü yanaklarına ve devamını getiremedi. Gül “Suskunluğa, benim suskunluğuma yenik düşmedin. Hayır, sen kimseye yenik düşmedin yalnızca kendi yüreğini yeşerttin yaşlarınla. Bana da onur verdin yüreğine dokunmayı bahşederek.” dedi. Kadın gözünden akan ilk yaşlarına dokundu ve “Ama nasıl yaptın bunu küçük? Nasıl etkileyebildin beni böyle derinden?” diye sordu. Diğer herkes de “Nasıl yaptın? Nasıl yaptın?” diyerek hep bir ağızdan konuştular. Gül “Herkesin yüreğini dinleyip onarmanı izledim. Herkese nasıl da inandığını, her birine nasıl da gülümsediğini gördüm. Hiç eksilmedi dudaklarından, herkese savurdun o gün kadar parlak gülüşünü.” dedi. Hayvanlar ve bitkiler tekrar etti “Evet, öyle! Evet, öyle!” diye hep bir ağızdan. Kadın elini kaldırdı ve hepsi derin bir sessizlik dehlizine daldı. Devam etmesi için başını salladığında gül “Sonra düşündüm ki herkese iyi gelen biricik dostumuza kim iyi geliyor? Kim onu dinleyip ruhunu onarıyor? Cevabı bulamadım. Sonra onu bulmak için köklerimi sökme pahasına gitmeye çalıştım ancak sana yakalandım. Sormak istedim ama cevabı ya bilmiyorduysan? Ya bu soru senin canını yakardıysa? Buna katlanamazdım. Sorunumu sana anlatamazdım çünkü bir süre sonra anladım ki bu senin sorunundu. Senin sorunun benim sorunum olduysa ben senin aynan olabilirdim. Baktığında içini gösteren kendini düşüneceğin bir ayna olmak istedim. Ne yazık ki suskunluğum anlaşılmadı.” dedi ve başını öne eğerek “Üzgünüm arkadaşlar, kırk yıl boyunca biricik dostumuzu sizden alıkoydum.” dedi.

Kimse çıt çıkarmadı ve herkes kadının vereceği cevabı bekledi. Kadın göz yaşları içerisinde amansız bir kahkaha attığında hepsi dönüp şaşkınlıkla ona baktılar. Gül merakla kafasını kaldırdığında kadın “Ah ne de düşünceli bir gül!” dedi ve kahkaha atmaya devam etti. İyiden iyiye utanan gül ne diyeceğini bilemediğinde kadın “Suskunluğun bana deva verdi seni şaşkın gül. Çok kıymetli bir ders verdin bana. Anladım ki ben de sizler gibi gerçek hislerimi açabilirim dostlarıma. Sizler benim çok kıymetli dostlarımsınız ve her zaman sizler için güçlü oldum, yaranızı sardım. Unuttum ki gerçek dostluk birlikte direnmekti tüm zorluklara.” dedi. Gül “Anlat ki biz de senin yaralarını saralım biricik dostum.” dediğinde tüm bitkiler ve hayvanlar “Anlat! Anlat!” diye hep bir ağızdan bağrıştı. Hava tamamen karardı ama kadının ışıltısını yansıtan üstündeki beyaz elbise herkes tarafından seçilebiliyordu. O da bunu biliyordu ve bu yüzden başladı anlatmaya. On, yüz, bin, milyon… Kaç yıl oldu bilinmiyor.

Derler ki o kadın gökyüzüne süzülmüş zamanın başından beri derdini anlatıyormuş. Gündüzleri dinlenmeye çekiliyor ve geceleri ışıltılı elbisesi üzerinde bir assolist gibi sahnede yerini alıyormuş. Kimi zaman tatlı sesiyle derdini mırıldanıyor uyuyan kulaklara kimi zaman da dertleri dinleyip ışık tutuyormuş bilinmeyenlerin yollara.