Barbar Timur


(Halil Oğulcan Karamağara) #1

Merhaba, aslında bu hikayeyi değerli Öykü Seçkisi’nin Deniz Kızı teması için yazacaktım ama fırsat bulamadım. Şimdi de pek tamamlanmış sayılmaz aslında. Yine de paylaşmak istedim. Devamını getireceğim.

@pcd @milenya Sizlere de haber vermek istedim. Boş bir zamanınıza okuyarak, gelişip gelişmediğini söylerseniz çok sevinirim. İşleriniz yoksa tabii ki! :smiley:

Çöl oldukça sessiz ve sıradan bir şekilde olağan yaşamına devam eden yaratıklar, milyarlarca kum tanesiyle dolup taşarken, ufukta saatlerdir boşluğu dolduran bu monotonluğun sessizliğini bozacak bir hayvanın sesi duyuldu. Timur ve Belkıs ağır adımlar atan devenin üzerinde hiçliğin esir aldığı kum denizini yararak ilerlerken, hayvanın ağzından çıkan ses çölün boşluğunu ve kum tanelerinin nazik sırtlarını sıvazlayarak dağıldı.

Sadece göğüslerini kaplayan zırhının altında metal plaklarla kaplı bir şort giyen Belkıs, Timur’un önünde oturuyor, onun kaslı ve geniş bedeninin bir kısmını gizliyordu. Timur’un üzerinde ise hiçbir şey yoktu, altına diz kapaklarının biraz üzerinde biten ve paçalarının kör bir makasla kesildiği oldukça belli olan pamuklu bir pantolon giymişti. Belkıs’ın kısa ve erkeksi saçlarına nazaran Timur uzun saçlarını sıkıca bağlamış, fakat saçlarının bir tutamı yine de yüzüne doğru düşmüştü. Timur’un omuzlarındaki ter boncuk boncuk olup akmadan önce kaynayan güneşin altında bir inci gibi parlıyordu. Deve yavaşça yol almaya devam ederken Belkıs ise alnındaki teri ipekten kolluklarına siliyordu. İkisi de ağrıyan omurga ve kalçalarından ya da hayvanın pis kokusundan şikâyet etmemek ve biraz olsun mola vermeyi istememek için kendilerini zor tutuyorlardı. Bu şartlar altında çölün ortasında duraksamak ölüme yol açabilirdi.

Timur devenin yanına asılı duran ve ileri geri sallanan matarayı ağzının bağlı olduğu ipten çekerek eliyle yokladı, büyük baş hayvan işkembesinden yapılan mataranın çeyreği suyla doluydu. Önce Belkıs ve sonra da Timur içtikten sonra ağızlarının kuruluğu geçse de suları tamamen bitmişti.

Belkıs “Bitti mi?” diye sordu bitkin bir ses tonuyla sıcaktan bayılmamak için kendini zorla tutarken.

“Evet…” dedi Timur güçlü kollarıyla Belkıs’ı sarıp onun ayakta durmasına yardım ederken.

“Ya tekrar susarsak…”

“Deve idrarı içeceğiz. Umalım da Ra yola çıkmadan evvel yeterince su içmiş olsun.”

Beş gün önce…

Timur, Zu’ud kralı İskender’i saygıyla selamladı. Kral siyah ve altın rengi çiçeklerle işli, oldukça uygar görünen elbisesiyle som altından tahtının üzerinde oturuyordu. Kıyafetlerinin üzerinde tek bir kırışık bile yoktu. Gözlerini Timur’a dikerek ona yaklaşmasını işaret etti. Oda oldukça büyüktü ve dikdörtgen şeklindeydi. Geniş pencereler ve altın sütunlarla süslü olmasının yanı sıra tavanındaki motifler en usta ressamlar tarafından çizilmişti. Geniş pencerelerin hemen yanında duran mavi, ipek perdeler rüzgarda şişiyor ve bir dansöz gibi dans ediyordu. Odanın her iki yanında çifter sıra halinde dizilmiş kralın özel korumaları bulunuyordu. Kırmızı kıyafetler ve fes giyen bu korumalar ülkedeki en iyi askerlerden seçiliyor, sonra yıllarca eğitim alıyorlardı.

“Demek kızımla evlenmek istiyorsun,” dedi kral.

“Evet,” dedi Timur ayağa kalkarak. Sesinde kendinden emin bir tonla. Gür sesi salonu doldurmuştu.

“Biliyorsun ki… kızım oldukça hasta ve onu kurtarabilecek tek bir şey var.”

“Bir deniz kızının ruhu,” dedi Timur.

“Evet… Eğer onu kurtarmayı başarabilirsen, seninle evlenmesine izin vereceğim. Şimdi git ve deniz kızını bana getir büyük savaşçı Timur!”

Timur bir kez daha saygıyla eğildikten sonra arkasını döndü ve Belkıs’ın salonun kapısından içeri girdiğini gördü. Yanında iki kişi onu kollarından destekliyor, adım atmasına yardımcı oluyorlardı. Vücudu pembe geceliğinin altında solmuş bir gül kadar beyazdı. Timur onun kar olup yağacağını düşündü. Belkıs yanından geçerken Timur’un yüzünü iki eliyle okşayarak ona dikkatli olmasını söyledi. Sesi oldukça kırılgandı, tüm gücüyle konuştuğu belli olmasına rağmen sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı. Daha sonra Timur’u bırakarak babasına doğru yürümeye başladı, her adımda sarı saçları tel tel dökülüyordu. Timur salondan çıktı.

O akşam Timur, şehrin duvarlarının hemen dışında kurduğu çadırda kıyafetlerini giydi. Para kesesi ve kılıçlarının da asılı durduğu kemerini sıktıktan sonra çadırı ve eşyalarını toplayarak devesi Ra’ya yükledi. Gündüz yapılan bir yolculuk oldukça dikkat çekecektir diye düşündü. Dolunay geceyi güneş gibi aydınlatırken, şehrin duvarlarının hemen önünde başlayan ormanın içini bir mızrak gibi delip geçen patikada yol almaya başladı. Şehrin kuzeyi çiftlik ve tarlalarla kaplıyken güneyi ormanlarla kaplıydı. Keşke kuzeye gitseydim diye düşündü devesinin üzerinde sallanırken, fakat bir deniz kızı bulmak için kuzeye, denizler ülkesi Marin’e gitmek zorundaydı. Hiç olmazsa ay tepede asılı duruyor, ağaç dallarının arasından yolunu aydınlatıyordu. Serin hava onu rahatlatıyor ve ormanda hep bir ağızdan şarkılar söyleyen çeşit çeşit hayvan yalnız kalmasını engelliyordu.

Bir süre sonra dikkatini yol kenarında durmuş ona eliyle işaret eden bir adam çekti. Adam keldi, dar bir yüze ve yuvarlak çerçeveli gözlüklere sahipti. Giysileri oldukça kaliteli kumaşlardan yapışmıştı. Kırmızı elbiselerinin üzerinde altın sarısı işlemeler mevcuttu. Timur devesini durdurdu ve aşağı, adamın yüzüne doğru sertçe bir bakış attı. “Ne var,” dedi konuşmak için kendini zorlayarak.

“Beyim, hırsızlar neyim varsa çaldılar. Şu anda yaklaşık on kilometre ileride olmalılar. Lütfen yardım edin, siz bir savaşçıya benziyorsunuz.”

Timur adamın korku dolu yüzüne biraz daha baktı ve sertçe yanıtladı. “Bundan bana ne?”

Adam yalvarırcasına yere kapaklandı, “Ben bir simyagerim, eşyalarımın içinde mutlaka işinize yarayacak şeyler bulabilirsiniz. Mesela patlayan bombalar var, eğer bana yardım ederseniz hepsini size bedavaya veririm. Para da veririm, ama lütfen yardım edin. O arabada yıllarımın emeği var!”

“Sana yardım edeceğim! Ama mallarının hepsini alacak değilim. Sadece gönlünden geçen kadarını istiyorum hepsi bu. Üstelik taşıyamayacağım kadarını almanın manası yok. Paraya ihtiyacım da yok.” Timur adama kolunu uzattı. “Atla o zaman.” Adam Timur’un kolunu kavrayarak önüne oturdu ve deve dört nala koşmaya başladı.

Birkaç saat sonra…

Timur’un gözleri ay ışığının altında sinsice parladı, avını bir panter gibi izliyordu. Hırsızlar yoruldukları için yol kenarında kamp kurmuşlardı. Timur ise onların etraflarını hilal şeklinde çevreleyen orman ve çalıların arasından hiçbir ses çıkarmadan ilerliyordu. Biraz daha yakınlaştıktan sonra hırsızların gözlerinin kapalı olduğunu ve ateşin cansız yandığını fark etti. Görünüşe göre uyuyorlar diye düşündü. Bunu sessizce halledebilirdi. Ateşin etrafında uyku tulumlarının içine girmiş dört adam vardı. Hilalin açık kısmında ise yük arabası ve atlar duruyordu. Atların çözüldüklerini fark etti, onları ürkütürse ve atlar ses çıkarır ya da kaçarlarsa bu hem kendisi hem de Simyager için iyi olmazdı.

Timur kemerinin arka cebinden neredeyse bir kılıç kadar büyük olan kamasını sessizce çıkardı. Kama kınından çıkarken sanki fısıldamıştı. Sonra yavaşça bir adım atarak etrafındaki otlardan kurtuldu ve hemen önünde duran adamın boğazını kesiverdi. Adam bağırmaya fırsat bile bulamamıştı. Kan Timur’un ayaklarının altından akıp cansızca yanan ateşe doğru ilerledi. Ateş birden bire coşkuyla harladı. Timur hemen sağ taraftaki adamın da boğazını kestikten sonra kamasını ateşin solunda horlayan adama fırlattı ve onu boğazından vurdu. Adam aniden doğruldu. Kamayı iki eliyle tutup çıkarmaya çalışırken boğuluyormuş gibi sesler çıkarıyor, ağzından ve boğazından kanlar fışkırıyordu. Kama nefes borusuna denk gelmişti. Yüzüne vuran ateş onun pastel boyayla çizilen bir tablo gibi görünmesine sebep olmuştu. Diğer adam ses yüzünden uyanmış, uyku tulumundan dışarı çıkmaya çalışıyordu . Timur’un bir metrelik kılıcını kınından çıkarması ile uyku tulumunun içinde doğrulmaya çalışan adamın kafasını vücudundan ayırması bir oldu. Kafasız vücut bir süre daha hareket edip kasıldıktan sonra elleri boğazında yere yıkıldı.

“Harikaydın!” diye seslenerek yaklaştı simyager.

“Ödülümü vermezsen sırada sen varsın,” dedi Timur kılıcını kınına koyarken.

“Lütfen seninle gelmeme izin ver, sana yardım edebilirim.”

“Ne diye benimle gelmene izin verecekmişim ki?” sordu Timur, kamasını çakıllı toprağı kaplayan kan gölünün içerisinde yatan adamın boğazından çekip çıkarırken.

“Bu bombaları tek başına kullanamazsın,” dedi Simyager yüzünü buruşturarak.

“Niyeymiş?” Timur atlı arabanın yanına yürürken.

“Bu bombalar aşırı dengesizdir, elinde patlasın istemezsin. Ayrıca yaralarını da iyileştirebilirim. Lütfen seninle gelmeme izin ver!” Timur’un yolunu keserek.

“Eğer kendini öldürtürsen buna asla engel olmam Simyager.”

“Merak etme, sana asla ayak bağı olmayacağım. İzin ver deveni at arabasına bağlayayım.”

Timur at arabasının kapısını açar açmaz üzerine yığılan iksirleri zar zor kucakladı ve onları içeri tıkarak kapıyı hemen kapattı. Sonra sinirlendiğini belli etmemek için kısa adımlar atarak at arabasının sürücü kısmına oturdu. Burası açıktaydı. “Yani iksirler içeride, insanlar dışarıda gidiyor demek…” diye söylendi yumruğunu sıkarak. Az sonra Simyager de yanına oturdu ve eğerleri vururken ormanı “Deh!” sesiyle inletti. Gece avlanan kuşlar ağaçların arasından havalandılar…


(Pelin ) #2

Yarın okuyup yorum yapacağım. Teşekkür ederim, çok sevindim yorumumun beklenmesine :slight_smile:


(Halil Oğulcan Karamağara) #3

:smiley: Ne demek, öncekini yeni okuduğunuz için aradaki farklar görülür diye düşündüm. Teşekkürler.


(Pelin ) #4

Oldukça karışık ve anlaması zor bir cümle. İlk cümle olması, biraz daha kritik olmasına neden oluyor, çünkü şahsen benim ilk cümle ve paragrafla kitap bırakmışlığım var. Başlangıç anlaşılır ve vurucu olmalı. Bu cümle çok daha az kelimeyle ve daha güzel yazılabilirdi.

Sıradanlık ve olağanlık birbirine yakın anlamda, hatta buradaki kullanımda aynı bile sayılabilir. Bir tanesini atmak gerek.

Yaratıklar mı kum tanesiyle dolup taşıyor? Gerçek anlam mı, yoksa metafor mu?

“Boşluğu doldurmak” bence güçlü bir anlama sahip değil. Direkt “ufku dolduran” yeterli olurdu. Ayrıca tıpkı az önceki gibi, “monotonluğun sessizliği” de aynı anlamı tekrar etmek gibi olmuş. “Boşluğu doldurmak”, “sessizliği bozan ses” gibi zıt anlamlı kelimelerin kullanımı anlatımın etkisini arttırabilir, ama bir cümlede iki tane olması bence fazla olmuş.

“Doğru” kelimesi gereksiz.

“Ve” gereksiz. Onun yerine virgül iş görürdü.

“Kendini zor tutmak” kalıplaşmış bir söz öbeği olduğu için “zorla” kelimesi doğru olmamış.

Cümle ögelerinin yeri bazen kritik önemde olabiliyor. Burada kral çifter sıra halinde dizilmiş anlamı taşıyor -ki kendisi tek bir kişi olduğu için anlam büsbütün garipleşiyor-. “Odanın her iki yanında, kralın çifter sıra halinde dizilmiş özel korumaları bulunuyordu.” akıcı ve doğru bir cümle olur.

Bu cümlede “yanında” kelimesi olmayınca anlam değişmiyor, çünkü iki kişi kadını kollarından destekliyorsa yanında durduklarını zaten anlıyoruz.

Bu cümlede aslında yanlış bir şey yok, ama “kaplı olmak” iki kez kullanıldığı için okurken biraz rahatsız edici görünüyor. Bu tür cümlelerde aynı anlama gelecek başka kelime ya da cümle yapısı kullanmak, anlamı güçlendirir. “Şehrin kuzeyi çiftlik ve tarlalarla kaplıyken, güney topraklarının büyük bir kısmı ormandı.” gibi.

Çok açık anlamlı, hoş betimlemeler. Bence bu tarz betimleme yapmaya daha çok eğilmelisiniz.

“Sertçe” zarftır, ama burada sıfat yerine kullanılmış. “Sert bir bakış attı” olmalıydı.

Yine başarılı bir betimleme.

Şimdi, burada biraz Adli Tıbba giriyoruz. Bir erkeği, fail başka bir erkek de olsa boğazını keserek öldürmek güç bir iş. Maktülün uyuyor olması büyük bir şans, ama yine de bu kadar basit kesememeliydi. Bu kısmı biraz daha betimleyebilirsiniz. Şayet silah aşırı derecede keskin değilse, failin keserken mutlaka bir yerden destek alması gerek. “Bir eliyle ‘şuraya’ tutundu ve var gücüyle kesti” gibi daha açık bir anlatım gerekiyor. Ayrıca atardamarı kestiğini varsayarsak kanın fışkırıyor olması gerek. Ayak altından akıp ateşe varması için kılcal damar kesilmesi gibi bir şey olmalıydı. Kaldı ki böyle bir cinayette ölüm aniden de gelmez; bence adam uyanmalı, nefes almaya çalışmalı ve birkaç saniye sonra ölmeliydi. Tıpkı kamanın boynuna girdiği adam gibi.

Yine güzel bir fikir ve kurguydu, sanırım devamı da gelecek. Bence sizin fikir ve kurgu konusunda hiçbir sıkıntınız yok, bu konuda çok yaratıcısınız. Ama dilinizin biraz daha gelişmesi gerekiyor. Önemli yerlerdeki öge dizilimi, virgül eksikliği ve gereksiz sözcüklerin atılması gibi konulara eğilmeniz gerekiyor.

Örnek verdiğim iki cümledeki anlatım ve betimlemeniz çok güzeldi. Bence başarılı olduğunuz bu tarza iyice eğilin. Biraz karmaşık bir cümle yazmak istediğinizde de yüksek sesle okuyup kulağa akıcı gelip gelmediğine, gereksiz bir söz olup olmadığına bakın. Bu sorunu da aştığınızda çok daha etkileyici ve vurucu öyküler yazabileceğinize inanıyorum.


(Halil Oğulcan Karamağara) #5

:smiley: Gerçekten çok teşekkür ederim. Bayağı aydınlanmış bulundum ve eksiklerimi tamamen gördüm. Bunlar üzerinde bayağı çalışmam gerek. Belki daha çok okumam gerek.