Bugün kütüphaneye bilim insanları gelip moral verici konuşmalar yapacaktı. Farklılıkları aslında çok severim; ama konu benim yaralarıma gelince, sözelci bir öğrenci olarak sayısalcıları ve bu bilim insanlarını anlayamamak canımı çok yakıyordu. Bir süre konuştuktan sonra konuşma bitti, herkes gibi ben de dağıldım. Bilim insanı adayları sigara içmek için sınıf kapısının karşısındaki bahçeye çıktılar. Ben de toparlanıp gitmek üzere defterlerimi aldım. Belki de içten içe hayal ettiğim “görülme isteğim”, defterimi unutup geri döndüğümde gerçekleşmişti; ama bir o kadar da kaygı ve korku vericiydi. Bilim insanlarına karşı yazdığım manifesto niteliğindeki yazımı görmüşlerdi. O an yaşadığım tam bir rezillikti.
"Evet, ben de özenli, başarılı, sosyal ve özgüvenli olmak istiyorum. Etrafıma baktığımda insanlar çok özgüvenli; özgüvenli oldukları oranda da başarılı ve güzeller. Bense kendimi sefil, elbiseleri içinde acınası ve zavallı hissediyorum. Hatta fakir gibi… Aslında fakirlik görmedim ama ona benzer bir duygu bu. İstediğim her şeyi, hatta ihtiyacım olanları bile ailemden istemekten çekindim, utandım. Gurur mu, neyse… Onların hep iyi durumda olmasını, fazla masrafa girmelerini istemedim ama ucu nedense yine bana dokundu. Kendim için veya ev için bir şey istemediğim için azarlanıyorum.
Ben aslında insanları çok seviyorum, onlara özeniyorum, onlar gibi olmak istiyorum ama sanki doğuştan sefil bir yaratığım. Geçmişim bunu kanıtlıyor. Etrafımdakiler de benim onlardan kat kat nasıl ezik olduğumu; gerek görünüşleri, gerek başarıları, konuşmaları ve hareketleriyle bunu kanıtlıyorlar. Bunda ailemin etkisi var mı bilmiyorum ama annem, ne başkalarına bir şey vermek ister ne de almak; ama bedava hiçbir şeye hayır demez. Hep ‘bizimkiler fakir, parası yok, biz sefiliz’ gibi sözlerle manipüle ediyor. Eğer birisine bir şey verecek olsam ‘salak, aptal, gerizekalı’ olacağım; vermezsem ‘cimri, pis, kibirli’ olacağım. Bu toplumda sanırım böyle, ablam haklı. 22 yaşındayım ama 15 yaşındaki çocuklara benziyorum; dış görünüş, konuşma falan olarak.
Çalışkan olmak için bu kadar fazla çalışmak zorunlu mu? Eğer öyleyse ben hiçbir şeyi kazanmayı hak etmiyorum çünkü sürekli sıfırdan başlayıp aynı yere takılıp; vazgeçmekten, kaçmaktan, çaba göstermemekten, inat etmemekten başka bir şey yapmıyorum. Bunu ailem yüzüme rahatça vurabilir ama bunu şimdi ben söylüyorum. Eğer buysam, o zaman sürekli böyle devam mı edecek? Hak ettiğim şey bu mu? Duygu sömürüsü mü yapıyorum? İstememek bu kadar basit bir gerekçe mi? Çalışmaktan kaçmak; hantal olduğumdan mı, rahatsız edemediğimden mi, yoksa kendimi bu duruma ben mi sokuyorum? Haksız olabilir miyim? Evet, haksızım çünkü korktuğum bu insanların çeyreği kadar bile çaba sarf etmiyorum. Belki de hiç oturup ders çalışmadım. Yapamıyorum, neden mi? Ben de bilmiyorum ama hep kaçarken buluyorum kendimi. Geçen sene evde tek başıma çalıştım ama bu bile ‘gerçek anlamda çalışmak değil’ dedi küçük yeğenim. Sistem, sonuçlar, ailem… Demek ki gereken; hiç nefes bile almadan sürekli ders çalışmak. Bunu yapmak zorundayız belki, bilmiyorum. Belki ben abartıyorum ama böyle olmayan kazanmıyor. Ne yapabilirim?
Bunu her kim okuduysa; Allah’tan beni tanımıyor ve bir daha gelmeyecekler."
İlk gören kişi Meftun olmuştu ve ilgisini son derece çekmişti. Arkadaşları uzaydan bahsederken o, gizlice sırada oturup gözyaşları içinde okumuştu. Sanki birisi onun kalbinin perdelerini aralamıştı. Acı içinde bir sayfaya da o bir şeyler yazdı:
“Merak etme, benim dışımda kimse bu güzel yazını görmedi. Eğer başkalarının bu yazıyı görmesini istemiyorsan bana cevap yazıp telefon numaranı bırak. Aksi takdirde sen bilirsin. Bu arada kötü olmadığımı bilmeni isterim. Senden nazikçe istesem vermeyecek gibi bir tonun, tipin var; bu yüzden kırdıysam kusura bakma.”
Ertesi sabah Mecra kütüphaneye gelip defterini bulduğunda çok sevindim. Ama tam defteri kaldırdım ki arasından hafif ıslanmış bir kağıt parçası çıktı. Gözüm çarptığı an yerin dibine girmiştim bile. Bu her kimse; gömüyor mu, acıyor mu, yoksa anlıyor mu? Kimdi bu, anlamadım. Tek bildiğim şey; buna boyun eğmek yerine ölmeyi yeğlerim. Yine gelip bakacak demek ki. Bu sırada onu görüp yalvarsam rezil oldum, daha da olurum. Yazsam, baştan teslim olurum. Zaten böyle bir şey imkânsız; yazıyla açıklama kaldı geriye:
“Eğer sahibiyseniz, aradığınız şeye mutlaka ulaşırsınız zaten. Lütfen bunu benden beklemeyin, en olmaması gereken kişiye yapmayın. Burada, dünyada sizin merakınıza layık başarılı birçok insan var zaten; o ben değilim.”
Meftun bunu okurken yüreği burkuldu ve şöyle yazdı:
“Biliyorum, incindiğini görebiliyorum. Korktuğunu, utandığını biliyorum ama bak konuşuyoruz zaten. Bu yaptığımız da bir konuşma değil mi? Utanmanı gerektirdiğini düşünebilirsin ama sadece bana yardımcı olacaksın. Konuş benimle lütfen. İstersen şartları da sen belirle ama lütfen seni duymama izin ver. Kendin için olmasa da benim için… Biliyorum, benim sende bir anlamım yok ama insanlık payına düşen bir şey de mi yok?”
Düşündüm; bunun karşısında sadece 10 gün, sadece mektupla, posta ile kimseden habersiz yapmak şartı ile kabul ettim. “Direkt sorularını yaz,” dedim. En fazla on soru; istediğime cevap verecektim ve her şey son bulacaktı.
İlk Mektup - İlk Soru: NEDEN SEN?
“Senin o tavsiye ettiğin insanlardan ne farkın var? Bu seni özel mi yoksa kendinden kaçan biri mi yapıyor? Ben aslında senin kadar çıplak bir şekilde, dürüstçe kendini, en fazla korktuğun kişiye açtığını gördüm. Bu, herkesin yapabileceği bir şey değil. Bu seni kiminin nezdinde kibirli, kiminin nezdinde korkak yapıyor. Bu iki uçta, bu ihtimallere karşı nasıl yaşamına devam edebiliyorsun? Ne kadar kolay kendini incitiyorsun…”
Cevap: Madem zor biliyorsun, neden soruyorsun? Canımı daha fazla yakmak için mi? Her saniyeyi, her bakışı, sözü, davranışı; canlı-cansız her varlığı, kendimin ezik olduğunu unutturmamaya şartladım herhâlde. Ya alıştım ya da duyarsızlaştım.
İkinci Soru: En çok sevdiğin ve sevmediğin şeyler ve bunların tanımı hayatında nedir?
Cevap: DİLE KOLAY BEŞ YIL! Sevmek; kabul etmek, anlamak, istemek, zorunlu olmayan demek. İşte sevdiğim üç şey: Doğa, aile, yazı ve kitap. Sevmemek ise; kabul etmesen de suçun bende olması, sorumluluk demek, zayıflık, acizlik, güç demek. Sevmediğim üç şey ise: Kendini kandırmak, hayat, sınır.
Üçüncü Soru: HADİ CESARET GÖSTER!
“Sana bunları söyleyen sese ve kişilere bakma cesaretini gösterdin mi? Hem acıyı çeken hem yazan hem hesaplaşan hem yargıyı veren ses ve kişilerle yüzleş. İdeal hayatı ve kurgu hayatı anlat.”
Cevap: KAÇ KERE YANMADIM Kİ O ATEŞTE! Evet cesaret; bu, kendini aklayıp diğer insanlara yıkmak, tüm suçu bu cesaretle bu ateşe ben de kibrit attım, yaptım. Ama ben farklıyım, kaçıyorum. Nedenini bilmiyorum, suçlu hissediyorum çünkü ben yaptım o meşaleyi yakarak. İdeal hayat; kendinle küs olsan bile hayatla yüzleşme cesareti göstermek zorunda kalmamak demek. Kurgu ise bunun tersi.
Dördüncü Soru: SIRA SENDE!
“Peki niçin bana yardım ediyorsun o hâlde? Kendi devirdiğin kırık dökük masaları neden topluyorsun veya toplamıyorsun?”
Cevap: İKİ YAKAMDA TUTUKLU! Çünkü toplamak, hatta bunu düşünmek bile kendimi inkâr etmek yani ‘evet, ateşi ben başlattım’ demek. Toplamak ise reddetmek demek, belki de her şeyi.
Beşinci Soru: HESAP EKSTRESİ
“Korkun yanmaktan; yanmak mı, yanmaya giderken susmak mı? Ne olur, affetsen kendini?”
Cevap: Ya yanmak aslında vazgeçmemekse? Daha az acı verişse…