Ç.e.s.k

Arabanın kapısından dışarı adımını attığında kendini fantastik bir dünyada bulmayı beklemiyordu. Yok, kesinlikle düşündüğü şey bu değildi. Buraya nasıl geldiğini bile bilmiyordu ki! Aslında sadece anahtarını kaybettiğini düşünmüştü. Sırt çantasına, kapıların altına ve yan koltuğa bakmıştı, en sonunda torpido gözünden çıkmıştı anahtarlar. Tabii bir de beyaz bir ışık belirmişti.

Sonra araba sarsılmış, bir anda hareketlenmiş ve… Bunu nasıl tarif edebilirdi ki… Uçmuş muydu?

Yere tekrar konduğunda kendisini uçsuz bucaksız bir alanın ortasında bulmuştu. Kapıyı açtığında karşısında elinde evrak çantası tutan bir adam belirmişti, yanında belinde balta asılı olan bir cüce ve bir de koca bir hesap defteri tutan bir… Elf vardı.

“Hoşgeldiniz!” Dedi adam neşeyle. “Sizi ÇESK adına rahatsız ediyoruz.”

Adama anlamsızca baktı.

“Çesk yahu, duymadınız mı? Çoklu Evren Sigorta Kurumu.”

Genç kadın kaşlarını çattı.

“Düşünüp düşünüp bulduğunuz isim bu mu?”

Adam evrak çantasından bir şeyler çıkarırken hesap defterli elf agrasifçe bir şeyler karalamaya başladı. Eğilip okudu.

‘Mizah anlayışından şikâyet ediyor.’

“Daha çok mizah anlayışı olmamasından şikâyet ediyorum.”

Adam boğazını temizleyip karşısındaki genç kadının dikkatini tekrar çekerken elf kaşlarını çattı.

Siyah takım elbiseli, kravatı gayet düzgün bağlanmış adam birkaç kâğıdı bir an havada neşeyle sallayıp sonra onlara göz gezdirmeye başladı.

“Eee… Şimdi, sizin adınız Ezgi Alara Çamdeviren, doğru mu?”

“Soyadımı söylemene gerek var mıydı?”

Ezgi’nin ses tonuyla çiçekleri bile kurutabilirdiniz. Takım elbisesinin yakasında kırmızı bir leke olan adam bir an mahcupça başını sallayıp boğazını temizledi., Ezgi lekenin ketçap veya vişne suyu lekesi olup olamayacağını merak etti.

“Evet… Şimdi bu evrakların her dilde dökümü var bizde. Dilerseniz size bunları taş tabletlerde, tablet bilgisayarda veya hatta mikrodalga fırından çıkmış eritilmiş çikolata olarak bile verebiliriz. Öyle tercih edenler de var, neden bana öyle bakıyorsunuz?”

Ezgi bir insanın eritilmiş çikolatayı nasıl okuyacağını, hatta nasıl onu yemeden duracağını merak etmekten kendini alamadı. Ya da belki de insan bile değildi bu kişiler… Kim bilir?

“Kağıt yeterli, teşekkürler. Peki… Nedir bunlar?”

“Şu an evrenler arası bir kavşakta bulunuyoruz.”

İleriden metalin metale çarpma sesleri ve büyü patlamaları duyuluyordu. Ezgi’nin karşısındaki adama fırlattığı bakış, hepsi de hevesle cevaplanmayı bekleyen milyonlarca soru işareti içeriyordu.

“Eh…” Adam rahatsızca yerinde kıpırdandı. “Evrak işleri pek de beklemiyor efendim, anlarsınız ya! Ayrıca, orası aslında bir dünyanın kapısı, arkadaşlarımız bazen canları sıkıldığı için kapıları açık bırakıyor da…”

“Savaş izlemek için mi?”

Sorduğu sorunun yanısıra Ezgi’nin aklına zaman zaman annesinin söylediği başka bir şey takıldı. Açık kapılar cereyan yapmaz mıydı?

“Yüzüklerin Efendisi filmlerini kaç defa izlediniz efendim? Miğferdibi savaşını çok sevdiğinizi biliyoruz. Üstelik gerçek bile değil! Biz burada gerçek savaşları…”

Bir anda bir büyü patlaması hızla adamın elindeki evrak çantasını uçurunca sözü yarım kaldı. Çanta bir saniye sonra üzeri alazlanmış bir şekilde tekrar belirirken sigortacı mahçup görünüyordu.

“Şey… Bazen böyle kazalar olabiliyor tabii.”

Sonra boğazını temizledi.

“Şeeey… Gelelim sizin konunuza. Araştırmalarımıza göre halihazırda yaşadığınız dünyada farklı reankarnasyonlar geçirmişsiniz, bu doğru mu? Hatta bir defasında bir tarla faresi olarak da doğmuşsunuz.”

Ezgi’nin yüzündeki soru işaretleri kıvrılarak pençelerini çıkardı.

“Beyefendi siz delirdiniz mi yahu? Ben nereden bileyim bu dediğinizi?”

“Eeee…” Adam yanındaki cüce ve elfe bir bakış fırlattı. Sonra tekrar kendini toparlamaya çalıştı. Bu esnada elf defterine bir şeyler yazmaya devam ediyordu, bu hırsla atomu parçalasa Ezgi şaşırmazdı.

“Şeyi soracağım, bu sizin işteki ilk gününüz falan mı?”

“Şeeey… Başlayalı çok uzun zaman olmadı, dün yanlışlıkla bir iblis çağırdık ve… Neyse, geçelim bunları…”

“Neden doğru düzgün bir isminizin olmadığını anlayabiliyorum galiba.”

Adam kıpkırmızı kesildi.

“Her neyse. Bu ve bundan sonraki yaşamlarınızın, hangi dünyada ve evrende olursa olsun garanti kapsamına alınmasını istemez misiniz? Başınıza gelebilecek her türlü tehlikeye karşı sizi koruyabiliriz. Bunun için gereken tek şey ömrünüzden bir gün.”

“Kredi kartı versem? Taksit falan yapsanız?”

Adam bocaladı.

“Eeee… Bir saniye…”

Elfin elinden kocaman defteri çekip aldı ve sayfalarını karıştırmaya başladı. Elfin kalemi kılıç gibi havaya saplanınca defteri ona geri uzatıp bu sefer de üstü yanmış çantayı karıştırmaya girişti.

“Şirketimiz bu tür prosedürleri farklı şekilde işlememeyi tercih ediyor. İnsanların… Ve diğer türlerin kullandığı farklı para birimleri olduğu için…”

“Telefonla da arayabilirdiniz! Hani şu 850’li numaralar var ya, ben de meşgule atardım!”

“Tam olarak meşgule atmayın diye böyle bir yol tercih ettik han’fendi.”

Çantasından gayet normal görünüşlü bir pos cihazı çıkardı.

“Dilerseniz sözleşmeyi hemen imzalayıp ödemeyi alabilirim?”

“Bir saniye bir saniye, kabul edeceğimi nereden çıkardınız?”

Adam gergince sırıttı.

“Yani bunca yaşama yönelik bir teklif sunuyoruz, şirketimiz bu tür şeylerin oldukça cazip…”

Bir anda elindeki kağıtlar uçuşmaya başlarken bir rüzgar etraflarını sardı.

Zırhlı pek çok asker etraflarını çevirirken Ezgi’nin bakışları o tarafa döndü.

Sigortacı önce gökyüzüne, sonra da kolundaki saate baktı.

“Öte Yaşam müşterilerimiz de geldiler.”

En önde duran apoletli adam elini miğferine götürmeye çalıştı fakat eli bunu reddedip miğferi görmezden geldi. Ya da belki, bakış açısına bağlı olarak, miğfer adamın elini kabul etmiyordu. Adam aynı şeyi tekrar denedi, eli miğferi tekrar görmezden gelince homurdanmaya başladı.

“Lütfen albay Kerak, o miğferi çıkarıp konuşabilir misiniz, sizi anlayamıyorum da.”

“Yahu adam hayalet olmuş, miğferi çıkaramıyor işte!”

Sigortacı çantasından kalın bir dosya çıkarıp dalgın dalgın sayfalarını çevirmeye başladı.

“Albay Kerak’ın poliçesinin onuncu maddesinin A bendindeki C paragrafına göre, fedakârca gerçekleştirilen ölüm eylemleri kişinin kendi sorumluluğundadır ve sigorta kapsamına alınmaz. Dolayısıyla önümüzdeki… Eee… Bakalım şimdi…”

Adam ilgiyle kalın belgede göz gezdirdi.

“..2000 seneyi hayalet olarak geçirecek ve hiçbir şeye temas edemeyecek. Böylece primlerini de ödemiş olacak.”

Sigortacı dosyanın arkasını çevirip bir form çıkardı.

“Rica etsem albay, lütfen öte yaşam müşteri memnuniyet formunu doldurup…”

Bir anda kocaman, kıllı bir el sigortacıyı yakasından tutup havaya kaldırırken evrak çantası yere düştü ve içindeki kâğıtlar uçuşmaya başladı.

“…Foto…. Fotokopi…. Masrafları… K-k-k-kâğıt masraflarını… maaşımdan… düşüyorlar!”

“Çukulat’tan versene!”

Sigortacı kendini dev adamın elinden kurtarmaya çalışırken kıvrandı.

“Sıcak şeyden vercen mi bana? Hani dün geceki iksir!”

“Y-y-yeni… poliçe… yaptırmak… için…”

“Adamı bırak er talek!”

İri adam cilalı zırhlı üstünün dediğini yapıp sigortacıyı yere indirdi, adam öksüre tıksıra kâğıtlarını toplamaya başladı, ne yazık ki çoğuna çamur bulaşmıştı.

“Patron yine beni arşiv düzenleme görevine verecek, of ya!”

“Doğal düzenin dokusuna aykırı hareketlerden mi?”

Sigortacı Ezgi’ye sinirle baktı.

“Hayır hanfendi! Ofisimizde kâğıt kıtlığı var, stajyerlere bile üç aydır maaş ödeyemiyorlar, yemekhanede artık yemek çıkmıyor ve kâğıt zararı maaştan düşülüyor!”

Ezgi bir an sırıttı.

“Vay be, ben de kendimi şansız sanıyordum!”

Askerlerden biri kolundaki mızrağı çıkarmaya çalışarak yaklaştı.

“Pardon, bakar mısınız? Bana o iksiri verirken manzaralı bir mezarda sonsuza dek uyuma garantisi de verdiğinizi hatırlıyorum. Neden kendimi dinlenmiş hissetmiyorum?”

“Poliçenizde kırık mızrak yaralarını kapsayan bir madde bulunmuyor beyefendi, o mızrak kolunuza saplandığında kırılmamış olsaydı dediğiniz gerçek olabilirdi ancak…”

“…iksiri verirken bunları anlatmadınız ama!”

“O çikolatayı tükettiğinizde bütün maddeleri kabul etmiş sayılıyorsunuz beyefendi, on beşinci madde midenize ilk madddeden erken gittiyse lütfen şikâyet formu doldurun.”

Sonra dosyaya biraz daha baktı.

“Ayrıca kaderinizde kırık bir mızrakla ölmek olduğunun da dosyanıza işlenmiş olduğunu görüyorum, dolayısıyla bu da kadersel muafiyet kapsamına giriyor ve şirketimiz politikaları gereği bu konuda aksiyon almamız iş ortaklarımızı zarara uğratacağından yarın sabah genel merkezimize gelip ölüm beyannamenizi imzalamanızı rica ederiz.”

Adam sigortacının üzerine yürürken mızrak da onunla iş birliği yaparcasına kalktı.

“Kaderimde mi yazıyormuş? General Atreus bana büyük bir asker olacağımı söylemişti, kendisi ileri görüşlülüğüyle tanınan ulu bir komutandır. Ayrıca bu mızrakla değil, kalbime saplanan bir kılıçla öldüm ben! Sizi şikâyet edeceğim!”

“Karışıklık için…” Adam biraz geri çekildi.

“…özür dileriz beyefendi ama bunu genel merkezdeki memurlarla görüşmeniz gerekiyor, eğer yarın sabah geldiğinizde şikâyet kaydınızı oluşturursanız arkadaşlarımız bu konuyla en yakın zamanda ilgilenecektir.”

Albay Kerak tekrar bir şeyler homurdandı, parmakları ve miğfer aralarında kim bilir kaçıncı kez anlaşmazlık yaşayınca Ezgi çevresindeki askerlere baktı. Hepsi çaresizce komutanlarına bakıyorlardı.

“Ona yardım edemiyoruz çünkü hiçbir miğfer ölü bir adamın kafasından kendi isteğiyle çıkmaz.” Dedi askerlerden biri.

“Ne? Nasıl ya?”

“Büyük ihtimalle miğferin sözleşmesinde sigortalı bir ölü tarafından dokunulmak yazmadığı içindir.” Diye yardımcı olmaya çalıştı sigortacı adam, hâlinden memnun bir şekilde.

“Miğferlere de mi… Aman ya, bilmek istemiyorum!”

Ezgi hışımla öne yürüdü, ayaklarını sertçe toprağa bastı ve albay Kerak’ın miğferiyle müzakere etmeye başladı.

“Hanımefendi! Ölü bir sigortalının şahsi eşyasına dokunmak size ekstra prime mal olur, lütfen bunu da göz önünde bulundurarak…”

Miğfer en sonunda pes edip adamın kafasını serbest bıraktı.

“Tanrılara şükür be!”

Albay Ezgi’ye bakıp başıyla selam verdi.

“Bu herifçioğlu dün kampımıza geldi, ölümden sonrası için özel büyüleri olduğunu söyleyip hepimize tuhaf bir iksir içirdi. Sözde başımıza bir iş gelmeyecekti!”

Ezgi çantanın içinden düşmüş ve bir kısmı kırılmış şişe ve kavanozlara baktı, bu sırada cüce de baltasındaki düğmelerle oynuyordu.

“Bu iksirin tadı neye benziyordu?” Diye sordu Ezgi merakla.

“Tatlıydı.” Dedi albay düşünceli düşünceli. “Sanki… Sıvı bir mutluluk içkisi gibiydi.”

O sırada cücenin baltasının bıçağı genişleyip bir tür televizyon ekranı büyüklüğüne ulaştı, ekranda albay Kerak atıyla hızla gümüş bayraklı bir bölüğün ortasına dalıyordu ve koca bir ok -şu an zırhından çıkana şüpheli bir şekilde benziyordu- göğsüne saplanıp onu atından düşürüyordu.

“Görüntüler açık.” Dedi cüce sakin sakin. “Öte yaşam sigortası savaşlar, ejderhalar, bar kavgaları veya yüksek sesli müziğe bağlı ölümlerin asgari düzeyini kapsar, kişinin ölümü durumunda şirketimiz sorumluluğu kabul etmemektedir.”

Sonra baltanın yalımından bir makbuz çıkarıp albayın zırhının kenarına sıkıştırdı.

“Bunu genel merkezdeki arkadaşlarımıza gösterirseniz kaydınızı açsınlar. Öte yaşam sigortanız hayırlı olsun!”

Ezgi etrafındaki çoğu zırhlı ve silahlı askerlere baktı. Çoğunda mızrak yarası vardı, bir tanesi kopan kafasını yerine takmaya çalışıyordu, bir diğeri hâlâ kırık mızrağı yerinden çıkarmaya çalışıyordu ve bir tanesinin de kurşun yarası vardı. Ezgi’nin kafasındaki düşünce zinciri şıngırdayarak yeni halkalar kazandı. Sigortacıya döndü.

“Kaç evrende ve dünyada vergi memuru ve avukatlar var?”

Sigortacının gözleri dehşetle açıldı, elf yazmayı bıraktı ve cüce baltasını indirdi.

“10546.” Diye cevapladı elf defterine hiç bakmadan.

“Yani 10546 ayrı evren ve dünya size toplu dava açsa ve bu askerler şirketinizden maluliyet talep etse olacakları düşünsenize.”

Daha sonra gelen sessizlik düşündürücüydü, hatta o kadar düşündürücüydü ki biraz daha uzasaydı sessizlik irade kazanıp kendi varlığını düşünebilirdi.

“Size dönelim o halde. Dilerseniz…”

“Reddediyorum.” Dedi Ezgi. “Ayrıca bana yaptığınız şey de alıkonulmaya girer. Sizi şikâyet etsem hakkınızda yasal işlem başlatırlar!”

Adam kaypakça sırıttı.

“Ne yazık ki Çesk’i dünya kurumlarına şikâyet edemezsiniz.”

“Eminim evrenler arası hukuk büroları, vergi daireleri falan da vardır. Bir tanesini bulup başvursam yeterli. Siz de beni böyle çekmediniz mi?”

Bir an bir rüzgar esti, ardından Ezgi ve arabası ortadan kayboldu.

“Evet… ne diyorduk?”


Nihayet arabasını çalıştırdığında Ezgi tuhaf bir şekilde sinirli hissediyordu, anahtarını bulamamak bu kadar mı sinir bozucuydu? Sonra üzerinde Çesk yazan bir çikolata paketi dikkatini çekti. Üzerinde bir de şöyle yazıyordu.

‘Güvenimiz sınırları aşar!’

Ezgi nedense buna sinirle sırıttı.

Paketi tam torpido gözüne sıkıştıracakken sarı bir zarf dikkatini çekti. Üzerinde kendi ismi yazılıydı.

Kimin kötü şakası olduğunu anlamak için zarfı açtı, kâğıtta şöyle yazıyordu.

‘Sayın Ezgi A. Çamdeviren, Çoklu Evren Sigorta Kurumu Tic. AŞ. Kuruluşuna istinaden yaptığınız şikâyet başvurunuz alınmış olup, davanız Kozmik işler hukuk Bürosu tarafından üstlenilmiştir. İletişime geçmek için geceyarısı kutup yıldızından itibaren beş yıldız sağa sayınız.

İyi günler dileriz.’

Son…