Cellat yahut Bir Mahkumun Son Günleri

Büyük efendimiz! Tahtı babasından aldığı günden bu yana hiç bir savaşta mağlubiyet görmemiş, gençliğinde her seferin en önde giden gözü keskin savaşçısı! Şimdilerde biraz yorgundu. Yorgunluk derken tam kestiremediğim bir hal içindeydi. Sabahları erken uyanamıyordu. Kral hazretleri diyerek başladığım binbir övgüye küfürlerle karşılık vermeye başlamıştı. Geçen gün bağırıp kovdu beni huzurundan. Bana karşı gösterdiği bu kötü tutumun aksi günleri, saraya ilk geldiğim zamanları hatırladım. Tanrı evinden birinci derece tanrı dostu benim adımı vermişti saray muhafızlarına o zamanlar. “Zeki çocuktur. Sadakatine de güveniyorum.” dedikten sonra köyün dışındaki, kış aylarında sürekli akıtan evimi göstermişlerdi. Diğer çocuklarla oynuyorken adım çağırılınca dönüp bakmıştım. Diğer çocuklar durumu anlamış gibi ben ve muhafızların arasından çekilmişti. Beni tutup evime götürmüşlerdi. Açıklama bile yapılmamıştı. Saray muhafızlarını herkes bilirdi zaten. Ailemin eline dört kese altın tutuşturup beni alıvermişlerdi. Annemin ağlamıştı. Babam ayıldıktan sonra belki farkına varmıştı gittiğimin. Altı kardeşim vardı. Oldukça çelimsiz olan sonuncusu ölmüş olmalı. O zamanlar benim gibi çocuk olan krala arkadaşlık etmek için getirilmiştim buraya. Efendimiz dışında sarayda yaşıtım kimse yoktu. Zaten sabah güneş kendini göstermeden başlayan eğitimlerden kafamı kaldıracak halde değildim. Efendimiz ile aynı eğitimi alıyorduk. Benim de tek dostum yüce hükümdar olmuştu zamanla.

Kaç zamandır olduğu gibi bu sabah yine oldukça geç uyandı. Üç yıl önce evlendiği genç kraliçeyi birkaç hafta önce yatağından kovduğu için tek başınaydı yatağında. Kraliçe odasından çıkmadı reddedildiği günden bu yana. Sonu diğer kraliçeler gibi olacaktı. Bundan korkuyordu. Bir sabah yatağında ölü bulacaklardı onu. Bu üzücü görev de bana düşecek gibiydi. Diğer üç kraliçe gibi sessiz bir ölüme uyanacaktı. Hizmetçi kızın koridorda çığlıklar atarak odadan kaçışı kulaklarımda çınlar gibiydi.

Uyarılarıma rağmen şarap istedi. Eskiden nadir içerdi oysa. “İşte buna dikkat etmek lazım vezir. Bir buna bir de kadınlara…” diye öğütlerdi. Krallığımızın sonsuz yeşilliklerinden kopup gelen türlü peynirlerden biraz atıştırdı. Yanında saatlerce beklememe rağmen tek kelime etmedi bana. Oysa buyrun kralım demek istedim. Sanki bana acı çektirmek için özellikle sustu. Savaş meydanında son sürat gelen çelimsiz askerleri def ederken benden gurur duyduğu eski zamanları özlüyordum. Bana sarılmıştı arkasından saldıran bir casusun kafasını göğsünden ayırdığımda. Sanki yalnız bana değil kendine de suskundu efendimiz. İçindeki düğümü çözmek isterdim. Beni de sarmalar diye korktum.

Tahta ilk çıktığı zaman tek vezirdim. Zamanla sayımız o kadar arttı ki sonunda beni baş vezir yapıp diğer ukalalarla ilgilenmemi emretti. Bazılarının adını bile bilmiyordum. Yaptıkları işlerle sesleniyordum onlara. Savaş ve savunmadan sorumlu vezir, düşman krallıklardan sorumlu vezir, konuşmaktan sorumlu vezir, düşünmekten sorumlu vezir ve daha yüzlercesi… Kendimi vezirlerden sorumlu vezir gibi hissedecektim bir gün. Kral bugün biraz satranç oynamak istiyordu. Benim satrançta iyi olduğumu bilmesine karşın satrançtan sorumlu vezirini çağırttı. Yüzündeki sahte gülümsemeyle içeri giren bu sıska adam “Beni emretmişsiniz yüce hükümdarım.” diyerek selamladı. Birkaç saat sessizce oynanan satrançta kralım sürekli galip geldi. Her seferinde yapmacık sesiyle nasıl göremediğini, kralımızın çok zeki olduğunu, o zamana kadar böyle mükemmel bir satranç ustasıyla karşılaşmadığını tekrarlayıp durdu yalaka vezir. Son oyunda yüce kralımızın yenilmek için özel bir çaba sarf ettiğini gördüm. Vezir soğuk terler attı. Kralımız öyle basit hatalar yapıyordu ki vezir nasıl kaçacağını hesaplayamadı bile. Tek başına kalan şahı yememek için yaptığı tüm çabalar boşunaydı. Mat diyemeden birden ayaklarına kapandı büyük hükümdarın. Ağlamaklı gözlerle ona bakarken korkudan konuşamadı bile. “Götürün!” diye nazikçe seslendi efendimiz. Muhafızların tok ayak sesleri yaklaştı yanımıza. Vezir çaresiz boyun eğdi bu demir yığınlarına.

Sarayın tüm şehri gören geniş balkonuna gitmiştik. Toprağı havalandırıp zararlı bitkileri söken köylüler, yaşlı eşeğini ahıra sokmaya çalışan bir ihtiyar, biçimsiz sopalarla bir meydan savaşını temsil eden çocuklar… Kralımız ufaklıklara uzun uzun baktı. İçlerinden birisi özellikle dikkatini çekmişti anlaşılan. Cıvıldaşmaların arasından hangisi olduğunu ayırt edemiyordum ama bir tanesini hayranlıkla takip ettiği açıktı. Gözlerinin büyümesinden, heyecanlanmasından fark ediyordum. Arada yumruğunu sıkıyordu. Sonra hafif bir gülümseme yayılıyordu suratına. Birden “Tanrı evinin yanına çocuklar için bir yer inşa edilsin. Saraydan bir kaç veziri görevlendir. Orada kılıç eğitimi verilecek.” dedi. Biraz düşündükten sonra “ Ayrıca okumayı yazmayı da öğretin.” diye ekledi bana bakmadan. Aklına aniden gelmiş gibi “Çocuklarım nasıl?” sorusunu önemsiz bir detay gibi ekledi. “İyiler efendim. Büyük oğlunuz bugün ava çıktı. Küçük prens ise sayın kraliçenin yanında olmalılar şu anda.” diye cevapladım. Beni duymuyordu. Bir kaç yıl önce yüce efendime karşı ayaklanmasaydı belki kafasını meydanda kestirdiği ilk oğlunun da avda olacağını geçirdim içimden. Yanına topladığı bir avuç köylüyle birlikte hükümdarımızı rahatsız edeceğini düşünen prens halktan insanların gömüldüğü mezardaydı şimdi. Kendime gelip büyük krala biraz daha dikkat edince çocuklardan birine bakmadığını , onlardan birisi olduğunu anladım. Elindeki sopayla düşman çocuğa karşı kendini savunuyordu. Kıvrak hareketleri düşmanın kılıçlarını havada kesiyor, bir kaç adım geri sıçrayıp karşı tarafın hamlelerini boşa çıkarıyor ve aniden saldırıya geçiyordu. Yere düşürdüğü düşmanın kalbine saplıyordu çelimsiz kılıcını. Gülmeye ve dalga geçmeye başlıyordu düşmanıyla. Bir savaşın daha galibiydi artık.

Zamanında Batı Krallığı askerlerinin sıralandığı dağların ardına gömülen güneşle birlikte çocuklar evlerine dağıldı. Efendimiz biraz üzgün yemek odasına geçti. Büyük ziyafetlere şahit olmuş bu yer, şimdi derin sessizliğinde şanlı hükümdarı beklemekteydi. O içeri girince sayın kraliçe kucağında prensle ayağa kalktı. Kralımızdan bir ses duymak için can attığı belliydi. Şanlı hükümdar bakmadı bile. Karşılık alamayınca gözünde bir damla yaş, prensi doyurmaya döndü. Büyük prens babasına yani efendimize beslediği sevgiyi göstermek istercesine içten bir selam vererek içeri girdi. Büyük bir gururla oturdu. Avdan mutlu dönmüştü anlaşılan.
Efendimiz masaya boş gözlerle bir süre bakındıktan sonra şarabı önüne çekip içmeye başladı. Giderek ağırlaşan gözleri gerçekliği kaldıramaz haldeydi. Sızdığını anlayınca saygıdeğer kraliçe küçük prensle birlikte kendi odasına geçmek üzere hareketlendi. Büyük prense baktım. Yavaşça içtiği şarap, kraliçenin zarafetine bulanmıştı. Biraz görmeyi bilen, büyük prensin kendisiyle yaşıt bu kadına arzuyla baktığını kolayca anlayabilirdi. Ancak bunu ortalığa yaymak ancak bir ahmağa göre olacaktı ve ahmaklar ölümün ilk kurbanlarıdır. Efendimizi muhafızların yardımıyla yatağına yatırdık. İnsanı uyurken izlemeli. En sert yürekler bile bir başkadır. Yüzündeki derin yara izleri uyurken edindiği masumiyete büyük bir tezat halindeydi.

Ertesi sabah umutsuzca büyük hükümdarın odasına girdim. İçeride göremeyince muhafızların yakasına yapışıp nerede olduğunu sordum. Bir tanesi gözümden yansıyan korkuyla karışık öfkeye titrek sesle cevap verdi. Ceza salonunda olduğunu söylerken bu iri kıyımların aslında birer ödlek olduğunu, kraliçenin akrabaları oldukları için burada olduklarını hatırladım. Kendilerinden tiksindiğimi özellikle anlamalıydılar. Bir tanesine sert bir tokat atıp hızla aşağı, sarayın pek fazla ziyaret edilmeyen derinliğine indim.

Ceza odasına doğru giderken dar koridorda mezarcıları ve hediyelerini gördüm. Ardı ardına beş mezarcı oldukça yorgun, kısa bir bakış atıp yollarına devam etti. Kafası kopuk bir cesedi tek başına sırtlamış sonuncusunu durdurdum.

-Bugün yargı günü değil. Ne oluyor içeride? Hem bu kadar insan ne çabuk yargılandı?
Sorularımdan fırsat soluklanmak için cesedi sırtından indirdi. Kanı henüz kurumamış ceset, gömleğinin arka tarafına iz bırakarak aşağı doğru kayıp,yerde damla damla izler bıraktı. Yüzündeki teri elbisesinin koluyla hızlıca sildikten sonra:

-Sayın vezirim, yüce hükümdarımız içerideler. Sabah güneş henüz doğmuşken uyandırıldık. Efendimizin ceza odasında beklediğini söyledi muhafızlar. İçeri girdiğimizde zaten yedi kişiyi çoktan infaz etmişti kendileri. O saatten bu yana cesetleri taşıyoruz. Aksi halde bir süre sonra cesetler kokmaya başlıyor.

Büyük bir şaşkınlıkla;

-Nasıl yani? Kendisi mi infaz ediyor mahkumları?

-Evet sayın vezirim. Cellat olanları duyunca hemen aşağı inmiş ancak hükümdarımız kovalamış onu. Seni çağırdığımda gelirsin deyip göndermiş. Israr etse bile sinirlendiğini anlayınca mecbur ayrılmış. İnfaz ne kadar sürecek sayın vezirim?

İnfaz olacağını bilmediğimi mezarcıya belli etmeden cesetleri taşımaya devam etmesini söyledim. Anlamsız gözlerle bir süre baktıktan sonra yerde biçimsiz duran ölüyü tekrar sırtladı. Cesedi kaldırıldığı yerdeki kan birikintisi mide bulandırıcıydı. Daha sonra temizletmeyi aklımın bir köşesine yazdım.

İçeri girdiğimde efendimiz elindeki devasa baltayı tam da bir adamın boynuna indirmekteydi. Soğuk sesin yankısında göz göze geldik. Kopmuş deri, damar ve benzeri insan kalıntıları, mahkumların yerleştirildiği tahtanın kıyılmış parçalarıyla etrafa saçılmış haldeydi. Üzerindeki elbise kuru ile sıcak kanın farklı tonlardaki kırmızılığıyla bezenmişti. Zemine tok bir sesle çarpıp birkaç kez yuvarlanan yaşlı bir adamın kafası, yüzü bana gelecek şekilde durdu. Gözlerinde bir anlam yoktu artık. Ölmek bir çok mahkum için kurtuluştu. Birisi daha kurtulmuştu. Suçunu yahut ne zamandır hapiste olduğunu kestirmek için çok geçti. Zaten mahkumları çoğu zaman görmezdik bile. Her ay kralımız suçlular listesinden kişileri rastgele seçerdi. Üç tanesi meydanda asıldıktan sonra cellat gerisini buraya getirip infazlarını gerçekleştirirdi.

Efendimizle geçen yıllarım ne zaman susup ne zaman konuşacağımı öğrenmemi sağlamıştı. Şu anda konuşmamak en iyisiydi. Sessizce köşeye çekilip onu izledim. Normalde suçluların hangi suçlardan dolayı infaz edildiğinin okunması gerekir ancak bundan vazgeçilmişti anlaşılan. Yüce hükümdar yalnızca adlarını, kaç çocukları olduğunu ve mahkum olmadan önceki yaşamda mutlu olup olmadıklarını soruyordu. Bunu öyle samimi bir havayla yapıyordu ki sanki bu insanları öldürmeyecek, onları serbest bırakıp hayatlarına devam etmelerine izin verecekti. Bu insanlar kendilerini anlatırken sükunetle dinliyor, bazılarının daha detaylı anlatmasını istiyordu. Kenarda kanı çekilmiş halde bekleyen yazıcı vezire not aldırıyordu arada. “Bu adamın ailesine bir kese altın verin”, “Bu şanssızın çocuklarına kraliyet arsalarından toprak verin.” ya da “Bu zavallının annesinin evini onarın.” gibi emirlerdi. Bazıları anlatırken gözlerinin kızardığını, bir kaç damla yaşın aktığını gördüm. Ayağının altındaki kan gölünde ufak detaylar halinde beliriyordu gözyaşları. Ancak hiçbirini affetmiyordu. Özgürlüklerine tekrar kavuşacağını uman mahkumlar gözleri yaşlı, kimi zaman hıçkıra hıçkıra ağlayarak yaşadıkları günleri anlatıyorlardı. Kral da onlarla birlikte seviniyor yahut üzülüyordu. Bu duygu yüklü anlar arbalet gibi işleyen cezalandırmaya kesinlikle engel olmuyordu. Sözlerini bitiren mahkumlar bazen kendileri bazen de muhafızların zorlamasıyla boynunu tahtanın üzerine yerleştirip keskin demirin boğazlarında bitişini bekliyordu. Bir anda yüzlerindeki korku sakin bakışlara dönüşüyordu. Bir ağacın altında hafif uykulu bekleşmekteydiler sanki.

Oldukça yorulmuştu hükümdarımız. Nefes alışverişlerinde hafif bir aksama vardı. Israrla sıradaki diye bağırıyordu. Ne saçında ne de sakalında bir tek siyahlık kalmamış bir adamı içeriye alındı. Adam kollarından tutulmasına karşıydı. Derin bir saygı duyduğunu sezdim gardiyanların. Mahkumların bir çoğunu tanırlardı. Yıllarını onlarla harcayıp giderdi bu insanlar. Biraz da onlar mahkumdu o zindanlarda. İdam sırasında bazı gardiyanlar oldukça duygusallaşırdı. Asılan kişiyle sıkı bir dostluklarının olduğunu sezerdim o anda. Bu yaşlı adamın da onlar için önemli bir yeri olduğunu düşündüm. Krala doğru yaklaşırken sanki yolda bir ahbabını görmüş gibiydi. Ne bir korku, ne bir endişe… krala gözlerini dikmiş doğruca ilerliyordu. Kral da biraz şaşırmıştı. İlginç… ilk defa efendimiz gözlerini kaçırıyordu birisinin karşısında. Kendisine meydan okuyan güçlü kralları bile yıldıran gözleri şimdi yere düşmüş haldeydi. Mahkum ise ısrarla yüzüne bakmasını emrediyordu sanki. Aralarında birkaç adım kala durdu mahkum. Yüzüne bakınca anlamsız bir rahatlık yerleşti kalbime. Kralımız ise tedirgindi. Çekinerek mutlu olup olmadığını sordu. Mahkum oldukça sakin bir sesle:

-Az sonra evet.

Mahkuma haddini bildirmek için adımladığımda efendimizin bakışı engelledi beni. Eğilerek tekrar iki adım geriye gittim.Yüce hükümdar sessizliğini devam ettirince mahkum efendimize değil de herkese anlatır gibi konuşmaya devam etti:

-Gençliğimin bir döneminin geçtiği bu saraya bir mahkum olarak dönmek ilk günler beklediğim bir sondu aslında. Ama sen haddini aştın.

Nefes alıp verirken efendimizin ciğerlerinden soluyordu sanki. Efendimizin acı içinde kıvrandığını gördüm. Mahkum bir süre beni süzüp yavaşça yüce krala döndü:

-İlk geldiğimde aramızdaki yaşa rağmen dişli bir rakiptim. Kılıç talimlerinde izin verilse çok kez kılıcını düşürebilirdim. Benim kadar kendin de biliyorsun bunu.

Yüzüne dikkatlice bakınca hatırladım. Öylesine değişmişti ki tanıyamamıştım ilk başta. Kılıç talimlerinde savaştığı adamdı bu. Benim gibi o da tanrıevinden gönderilmiş olmalıydı. Hükümdarımız boynunu eğmiş yalnızca dinliyordu:

-Senin yanında savaşacağımı söyleseydim şimdi büyük bir komutandım. Oysa bir mahkum oldum. Savaşmak istemiyordum. Hepsi bu. Neden o gün orada cezalandırmadın beni? Bir emrinle parça parça doğranabilirdim.

Kralımız bir şeyler söylemek istiyordu ancak mahkum sözüne devam etti:

-Evlenmek istediğimde gönderdiğin altınların çok yardımı oldu. İki çocuğuma gönderdiğin o güzel hediyeler için de teşekkür ederim. Yalnız kötü bir haberim var. Askerlerin evimi yakarken karım ve çocuklarım da içerideydi. O güzel elbiseler üstlerinde yanıp kül oldu.

Yüzüne tükürdü Yüce Kralın. Öfkemden yerimde duramıyordum ancak efendimiz yapacaklarımı tahmin etmiş gibi bir bakış attı bana.

Mahkum boynunu yavaşça tahtanın üzerine yerleştirdi. Normalde onları ikiye bölecek celladı görmemek için mahkumlar diğer tarafa dönerlerdi ancak bu yaşlı adamın yüzü efendimize dönüktü. Hükümdarımız zorla kaldırdı baltayı. İndirip indirmemekte kararsızdı. Ellerinin titrediğini gördüm. Parlak demirin kanla bulanmış yansıması duvarlarda gezindi. Mahkum oldukça sakindi. Efendimizin gözlerinin içine baktı ve ölüm bile dedi. Balta büyük bir haykırışla boynunu ikiye ayırdı mahkumun. Yüce kralımız delirmiş gibi bağırmaya ve baltayı tekrar tekrar ölüye geçirmeye başladı. Son kez kaldırdığında dayanamayıp yere çöktü. Ne yapacağımı bilemiyordum. Yanına koşup kaldırmaya çalıştığımda beni sertçe itti. Cesedi de bir kenara çekip başını tahtanın üzerine yerleştirdi. Kenarda bekleyen muhafıza bağırdı:

-Cellat!

Gürkan Sadece
18.09.2018
Düzenleme
06.02.2020