Çınarlı Kahvede Vukuat

ÇINARLI KAHVEDE VUKUAT

Basmane’nin tam ortasında Çınarlı Kahve’de gecenin ilerleyen saatleriydi. Bahçenin kenarındaki duvarın bir bölümünü oluşturan koca çınar ağacının gövdesindeki kovukta iki beden birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı donmamak için. Biri kara, kuru, yaşlı ve çirkin bir kadın diğeri ondan daha kara daha çirkin bir kediydi. Soğuk kendini iyice hissettirirken kadının yarı uyur gözleri birden duyduğu sesle açılıverdi. Uzaktan bahçenin taş zeminine çarpan ayak seslerini duyunca ürperdi. Kedisi uyumaya devam ediyordu. Adımlar yaklaşmaya başlayınca kadının tedirginliği arttı. Başını hafif kaldırınca karşısında gökyüzündeki mehtabın bile aydınlatamadığı bir gölge küçük kovuğunun önünde dikildi. Birkaç saniye bekledi gelen geldiği gibi gider diye. Ama biliyordu ki gelen iyi niyetli olsaydı ya öksürür veya selam verirdi. Soluğunu bırakmadan bekledi, bekledi. Uzun süre sonra boğuk bir ses geldi.

“Necmiye, kaşarlanmış kaltak orada mısın ben geldim, Azrail’in.” Yıllardır olmasını beklediği an gelmişti. Ama korkunun ecele faydası olmadığını da öğretmişti geçen yıllar.

“Rabbim seni hapiste tutuyordu bizleri korumak için” dedi mırıldanır gibi.

“Rabbin şimdi de affetti.”

“Ne istiyorsun benden defol git” dedi kısık ama bir o kadarda öfkeli bir sesle.

“Canını almadan gitmem” dedi dışarıda kalan.

"Onca zaman geçti ama hala unutmadın değil mi?

“Sen unutulacak bir kadın değilsin.” Birkaç saniye sadece soğuk rüzgârın sesi duyuldu. “Sen ve ben birbirimiz için yaratıldık.”

“O senin saplantın.” Bir süre durdu. Gökyüzünde ay durdu. Dallara ninni söyleyen rüzgâr durdu. “Sen beni aldattın, evleneceğiz diye kandırdın ve sonra…” gözleri doldu. Genç ve güzel bir kız olduğu ve sonra boş sözlere aldanıp bir berduşun ardından gittiğini hatırladı. Yıllarca çektikleri aklına geldi. Ülkenin tüm umumhanelerini dolaşmıştı. Ve buralara kadar düşmüştü. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Söylenecek o kadar çok şey vardı ki ama bir cevap vermedi yutkundu sadece. Kucağındaki kara kedi hırlamaya başladı.

Adam ağacın kovuğuna doğru eğildi. Elinde kocaman bir bıçak vardı. Kadın bir şey diyemedi diyecek fırsatı olmadı. Çelik bütün soğukluğuyla karın boşluğuna girdi. O an acı bir çığlık ağaç kovuğunun dışına yayıldı. Kara kedi, adamın üzerine atladı. Adam aldırmadan bir daha batırdı bıçağı. Ve bir daha bir daha. Hırsı ve öfkesi geçmiyordu. Yüzüne batan pençenin acısı dikkatini başka yöne çekti. Kara kedinin dört ayağı yüzünde, derisinin üzerindeydi. Kâh ısırıyor kâh tırmıklıyordu. Bu defa bağırma sırası adamın kendisindeydi. Bir adım geri çekildi. Ayaklarının altında nereden geldiği belli olmayan kediler vardı. Kimi bacaklarını ısırmaya çalışıyor kimi üzerine tırmanıyor ensesine boğazına yapışmaya çalışıyordu. Sendeledi. Üzerine atılan gölgeler yüzünden ne yapacağını bilemedi. Elindeki bıçağı rastgele savurmaya başladı. Kediler o kadar çoktu ki olduğu yere yığılmak kendini korumak zorunda kalmıştı. Üzerini kaplayan ısıran tırmıklayan canlı bir örtüye karşı hiçbir şey yapamıyordu. Sadece hırıltılı çığlıklar atıyordu.

Ramazan, uzun zamandır çalışıyordu Çınarlı Kahvede. Evsizdi, işsizdi gençti, çalışkandı. Kahvenin bir köşesinde yatar uyurdu. Niyetinin para biriktirmek ve sonrada köyüne dönmek olduğunu söylemişti soranlara. Olduğu yerde döndü. Ortada müşteriler gidesiye kadar yanan soba soğudukça daha fazla hissetmeye başlamıştı cüce şubatın şakasını. Küçük yorganı tekrar üzerine çekecekti ki keskin çığlık sesini duydu. Bir çocuk bağırıyordu sanki. Çığlığın ardından bir bağırış daha geldi. Bu defa çocuk sesine benzemiyordu duyduğu bağırış. Yerinden hızla kalktı. Hemen yanında duran ve gerektiğinde bir silah gibi kullandığı süpürgesine el attı, dışarı fırladı.

Kapının eşiğinde sağına soluna baktı. Sesleri tekrar duydu çoğalmışlardı. Bakışları istem dışı bahçenin karşısına büyük çınar ağacına kaydı. Sesler sadece kuru dalları kalan ağacın gövdesinden geliyordu. Koşmaya başladı. Duvarın dışında evlerin ışıkları da yanmaya başlamıştı. Pencereler kapılar açıldı insanlar neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Önce Ramazan varmıştı ağacın dibine. Gördükleri karşısında dili tutuldu. Yerde taşların üzerinde bir gövde vardı. Kovuğun içerisinde de bir başkası. Çevreden gelen kediler yüzünden görünmüyordu. Süpürgesini savurmaya başladığında kediler geri çekildiler. Sadece adamın gırtlağına yapışmış olan kara kedi kaldı. Yerde yatanın bir adam olduğunu anladı. Yıllardır korktuğu korkarak beklediği başına gelmişti. Dudaklarından iki heceli bir kelime döküldü, BABA. Eğilip çınarın kovuğun içine bakınca Necmiye Kadının cansız bedenini gördü. Dudaklarından iki heceli bir kelime daha döküldü, ANNE. Mahalleli asırlık çınar ağacının çevresine toplanmaya başlamıştı. Çınarlı Kahvenin sahibi ve ocakçısı Şükrü Efendi’nin gözleri sürünür gibi hareket eden kediye takıldı. Kara kedi kan içerisindeydi. Sürükler gibi taşıdı bedenini. İçerideki yaşlı kadının kucağına vardı. Orada kıvrıldı kaldı.

Genç adam avlunun bir köşesinde duran büyük el arabasını aldı. Önce kanlar içindeki kadını kucakladı. Kadın gözlerini açtı zorlukla. “Anne” dedi bir kere daha fısıldar gibi. “Oğlum” dedi yaşlı kadın. Biliyordum oğlum olduğunu" Son sözleri oldu. Ramazan, iki bedeni itinayla arabaya yükledi. Üzerlerini örttü. Basmane sokaklarında karanlığın içerisinde kayboldu.

“Kahveci Şükrü Efendi, senin eleman Ramazan nereye gidiyor” dedi komşulardan biri.

“İnsan annesinin babasının cenazesini ortada bırakmaz değil mi?” diye cevapladı. Arkasından kalabalığa seslendi

“Biri gitsin caminin karşısındaki karakola haber versin.”

2 Beğeni