ÇOCUK ve GEVREK

ÇOCUK ve GEVREK

Adalet sadece hâkimlerle sağlanmaz. Evet, hâkimler gereklidir ve anlaşmazlık durumlarında bir yol gösterici bir karar vericidir ama asıl adalet kişinin vicdanıdır ta kendisidir. Vicdanı gelişen kişiler hâkim olurlar zaten. Yine de bazen adalet, yerinde atılan güçlü bir tokatla yerine gelebiliyor. Birkaç gün önce şahit olduğum olay bu tezimi doğruluyor. Uzun zaman düşündüm yazıp yazmamayı ama ben bu olanları yazmasaydım deli olacaktım. Olay kentin en önemli meydanlarının birinde geçiyor ve zaman güzel bir bahar günü öğleden sonrası.

Meydan, insan kaynıyordu. Buluşmak için sözleşenler, okullarından kaçıp gelenler, işyerinde bunalıp biraz hava almak isteyenler, hızla bir yerlere yetişmeye çalışanlar, kadınlar erkekler, çocuklar ve daha niceleri meydanda toplanmışlardı. İnsanların arasında dolanıp duran güvercinler, kendilerine atılacak yemi bekleşiyor gibi küçük zıplamalarla uçuşuyorlardı. Saat kulesinin hemen yakınında toplanmış olan, çoğu ilerlemiş yaşta satıcılar, derme çatma tezgâhlarının üzerinde, tuttukları tablalara sıralanmış küçük ölçeklerdeki kâselere, çantalarındaki buğdayları dolduruyorlardı. Fahiş denilebilecek bir kârla satılan bir avuç yem, her zaman alıcı buluyordu. İnsanlığın damarında dolaşan iyilik yapma isteği baskın çıkıyor, cepten çıkarılan bir avuç bozukluk para sayılıp yaşlı satıcıların ellerine teslim ediliyor, ardından bir ibadet havasıyla yere savruluyordu. Hazıra alışmış hiçte dürüst davranmayan beyaz ve grinin tonlarındaki yüzlerce güvercin kendileri için serpilen buğday tanelerini kapabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Yerde dolaşan güvercinlerden daha çoğu meydanın öte yanındaki tarihi mescidin kurşun damında ve tellerde tünüyorlardı.

Ben, her zaman kendimi diğerlerinden farklı gören ben, biraz hava almak birazda kaytarabilmek için kalabalığın arasında dolanıyordum. Bana teslim edilen evrakı, vilayete bırakmış, daireme dönmek için hazırlanıyordum. Her zaman problem çıkaran şef, bu defa hiç itiraz etmeden elimdeki dosyayı incelemiş ve masasının üzerine atıvermişti. Yani kısaca dinlenerek geçirebileceğim bir çeyrek saatim vardı.

Hükümet binasının mermer basamaklarından inerken sağda solda bekleyen simit arabalarına gözüm takıldı. Bir göz temasının yeterli olmasıyla çalışmaya başlayan sindirim sistemim, karnımın acıktığını hatırlattı. En yakınımdaki kırmızı boyalı arabaya yaklaşıp bir gevrek aldım. İlk geldiğimde yadırgasam da gevrek adına alışmıştım. Elime aldığım çıtır çıtır gevreği kemirmeye başlamıştım. Yanında bir bardak sıcak çay olmasını o kadar isterdim ki. Ağzımda dönüp duran lokmanın tadına varmak için bir o yana bir bu yana çevirirken oturup etrafımı seyredebileceğim bir yer arıyordum.

Saat kulesinin önünde sıralanmış banklardan birini boş görünce hızlı adımlarla ilerledim. Bu saatler az biraz tenha olsa da koca meydanı dolduran insanlar dinlenmek ve sözleşmek için buraları seçtiklerinden olsa gerek boş yer bulmak oldukça zordu. Benden bir hayli yaşlı emekli olduğu her halinden belli bir beyin yanına oturdum. İşte o zaman fark ettim kalabalık arasında dolaşan çıtır çıtır saçlı kız çocuğunu. Ya dört ya da beş yaşında olmalıydı. Uzun saçları kabaca iki yanına örülmüştü. Küçük ayaklarıyla yemler için konan güvercinlerin peşinden bir o yana bir bu yana koşuyordu. Aslında bu meydanda her zaman görülebilecek bir manzaraydı bu. Çocuklar havalanan konan kanatların arasında kendilerini mutlu hissediyorlardı. Bir o yana bir bu yana konup göçen kuşların arasına koşturan o kadar çok çocuk olurdu ki. İzlemek insana ayrı bir keyif verirdi. Ama onları görebilmeniz için birkaç saat daha sabredip havanın biraz daha serinlemesini beklemeniz gerekiyordu. Yine de ortalıkta koşuşturan bir çocuk vardı. Ayağındaki eşofman mı yoksa pantolon mu olduğu belli olmayan gündelik bir kıyafetle atılan yemlere yönelen güvercinleri yakalamaya çalışıyordu.

Meraklıydım. Yerde ve gökte yaratılmış ne varsa her şeye merak duyardım. Küçükken merakını gidermek için önceleri çok sorular sormuştum çevremdeki büyüklerime. Çoğu zaman istediği cevapları alamamıştım. Hatta yaşım ilerledikçe cevaplar bile alamaz olmuştum. İşte o zamanlar sorularını yanlış kişilere sorduğunu anlamıştım. En iyi cevapları, kendilerinde kalıcı bir şekilde cevap verme cesareti gösteren kitaplarda bulmayı öğrenmiştim. Ve bir yerlerden duyduğum “İlim bir kuştur, kitabı satın alan ilme sahip olmuştur” sözünü kendime bir düstur edinmiştim. Evimde pek çok eksiği olsa da kitaplarım bir hayli vardı. Bir memur olarak İzmir’e ilk geldiğinde de benzer durumla karşılaşmıştım. İçinde yaşayan ve hayatına yön veren merak canavarı her yerde kendisini rahatsız ediyordu. İlk sorulardan biri de önünde dikildiği Hükümete sık sık gelip gittikçe gördüğü saat kulesi olmuştu. Ne zaman yapıldı? Kim yaptı? Neden yaptı? Özgün müydü yoksa yapan mimar başka eserlerden esinlendi mi? …Gözlerim az önce gevrek aldığım arabaya dönmüştü tekrar.

***

Yaşlı Gevrekçi, yılların verdiği alışkanlıkla arabasının camekanını siliyordu. Bence yıllardır sattığı bu mübarek yiyeceğin kim bilir hangi zamanlardan kalma olduğunu düşünüyordu. Belki Gazi Paşa devrinden hatta Padişahlar devrinden de eski olabilirdi. Belki de Boyoz gibi bu ülkeye gelip yerleşmiş yabancılardan kalmıştı. Her ne olursa olsun gevrek yıllardır hem müşterilerinin hem de kendisinin karnını doyuruyor, ailesini geçindiriyordu. İşi muhtemelen sabah namazından sonra başlıyor akşam saatlerine kadar sürüyordu. Yine muhtemelen bu iş sayesinde evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. Önceleri çok çok gençken sokak aralarında, başının üzerine koyduğu tablayla satıyor olmalıydı gevreklerini. Sonraları kendisine ağabeylik, babalık etmiş belki de bu çalışkan genci kızıyla evlendirmiş fırıncı sayesinde bir araba edinmiş sokaklarda öyle dolaşmıştı. Bu sayede çocuklarını okutmuş birer meslek sahibi yapmıştı. Yıllar sonra emekliliği yaklaştığı zamanlarda meydanın köşesindeki bu arabayı alabilmişti. Sayısız belediye başkanı ve zabıta memuru görmüş olmalıydı.

Nice insanlar tanımıştı biri gibi görünüyordu yaşlı gevrekçi. Kibar beyler, kibar olacağım diye kendini paralayan zibidiler, berduşlar, hoppa hanımefendiler, namazını aksatmadan küçük mescide giden müminler, etini satarak geçinmeye çalışanlar, küçük dağları ben yarattım havasındaki bilgiç memurlar, başı önünde yürüyen kendi küçük ama yaptığı işleri büyük alçak gönüllü işçiler, çok okumaktan kafayı üşütmüş çareyi bir köşede şarap içmekte bulmuş ayyaşlar ve yakında aralarına karışacak olduğu emekliler tanımıştı. Bazılarıyla uzun yıllar süren selamlaşmaları olmuş olmalıydı. Nezaketen sorulan hâl hatırlardan ibaret dostluklar yaşamıştı. Şimdi ise ara dinlenmesi sayılabilecek bu zaman diliminde küçük taburesine oturmuş öğleden sonra gelecek olan simit arabasını bekliyordu.

***

Uzun mantosu başında mavi şifon eşarbı olan yaşlı kadına takıldı bakışları. Orta yerde dineliyor hemen yanındaki dört yaşındaki torununun yaptıklarını izliyordu. Yarı yorgun yarı mahcup ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Biraz utanma duygusu biraz da şaşkınlık gözlerine yapışıp kalmıştı sanki. Bir an saniyenin küçük bir kesrinde göz göze gelmiştik. Oturacağı bir yer arandı bir süre sonra meydanın kenarındaki beton saksılıkların birine ilişti. O ara haylaz olan en küçük torunu ılık havayı geniş meydanı görünce iyice kudurmuştu. Yılların verdiği yorgunluğu zayıf bedenini taşımakta zorlanan dizlerinde hissediyor olmalıydı. İşte ben aradığımı bulmuştum. Sonra kendimce öyküsünü hayal etmeye başladım.

Bunlar hep ‘hayır’ diyemeyen kendisi yüzünden oluyordu. Eğer hayır demeyi bilseydi şimdi güneşin ısıttığı eski penceresinin önünde, rahmetli kaynatasının elleriyle yaptığı, alçak tavanlı, taş duvarlı evinde oturuyor tespihini çekiyor olacaktı. Hayır demesini bilseydi nine çarşıya gidelim diyen torunu için hem de alelacele evden çıkmayacaktı. Mutlaka otobüse binmiş buraya gelmişlerdi. Ben bunları kendisine yakıştırırken yaşlı kadın bir kere daha kuşların arasında bir o yana bir bu yana koşturan torununa seslendi. “Selin!” Yerinden kalktı kendinden uzaklaşan torununun ardından koşmaya başladı tekrar. Bir dakika sonrasındaysa küçük kızı kucaklamış yün hırkasını serdiği mermer saksılığa doğru yürüyor bir yandan da söyleniyordu.

Arada açıklık olsa da görebiliyordum onları. Yaşlı kadın bir süre sonra kucağında sürekli debelenen çocuğu tutamaz olmuştu. Az önce verdiği azarlar, ancak bir iki dakika etkisini göstermişti. Bütün gün anne babasından uzak kalan çocuk, akşam olup annesini görünce şımarıyordu. Ve yine hayır diyememiş olmalıydı ki ciğerparesinin hafif toplu çehresinde oluşan ağlamaklı bakışları görünce yelkenleri suya indirmişti. “Hadi git ama fazla uzaklaşma” dediğini duydum.

Kendisine verdiğim adla Hacer kadının bakışları yine daldı. Kim bilir ne dertleri vardı. Kafasının içinden ne düşünceler geçiyordu. Belki hasta bir eş belki bir alkolik birde işsiz oğul, vardı hayatında. Bir kızı da olabilirdi hayırsız. Bakışlarım insanların arasında kaybolan çocuğu aradı bir süre. Çocuk kaybolmuştu. Neler olabileceğini tahmin ettiğim için yerinden kalktım. Bir yandan yaşlı kadına, kadının nasıl davranacağına bakıyordum. Bir yandan da çocuğu arıyordum. Kalabalık, bir o yana bir bu yana akıyordu. Kadın içine düştüğü düşüncelerinden sıyrılınca torununun yokluğunu fark etti. Ben birkaç adım geri çekildim. Kadın mekaniki bir hareketle mantosunu ve eşarbını düzeltti. Endişeli gözleri çevresini taramaya başladı. Onca insan arasında küçük çocuğu görebilmesi çok zordu. Kalabalığın arasında göremeyince iyice telaşlandı. İnsanlar, kuşlar üzerine üzerine gelmeye başlamıştı.

Önce sola İlk Kurşun anıtına doğru birkaç adım attı. Hayır, bu tarafta yoktu. Hükümet Konağına doğru yöneldiğinde az önce o yana baktığı aklına geldi. Eğer Selin o tarafa gitseydi mutlaka gözüne çarpardı. Telaşı iyice belli olmaya başlamıştı. Sağa Çarşı girişine gevrekçi arabasının olduğu tarafa yöneldi. Hızlı adımlarla yürüyor kafasına üşüşen kötü düşünceleri uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ben geriden benzer endişeleri paylaşarak kendisini izliyordum. Nedense bu olay benim şahsi meselem haline gelmişti. Evet, meydana araç girmiyordu ama dilendirmek için çocuk kaçıranlar, organ mafyası aklıma geliyordu. Çocuğu bulunca muhtemelen hiç yapmadığı şeyi yapacak torununa iyi bir tokat aşkedecekti. Birkaç adım sonra masum bir eda ile duran sevimli çocuğu görünce öfkesi yatıştı. Durdu, kafasını kaldıran çocuğun nereye baktığını anlamaya çalıştı.

Çocuk, imrenen bakışlarla birkaç adım ötede duran iyi giyimli bir kadına bakıyordu. Kadınsa izlendiğinin farkına varmadan bir elindeki simidi bir diğer elindeki peyniri ısırıyordu. Bir an bir saniye göz göze geldiler çocukla. Kadının bakışlarında bir iğrenme vardı çocuğa karşı. Giyimi, takıları, tavırları “Ben koskoca filancanın kızıyım, falancanın eşiyim. Burada sizlerin arasında olmam sizler için bir lütuf” der gibiydi. Çocuğun üzerindeki gündelik kıyafetlere bakıp,

“Hadi ordan küçük dilenci” dedi ve sırtını döndü. Ama çocuk bu kadının döndüğü yöne yürüdü. Kadın, küçük kızın kendisinin olduğu yöne geldiğini ve tekrar izlediğini anlamadı. Bakışlarıyla başlayan hakaret yanında duran ahbabına şikâyet sözleriyle devam etti.

“Azıttı bunlar şekerim” dedi. Döndüğü yanda bulunan en az kendi kadar süslü hanım, kafasını salladı onaylar gibi.

“İşi insanın lokmasına göz dikecek kadar uzattılar değil mi?” dedi.

“Gevrek” dedi çocuk imrenerek. “Gevrek…”

“Her yerdeler her yerde. Nereye bakarsan orada biri bitiveriyor” dedi beriki. “Git” çocuğa elinin tersiyle. “Uzaklaş da insanlar iki lokma yiyebilsinler” Elinde gevreği olan.

“Defol pis dilenci” dedi bu defa sesi daha yüksekti. Biraz ötedeki gevrekçi ve çevredekiler kendisine bakmaya başladılar. Belki de aradığı ilgiyi bulmuştu. “Sizi gidi pis çingeneler…” Daha sözünü tamamlamamıştı ki omzuna bir el dokundu.

“Benim torunum bir dilenci değil” dedi. Çocuğun annanesi okkalı bir tokat atmıştı kadına. İçime garip bir şekilde sevinç dolmuştu. İlerledi. Torununu kucakladı. İşte o an çevrede neler olduğunu anlamaya çalışan insanlardan bir alkış koptu. Biraz ötedeki gevrekçi yeni gelen gevreklerden ikisini kaptı ve koşarak kadına ve elini tuttuğu çocuğa verdi. Çocuk bir şey anlamamıştı ama kadının gözlerinde yaşlar vardı.

Ben bütün olanı biteni görmüştüm. Saatin iyice geç olduğunu fark ettim. Daireme dönerken bazı insanların diğerlerine neden bu kadar tepeden baktığına anlam veremiyordum. Bir kadın kendisinden daha yoksul bir çocuğa neden bu kadar hor bakardı. Anlamıyordum ve anlayabileceğimi de zannetmiyordum. Geri dönüp baktığımda kadın ve çocuk kalabalığa karışmıştı.

1 Beğeni