Çolak Kadı

ÇOLAK KADI
Servi köyü, Kaza ile Saruhan arasındaki yol üzerindeydi. Yolun kenarına yamaca kurulmuş köy olsa olsa yirmi hanelikti. Şehirden iki saat uzaklıktaydı. Yolu takip eder iki saat daha giderseniz Saruhan’a varırdınız. Köyün hemen dışında yolun biraz içerisinde olan bir küçük evceğizden iki çocuk çıktı. Güle oynaya evlerinin yaslandığı tepeye doğru koşmaya başladılar. Az önce çıktıkları kapı bir daha açıldı ve genç bir kadın arkalarından seslendi. “Hasan, Elif, çok geç kalmayın çorba pişmek üzere. “Papatyaları görmüyor musun ana” dedi küçük kız.
“Anam çağırıyor duymuyor musun” dedi Hasan kardeşi Esma’ya. “Şimdi geliyom” dedi ama küçük kız geniş arazinin yukarısına doğru koşmaya devam etti. Ağabeyi arkasından isteksiz bir biçimde yürümeye devam etti.
Bu ev Hafızların Orhan’ın eviydi. Geniş bir arazi üzerinde iki göz bir evden ibaretti. Çok eskiye dayanan köyün kurucularından olan Hafız Efendi’nin torununun oğlu Orhan için yapılmıştı. Orhan yirmili yaşlarda uzun boylu bir gençti. Yolun aşağısındaki tarlayı ekip biçerek ailesini geçindirmeye çalışıyordu. Tarla küçük olduğu için yetmiyordu o yüzden sağa sola işe gidiyor, tepelerden odun kesiyor, ormanda av avlıyordu. Bu yüzden hiç boş kalmazdı Hacıların Orhan.
Evden uzaklaştıklarını düşünen ağabey Hasan dönüp baktı evlerine. Koşsam bir nefeste varırım diye aklından geçirdi. Başını çevirdi yukarıya kardeşinin gittiği yöne baktı. Yağan yağmurların oluşturduğu kesiğin arkasında kocaman bir meşe ağacı vardı. Dedesi Hamza sık sık evlerine gelir yukarılara ağaçlar fidanlar dikerdi. Bir keresinde bu ağaçların evlerini şiddetli yağmurlardan sellerden koruyacağını söylemişti. Düşünceleri kardeşi Elifi göremeyince dağılıverdi. “Elif… Elif nerdesin?” “Bağırma be Hasan buradayım” dedi ilerideki meşe ağacından gelen ses. “Ben sana kaç kere bana Hasan demeyeceksin” dedim” sesi öfkeliydi. “Üstelik gözüm önünden ayrılmayacaksın diye tembihlemişti babam seni.”
“Kızma be ağabey. Seni kızdırmak hoşuma gidiyor” Sesinde çevreye bahar tohumları eken bir neşe vardı. Şurdan birkaç papatya koparayım” gireriz” dedi. Hasan kardeşine yetişmek üzereydi ki kardeşinin korku dolu çığlığıyla ürperdi. “ne oldu düştün mü?” dedi. Birkaç adım sonra Elif’i ayakta sapasağlam görünce yüreğine su serpildi.
“Ne oldu beni korkuttun” dedi Elif iki yana örülmüş saçları pembe entarisiyle donup kalmıştı. Bakışlarını biraz ötedeki Meşe ağacına dikmişti. “Ne oldu?” dedi tekrar. “Dilini mi yuttun?” O zaman kızın ince kolu yavaşça kalktı ve parmakları ağacın dibinde olanı gösterdi. Hasan ilk anda korksa da kendini çabuk toparladı. “Eve git babama haber ver” dedi. Kızın şaşkınlığı geçmeyince “hadi koş” diye kendisini itekledi.


“Yabancı seni buralarda ilk defa görüyorum” dedi subaşının adamlarından biri. İki katlı ahşap hanın alt katındaki aşevinde küçük tahta masanın üzerinde yemek yiyen adamın başına dikilen iki asesten biriydi konuşan. Öyle iri yarı değildi. Hatta ufak tefek bile sayılabilirdi. Sesinde yanındaki izbanduta güvenen bir ton vardı.
“Ben garip bir gezginim, karnımı doyurabilecek yer arıyorum. Sıcak bir çorba ve üstümü örtecek bir battaniye yeter” dedi. Üzerinde kolsuz bir cübbe vardı. Kahverengi cübbesinin altındaki sarı mintanı ve koyu yeşil bir şalvarı vardı. Kılığı dervişleri andırıyordu. Şehrin hanlarından merkezde hemen Camikebir yanındaki Kebir Handa kalmıştı. İşin aslı Cami mi handan adını almış yoksa han mı camiden adını almış bilen yoktu.
“Buraya gelen herkes nedenini niçini subaşı Efendiye bildirmek zorundadır” dedi. Genç adam kafasını kaldırdı kendiyle konuşan kavuklu adama bir baktı. Gözlerinden bir an öfke bulutu geçmiş. Sakin bir sesle. “Hancıya sorun dün gece geç vakitte geldim. Yemeğimi bitirdikten sonra ilk işim yanınıza gelmek olacaktı” dedi. “Yatsı okunduktan bir hayli sonra geldi kapıyı çaldı” dedi elinde tepsiyle gelen zayıf hancı. “Sana kaç kere bize haber vermeden olmaz” demedik mi Abdi Efendi.” “Söylediniz paşam ama geç olduğundan sizi uyandırmak istemedim” dedi sesinde yapmacıklı bir korku vardı. Ardından bir homurtu duyuldu
“Bizler geceleri sizin iyiliğiniz için uyumayız hancı Efendi” Bu iri yarı olan Abbas‘dı. Genizden gelen boğuk bir sesi vardı ve bu ses iri cüssesiyle birleşimi daha korkutucu oluyordu. “Bilmez miyim Abbas Efendi, sizlerin Padişahımız ve sizlerin sayesinde huzur içerisinde yaşıyoruz. Tüm dikkatine rağmen sesindeki hafif alaycılığı gizleyememişti.
“Neyse sen bize bu beyzadenin hesabına güveç getir de bu defalık görmezden gelelim” dedi. Hancı Abdi’nin dudakları hafifçe kıpırdandı. “Bedavacılar” dedi belli belirsiz bir sesle.
“Bir şey mi dedin” Yusuf, yabancı adamın karşısına oturduğunda.
“Yok yiğidim. Hem de en âlâsından getireceğim” Yusuf ismiyle tamamen ters olan çirkin suratındaki kirli sakalları kaşıdı, ardından, “Anlat bakalım kimsin? Kimlerdensin?”
“Anlatılacak bir şey yok ağam” dedi yabancı sakin bir sesle. “Benim adım Mehmet. Selimzade Muradi Efendinin mahdumuyum.” Deyince Abbas atıldı. “ben öyle zade made anlamam.” Dedi. Şaka yaptığını düşünüyordu. Yabancı sözlerini çevirmeye çalıştı. “Sen bana bakma peder bey biraz varlıklı.Size çok faydamız olacağı kanaatindeyim.” Eğer dikkatli baksalardı genç yabancının yüzündeki alaycılığı sezerlerdi. O ara Hancı yemeklerini getirdi. Önüne konulan tabağın eksik olduğunu gören Yusuf ağa yumruğunu masaya indirdi. “Abdi Efendi görmeyeli bir hayli pintileşmişsin” dedi. Arkadaşı boğuk bir kahkaha attı ve “O zaman ceza olarak nar gibi kızarmış bir tavuk getirsin ağam” dedi. Tavuk kelimesini duyan Yusuf da boğazlanıyormuş da nefes alamıyormuş gibi bir sesle gülmeye başladı. Hancı Abdi’nin yüzü asılmıştı ama kendini çabuk toparladı. Üstüne vazife olan işlere karışmaması gerekiyordu.
Kusura kalma Yusuf Efendi” dedi. Babası daha çocukken kendisine “bir hancı başkalarının işine karışmamalı. Hem kör hem sağır hem de dilsiz olmalıdır” demişti. Masadan uzaklaşırken babasını yadetti. “Ayriyetten olabildiğince cömert olmalı. Müşterisini kendisine bağladı mı istediği fiyatı alabilir” demişti. “Tavuğunuz az sonra masanızda olur” dedi. Zihninden babasına rahmet okudu. Yine de bu masanın hesabını zavallı müşterisine yıkacaklardı. “Adam sende, Oda o gencin sorunu” dedi. Bu defa kelimeler fısıltıyla da olsa dudaklarından dökülmüştü. Ama uyanık hanımı kelimeleri daha havaya karışır karışmaz kapmıştı. “Biraz daha sabır elbet onların hakkından gelecek birileri çıkacaktır.”
Birkaç adımda şişman hanımının yanına vardı. “Bu adamlar iyice gemi azıya aldılar. Kolay kolay kimse haklarından gelemez” dedi. Kadın, kocasının yüzüne baktı ve iç geçirerek “Ali usta zamanında böyle yapamıyorlardı” dedi. “O adamdan korku…” sözlerini tamamlayamadı duvar dibindeki kocaman ocağa döndü. “Ödleri kopuyordu o demirciden” dedi. “Karısı “tamam tamam işine bak. Yiğitlerimizi bekletmeyelim” dediğinde ısrarla “Bir başkaydı bizim Ali Ustamız demeye kalmadı ensesine yediği güçlü bir tokatla sarsıldı. Düşmemek için kendisini zor tuttu. Arkasını dönünce Abbas’ı gördü kendisine tepeden bakan.
“O çok sevdiğiniz Demirci Ali kaçtı gitti ama” dedi. Ardından güçlü bir kahkaha attı. Hancı Abdi, bir ay öncesini hatırladı. Şehirde hırsızlık olmuştu ve çalınan para kesesi dükkanında çıkan Demirci Koca Ali suçlanmıştı. Sonra kentin en zengini Celep Hacı Mehmet’in yanında çalışmaya başlamıştı. Ahaliye yaka silktiren Hacı Mehmet’in tafrasına bir hafta dayanabilen Koca Ali kolunu kendi kesmiş kasap kütüğünde bırakıp sırra kadem basmıştı. O günden sonra hiçbir haber alınamamıştı yılların ustasından. “Bizim tavuk nerede kaldı merak ettiydim de” dedi. İçeriden gelen ses dikkatlerini o yöne çekti.
“Abbas, gel hele bu beyzadenin bizlere bir teklifi var” dedi. Abbas, bakışlarını hancının karısına çevirdi ve belli belirsiz bir iç çektikten sonra “geliyorum” dedi.
Masaya varınca Yusuf Ağasının yüzünü güleç gördü içi rahatladı. “Beni mi emrettin Ağam” dedi. Masada oturabilmek için Ağasının gözlerine baktı. Ufak tefekti Yusuf ağası ama aklı herkeslerden daha uzundu. Adam onay verince eski yerine geçti.
“Bu Beyzade kendisine bir demirci ocağı arıyormuş. Koca Ali’nin yerini verelim mi? Dedi. Abbas şaşırdı. Subaşının emrinden on kişiden ziyadeydiler ve Çopur Yusuf ağa en kıdemlileriydi. Neden kendisine böyle bir akıl danıştığını anlamadı.
“Sen bilirsin Ağam” dedi. Bir saniye sonra “Niyaz ağa ne der?” diye sözlerini tamamladı. Aklında sen sordun da öyle dedim” demek vardı eğer terslenirse. Ama gerek kalmadı. O ara toprak tepside kocaman bir tavuk getirdi hancı Abdi. O gelir gelmez iki görevli yerinden kalktı. Yemeğine devam eden Yabancı’ya dönerek
“Beyzadem hadi gidelim. Demir tavında dövülür” dedi. Yabancı kuşağındaki keseyi çıkardı ve iki altın lirayı Hancıya gösterdi. Yemeği karşılar değil mi? Dedi. Abdi Efendinin ağzı kulaklarına vardı. “Cömertliğinize duacıyız Beyzadem” dedi. “Umarım yemeklerimizden ve hizmetimizden memnun kalmışsınızdır” dedi. Bir adım masaya yaklaştı altınları almak üzereydi ki Subası amirinin eli araya girdi. Çopur Yusuf Ağa masanın üzerindeki altınlardan birini aldı.
“Beyim gençsiniz toysunuz. Bu yemeğin hakkı olarak bir altın bile çok. Siz bunları bilmezsiniz çok yüzsüzdürler” dedi. Altını cebine attı. Tam kapıdan çıkarlarken önlerine yoksul olduğu her halinden belli olan kır saçlı ve gür kır sakallı bir çıktı. Elinde neredeyse kendi boyunda düzgün bir kalın dal vardı. Dalı asa gibi kullanıyordu. “Uğurlar olsun ağalar” dedi yana çekilip.
“Bir de başımıza sen türedin dedi Çopur Ağa.
“Ben sana Ağa’nın gözüne gözükme demedin mi” Bu defa konuşan boğuk sesli Abbas’dı. Yabancı kapı eşiğinde durdu ve başını içeriye çevirip, Hancı Ağa, masada kalanları bu garibe ver karnını doyursun” dedi. Kapının kenarında duran garibanın gözlerinin içi güldü ve dualar etmeye başladı.
Kaza düz bir arazide kurulmuştu. Yabancı çevresine baktığında derli toplu evler görüyordu. Taş döşeli ana yoldan ilerlediler bir süre. “Cömertliğinizi tebrik ediyorum Beyzadem ama bu kentin asayişi bizden sorulur. Eğer siz çevrenize böyle altın saçmaya devam ederseniz burası berduş dilenci dolar. Bu yüzden paranızı kendinize saklamanızda yarar var” dedi Yusuf Ağa. Yer yer kırlaşmış sakallı çopur yüzünde kötü bir gülümseme vardı. “Birinin karnını doyurmak neden kötü olsun” dedi ama yanında yürüyen kendinden bir hayli kısa olan adama.
“Yusuf Ağam, buralarda paralı birinin olduğunu haber alan diğer serserilerde gelir demek istiyor. Yusuf Ağa, yanındaki adamın yüzüne dik dik baktı. Abbas söze girmemesi gerektiğini anlamıştı. “Bağışla Ağam.” Yusuf ağa sözlerine devam etti. “Peşinden hırsızlarda gelecektir. Üstelik kişinin alnında hırsız yazmıyor ki bilesin tanıyasın.”
“Yıllardır bağrımıza bastığımız birinin hırsız olduğunu sonradan anladık” dedi Abbas gene çenesini tutamamıştı. Eğer yanlarında tanımadıkları biri olmasaydı yol üstü demez Abbas’a sille tokat girişirdi. “Sen ona aldırma Mehmet Çelebi. Bizim Ayıboğan iyidir hoştur ama boğazın biridir” dedi. Birkaç adım sonra Mehmet çelebi “Bana sözünü ettiğiniz demirhaneyi görme ihtimalimiz var mı?” dedi.
“Sen demirhaneyi hiç merak etme. Alet işler el öğünür derler. Eğer bizim koca usta keskin kılıçlar, bükülmez kalkanlar yaptıysa o demirhanenin sayesinde yapmıştır. Üstelik küçük bir üst katı var. Yani kalmak için başka bir yer aramana gerek yok” dedi. Yabancı o an durdu. “Hadi gidelim o zaman” dedi. Çopur Yusuf kirli sakalını kaşıdı gözlerini kırpıştı “Peki len seni mi kıralım” dedi. Yanında yürüyen adamına dönüp “Sen git Subaşına durumu anlat. Bu iş için ağam kefil de’ dedi. Abbas bir an durdu. Kelimeler yerini bulması için bekler gibi kısa bir süre bekledi ve meydanın karşısındaki büyük binaya yürümeye başladı.
Demirhane meydana çıkan sokaklardan birinin sonundaydı. Diğer binalardan ayrı bir yere geniş bir bahçe içerisine kurulmuştu. Belli ki gürültüden çevreye zarar vermemek için bu yer seçilmişti. Diğer evlerle aradaki boşluk olabilecek yangından korunmak için olmalıydı. Zaten şehrin kıyısından geçen Deliçay’a da yakındı. İşin en güzel tarafı yol ile arsındaki açıklık ve bu açıklığın irili ufaklı ağaçlarla bezenmesiydi. Hele kapının yanına konulan büyük sedir insanın tüm yorgunluğunu alacak gibiydi. Yanındaki çiçekler solmaya başlamıştı. Çakıllarla düzeltilmiş bahçeyi geçtiler. Çopur Ağa yüksek tavanlı binanın geniş kapısındaki zinciri ve zincirin üzerindeki mührü söktü. Kapıyı açınca serinlik geldi yüzlerine. Kapının hemen karşısında büyük karanlık bir canavar gibi duran ocak vardı. Üzerinde isten kapkara olmuş davlumbaz ve geniş borusu tavanın üzerindeki pencereye kadar uzanıyordu. Ocağa hava veren körük hemen yanda yatan iri bir koç havasındaydı. Ocağın yanında geniş bir örs, üzerinde sıcak demirleri dövmeye hazır bekliyordu. Yan duvarda ve örsün yanındaki sağlam ahşap tezgâhta kıskaçlar, çekiçler kerpetenler sıralanmıştı. Tam karşılarında küçük bir merdivenle çıkılan bir odacık vardı. Burası Mehmet çelebinin gördüğü en iyi demirhanelerden biriydi.
“Nasıl beğendin mi?” dedi Çopur Yusuf. “Böyle bir demirhaneye çirkin diyenler çarpılır.” Sesi ikircikliydi. Bu yılların askerinin dikkatini çekti.” O zaman sorun ne” dedi. Doğrudan bu sabahtan beridir tanıdığı Genç adamın yüzüne bakıyordu. Karşısındakinin hala suskun olduğunu görünce. “Mesele para’mı?” Adamın hayır diyeceğini adının Yusuf olduğunu bildiği gibi biliyordu. Mehmet Çelebi içeriyi dolaşmaya başladı. Ocağa yaklaştı. Bir kenarda yığılı duran kömürleri gördü. Uzun süre idare edecek kadar yakacak vardı. Arkadaki merdivenlere yürüdü. Korucu da peşindeydi. Beş basamağı çıkıp küçük odaya girdiğinde her şeyin muntazaman yerinde olduğunu gördü. Birden
“Mesele para değil elbet. O usta burada mı öldü?” dedi. Yusuf ağa şaşırmıştı.
“Kimse ölmedi” dedi. Odanın içindeki yatak olarak da kullanılan sedirin kenarına oturdu. “Bu dükkânın sahibi olan kişi bir hırsızdı. Hem de ustayım diye geçinen ama gizliden gizliye hırsızlık yapan biriydi. En son kentin en iyi esnaflarından biri olan Budak Beyin mandırasından koyunları çalıp satmış. Az buz değil beş yüz koyun parasından söz ediyoruz. Paraları burada bulduk. Bir hayli eksikti ama kalanı Budak beye yetti. Kestiği koyunun kalanları da burada bu demirhanedeydi. Ama Kadı Efendi kendisini bağışladı ve kolunun kesilmesine karar verdi. Yine kasabamızın iyilik bilir esnafından Kasap Mehmet Efendi kolunu kurtardı. Ama nankör adam ona bile tafra yaptı. Kolunu kesti adamın suratına attı ve defolup gitti.” Hepsini bir nefeste anlatmıştı. Mehmet Çelebinin yüzüne tekrar baktı.
“Altınlar ortaya çıktı mı?” dedi ilgisiz bir sesle. Karşısındakinin anlamadığını görünce sözünü biraz açtı. “Paraların çoğunu buldunuz ama kayıp olanlardan haber var mı?” dediğinde Yusuf Ağanın sesi hafif sinirliydi.
“O kadarını bilemeyeceğim artık. Birine mi verdi yoksa bir yerlere mi gömdü Allah bilir” Ama Mehmet Efendi bir soru daha sordu.
“Demirci Ustasının cesedini buldunuz mu?” dediğin de “Usta sen çok fazla sorular sormaya başladın” dedi. “Onu bunu bırak sen işine bak. Bu demirhane artık kamu malı ve Subaşı Hazretleri satılığa çıkardı. Alınan para fakir fukara için kullanılacak” dedi. Sözleri henüz bitmişti ki iri yarı Abbas içeri girdi. Ter içindeydi. Nefesinin biraz düzelmesini bekledikten sonra Rüstem Efendi Hazretleri sizleri bekliyor. Yanında da diğerleri de var.” Bu konuşmaların sonu oldu. İki adam hızla yola çıkmadan önce Yusuf ağa “Burayı sımsıkı kapat” dedi Abbas’a.


Geniş bir salonda oturuyordu üç yaşlı adam. Kapının karşısında sol köşede oturmuşlardı. Biri tek başına oturanı diğer ikisinden yaşlıydı. “Ortada oturan Subaşımız Rüstem Ağa, solunda bize yakın oturan Kasap Hacı Mehmet Efendidir. Esnafın en kıdemli ağasıdır. Buralarda her şey ondan sorulur. Budak Bey’dir Geniş bir çiftliği sayısız koyunu keçisi vardır.” Dedi Yusuf Ağa kapının girişinde. Yusuf, Mehmet Çelebinin kulağına Demirci Ali için verdiği diyeti almaya gelmiş olmalı. Mehmet ’te cevaben “Bu Demirhane çok pahalıya mal olacak” dedi. Sesi yüksekçe çıkmış olmalı ki içeriden cevap geldi.
Peki böyle bir meselede neden Kadı Hazretleri yok” dedi ilgisiz bir tavırla. “Kadı Efendi her şeyi bilmek zorunda değil.” Dedi pis pis gülerek.
“Sizi duyamadık evlat, içeri buyur da öyle söyle” dedi. Yusuf adamın sırtına hafifçe vurarak girme cesaretini arttırdı. Ve ardından çift kanatlı yüksek kapıyı dışarıdan kapattı.
“Hoş geldiniz şehrimize.” Subaşının tok bir sesi vardı ve tane tane konuşuyordu. “Umarım iyi bir hemşehri olursunuz bizlerde size iyi komşular oluruz. Ama önce kendinizi tanıtın bakalım” dedi.
“Adım Mehmet, Babamın adıysa Murad. Murad oğlu Mehmet diyebilirsiniz bana. Saruhan’lıyım.” diyerek durumu anlatmaya başladı. “Kendime bir iş kurmak için dolaşıyorum. Burada iyi bir kısmet var dedilerdi.” Üç yaşlı adam kendisini pür dikkat dinledi. Bir süre sonra “Demirciliğe aşinalığınız var mıdır? Dedi içlerinden biri. “Vardır elbet, olmasa ne işimiz olurdu buralarda” cevabı kendinden emin bir tondaydı. “Âlâ o zaman padişahımızın ordusuna keskin kılıçlar dayanıklı kalkanlar yapacağınıza inanıyoruz. Ordumuz, çiftçimiz sizin el emeğinizle daha muzaffer olacaktır. Köylümüz sizin sabanlarınızla daha verimli çalışacaktır. Amma…” Birkaç saniye durdu. Yeteri kadar ilgi uyandırdığına kani olunca sözlerine devam etti. “Amma bu işler durumdaki demirhaneyi alacak paranız var mı?” sorusuna “Peder beyimim bir hayli dünyalığı var efendim” cevabını verdi yaşlı adamlara. Hemen ardından “Tabii Mahdumuna borç olarak verdiğini söylemem gerek yok.”
“Tamam o zaman bir Sancağa yazalım izin hemen gelir Yarında satışı gerçekleştiririz” dedi son söz olarak esnaf Ağası Hacı Mehmet. Ardından konuşmanın başından beridir ağzını açmamış olan Budak Bey, “Hayırlı olsun” dedi. Kasap Hacı Mehmet hafifçe öksürdü. “Benim ödenmemiş diyetimi de alabilecek miyim” dediğinde “Üzülmeyin herkes hakkını alacak” dedi Mehmet çelebi. “Bu gece nerede uyuyacaksınız” dedi Subaşı Rüstem. Diğer iki yaşlı adam kendisine bakınca. “Yeni hemşehrimizin emniyetini düşünmeliyiz değil mi a dostlar” Genç adam “Hancı Abdi Efendi beni bir gece daha ağırlamaktan bahtiyar olacaktır” deyince. Subaşı sözlerine devam etti.
“O demirhane artık sizin sayılır. İsterseniz orada kalabilirsiniz” Yaşlı adam aksakallarını sıvazlarken gözlerinde garip bir gülümseme vardı. Kasap Mehmet kafasını çevirip pencereden baktı. “Vakit öğle oldu namazımızı cemaatle kılalım sevabı çoktur bilirsiniz” Konuşma bitmişti. Önceden evraklar yazılmış olmalı ki Mehmet Çelebi hükümet merkezi olan binadan çıkmadan bir atlı Sancak merkezine gitmek üzere yola çıkmıştı bile.


Genç adam akşam ezanı okunasıya kadar uğraşmıştı dükkanında. Sabah saatlerinde Hana giren yaşlı adamda yanındaydı. Ahmet çelebi ve sessiz arkadaşı sağı solu toparlamış ortalığa biraz çeki düzen vermişti. İşler bitesiye kadar hep Genç Mehmet konuşmuş diğeri kendi halinde yardım etmişti.
Önceki ustanın düzenli olduğu malzemelerin kömürlerin ve diğer araç gerecin düzenli olmasından belliydi. Birkaç saat içerisinde ortalık toparlanmış, çatıdaki küçük bir çökme onarılmış, yerler süpürülmüştü. Ortalık hafiften kararmaya başladığında son düzenlemeleri yapıp içeriye gireceklerdi. Sokak tarafında iki kişinin geldiğini gördüler. Ellerinde tepsilerle gelenlerin komşulardan bir çift olduğunu anladıklarında karınlarının acıktığını hissetmişlerdi. Kısa bir hoşbeşten sonra içeriye çekildiler karınlarını doyurmak için.
Murad oğlu Mehmet küçük odada dar sedirin üzerine kıvrılıp yatmıştı. Her ne kadar rahatsız edici olsa da yorgunluğundan dolayı başını yastığa koyduktan kısa bir süre sonra uyuyup kalmıştı. Sessiz yardımcısının nerede yattığı sorusu bir an aklına gelse de onun uzun zamandır dışarıda kaldığını bildiği için umursamamıştı.
Gecenin hangi saatiydi bilinmez ama duyduğu seslerle uyandı. Mırıltılar duyduğunu sanmıştı. Önce dışarıdan geliyor sandı. Ne de olsa bilmediği bir yerde yatıyordu. Ne de olsa çevresi her türlü hayvan haşeratı barındıran kırlık bayırlıktı. Karanlığın içerisinde çevreyi dinledi bir süre. Gözleri karanlığa alışınca kafasını çevirip iptidai odanın merdivenlerine bakınca istem dışı kelime-i şahadet getirdi. Merdivenin başında devasa bir gölge vardı ve ateş saçan gözleriyle kendisine bakıyordu. “Uzak dur iblis” diye bağırdı. Ama gölge kıpırdamıyordu bile. Başının arka tarafında kısık ve boğuk bir ses duydu. Ve anında dünyası bir kere daha karardı. “Bize altınlarının yerini söyle” dedi kulağının dibindeki ses. İşte o zaman başına gelenlerin ne olduğunu anlamıştı ama üzerine çöken ağır beden yüzünden yapabileceği bir şey yoktu.
Yaşlı adam bahçenin bir ucunda çimenlerin arasında yatıyordu. Birden önünden geçen iki gölge görünce yerinden hafifçe doğruldu. “Kimsiniz?” dedi kısık ama sert bir sesle. “Asıl sen kimsin gecenin bir yarısında kırın ortasında yatıyorsun” “Benim adım Halil evladım. Şerif Halil diyenlerde var, kendi halinde biriyim.”
“Gecenin ilerleyen saatinde burada ne arıyorsun” dediğinde yaşlı adam, “Bak evladım” dedi yaşlı ve yorgun bir ses. “Ben bir hırsız veya serseri değilim. Biraz çevreyi dolaşmak isteyen yaşlı bir adamım o kadar” dedi. Diğer gölgelerden biri genç olanı, “Ben bir tane Halil Şerif biliyorum ama” biraz düşündükten sonra “O şimdi hareminde keyif çatıyordur, burada ne işi var” dedi. Yaşlı adam cevap verecekti ama iri yarı olan araya girdi.
“O zaman benim demirhanemin etrafında ne arıyorsun” dedi. Yaşlı adam kafasını çevirip karanlığın içerisinde yanı başında duran iki kişiye baktı.
“Bu demirhane nereden senin oluyor? Eğer senin olaydı Şubaşı Ağa nasıl satardı bu binayı Saruhan’lıya. ” Karanlıkta adamın yüzüne baktı. “Üstelik seni tanımıyorum” dedi.
“Babalık ben de seni tanımıyorum her ipinin koparan buraya gelir oldu” dedi daha genç olanı.
“Ayıp oluyor genç adam. Tanımadan bilmeden üstelik sonradan pişman olacağın sözler söylenir mi hiç?” Bu arada daha yaşlıca olan adam sol kolunu gösterdi. Mintanının yeni dirsekten aşağı boştu gecenin hafif esintisiyle sallanıyordu. Yaşlı adam yutkundu, bir şey demedi. Diğer adam araya girdi
“Baba içeri giren birilerini gördün mü?” dediğinde yaşlı adam, “Uyku tutmadı ama içeri giren ya da çıkan birileri de yoktu.” Neler oluyor bana da anlatır mısınız” dediğinde “Birazdan” dediler ve adamlar demirhaneye doğru usul adımlarla yürümeye başladılar.
Ağalar başka param yok” dedi tezgâha bağlanan Ahmet Çelebi. Varı mı yoğumu aldınız” Yüzü vakurdu. “O zaman son duanı et” dedi çopur yüzlü. “Seni buralarda bilmezler bir dere kenarına gömeriz kimsenin ruhu bile duymaz” dedi karanlıktaki adamlardan biri. “Paranın yerini söylesem gene öldürürsünüz.”
“O zaman acılar içinde yalvara yalvara ölürsün” dedi ve yanındaki iyi yarı adama işaret etti. Adam tezgâha yatırılmış bedene yaklaştı. Kolunu kavradı Geriye doğru bükmeye başladı. Genç adam acı içerisinde inlemeye başlamıştı. Diğeri keyifle gülüyordu ki başına inen bir odun darbesiyle sendeledi. Kafasını çevirip bakmak üzereydi ki bir darbe daha aldı ve olduğu yere yıkıldı. Rahatlayan çelebi kendisini bağlayan iplerden kurtulmaya çabaladı.
“Haydutlar sizin yüzünüzden kolum gitti” dedi Çolak Ağa. O ara içeri giren ikinci adam Ahmet Çelebiyi çözmeye gidince Abbas Ağa’nın sert yumruğuyla karşılaştı. Sendeledi ama yıkılmadı. İnsan azmanı adam, rakibini kucaklar gibi kavradı. Sıkmaya başladı. Kolları ve göğsü mengene içindeydi sanki Çolak adam yaklaştı ama bir tekme darbesiyle yere yığıldı. İşte o zaman dışarıdan gelen keskin ıslık sesini duydular. Bir dakika geçmeden içeriye beş altı asker girdi.
Günler haftalar önce evlerinin yakınında buldukları adamın Koca Ali Usta olduğunu hemen anlamıştı evin sahibi. Tedavisini yapmışlardı. O ara Hamza Dede Saruhan Sancağının yolunu tutmuştu. Eski gazilerden olan Bursa’nın yolunu tutmuş ve bir şekilde gaza arkadaşı olan Gazi Halil’e durumu anlatmıştı. Halil, yıllar sonra Lala olarak gelmişti Saruhan’a. Olanları duyunca “Şehzadem bu tür maceralı işleri pek sever” cevabını vermişti aleni bir şekilde gülerek.
Kadının evinde büyük hareketlilik yaşanmıştı. Şemsi Efendi gelenlerin kim olduğuna bakmak için aşağıya indiğinde önce Lala Halil’i gördü. Hemen yanındaki gencin Şehzade Mehmet olduğunu anlaması çok sürmedi elbet. Zavallı adam ne olduğunu anlamadan diğerleriyle birlikte tıkıldıkları arabayla Saruhan yolunu tutmuştu. Olanlardan haberi olmadığı anlaşılınca sadece görevden alınmıştı. Ama diğerleri şiddetle cezalandırılmıştı. Şehzade Mehmet’in emriyle Çolak Ali Kazaya kadı olmuştu.
Yıllarca adaletiyle anılan Çolak kadının hikayesi de bundan ibaretti.