Cool Turchia

Selam herkese.

Derin bir nefes aldım ve bir karara vardım.

Nice zahmetlerle tamamladığım romanımı unutuluşa terk etmek, sanırım pek de makul bir davranış olmayacak. Neticede bir insan yazıyorsa, bir şekilde okunmayı, bir şekilde insanlara erişebilmeyi arzuluyordur.

Eh, roman bittiğinden, maymun iştahımla birdenbire çat diye kesilme tehlikesi de arz etmiyor. Her hafta romanımdan bir bölümü bu başlık altında paylaşacağım. Bir sonraki mesajımda romanımın prolog’u ile başlayacağım.

4 Beğeni

“My God, my God, why hast thou

forsaken me? Why art thou so far from

helping me, and from the words of my roaring?” -Psalm 22:1, KJV

Bu kitabın, belki de bir risale olması daha doğru olurdu, çünkü kitapçık ebatlarından sıyrılmayı başarabilen bütün ciltlenmiş kağıt yığınlarına, yüzlerce yaprağa dökülen binlerce kelimenin büyük bir kısmı, hummalı ve ahmakça mırıltılar olmaktan öteye gitmez, eh, hatta, belki de, wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen, muhtevası, aslında bir 201… günü sokaklara fevç fevç akan kitlelere acımasızca gülümseyen o morarmış, çürümüş, ihtiyar dudakların ardında gizli sırrın ifşasından başka bir şeyi barındırmamaktadır.

O 201… günü, her sabah yaptığına benzer biçimde, bir defa daha, frengili bir orospu gibi, piçlerini sokaklarına kusa kusa doğuran şehrin seması, patlamış, irinli bir çıbanı andıran güneşin hastalıklı ışıklarıyla aydınlanmıştı, ve mide bulandıracak derecede, ağzına dek insanla dolu İstanbul apartmanları, yüklerinden yorulmuş damlarında bu arsızca ışıldayan gökyüzünü taşıyorlardı, ve o sabah, bir zamanlar ayaklarına Marmara’dan çıkarılmış kocaman taşlar bağlanarak çuvallara tıkılıp denize atılmış cariye leşleriyle, suyun gaddarca, yüzyıllardan beri kemire kemire, kemikten bir kütle halinde, soğuk kumların üstünde bıraktığı, siyaset edilmiş veziriazam kelleleriyle, üstlerine oyulmuş kayser suretleri silindi silinecek Bizans sikkeleriyle, bir toz bulutundan farksız kalyon kalıntılarıyla, bebek beziyle, otomobil lastikleriyle, 1912 yılında Prag’da doldurulmuş, üç günde boşalıvermiş absent şişeleriyle ilh… dolu Boğaz’ın üzerinde, sulara sürtüne sürtüne süzülen bir kuş, Ayasofya’nın, uçlarını pas yemiş kubbesine kondu. Karanlık tüyleri, güneşin altında kızarmaktan mavi kıvılcımlarla menevişlenmişti. Pis sabah ışığı, keskin gagasını parıl parıl parıldatıyordu. Gözlerinin derinlerinde ansızın belirip sönen bir alev taşıyordu. Sisin içinde kımıldanan ilk yağmur damlası, bulutların ve ışıkların arasından rüya gibi sürünerek kuşun başına doğru hücum edip çarptığında, bu temasla sanki şişerek patladığında, kuşun başına düşene kadar radyasyona, toza, kire doymuş bir haldeydi bu damla, göklere amansızca salınmış bütün pisliği yutmuştu, evet, kuşun başına çarptığında parçalandı, hak ile yeksan oldu. Şehre, homurdanıp duran, huzursuz bir yağmur dadanırken, kanatlar usul usul açıldı, gövde, korkudan müteşekkil bir kütle halinde ileri atıldı ve görüntü, gökyüzünün kucağında eriyerek kayboldu. Çocukluk korkularını hatıra getiren bir kelime. Karga. Kuşun, ademoğulları arasındaki ismiydi bu.

Soluklanmak adına hıncahınç kaynayan İstiklal Caddesi’nin zeminine, o meşhur kafir Sigmund Weinberg’in, aziz Osmani toprağına cüretkarca soktuğu bir lanterne magique ile duvarlarında lanetli resimler oynattığı, şimdilerde ecinniler ve hortlakların mesken bellediği, fücur yuvası Şponek Birahanesi’nin birkaç yüz adım uzağına, yuvasına konuyormuş gibi umursamaz, kondu, damlanın yarattığı apansız ürperti, asabını epey bozmuştu, duvar diplerinde taşlaşmış simit parçalarını, yağmurdan rengi solmuş ambalajları eşeledi, ardından güle oynaya üzerine koşturan sümüklü kopillerin taarruzundan sakınmak için kanatlarını gererek bir kez daha havalandı. Bir süre boyunca insanlardan azade olmanın keyfini çıkararak Beşiktaş cihetine yöneldi ve cakayla süzülürken, sırtına, izbe batakhanelerde sürten bitirimlerden ve müşterilerine benzersiz, rekabet edilemez bir arz vaat eden saplı sultanlardan gayrı kimselerin, öyle ki, dört kaşlı delikanlıların dahi adım atamadığı, basık ara sokaklardan birinde, aktarılmamış, harap olmuş bir çatıdan akan çamurlu bir su öbeği boşanınca, bir öfke emaresi olarak gakladı, ve kendisini yanıtlayan, uzaklardan yükselen gaklamaları işitince hoşnut oldu, gaklaya gaklaya Sinanpaşa Camii’nin minaresinin kıyısından uçtu ve havada daireler çizerek yükseldi, yukarılara, daha yukarılara doğru, fütursuzca, yükseldi… Şehri örten kokuşmuş stratosfer parçasına değin yükselmek arzusuyla dolu bir şekilde uçtu, alçaldı, sonra tekrar havalandı; can sıkıcı bir döngü halinde yineledi bu edimleri. Böyle dolanıp durdu şehrin göğünde, ardı sıra ufacık, fakat mağrur gövdesine yağmur, hiddetle hücum ediyordu, gövdesine ve bütün o şöhretli caddelere ve mağazalara, alışveriş merkezlerine, kederli dalgalara ve kayalıklara, devlet dairelerine, bir tankerin hırpalanmış güvertesine yağıyordu yağmur; vapurların obur bacalarına ve marinalarda başıboş inip kalkan teknelerin tozlu camlarına.

Karga uçmaya devam etti, ıslanmış tüylerini kurutmak ve de bu hırçın yağmurun şerrinden korunmak için bir sığınak arayıp durdu; nihayet konduğu denizlik, evvelden, alempenah padişahımız efendimiz hazretleri eğer Çırağan’a inmiş ise hadimlerinin konakladığı, zevksiz, sarı badanalı, kagir binalardan birinin penceresine aitti, 201… yılına gelindiğinde ise çoktan, vatanperver bürokratlarımızdan Cenab-ı Allah razı olsun, kamu yararı gözetilerek bir üniversiteye çevrilmişti bu bina öbeği; işte, zavallı, talihsiz karganın konduğu o denizlik, mahut binanın ikinci katında bulunan, ardına kadar açılmış bir pencerenin denizliğiydi, iri yağmur damlaları ve dehşete düşürecek seviyede kuvvetli Bosfor rüzgarı, pervazları parçalamak istercesine, adeta sarsarak zorluyor, müthiş bir tazyikle odaya doluyordu. Odaya giren rüzgar, içeride alelacele şöyle bir dolandıktan sonra, masaların üzerinden kaptığı evrakı, ardında getirdiği çerçöple beraber etrafa dağıttı, yağmur damlaları, bazılarını keyifle ıslattı. Bu oda, muhtemelen bir akademik odası, dolaplara tıkılmış, bürokrasiyi imleyen mavi renkli klasörler, dosyalar, ıslanmış monitörün ekranında karıncalanarak titreyip duran internet sayfasındaki arkeoastronomi üzerine yazılmış makale, masalardan birinin üzerinde duran, ancak geçkin kokotların takacağı türden kürklü bir şapka, ve altmış beşinci sayfasına bir ayraç iliştirilmiş, bunaltıcı bir A.H. Kanpınar romanı göz önüne alındığında, kesinlikle, uykulu bir sesle konuşan, asık suratlı bir doçent parçasına ait olmalıydı oda, rüzgarın zalim elleriyle, mesela bir Fernand Leger filminden bir sahne olsaydı, bilmiş eleştirmenler ne derdi, katastrofik, ah, evet, katastrofik bir hale bürünmüştü. Sandalyeler devrilmiş, Paris’ten, belki Otöy civarında bir mağaza sahibi olan, turistleri marizlemekte pek mahir, hinoğluhin bir züccaciyeciden alınmış, Eyfel’in bayağı bir illüstrasyonunun üstüne resmedildiği beyaz renkli, dibinde kahve tortusu bulunan bir kupa, parçalarına ayrılmış bir halde döşemeye öylece dağılmıştı, kapakları ardına kadar açılmış bir dolabın hemen kıyısında, klasörler, dosyalar, fotokopiler ve metinler deryasının üzerinde, kolları Japonez kuklaları andıran ürpertici bir edayla vücudunun iki yanında bükülmüş bir figür uzanıyordu.

Bir ölü.

İlk bakışta pek anlaşılamıyor olsa da, yirmili yaşlarının başlarında olduğu, ustalıklı bir gözlem sonucunda çıkarılabiliyordu. Yüzü, her gece pudralanıp gondollara doluşan, leylünehar ütülenen beş paralık Latin şellafelerinin ifadesiz, eh, aslında belki bir nebze bıkkın suratlarını aratmayacak kadar beyaz kesilmişti. Keçeleşmiş saçları, bir kan birikintisine bulanmış, ağzının kenarından sızan köpükler kurumaya yüz tutmuştu. Bir eli, gaz musluğunu sımsıkı kavramış, görüldüğü kadarıyla da, musluğu sonuna dek çevirmişti.

5 Beğeni

Maznun Hörgüç’ün, çarşafları haftalardır değiştirilmemiş, rutubet ve sperma kokusuna bulanmış yatağından, ikindi vaktine doğru ancak çıkarıp gün boyu ruyizeminde güçlükle sürüklediği yağlı, peltemsi gövdesi, nihayet akşamüzeri otele vardığında, lobinin aşınmış, fakat hala konforlu, deri koltuklarına yığıldı, ve şaşaadar mabadı huzursuzlukla kımıldanıp dururken, hergele konsiyerjin yiyecekmiş gibi süzdüğü, gömleğinin birkaç düğmesi çözülmüş, adi pamuklunun altında domur domur emcekleri müteharrik, şişmiş, kızarmış cildindeki pütürler yer yer tirşeye çalan, boyalı saçları şebboy misali, bir hayli, non-poétique, en effet négligé, dağınık, resepsiyonist tesmiye olunan sarışın parçayı tulani dikizleyebilmek için değil, hiç görmemiş olmasına rağmen kahramanımıza Çin kerhanelerini anımsatan, yanıp sönen, mürdüm rengi, boktan bir ışıkla mücessem Nickland Inn yazısını, baba bu nedir yav mebdei uyarınca tetkik etmek adına, bakışları, ağır ağır, zeminden duvara doğru, fıstığın gözlerine temas etmekten tevahhuş eyleyerek, yöneldi.

Yeşil, sımsıcak kesme taştan, ve şarap koyusu (gavurun wine-dark dediğidir, Homeros’un oinops pontos, yahut… Dingabak diyorduk ki… efem…) ahşaptan bir halita olan, tepenin eteklerinde heyula gibi yükselen bu ihtiyar yapı, uçuk pembe panjurları da bu görünüme katıldığında grotesk bir masal devini andırıyordu. Birkaç on sene evvel karnı dümdüz inerken, henüz hevesli, hem tıfıl, nevzuhur bir yazarken bu otele geldiği vakit, bunca iç içe geçip devinen, ol deverandan insanı bihuş eyleyen renklerin, gözlerini bu denli canlı, cıvıl ve dahi kiç bir biçimde hırpaladığını hatırlamıyordu, belleği onu yanıltmıyorsa tabii.

“Abi adamlar haklı lan…” Rengi atmış ceketinin iç cebinden fakfon tabakasını çıkararak elinin ayasıyla usul usul okşamaya başladı. “Vapourwave de, daya neonu, palmiyeyi, çal funky müziği, söğüşle gavuru valla… Oh… Bok gibi para yaparsın. Necip Türk turizmcisi, tayyörlü cumhuriyet rahibelerine mi bel bağlayacak bu devirde? Hiç… Sıhh…”

Kırmızı şarabın; her nazarda hülyalı edalar neşreden kokotlar, birer kasık mancası uğruna ha babam Jaspersçi, Levinasçı yazılan kırantalar tarafından bezm-i Cem’deymişçesine haklandığı bütün mekanlarda olduğu gibi, bu zevksizce döşenmiş salon da hiç kuşkusuz, insana bezginlik veriyordu. Oflaya poflaya resepsiyon masasındaki defteri imzalarken Agah gazetesi çalışanlarından bir kişinin olsun otele gelip gelmediğini öğrenmek istedi. Resepsiyonist, takır tukur, nomadik bir Türkçesi vardı, hayır, dedi, Agah gazetesi, düşünebiliyor musunuz, son anda onca rezervasyonu iptal ettirerek, duyduklarına inanamıyordu, Ökçeada’da toplanmaya karar vermişti, otel müdiresi, zavallı Bayan Suhulet, bu haberi aldığından beri migrenden kıvranıyordu.

“Onun için çok üzülüyorum,” diye ekledi kız, cildi heyecanla pembeleşmişti, ardında neonlar, hala yanıp sönüyordu, belki de ondan, diye düşündü.

“Eğer rezervasyonu iptal etme vaktini kaçırdıysam, o halde otelden çıkış yapma şansım yok?”

“Maalesef,” dedi kız, yüzünde, ikinci karısını hatırlatan samimiyetsiz bir esefle.

Maznun’un istediği yüz altmış iki numaralı odayı kendisine veremediği için de çok üzülüyordu, oda doluydu, zaten bunca yılda otelde her şey fazlasıyla değişmişti, Bay Hörgüç’ün, şimdiki odasından, hatıralarındaki odaya nazaran daha memnun kalacağından emindi. Maznun anahtarı aldı, fakat halen parmaklarını tabakasında gezdirerek, yüz altmış iki numaralı odanın nefis manzarasını, geceleri yıldızların yaydığı akislerle küçük birer kehkeşan misali tutuşan deniz parçalarını tahassürle yad edip hayıflanıyordu. Gözleri fıldır fıldır dönen uğursuz, kaldırım iti konsiyerj, Maznun’a üçüncü kattaki odasına kadar eşlik etti, ve bu arada, bahşiş beklentisiyle, bizimkinin şapır şapır terleyen suratından bir an olsun kan kesmiş, çipil gözlerini ayırmadı; bu sırada, asansördeki aynaya, büyük ve pinti nasirin görüntüsü akıverdi: Uzun, dolgun, manasız bir yüzü vardı; yüz kızartıcı, müennes bir yumuşaklığın yuvarlaklaştırdığı alt çenesini kızıla çalan sakalları örtüyor, seyrek bıyıkları dudaklarının üzerine tel tel dökülüyor, ince bir pusun dalgalandığı miyop gözleri, anlatımına tarifsiz bir bönlük katıyor, çökük omuzları, azimden ve arzudan ne denli yoksun olduğunu belirtiyordu… her neyse… anlaşılacağı üzere, sevgili karakterimizin, zenan taifesinden kari için atraktif bir özelliği bulunmadığından, hem kulunuz kalem sahibi de pek hünerli edipler zümresine henüz duhul etmediğinden, bu faslı burada nihayete erdirmek gerekir.

Otel odalarında yapayalnız olmayı ne denli sevdiğini düşündü Maznun Bey, odasına girdiğinde, ve konsiyerjin eline buruşmuş bir beş lira sıkıştırıp kapıyı hınçla namussuzun suratına kapattığında. Agah gazetesinin en şöhretli yazarlarıyla beraber genel yayın yönetmeninin de bu otelde birkaç gün konaklayacağını öğrendiği vakit hemen bir oda ayırtmış, etrafa pastoral kokular saçan, külüstür bir otobüse atlayarak, Maznun Bey otomobillere para vermekten hiç hazzetmezdi, bir çelik yığını uğruna onca para saçacağıma, yüz tane Burberry trençkot alırım, derdi, ulan diye eklerdi, kafasız herifler, nice mihnet ve sıkıntılar çeke çeke buraya gelmişti. Maznun Hörgüç, bir sene öncesine kadar memleketin türlü muhitlerinden bir hayli takdir gören bir köşe yazarıydı, ta ki bir gün köşesinde, New York uçağında yanında oturan Moritanyalı bir herifin, tahammül edilemez derecede hödük oluşu üzerine, kendince zıpır ve kışkırtıcı bir yazı yazana dek. Yazının yayımlandığı gün, Moritanyalıları Sevenler ve Ayrım Yapmaksızın Bütün Dünya Bileşenlerini Koruma ve Elbette Bir De Unutmadan Faşizmle Mücadele Derneği Başkanı Hayri Kubur, DNN kanalındaki bir tartışma programında Maznun Hörgüç’ün faşist, emperyalist ve dahi alt-right’çı bir vatan haini olduğunu söylemiş, yazıdaki bütün söylemlerin erkek egemenliğini yücelterek fallik iktidarın tahakkümünü müdafaa ettiğini belirtmişti; ardından Moritanya’nın fahri Çorum konsolosu, Agah gazetesine bir çağrıda bulunmuş, Holokost’un sorumlusu olan bu kirli, kötücül zihniyetin medyada kendine yer bulduğu bir ülkede, demokrasinin ve kardeşliğin Kabe’si Moritanya’nın, Çorum konsolosluğunu kapatma seçeneğini hiç çekinmeden değerlendireceğini açıklamıştı. Eh, böylelikle bizim sivri dilli, fırlama yazarımız, bir anda, sahip olduğu bütün payeleri yitirmişti.

Gövdesinden daha kısa, Asyatik bacaklarının üzerinde bir sağa bir sola yalpalayarak yürürken sigarasından yükselen dumanlar büküle büküle porfir renginde, kadifeden perdelere sürtünüyordu. Hayatında ilk defa bir yere erken varmaya niyetlendiği için kendine sinkaflı küfürler savuruyor, dakikliğin, Harb-i Umumi sonrası, muzaffer Anglosakson dünya tarafından, en boktan ahval ve şerait içinde dahi serinkanlı ve umursamaz Türk çocuklarına dayatılmış, şeytani bir adet olduğu savını bir daha asla terk etmeyeceğine dair yeminler ediyordu.

Topukları üstünde dönerek komodinin yanındaki eşya yığıntısına doğru yöneldi. Bilgisayar çantasından toz bağlamış dizüstü bilgisayarını çıkardı, dudaklarının arasından çenesine doğru sarkan sigaranın ucu çıtırdayarak yanarken dalgalanan dumanlar, gözlerini sulandırıyordu. Masanın üzerine itinayla yerleştirdiği bilgisayarı açtı. Otelin internet bağlantısına bağlandıktan sonra modem ayarlarında yaptığı birkaç düzenlemeyle internetin güvensiz ve takip edilebilir koridorlarından çıktı, gölgeli bir dijital patikaya saptı ve ıssız ve tekinsiz OGAS’a bağlandı.

Sovyetler Birliği devrinde internete alternatif olması için geliştirilen bir ağ projesi olan OGAS’a yönelik yapılan çalışmalar, devlet tarafından 1970 yılında sonlandırılmıştı. Ancak sonrasında Tobolsk’ta yaşayan bir hidronükleer profesörü, nomenklatura mensubu bazı insanlarla gizliden gizliye kapitalist ve Batı merkezci internete karşılık güvenli bir saha oluşturma amacıyla OGAS’ı tamamlamış ve işlevli kılmıştı. OGAS’a bağlanmak için gerekli manuel, idare kurulu tarafından özenle seçilmiş kişilere Moskova metrosunun çapraşık duraklarında gece yarısından sonra bir inisiyasyon töreni havasıyla teslim edilirdi.

Onu bekledikleri sohbet odasına giriş yaptı. Sigarasının külü gömleğine dökülmüştü, fark etmedi.

nathan:
Hey, orada kimse var mı?”

Sigarasından bir nefes daha çekerek söndürdü.

Gözlerini ovuşturarak monitörün karşısında çaresizce bir süre bekledi.

nathan:
Bugün Tammuz’un on yedinci günü. Burada olmanız gerekiyordu.”

Parmaklarını umutsuzlukla yüzünde gezdirdi.

Hepsi, herkes, bekleyişlerine alçakça ihanet etmişti.

Belki de ölmüşlerdi, kim bilir?

Ama hepsi birden mi?

yusuf_kartafilus:
Şalom alehem, nathan! Bekçi, seni gurur ve özlemle selamlıyor. Mesih’i bekleyenlerden yalnızca ikimiz kaldık artık. Nicelik bir aldanmacadır. Her gece güneşin doğacağına nasıl iman ediyorsak, onun geleceğine de öyle iman ediyoruz. Hakikat bundan ibarettir. Asperamos a ti…”

nathan:
Asperamos a ti. Görüşmek dileğiyle, yusuf_kartafilos.”

yusuf_kartafilus:
Özgür ve aydınlık günler dilerim.”

Yutağına ağır bir hüzün, külçeleşmiş bir kara duygululuk çöreklenmişti. Onu bekleyen yalnızca iki kişi kalmışlardı demek… Derin derin göğüs geçirdi. Kullanılmaktan derisi eprimiş, lime lime olmuş, fakat çevresindeki insanlara pek kıymetli bir vintage parça, diyerek övünçle gösterdiği, üzerine kakılmış pirinçten L ve V harfleri iyiden iyiye kararmış çantasından, yaprakları sararmış bir kitap çıkardı. The Life and the Times of Sabbatai Zevi the Messiah, diye okudu içinden, neredeyse on yıldır her gün, hiç aksatmadan yaptığı gibi.

Hazreti Mesih’in adına ilk defa, tüysüz, civelek, lise talebesi bir oğlanken, Eskişehir’in en eski kitapçısı olan ve yetmişlerin sonunda, memleketteki diğer her şey gibi ithal olan lokal Soğuk Savaş devrinde kapanan, şimdilerde yerinde salaş bir kebapçı bulunan, fakat bu noktada yazar, bu lokantada yapılan pideli köftenin nefis olduğunu belirtme ihtiyacı duyuyor, Yakup Biraderler Kitabevi’nde, buram buram küf ve kağıt kokulu, loş ve ürpertici, tarih hakkındaki eserler seksiyonunda tesadüf etmişti.

Okumayı söktüğünden beri, kullanılmayan, ağır yüklüklerden, toz içinde, rutubetten yüzeyi aşınmış, eski sandıklardan bulup tükenmez bir açlıkla, defalarca hatmettiği, okumaması gereken nice kitap; çocuk benliğini ayartarak ayaltı aleminden fezanın akıl almaz, ilahi sonsuzluğuna sürüklemişti. Biraz daha büyüdüğünde ise rahmetli babasının mütevazı kütüphanesi bu cinnete benzer açlığını doyurmaya yetmemeye başlamış, o da, çarnaçar, Yakup Biraderler Kitabevi’ne dadanmıştı. Dükkanın sahibi olan Nedim Bey, onunla yazarlar üzerine uzun uzadıya sohbet eder, körpe bir hevesle kaleme sarılarak yazdığı hikayelerini dergilere göndermesi için cesaretlendirir, hatta ara sıra, dükkanın arka tarafındaki bir odada saklı tuttuğu en nadide, en değerli kitaplara gömülmesine izin verirdi. O yıllarda şehirde yaşayabilen ve lise öğrencisi olan her Türk gibi, o da bir memurun oğluydu; dolayısıyla nefesini kesip onu büyüleyen bu efsunlu kitapların bir sayfasını bile satın almaya yetecek parası, hiçbir zaman olmamıştı. Fakat Nedim Bey, onun, kitapların yalnızca kapaklarına baktığında dahi hülyalara sürüklendiğini fark etmişti; bu yüzden şevkini çoğaltmak adına bu gence elinden geldiğince yardımcı olmak istiyordu.

Nerede bırakmıştık bizim sevimli Maznun’umuzu? Ah, evet, tarih kitaplarının dizildiği rafların önünde, heyecanla kitapları inceliyordu, tam bu sırada, Sabbatai Tsevi et les traditions sabbatéens adlı bir kitap çarpmıştı gözüne. Ömrü hayatında, Frenkçe derslerinde dahi bu kelimelere benzer şeyler işitmemiş olan meraklı kahramanımız, Presses Universitaires de France tarafından neşredilmiş bu eseri hemen kapıp sayfalarını karıştırmaya başladığında, yazar İzak Toledano’nun, kitabın ilk sayfasında bulunan biyografisinde bir Türk olarak zikredildiğini gördüğü vakit, büyük bir şaşkınlığa kapılmıştı. Bu isim, ne bir Türk’ün ismine, ne de Hollywood filmlerindeki fedoralı, tıraşlı Amerikalıların, alkole ispirto gibi, pis bir viskiyle başlaması da, aslında Şark’a bir hayli yabancı olduğunun göstergesi midir acaba, isimlerine benziyordu. Tarih kitaplarında bazen rastladığı, ama Lozan’la beraber muazzez topraklarımızdan bir anda silinip gittiklerine safça kandığı, ekalliyetten artakalan birkaç kişiden biriydi herhalde, Ahmetlerin ve Mehmetlerin diyarında.

Esasen gazeteci olan İzak Toledano, 1977 yılında, Halaskargazi Caddesi’nde bir cinayete kurban gidene dek, bir çırpıda okuduğu kitabın üzerine fazlasıyla düşünmemişti. Bu hadise, Maznun’un, Türkiye’nin hala, bizim sevgili kurucu babalarımızın arzu ettiği derecede Türkleşemediğinin bilincine varmasına yardımcı olmuş, eşiyle dostuyla ettiği sohbetlerde bir Yahudi öldü diye, hepimiz Yahudi olacak değiliz canım, demesine rağmen, içten içe, mazimizin ışıltılı, Türkçenin yanı sıra Rumca, Ladino yahut Kıpti lisanında tekellüm eden tuhaf fısıltıların yankılandığı dehlizlerinde kaybolmasıyla sonuçlanmıştı.

Eh, bütün bunları şimdilik bir kenara bırakalım, çünkü kahramanımız, başını elinde sımsıkı tuttuğu kitaptan kaldırarak, odasını ilk defa, hem de büyük bir ciddiyetle incelemeye başladı. Resepsiyonistin söylediği gibi, otelde hakikaten nice şey değişmişti, odasının da hiçbir ademoğlunun karşı koyamayacağı, insanın yüreğini ihtirasla tutuşturan bir manzarası vardı üstelik; şehrin dışında bulunan asri mezarlığa bakıyordu penceresi. Yalnız bir konuk için epey büyük, bir çift için ise muhtemelen dar gelecek olan belle chambre au troisième, beklediği asgari konforu sağlayacakmış gibi görünüyordu.

“Eh, aman be… Edindiğin itiyada bak… Fevkalade Garbi, Masnoun Effendi… İhtiyarladıkça pimpirikli karılara dönüyorsun. Burada yalnızca geceleyeceksin, sonra da evine döneceksin işte.” Okur, şimdiden bu vaziyete alışsın diye söylüyoruz, Maznun Bey, sıklıkla kendi kendine konuşurdu; bu duruma bahane olarak da küre-i arzda, zihninde dolanıp duran pak u dırahşan elfazını idrak edebilecek denli kıvrak zekalı bir başka ademin bulunmuyor oluşu iddiasını öne sürerdi.

“Allah’ım! Ne yapmalı, ne yapmalı? Altıncı Lenin, ne doğru söylemiş! Doğuştan bir asalak olduğum için, iyi ki yirminci yüzyılda doğmuşum, iyi ki bu çağda yaşamışım… Aksi takdirde bir mavi kanlı olmadığım sürece bütün devirlerde geberir giderdim. Şimdi de açlıktan kakırdaya kakırdaya, uyuz bir it gibi ölmemek adına ne yapmalı? Yapmam gereken şey, yıllardan beri el sürmediğim romanıma devam etmek mi yoksa? Bir yol gösterin bana, ey Elohim, God ya da Bay Ülgen!”

İşte, bizim yerli ve milli ve dahi müzmin bekar Fitzgerald’ımız bu meşkuk düşüncelere gömülmüş bir haldeyken, eski bir gazeteden özensizce yırtılmış bir kupür, elinde tuttuğu kitabın sayfaları arasından kayarak havada süzüle süzüle halının üzerine düştüğünde, vücudu yatağa doğru öylece devriliverdi. Efendim, müsaade buyurunuz, yorgun ve bezgin, hem fevkalade bungun yazarımız, bir süreliğine istirahat etsin. İstirahat etsin ve otuz yıldır gördüğü o dehşetli rüyaya dalsın.

2 Beğeni

Az evvel bendeniz, elimden geldiğince tasvir etmeye çalıştım, sizler de lütfedip şahitlik ettiniz, efendim, aniden, ölü gibi, üstelik quelle décadance, esvabıyla filan, soyunup dökünmeden yatağa yığılmış olan Maznun Hörgüç, nihayet bu, nasıl derler, bastardize uykudan uyandığı vakit, elinden kayarak döşemeye düşmüş kitabı ve yüzü soyula soyula parçalanmış bir bloknot defteri kapıp odanın köşesindeki tozlu çalışma masasına kararlılıkla gömüldüğünde, kısa kollu, memur işi gömleğinin göğüs cebinden, markası pırıltılı harflerle gövdesine kazınmış bir kurşun kalem çıkardı, yok, hayır, bakkam ağacından, platinden, bilmem ne beladan, bilmem kaç bin paraya satılan, hatta bazıları asalet sanını haiz (misalen kont… Alaman kabileleri arasında “Graf” tesmiye olunur… bizde, yaniya Devlet-i Aliyye’de ise kont, baronet, arşidük, ilh… cümlesi, paşalık unvanında mündemiçtir…) kalemlerden değildi bu, adi, belki o yüreklere dehşet veren Atmeydanı’ndaki Vakvak Ağacı’nın kana doymuş, eciş bücüş, habis dallarından yontulmuş bir kalem, adeta esafilden, eski püskü bir kalemcikti… Tertipten uzak bir insan olan kıymettar naşirimiz, üstünde pırıldayan L ve V harfleriyle böbürlenmekte pekala haklı olduğu çantasına, eline geçen herzeleri daima tıkıştırırdı, mahut seyahati esnasında yana yakıla kalem aranmaktayken Proust’un duygulu, af buyurun, romantik zırıltılarla dolu kitabının (“Uzun zaman, geceleri erken yattım.” tümcesi ile başlayan bu romanı, bedhu ve melun ve dahi şerir ve vallahi dahi taife-i afaritiyyeden ol Maznun Bey kim senelerce, lise çağlarında Frenkçesinden okuduğunu iddia etmiş, kitabın bahsi açıldığı vakit, “Kesinlikle okumalısınız, azizim… Proust deryadır… Hehheh…” nevinden lakırdı ile sohbete dahil olmaya çalışarak civarda bulunan hanımefendilere arsızca işmar etmiş, fakat yaş ilerleyip Bay Hörgüç’ün makinesi körelmeye yüz tutunca, Eros diyarından bin tövbe ile el etek çekerek kendini tamamen kıraate hasreden kahramanımızın, arzın gördüğü birkaç Türk romancısından biri olan Yahya Kadir Bey’in Swannların Semtinden, zannederim ki, mevzubahis eserin Du côté du chez Swann olduğu, sevgili kari, ayan olmuştur, nam tercemesini, harıl harıl Aslıhan Pasajı’nda aradığı, bütün çabalarına rağmen, maalesef bulamadığı vakidir, nihayet, çantada bulunan ve dahi mahut kalemin keşfine vesile olan bu roman, şöhretli bir yayınevinin Grande Rue de Péra’da bulunan şubesinden, belki bir on yıl, gavurca “a decade”, evvel satın alınmıştır.) ilk sayfasında bulmuştu bu kalemi.

Bar tezgahlarında beş paralık karıların numaralarının aceleyle not alınması eyleminin ihdas edilişi esnasında, ondan önce de, sabahları gazetenin yedinci katında bulunan sıcacık odada, kim bilir sıkıntıdan neler yazarken (Sahi, neler yazılmış olabilir bu kalemle? Lütfedip dikkat buyurursanız, canım efendim, fakir, kahramanımızı daha yakından tanımanız adına birkaç misal sunmak arzusu ile mali idi, fakat bu kalemle en az yedi bin kere Maznun (narsisizminin vüsatını, vallahi idrak edemezsiniz) yazıldığının bilgisine vakıf olduğundan, sözü burada kesmek gerekir) kullanılmaktan ufalmış kurşun kalem, şimdi kıçı diş izleriyle dolu, rezil bir haldeydi. Özensizce açılmış ucundaki odun, grafitin ardında bıraktığı pis, buharsı renge bulanarak kararmış, bu renge karışmıştı. Talaşların ölümü hatırlatan kokusu, kalem tutulduğu vakit parmaklara bulaşıyordu. Hoş, parmaklarının arasında, kağıdın üzerinde canhıraş kıvranan cisim, bir ağaç leşi değil miydi? Şimdi, kalemi cılız lambaya, ve eğer ki, sizler de bu satırların yazarı gibi genetik açıdan zayıfsanız, öjeni uyarınca katliniz vacipse, takmak zorunda olduğunuz gözlüğünüzün altında kırpıştırıp durduğunuz fersiz, bön gözlerinize iyice yaklaştırınız, ilk defa, bunca senedir kullanmamıza rağmen, bir kalemi incelemeye başlayalım.

Ağaç orada. Ürkütücü, tabiatın acımasızlığını anımsatacak derecede ürkütücü gölgeler, sabah pusu, ve frengiye boğulmuş dünyanın soluğu tarafından çepeçevre sarılmış şu ağaç. Nedir, peki, o orada, belki bir çam (Bakınız, fırlama kulunuz, emirlerinize her daim hazır ve nazırdır ve dahi Wagner operalarından alıntı yapmaktadır, bu eserlerin, bilhassa müteveffa maystro Hans Knappertsbusch’un kondüktörlüğünden dinlenmesinin, alem-i İslam’ın yegane felahı olduğu iddiasını dahi canı pahasına müdafaa etmektedir)… Bizim için türü, şimdilik, pek de ehemmiyet teşkil etmiyor. Ağaç kesiliyor. Bu nebatatın naaşları, kamyon kasalarına yüklenip fabrikalara taşındığı vakit, kabuklarını hünerli, nasır bağlamış eller soyacak. Hızarların gürültüsü çağlaya çağlaya büyüyor, ormanı dört bir yandan zapt ediyor. Orman köyünün pis, beyaz tebeşiri andıran tavuk pisliğine, inek tersine bulanmış toprak şosesinde koşuşturan çocuklar. Tezek kokulu postunun, boğazlanan hayvanın, ölürken ne yapmakta olduğunu düşündürüyor insana bu tezek kokusu, fakat insana, yani kentliye, altında horuldayan, sırtını bir meşeye vermiş çoban. Çobanın, yüzü kızgın güneş altında usul usul çatırdayan toprağa benzer anası. Bir süre bu çirkin yüze bakaduruyoruz. Bu rezil pitoreskliğe tahammül edemeyerek, iniltiler ve gözyaşları içinde, kıçında Gucci, sırtında Givenchy ile gezinen tanrılarımıza sığınma ihtiyacı duyuyor, magazin bültenlerinden öğrendiğimiz, ışıltılı gavurca isimleri, hızlı hızlı, cezbe halinde, içimizden sayıklamaya başlıyoruz. Oh, Baudelaire olsaydı şimdi, ne derdi size… mon enfant, ma soeur… evet… peki, ben ne diye haykırmak iştiyakı ile maliyim… ey kavm-i Anatolya… ey orospu çocukları… neyse… neyse ki, bu esnada rendelenmiş kütükler, grafitlerle bezenmekte. İşte, az evvel gördüğünüz o kütükler, elinizde tiksintiyle tutmakta olduğunuz, mucizevi kurşun kalemdir.

Nihayet, kristalize karbondan ve ağaç leşinden mamul bu berbat nesne, insanın doğaya tecavüzünden ölü doğmuş bu piç, sefilane yüklendiği bütün dramı kusmak adına defterin lekeli yaprağına iştahla yöneldi, yöneldi, yöneldi… Maznun Hörgüç’in incecik, biçimsiz parmaklarıyla bütünleşti, mezc oldu, ve ruhunda titreşip duran o biricik sırrı, faş etmeye başladı.

2 Beğeni

Bir zamanlar Anatolya Respublikası’nda bir kuşak vardı, ki memlekette gelenektir, değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez, tıpkı tez canlı ataları gibi… şey… bir şaklaban, bir soytarı, bir jester… nisvan-ı Anatolya’nın kalbini çalan, onların, balıksı, ıslak ve soğuk vulvalarına sokulan, başına kargış yağası, ruhunu ilenç parçalayası o yer cücesi… o late nighter… o Serge Gainsbourg en turc… ne güzel söylemişti zamanın behrinde… havanın güzelliğine, evet, havanın güzelliğine, kadınların, ne demeli, eh, evet, baş döndürücü ilgisine, ve bombililerinin damarlarına pompalanan sıcacık kana aldanarak, komünist yazıldılar.

Bu hadisenin siyasi, iktisadi ve dahi içtimai, teferruatlı analizleri, bilmem hangi üniversitenin yayınevi tarafından bilmem kaç yıl boyunca yayımlanan dergilere, Allah aşkına, bir defa olsun okunmadığından kati surette yıpranmamış gazete parçalarına, kitapçılarda hiçbir zaman kimsenin uğramadığı raflara gizlenen, cildi toz bağlamış kitaplara sıkışıp kalmış sayfalar dolusu zırvada, herkesin birbirine bağırıp çağırdığı, saatler boyunca süren televizyon programlarında, kel ve iktidarsız, asık suratlı adamlar ve bir hayli çaçaron, ancak ve ancaktır ki götündeki boku tutamayacak denli sikildiği gün rahatlayacak kadınlar tarafından yapılmıştır, ve kulunuz, bu satırları kaleme aldığı anda dahi, yapılagelmektedir, ‘cause it was meant to be like that, buddy-boy.

Hepimizi ayartan o şey, aynı şey değil midir: Davudi sesi, göğsüne dek sakalı, altın suyuna batırılmış sırmalı esvabıyla Vamık Cemal’i, köprüsünden geçilmesi münasip olmayanı değil, şair olanı, padişah eteği öpmekten Londra’lara, hürriyetperverliğe, gencecik Denver’i, Selanik kapılarından, eskiler ne derdi, müthiş bir halecan, sanki bir seyelan-ı lerzişle, sarp kayalıklarda, koyaklarda, tenha oyuntularda, dere yataklarında beliriveren “hayduk”larla dolu, ecinnilerin, yürek söken cadıların hora teptiği, tekinsiz höyüklerin kaim durduğu dağlara, bilinmezliğin derinliklerine, menhus ademe doğru çalımlı adımlarla yürürken apoletlerini bir hışımla sökmeye iten o şey… O el pençe divan gezen, pespaye kılıklarıyla dahi her zaman bir devlet dairesini anıştırmayı başaran memurların çocuklarını, Kamubuyurum Tüz Bölemi destekçisi ebeveynlerinin gölgesinden koştur Allah koştur kurtuldukları anda, gölgesinde doğdukları tanrısal putları, açık konuşma hususunda şimdilik kararlı değilim, dehşetli, gözü dönmüş bir hiddetle yıkma iştiyakına sürükleyen o şey… Ve şimdi, o ne halt yediğinden haberi olmayan cahil, iliklerine kadar budala ikonoklastların… evet, onların hoppa çocuklarını, kusana kadar, döl ve çamur içinde kıvranarak ölene kadar, kokainin bulanık, pırıltılı sularında boğan o şey… Gençlik. Köhnemiş gevezelikler, lafazanlıklar, ayeti andırır nizamlar zihni doyuramadığında insanın yeri geldiğinde Kur’an-ı Kerim’e, yeri geldiğinde Kapital’e, yeri geldiğinde ise burna akıveren bir avuç toza iman etmesine neden olacak olan şey.

Sebebi her ne olursa olsun, bu kuşak, taşradan çıkıp, örtün, evet, ey şehr, diye çığıran milyonlarcasının çaresiz feryadını öğüre öğüre yutan, o meşhur orospunun rahmine, Kostantiniyye-i Mahruse’nin derinliklerine, hepten talihsizleri ise ancak kıyılarına, koşaraktan vardıkları vakit, bunların bir kısmı, Debussy’nin “arabesque”lerinden farklı bir arabesk müzik icra eden Ataman Ganjaby dinlerken, bir kısmı da beş para etmez sazende makulesinden Böcekler’i, The Beetles namıyla maruf o şebelekleri dinlemekteydi, kusursuz, omnipotent yahut kadir-i mutlak, meşrebinizce seçiniz, devlet-i Türkiye-i şahanelerinin saye-i şeriflerinde, geceleri, tenha sahillerde, Tekel fabrikalarında şişelenmiş, ılık, balçık gibi, boktan Türk birası içtiler, ve kucaklarında Gründrisse, mehtabı seyrederek, ve karanlık Havana tavernalarından menkıbeleri ve kolhozları ve dahi Valentina Tereşkova’nın yayvan, terli domuz gibi kokan amcığını düşleyerek otuzbir çektiler.

Sevgili kahramanımız Maznun Hörgüç, kabullense de, kabullenmese de, bu kuşağın bir mensubuydu, hem de bunun reddiyesine girişecek kadar vaziyetin ayırdına varabileceği raddeye ulaşmadan çok önce. O günlerde biri çıkıp da ona gelecekte bir gün, sadece sıçarken yazı çiziktirerek ayda yüz bin bilmem kaç mangır cukkalayan bir köşe yazarı olacağını söyleseydi, muhtemelen, önce hayretten gözleri fal taşı misali açılır, sonra da bizim sefil Hörgüç, katula katula gülmekten kırılırdı. O günlerde çocuklardan, böyle şeyler düşünmeleri yerine, içinde debelendikleri yoksulluktan övünç duymaları beklenirdi. “Gazeteci” kelimesi küfür gibi algılanır, “yazı yazmak”la hayatını kazanmanın, dağlarda kurşuna dizilerek it misali uluya uluya gebertilen anarşistlere mahsus bir davranış olduğuna hükmedilirdi.

İşin aslı, Bay Hörgüç’ün doğduğu, kulaklarına, büyükbabası tarafından, tarik-i müstakim üzere yaşasın diyedir, ve, bunun, fena halde başarısız bir teşebbüs olduğu aşikardır, ezan-ı Muhammedi ve kamet okunduğu, ve bittabi akabinde, merhum pederinin, yine kulaklarına, nereden duyduğu bilinmez o garip ismi ürpertiyle fısıldadığı andan itibaren, o soğuk şubat sabahında, hatta o yıl, o “annus horribilis”, dünyaya gelen Türk balalarının kamusundan farklı olacağı belliydi, dersek, kari nazarında, Bay Hörgüç’ü kendi muhayyilemizde var ettiğimiz için ona iltimas ediyormuş gibi görünmeyiz, diye tüm kalbimizle umuyoruz…

Öğrenim hayatı boyunca başına bela, hayta arkadaşlarının diline ise, af buyurun, taşak malzemesi olacak o ucube isim, o yer tanrıca yutulası Maznun adı, babası tarafından bulunmuştu. Babası, ömrü boyunca devlet-i Türkiye-i şahanelerine kulluk etmişti, sonraları bu kulluk, memur sanı ile yumuşatılır olmuşsa da, basbayağı kulluktu işte her şeyiyle, kara budundan kapkara bir taşralı olarak haddini bilmiş, hiçbir zaman lütfedilenden fazlasını arzu etmemişti. Bir memur olduğundan muhayyilesi de, cüreti de bir hayli sınırlıydı ve oğlunun da kendisi gibi bir memur olmasını istiyordu, fakat, belki daire şefi, belki de şube müdürü olmasını dileyecek kadar ihtirası vardı yine de, her şeye rağmen.

İşten, gövdesine sahici bir uzuv misali yapışmış çantası kucağında, yorgun argın gelip zamanın hırpaladığı, acınası berjer koltuğa soyunup dökünmeden serildiği zaman, önce bir müddet soluklanır, sonra, harıl harıl ödev yapıyormuş gibi görünen, fakat esasında defterinin arasında sakladığı, meşhur Raşidiye Camii’nin önünde her çarşamba günü tezgah açan bir işportacıdan, uğursuz bir kaldırım itinden bütün haftalığı uğruna satın aldığı fotoğrafta işveyle poz vermiş, icra-i sanat ile meşgul olduğu apaçık, teleme peyniri gibi akça pakça, anadan üryan bir hanımın orasına burasına arsızca bakan gözünün nuru, fırlama oğluna, ah, ne yazık, habersizce döner, “Bana iyice kulak ver, canım evladım,” derdi, derin derin iç geçirerek. “Hep böyle çabalayasın, çabalayasın ki, seni doğuran, doyuran, yaşatan vatanına ve milletine layık olasın… İyi bir adam olasın.”

“İsveçli mi olsa gerektir, Norveçli mi, hmm, bre ne muammadır… Fakat şekerim, bu İskandinav karıları vallahi ve tallahi Cenab-ı Allah’ın prezansına da, egzistansına da en büyük delalettir yahu… Haramın böylesine de uçkur çözülmez mi?” diye mırıldanırdı kendi kendine, babası güzel güzel konuşur, Dedem Korkut’ça nasihat verirken, hain ve habis başını emme basma tulumba gibi aşağı yukarı sallayan, henüz on kış ya görmüş, ya görmemiş, bizim melun-u melain, piç kurusu Maznun…

Bazen, tahammül mülkü yıkılıp çileden çıkarıldığında, haşarı öğrencilerinin köseleyi andırır, kavruk, biçimsiz suratlarına birkaç sille patlatıyor olsa dahi Aziz Bey, kesinlikle hilkaten zalim biri değildi. Şefkatli, güler yüzlü, bürokrasi hınçla, heyula gibi, sanki Salur’un biçtiği ejderha gibi, iman tahtasına çökecek olmasa, neredeyse hakça paylaşımı müdafaa edecek bir karaktere sahipti, eh, artık az çok tahmin edebiliyorsunuzdur, pek kıymettar puşt başkahramanımızın ağzından dinliyor olsaydınız bu pasajı, o tertemiz, onurlu adam için, budala der, geçerdi…

Neyse, efendim, biz, o mürtekib-i kebirenin, o katmerli fasıkın, boğazına değin “deccaliyet”e batmadan önce ne namuslu bir ailede büyüdüğünü tasvire devam edelim, lütuf buyururlarsa, vesselam…

Evet, ne diyorduk, Aziz Bey, fevkalade şahsiyet sahibi, kanaatkar, haşa minel huzur, adeta evliyaullahtan bir adamcağızdı… Hayattaki tek dileği, vatanın, iştihası suret-i katiyede doymak bilmez sunağına hayırlı evlatlar bağışladıktan sonra mütekait olmak, korkunç Anadolu çölünden, Oğuz’un her daim yazgısını mühürleyen bozkırdan güneye, şirin bir sahil kasabasına terk-i diyar eylemek, en nihayetinde yatuk olmak, bütün kaygılardan, ürkülerden azade, edindiği bir parça toprağı ekip biçerek, tabiatla hemhal, yaşayıp gitmekti.

Az çok mürekkep yalamış, Bay Ülgen ruhunu bin türlü ifrit ve hortlaktan ve… börü… şş… kurttan… esirgesin, Hazreti Batur Kağan soyundan gelen her Anatolyalının yüreğini kemiren bu sancılı gayeye, ne yaparsa yapsın, hiçbir zaman ulaşamayacağını kesinkes idrak ettiğinde, çocuklarından birinin olsun, istikbali parlak, itibara şayan bir yaşantıya atılması için var gücüyle didinmeye başladı (Ol meyanda malumatımız şudur ki, Maznun Hörgüç’ün sevimli biraderi Müzahir, ağabeyinin şeytani hırslarından, kafirce, hatta paganca, bilirsiniz, Orta Asya’dan sel gibi dört bir yana hücum etmezden mukaddem, daima kamusal paganik idealimiz olmuştu bu, dünyayı sarsma, yerküreyi adımlarıyla titretme ihtirasından uzak bir hayat yaşadı, Şark beldelerimizden birinde mukaddes doktorluk vazifesini ifa etmekteyken, otuzuncu yaşına bile basmamıştı, bir gün, isot boca edilmiş iki buçuk porsiyon kebabı afiyetle mideye indirdi, biçare, basurunun onulmaz bir hal alması suretiyle lokantanın kenefinde, iç paralayan çığlıklar eşliğinde can verdi…).

Babasının Müzahir için düşledikleri, erkenden sona erdiyse de, bütünüyle gerçekleşmişti, fakat kendisi üzerine kurulan hayallerin hepsi boşa çıkmıştı, değil mi ki, ismiyle dahi biricik olan kahramanımız, eşi benzeri görülmemiş bir personaj olarak, ancak ona biçilmek istenen hiçbir esvabın içine sığmamakla, bütün telkinlere karşı durmakla var olabilirdi, sıvaları dökülmüş, köhne, ufarak bir evle, efendim, ayaklarını yerden kessin yeter bir otomobille, Akçay’da veya bilmem hangi iğrenç mezbelede, rutubet kokan bir yazlıkla, iç bunaltıcı balkonlardan memleketimizin acaib-i alemden birer vesika sokaklarını seyrede seyrede sarhoş geçirilecek bir ihtiyarlık devriyle, horultulu bir uykuda birdenbire çöküveren bayağı bir ölümle değil…

Bizim Masnoun Effendi the Ruthless’ın hatırında, maalesef, mübarek annesine dair pek bir anı bulunmamaktaydı, hoş, artık iyiden iyiye tanımaya başladığınız, bu sapına kadar heteroseksist hıyar, hayatından geçen her kadını, zihninde sadece iki çalakalem kadın eskizi halinde bulundururdu ya, “theotokos”, Tanrı’nın anası, veya “Maria Magdalena”, eh, günaha girmeyelim şimdi kendisine de afili bir tanım bularak, kutsal yengemizdir nihayetinde, orasına burasına Ruhullah üflenmiştir, hafazanallah… Her neyse, onunla alakalı aklındaki yegane şey, dışarıdan eve bir yıkıntı, kirli bir kasırga enkazı halinde girdiğinde, babası henüz evde yokken ders çalışıyormuş gibi görünmek yerine resimli bilmem ne dergileriyle salonun çeşitli köşelerine tünediğinde, sümüklü, pis burnunu, Klineks-i Türki Selpak’la temizlemeyip örme kazağının yenine sildiğinde, dağılmış saç, hiddetten kızarmış bir suratla kendisine “Maznun, canıma yettin artık! Baban eve gelince görürsün…” nevinden ürkütücü kükremeleri, ve buna mukabil, babası eve geldiği vakit, hiçbir şey görmemesiydi.

Ol bağ-ı İrem’de serpilip semiren bu domuz, oldum olası Narsiziyun tariki uyarınca yaşamışsa da, ravii meçhul, amma rivayet odur ki, esatir-i evvelde, Yunan diyarında, kafirleri tevhit üzere, sırat-ı müstakim üzere yaşamaya davetle vazifelendirilmiş, iman ehlinden ve dahi Cenab-ı Kibriya’nın makamına yaklaşabilen salihlerden olan Şeyh Narsizi Hazretleri, kendine meftun olmayanın şirk koştuğunu buyururmuş, gençliğinde isminden hiç mi hiç memnun değildi, etrafındakilere Maznun adının cengaver bir Sasani şahından geldiği palavrasını savuruyorduysa da, kendi tahmini, o dönemde memuriyette taltif imtihanına hazırlanmakta olan muhterem pederinin, hukukun asli mefhumlarına çalışırken maznun kelimesine tesadüf ettiğiydi. Fakat, işte, o “muhayyel” Aziz Bey, hakikatte eve alınacak bir somun ekmeğin bile kara kara hesabına düşen Aziz Bey değil, muhayyel Aziz Bey, takdir edersiniz ki, kahramanımız naşirdir, hayal gücü de dizginlenemez, gözü dönmüş bir aygır gibidir, sanki ol aygırın ism-i şerifi Cihan’dır, tepine tepine oklokrasiye direnir, bir lahzada sırtından atar onun mücessem halini… Neyse, Sayın Hörgüç’ün arkadaşlarının, çevresinin bildiği kadarıyla o muhayyel Aziz Bey, Akkoyunlu Hanedanı’na mensup, taht iddiası bulunmayan küçük prenslerden birinin soyundan gelmekteydi, Türk budununun ilk içtimaiyatçısı olarak kolaylıkla nitelendirebileceğimiz bu kıvrak zekalı prens, Hazreti Fatih, Uzun Hasan’ın ordularını Otlukbeli’nde bozguna uğrattığı vakit, “Koyundan bize hayır gelmedi… Abdülkerim’den hiçbir Türk’e hayır gelmez… Bre varın, ‘buğra’ya dönelim!” diyerek, Hörgüçoğulları namını alıp Anadolu’nun dört bir yanını mesken tutan sülaleyi kurmuştu. Ortodoksinin her türlüsüne karşı olan open-minded ve muhayyel Aziz Bey, Akkoyunlular, Safeviler ve dolayısıyla ezelden beridir Türkmen yatağı olan İran korelasyonu doğrultusunda, Sasani tarihinin vukufuna ermiş, maatteessüf devletine tedrisat sahasında daha büyük hizmetler verebileceğinin farkına varmışsa da, bu ilmi tetkiklerinin hatırasını, yiğitliği de Maznun Şah’ı andırsın diyesiymiş, kan ve çelik ve ateş hakkıyla Hörgüçoğulları veliahdı, gözünün nuru, ciğerparesi evladında yaşatmaya karar vermişti. Kahramanımız, ismini üstüne bina ettiği bu hikayenin, Semitik ünsüzlerle, mim, zel ve nunla örülü bir kelimenin niçin bir Sasani şahına ad olarak verileceği sorusunu biraz daha büyüdüğünde kendisine sual etmiş, çökeceğini anlayarak esefle hassiktir çekmişse de olan olmuştu.

On sekiz yaşına gelene dek yaşadığı en heyecanlı tecrübe, en netameli sergüzeşt, Yakup Biraderler Kitabevi’nin tozlu, yumuşak loşluğunda Hazreti Mesih üzerine neşrolunmuş o esrarlı kitaba tesadüf edişi olan Maznun, on sekiz yaşındayken, adı Cemal miydi, Kemal miydi, neydi, iki paralık bir şairin, af buyurun, müteşairin, şairliğe teşebbüs eden, hatta şairliğe hayasızca kerkinen bir zırtapozun, küçücük beldede hikayelerini rivayet ettiği hanımefendilerin hepsine en azından yüzer kere tesadüf ettiğini rezil bir Türkçeyle belirttiği, Porsuk nehrinin geçtiği kadınlar, show me those juicy pus… tövbe tövbe… her neyse… işte, bu şekilde süregiden dizelerini, pardonnez-moi, herzelerini kendisinden ilhamla yazdığı o kasvetli Anadolu şehrine veda ederek, hikayatımızın mukaddimesinden beridir, mukaddime yerine prolog yazılmasındaki maksat, hergelelikten gayrı bir şey değildir, hiç durmadan size tasvir etmeye, çarnaçar, çalıştığım o namlı orospunun, Kostantiniyye-i Mahruse’nin, şefkatli ve ölümcül kollarına atıldı hevesle…

Bizimkisi neşeyle Boğazlı Üniversitesi’nde, bir sürü cıbırın arasında sciences politiques… ne diyorlar… siyaset bilimi tahsiline başladığında, zavallı Aziz Bey de o pis Anadolu şehrinde kendisine sual edilen “Bölümü ne? Siyaset mi okuyor? Vah, vah, sizin oğlan gomanist mi olacak şimdi ileride?” nevinden soruları “Yok, efendi, ne münasebet… Kaymakam, vali olacak…” kabilinden cevaplar vererek savuşturuyor, bir yandan da, kutsal milli eğitim sistemi elinde zımpara, yıllarca orasını burasını yontarak ehlileştirmeye çalıştığı bu iflah olmaz zaniyi, bürokrasinin göbeğine, memurların piri olan ser verir sır vermez Server Dede’nin şerefli tarikine mıh gibi çakmayı başarıp durulmasını diliyordu aslında.

Aziz Bey’in şakaklarındaki gözenekler yarıldı, bu gözeneklerden pıtrak gibi ak teller fışkırdı, küçük Müzahir, ol zebaniye benzer canavarın diliyle saçtığı zehrin tehdidinden kurtuldu, ahlaklı, terbiyeli bir evlat olma yolunda ilerledi, hakkı ödenmez mübarek anaları, Maznun gitse dahi Müzahir’e gürlemeye devam etti… Bundan gayrı Hörgüç ailesinin mahremini kurcalamayalım, rahat bırakalım, lüzumu yoktur, ey, utanmaz okur, sana sesleniyorum, peşimden gel…

Başlangıçta Maznun, Boğazlı Üniversitesi’nin, taşralı bir bibliyofili dehşete sürükleyecek derecede büyük, vüsatı akla hayale sığmaz kütüphanesinde ona buluğ çağı boyunca musallat olmuş hayaletin, Sabetay’ın izini sürmeye çalışmışsa da, en başta, o eşi benzeri olmayan, sanat gurusu televizyon figürümüzden alıntılar yaparak zikrettiğim gibi, havanın güzelliğine, kadınların, bir kez daha, ne demeli, eh, evet, baş döndürücü ilgisine, ve Ziba Sokağı hamallarınınkine benzer, Langa hıyarından beter, külhani çomağından hallice bombilisinin sanki boğulmaktan morarmış kellesine hücum eden kana aldandı, gemi iyiden iyiye azıya aldı… Kucağında Mehmet Hakimler, Mahya Melaller, sonraları lokal Jacques Prevert’imiz… veya Smirnili mukallidi midir bu Frenk ayyaşın… Bleda Hülagüler, bir yerden sonra Baudelaire, Valery, o lanetli civelek, Rimbaud, her sabah sarsıla sarsıla Marmara’nın dalgalarını yaran Küçüksu vapurunun çürümüş korkuluklarına yaslanarak, şiir yazmaya başladı.

Burada bir lahza soluklanalım, ve meraklı okur için, 1989 yılında Halkalı çöplüğünde gerçekleşen ve kimsenin ölümüne yahut yaralanıp berelenmesine neden olmayan, yalnızca çöplerin arasında eşelenmekte olan birkaç zavallı martının ödünü koparan o meşum patlamada, bin parçaya ayrılıp çoktan toprak tarafından açlıkla öğütülmüş, yitip gitmiş bir defterden, kulunuz anlatıcının eşsiz hafızasının dahi güçlükle kurtarmayı ancak başarabildiği, ana haber bülteni seyircisi dostlarımız için “hip” bir tabir kullanalım, “Boğaz’ın serin sularında” parçalanarak devrilmiş hangi mavnadan, dalgaların gaddarca hırpaladığı hangi sandal enkazından doğan kara duygululukla yazılmıştır, hangi yiğit kaşifin öyküsü okunurken, örselenmiş kağıda sicim gibi gözyaşları boşanmıştır da ilham alınmıştır, “muse” olmuştur, bilinmez, ince, sıkıntılı harflerle kaleme alınmış bir şiiri paylaşalım:

PADRAO

28 Nisan 1974

meçhul bir tekne enkazına,

Cenubi bir yara
düşsün kara böğrüne gecenin
saçlarımız
marşların ucunda sancırken
küfrü kuşanarak rabbe karşı
tur dağı’nda vahiy bekledik
bütün ahitler
bizim ruhlarımızla mühürlendi
ama yetmedi hiçbiri dindirmeye
aç haykırışlarla uçan
kadınları ve ölümleri.

Hadım hukuk, esmer bıçak, yoksul toprak
vah ki enayim kapısı
çöktü aşktan
biz de acıdan solan yerlerimizle hep
esirgeyen ve bağışlayan
tamar’a sığındık.

Atlas’ı geçerken tenimizde ıslandı naralar
gergin leylaklar çatlarken akan inilti
yanık yüzümüzdeki şark çıbanı
bundan.

Hırçın ağzımızda afrika
avuçlarımıza yayılan bir tutam çelik
ademdik, ant içtik ve aldandık
zar attık, kasıklarımızı yele dayadık
Göğsümüze gömülmüş taştan
bir padrao.

M.H.

Maznun Hörgüç, geçmişinden sık sık hicap duyar, ve geçmişte yarattığı asarı bu cinnet ile mali saatlerde, kahramanımız, “Gogolyen bir itiyat” olarak adlandırırdı bu vaziyeti, anında imha ederdi, birkaç sene boyunca her gün, sessizce, ezberden okuyarak kendisiyle övünç duymasına, kendisini, define höyüğünün üstüne tüneyip tozlu rom şişesinden ağız dolusu bir yudum alan bir korsan, sanki Uzun John Silver gibi hissetmesine neden olan bu şiirin de bulunduğu zavallı defterin, uzak bir semtte bulunan bir sokak lambasının dibine fırlatılışı da bu şekilde gerçekleşmişti. Küçüksu’ya doğru, adeta böğüre böğüre ilerleyen vapura sırt çevirerek Gümüşsuyu’na, Teşvikiye’ye, Bağdat Caddesi’ne, taşralı cüreti ve tamahıyla dadanması da bu devirlere rastladı.

Yularını koparıp bozkırdan metropole dörtnala gelen, Yecüc Mecüc kavminden Çingiz çerisi misali muhitatı, ol şehr-i fuhşiyyatı talan eden, Oğuz Kağan soyundan gelme, o kutlu kişinin kurt çalımlı belinden olma Maznun’un hayatını derinden etkileyecek bir olay, bu sıralarda meydana geldi.

Devlet-i Türkiye-i şahaneleri, yarım asırlık cemahiriye ve dahi demokrasi serüveninde, Ulu Önder’in ısrarla işaret ettiği, hakaik-i namütenahiyeden bellediği muasır medeniyetler seviyesini öylesine geçmişti ki, politikacılar “Biraz da göğsümüzde süngü, sırtımızda jandarma postalı dursun canım, demokrasinin gereğidir, ne olacak yani, hiç…” şiarıyla kavilleşerek idare-i umumiye-i vilayat ve dahi memaliki, kuduran cehennemlerin ölmez nigehbanı ordu-yı hümayunumuz efendimize teberru eyledi.

Eylülizmin hüküm sürdüğü o günlerde her şey öylesine müthiş bir süratle gelişiyor ve değişiyordu ki, Maznun Hörgüç’ün ilk gençlik yılları boyunca tüm varlığını, ruhunu adayarak sıkı sıkıya bağlandığı davası, yani ki, dünyadaki bütün amelelerin ittihadını öğütleyen iştirakiyun, o kanını fokur fokur kaynatan, dizlerini heyecanla titreten ideal, olanca manasını birdenbire kaybetmişti. Sergey Neçayev adlı iblisin devrimcinin ödevlerine dair kaleme aldığı maddeleri amentü belleyen, boğuk bir sesle konuşup durmadan somurtarak, aç billaç bol bol zift gibi kahve ve acı Anadolu tütünü tüketerek Bazarov pozları kesen, terör ve kargaşayla, önlenemez bir şiddetle erklilerin ve muktedirlerin, zorbaların ve despotların, mütegallibelerin ve müstebitlerin topunun debdebeli saraylarını başlarına yıkma, o yıkıntıların arasında mahut namussuzları çıplak elleriyle boğazlama, var olan dünyayı ve nizamı yerle bir etme iştiyakıyla tepeden tırnağa ürperen o delikanlı, esasında bu noktada, Maznun Hörgüç’ün hiçbir zaman hiçbir oluşuma dahil olmadığını, ilaç için, bir protestoya bile katılmadığını, kara kuru, soğan kokulu “bacılar” ve temmuzun soluk kesen sıcağında bile sırtlarında parka, donları şapır şapır akan terden sırılsıklam “tavarişler” gibi Cadde-i Kebir’de bir kez olsun bildiri dağıtmadığını, ruhunun yalnızca Proudhon, Bakunin veya Mahno’nun metinlerini okurken kapıldığı hezeyanlarla çalkalandığını belirtmeyi bir yurttaşlık vazifesi addederim, fakat yine de bu, hayal aleminde de olsa, ateşli delikanlı, muhbir ve hafiyelerin, espiyonaj ve işkencenin, ölüm ve ıstırabın kol gezdiği bu devirde, her şeyden önce, iştirakçilikten de önce, narsisizm ehlinden olduğu için, öfkesini yüreğine gömdü, ve bir zamanlar zihninde ölümsüz ve son tahlilde hakça olan bu kardeşlik ülküsünün yitimiyle, kimsenin doğumunu onunla birlikte doğmadığını, ölümünü de onunla birlikte ölmeyeceğini idrak etti, hülasa yegane mutlak hakikatin, şimdi ve ebediyete değin yalnızlık, yapayalnızlık olduğunu anladı.

Adorno’nun, Benjamin’in, Gramsci’nin munis sularına yelken açan, Musaoğullarının temkinliliğine ve uzlaşmacılığına sığınan, ismini vermenin lüzumu bulunmayan ulusal bir gazetenin gece servisinde çalışmaya başlayan Maznun Hörgüç, bir süre bu durakta, yakalarına beyaz renkli kumaşlar dikerek huzur buldu. Evran Paşa’nın devr-i saltanatı sürüyorduysa da, nicesinin boynuna yağlı urgan geçirilmiş, nicesi karnından kurşunlanmıştı, fakat karnaval sona ermişti, işte, ve nihayetinde, oluk oluk kanla takdis edilen devlet-i Türkiye-i şahaneleri, öz evlatlarının etini yiyerek, iştahla yutarak güç bulmuştu, her on yılda bir yaptığı gibi yine dirilmiş, insan usaresine doymuş köklerinin üstünde dinelmiş, dinelmişti.

İşte, hat bilmez kulunuzun bir kez daha musavvirliğe soyunarak tasvir etmeye giriştiği o günlerden bir gün Maznun Hörgüç, ışıl ışıl dükkanların vitrinlerini seyrederek, camekanlardaki aksine bakıp arada bir saçlarını düzelterek, nisvan-ı Anatolya’ya ve dahi bacıyan-ı Rum’a klark çekerek, kaldırım taşları bile elmas tozuna bulanmış gibi pırıldayan Valikonağı Caddesi’ni adımlamaktaydı. Birkaç yıl önce insanlar cebinde Amerikan doları taşıdığı için kodese tıkılırken şimdilerde vitrinleri yalnızca ecnebi işi kıyafetler, çantalar, Allah bilir daha neler, süslemekteydi. Maznun Hörgüç’ün yüreği, gördüklerine karşı taşkın bir takdir ve imrenme hissiyle doldu. Trençkotlar, Fritz Lang filmlerindeki adamların giydiklerini andırıyordu, şu takım elbiseler, Il Gattopardo’nun setinde Alain Delon’un sırtına geçirilmiş olsaydı, hiç mi hiç sırıtmazdı, ayakkabılar gıcır gıcırdı, kaliteli derilerinin üzerinde ışıklar yüzüyordu. İç geçirerek yürümeye devam etmeye niyetlenmişken, buruşturulup yere fırlatılmış bir Birinci paketi gördü. Baştan aşağı Türk ruhunu taşıyan bu paket, çamura bulanmış, yağmur tarafından hırpalanmış, acımasız topukların altında ezilmişti. Sanki bu yeni çağda, onun artık yeri yokmuş gibiydi. Kahramanımız, o aşağılanmış, horlanmış, gözden düşmüş, zavallı sigara paketini, hayatının sonuna kadar, asla unutmayacaktı.

O an kapıldığı hışımla elini paltosunun cebine daldırdı, ve cebindeki paketin içinden maharetle bir Marlboro sigara çıkardı, sinirden titreyen elleriyle güç bela bir kibrit tutuşturabildi, Birinci paketini derin, kalbini sızlatacak kadar derin, aka aka ruhuna yayılan ve sinen ve derin ve iç paralayan bir hüzünle seyretmekteyken sigarasını yaktı.

2 Beğeni

Türk ruhunun Nişantaşı kaldırımlarında öldürülüşüne şahitlik ettiği o karanlık, o meşum günden birkaç gün sonra, bu esnada, o dönemlerde evlerin hollerini süslemeye hala devam etmekte olan saatli Maarif takvimleri, 1988 senesini göstermekteydi, bir akşam vakti işe giden Maznun Hörgüç, gece servisinde çalışmakta olduğu gazete binasının kapısına kilit vurulduğunu gördü. Boş, inanmaz gözlerle etrafa bakınırken, binanın önündeki bir banka tünemiş, yüzünü çaresizlikle ellerinin arasına almış, parmaklarının arasında tüten sigarayı çoktan unutmuşa benzeyen, vaktiyle gazetenin ve çalışanlarının emniyetinden mesul, safça bir Anadolu genci olan Asım’ın da orada olduğunu fark etti. Asım, birdenbire başını kaldırdı, dolu gözlerle kendisine derin derin baktı. “Ağabey, vallaha ben de bilmiyom kine,” dedi çatallanan bir sesle, genç adam konuşurken cümledeki yüklem iyiden iyiye sönmüş, ufalanmış, sözün kalıntısı ağır ağır havaya karışmıştı. Aldığı bu cevaptan sonra elleri cebinde, ayaklarını sürüyerek ve kara kara düşünerek evine döndüğü zaman, posta kutusunun içinde, altmışlı yıllar boyunca Milli Demokratik Evrim düşüncesinin sıkı taraftarlarından biri olmuş paşazade patronunun kendisine bugüne kadar basın sektöründe sarf ettiği ödenmez emekler adına teşekkür eden, NATO’cu dikta rejiminin korkunç tasallutu altında yazılı basın organı, hem de muhalif bir yazılı basın organı olarak faaliyet göstermenin güçlüklerinden dem vuran mektubuna rastladı. Mektupla beraber zarfın içinde, bu azimli çalışanının derin teessürlerini, bir nebze de olsa, paylaşabilmek için gönderilmiş beş yüz dolarlık bir çek de bulunuyordu. “Yüce Allah, milli burjuvalarımızdan razı olsun…” diyerek zarfı avucunda buruşturdu, çeki huzursuzlukla ceketinin cebine tıktı, acı acı gülümsedi.

Türkiye’nin içine sürüklendiği bu yeni çağ, sanki elinin değdiği her şeyi değiştirmişti. Maznun Hörgüç’ün üzerinde durduğu bu dünya, alışıldık, bildik o dünya değildi artık. Bu yeni çağda belki fiziksel olarak hiçbir değişim gerçekleşmemiş olabilirdi. Apartmanlar, parklar, vapurlar, camiler, devlet daireleri… Hepsi, üç yıl önce nasılsa şimdi de öyleydi; fakat buna rağmen, nedendir bilinmez, çevresindeki her şey, gözlerine köhnemiş, hırpalanmış ve yıkılmaya yüz tutmuş gibi görünüyordu. Durmadan içini kemiren, kaynağı meçhul bu bilinmezlik duygusu, vücudunu zapt eden bu kaybolmuşluk hissi, etrafındaki dünyaya da sirayet etmişti. Sokaklar, kollarında iguana derisinden Michael Kors çantalarla arz-ı endam eden, küt ve biçimsiz parmaklarında pahalı takılar, ışıltılı mücevherler taşıyan, lüks mağazaların, bistroların önüne park ettikleri Mercedes’lerine, BMW’lerine atlayıp son sürat ufukta, umumiyetle Etiler cihetine doğru, gözden kaybolan, ne idüğü belirsiz kişilerle dolmuştu. Ordu-yı hümayunumuz efendimizden Cenab-ı Hak razı olsun ki, hanidir gazetelerde artık kurşunlanmış bedenlerin, havaya uçurulmuş otomobil enkazlarının fotoğrafları yayımlanmıyordu, kahramanımız hangi sayfayı çevirse karşısına kavruk tenli, pos kara bıyıklı, altın zincirli, koltuk altları tabancalarıyla şişkin, düğmeleri göbeklerine dek çözülmüş rengarenk ipek gömleklerinin arasından kapkara kıllar fışkıran, ceketlerinin mendil cebine gül, karanfil filan iliştirmiş, pis pis sırıtan adamlarla karşılaşıyordu; her birinin, istisnasız her birinin kolunda da, boyalı saçları çirkin, sefil bir sarı, koca memeli, değirmi kalçalı, uzun tırnakları geçkin, kan gibi kırmızı, zekadan yoksun gözleri bön bakışlı, dolgun dudakları fırlak gülüşlü, porselen dişli, taşlı çantasında “dost”unun yüce gönlünü ve Tengri bilir başka bilmem nerelerini kaşıya tırmalaya kopardığı Jaguar’ının, Levent’teki katının anahtarlarını gururla taşıyan orospucuklar, maharetle poz kesmekteydi. Memleket gündemini dağlarda kurşunlanarak gebertilen şakiler, bilmem hangi şehirde anarşistler tarafından patlatılan bombalar teşkil etmiyordu artık, herkes, birdenbire, ürkütücü bir deliliğin kollarında teşhir yarışına girişmişti, pıtrak gibi bitiveren “ünlüler”, erkeğin böylesi gelsin de sonra beni sabahlara kadar sinkaf eylesin, diskotekçilerin şahı Nizamettin’i, efendime söyleyeyim, türkücülerin imperator totius Anatoliae’si Tchibo’yu, üstelik şebelek veliahtları Haso ile Memo’yu dahi, karılarından nasıl ayırdım, yatını da, katını da üstüme yapana vereceğim tek şey gönlüm olmaz, dahası da var, gibilerinden beyanatta bulunuyorlardı.

Necip Türk milleti, lokal Soğuk Savaş’ının yaralarını temizleyip sarmakla uğraşırken, Atatolya ilkelerinin yılmaz savunucuları Evran Paşa hazretleri ve şürekası, muasır medeniyetler seviyesine tam manasıyla ulaşalım, globalizasyona yetişelim, Zeitgeist’i bir an olsun kaçırmayalım, en nihayetinde naçiz coğrafyamızın küçük Amerika’sı olabilelim diye bin türlü mihnet çekiyor, hayali ihracat, icra mafyalığı, silah kaçakçılığı, eroin ticareti gibi kavramları, kanun-i medenimiz çetin devrim günlerinde nasıl İsviçre’den ithal edildiyse şimdi aynı şekilde şuradan buradan ithal ediyor, memlekette yürürlüğe koyuyordu. Kalın bıyıklarında ayran tortusu, bir oturuşta midesine beş lahmacun indirip yanında yarım şişe viski tüketen göbekli 14 Eylül zenginleriyle “sanatçı” tesmiye olunan, bir tırmandı mı kucaktan ölse inmez 14 Eylül orospularının hayatlarını her vatandaşa hatmettirmek, o devirden sonra devlet-i Türkiye-i şahanelerinin yegane vazifesi haline geldi.

“İhtilal” günlerinde söylendiği takdirde adamı ipe, en azından müebbete götürecek şeyler, vatanperver paşalarımız tarafından televizyon ekranlarında, radyo yayınlarında, gazete mülakatlarında her gün dillendiriliyordu. Bütün bu hadiseler, Maznun Hörgüç’ün mütareke devrini anımsamasına neden oluyordu: İntihapçılığın önderlerinden Sadullah Şevket, Devlet-i Aliyye’yi Harb-i Umumi’ye sokanların değil tevkif, tez elden, görüldükleri yerde infaz edilmeleri gerektiğini haykıra haykıra ilan ediyor, sonraları onbaşı payesiyle teşerrüf edecek olan romancımız Halime Redif Hanım, konağındaki geniş, ferah, penceresine eğilmiş mor salkımlar tarafından gölgelenen yatak odasında, mukaddes, pırıl pırıl İngiliz postallarını arzudan yanan dudaklarıyla öptüğünü düşlemeden uyuyamıyor geceleri, Prens Mehabettin Bey, öfke ve heyecandan tükürükler saçarak, iktisadi politikalar hususunda aralarında oluşan ve hiçbir ehemmiyet kesbetmeyen ayrılıklar yüzünden Cenevre kongresinde düşman kesildiği eski ahbaplarının vatan haini olduklarını anlatıyor ecnebice isimler taşıyan lokallerde, otellerin barlarında, kafeşantanlarda, perşembe geceleri Novotni’de çıkan kankancı kızları, Madam Hayganuş’un sermayesi olmuş akça pakça Rus dilberleri dilinden düşürmeyen mütareke halkı, kruvazörlerin gölgesinde kokaine sığınıyor, hem zihnini, hem de sonsuz ıstırabını uyuşturuyor, göğsüne saplanan düşman süngüsüne, harim-i ismetine uzatılan vahşi ellere boş gözlerle bakıyor… Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu idrak eden Bay Hörgüç, kendisine düşen rolün perukarda tıraş olurken kaçırılıp bir taşra şehrinde kara budundan meydan dayağı yiyerek temize havale edilmekle nihayete ermemesi için dua ediyordu.

Artık kendisini az çok tanımaktasınız, sevgili okur, kahramanımız öyle hissi hezeyanların seline kapılıp sürüklenecek, olaylar üzerine düşüne düşüne en sonunda kontrolünü yitirecek insanlardan biri değildi, değişen koşullarda hayatta kalabilmek adına elinden geleni yapardı, fakat bu defa, nedendir bilinmez, her zamanki şekilde, itiyadı üzere davranmayı başaramadı. Darbe sırasında sokaklarda tankların yürütüldüğünü, duvar diplerine cesetlerin yığıldığını, alnının kabağına namluların doğrultulduğunu gördüğü zaman bile ürkmeyen Maznun Hörgüç, bu tanımadığı tuhaf dünyayla yüzleşmekten öylesine korkuyordu ki, koşa koşa evinin kapısını içeriden birkaç defa kilitledi, dört duvar arasında ecelinin gelmesini beklemeye, bir daha asla dışarı çıkmamaya yemin etti.

Dışarı çıkmama kararını tatbik etmeye başlayalı neredeyse üç ay olmak üzereydi, hiç kimseyle teması kalmamıştı, bu esnada kendi kendine daha sık mırıldanır olmuştu, odaları, bazen saatler boyunca, arşınlarken elinden düşürmediği Gogol’un Ölü Canlar’ını huşu ve sekr içerisinde, sesli bir biçimde okuyordu. Susuzluktan ölmemek adına midesini buran pis şebeke suyunu içiyordu, ailesinin taşradan gönderdiği bakliyat stokunda ise hatırı sayılır bir azalma gözlenmekteydi. Nikotin yoksunluğu çektiği vakitlerde, sararmış gazete sayfalarının, mürekkebe bulanmış defter yapraklarının üzerine, donlar ve fanilalar deryasının arasında, ağır, masif şifonyerin derinliklerinde bulduğu, vaktizamanında çöpe atmayı unuttuğu için şükrettiği, yağmur suyuyla çamurlaşmış birkaç kilo tütünden boca ederek estauzübillah çekip tüttürmeye başlıyor, bir süre sonra bu balçığa benzer, ciğerlerine sanki kurum bırakıp oturan tütünü öğüre öğüre içmeye tahammül edemiyor, duvarlara, bazen döşemeye bastırarak hınçla söndürüyordu.

Günlerden bir gün, yine böyle bir öfke nöbeti esnasında kıvılcımlar saçan sigara müsveddesini bütün gücüyle döşemenin üstüne bastırarak söndürdü, adi ahşaptan dumanlarla beraber yükselen iğrenç koku burnuna dolunca tiksintiyle yüzünü buruşturdu, sonra Boğazlı Üniversitesi’nden mezun olmak için siyasi tarih üzerine yazdığı bitirme tezinin başlığı geliverdi birdenbire aklına: “Enderun Kurumunun Yönetsel Etkileri Bağlamında Metakognisyon ve Osmanlı Toplumunda Sosyoimajiner Görüngüleri (1500-1800)”. Tezin içeriği hakkında hiçbir şey hatırlamıyordu, ama boğazına kadar gömüldüğü bu boğuntudan sıyrılabilmek adına geçmişine dair bakir ve saf bir nesneye sarılma arzusuyla dolmuştu her nasılsa. Kalbi heyecanla güm güm yutağında atarak çarparken koşar adım koridoru aşıp yanından hiçbir zaman ayırmadığı şahsi müzesini, yani İstanbul’a gelişinden itibaren biriktirdiği bütün eşyaları gizlediği yatak odasındaki yüklüğe doğru yollandı.

Ciğerlerini kavuran kesif bir toz ve rutubet kokusunun yayıldığı karanlık yüklüğün derinliklerinde neredeyse bir saat kadar süren umutsuz bir arayış sonunda tezi bulamayacağını üzüntüyle kabullendi, ama bunca ıvır zıvırı kurcalarken nedense artık tezini bulmak önceden olduğu kadar önemli görünmüyordu ona. Elleri yüklüğe tepeleme yığılmış kağıt ve lüzumsuz eşya denizinin içine batıp çıkarak süratle gezinirken üniversite yıllarından beri bu unutulmuş karanlığın kuytularında beklemekte olan pek çok nesneye rastladı: Keser ve çekiçle döve döve uzun uğraşlar sonucunda koparılmış eski bir cumhurbaşkanının büstüne ait bronz burun (Maznun Hörgüç, Taşlık Parkı’ndaki tanrısal büste verdiği anlamsız hasarın neticelerinden ürkerek burnu kimselerin bulamayacağı bir köşeye saklamıştı), içi iri ve grotesk biçimli memeler ve ejderhayı andıran kanatlı penisler arasındaki kanlı savaşlara dair beceriksizce çizimlerle doldurulmuş üniversiteden kalma defterler ve birkaç formalık sosyoloji fasikülleri, hırpalanmış Toplanım dergisi sayıları, eski, yaprakları sararıp pudraya benzeyen bir tozla kaplanmış birkaç kitap.

Bütün bunlar, kahramanımızın yüreğini buruk bir nostalji hissiyle sızlattı ve işini kaybetmekten dolayı duyduğu tarifsiz kaygının birdenbire gözüne manasız bir şeymiş gibi görünmesine neden oldu, memleketin acayipleşmesine karşı olan hislerinin başına da aynı şey geldi.

Yüklükte bulduğu kitapları, okuldan sonra her fırsatta gittiği Beyoğlu, Beyazıt ve Kadıköy sahaflarından ne büyük bir zahmet ve hevesle araya araya, cebindeki parayı düşünüp kafa patlatarak seçe seçe aldığını anımsadığı zaman içi sımsıcak, hüzünlü bir hisle doldu. Bu kitapların arasında İstanbul’da doğan Uruguay vatandaşı bir Fransız Yahudisinin, annesinin ölümü üzerine intihar edişinden hemen sonra yayımlanmış nihilist bir eseri, büyük bestekar Hamparsum Limonciyan’ın yarattığı notasyon sistemi üzerine kırklı yıllarda kaleme alınan makalelerin bir derlemesi olan “Baba Hamparsum ve Musikisi Hakkında Tavzihler” adlı bir kitap, bir de kapağına iri harflerle “BABÜ’L EBVAB” yazılarak kıyısından kararmış zımbalarla birbirine tutturulmuş bir dosya vardı.

Maznun Hörgüç, Yahudi yazarın kitabını ve Hamparsum Limonciyan’ın notasyon sistemi hakkında derlenen metinleri hayal meyal, güçlükle anımsıyordu, fakat dosyanın içeriği hakkında en ufak bir düşünce bile uyanmamıştı aklında. Aceleyle ilk sayfasını açıp okudu:

BABÜ’L EBVAB
Yeruşalayim’den Ulcinj’e: Büyük Krallar, Peygamberler ve Tarikat Önderleri
Kronolojik Tablolar ve Notlar

Dosyanın içerisinde bulunan sayfalar renkli televizyon öncesi karanlık çağlardan kalmaydı. Maznun Hörgüç, o günlerde yeraltında faaliyet gösteren bazı yasa dışı sol örgütlerin ve kapaklarında hep çarpıcı, dikkat çekici başlıklar bulunan daktiloyla yazılmış abuk sabuk öykülerini gizlice sahafların raflarına bırakarak tesadüfen okunmak ve şöhrete erişmek ümidiyle yaşayan acıklı ve hülyalı yazarların bu biçimde kitaplar basıp yayımladıklarını hatırladı. Şimdi elinde tuttuğu dosya, amatör bir tarihçinin İbrahimi dinlerin tarihi üzerine bir denemesi gibi görünüyordu. Fakat Maznun Hörgüç, hala dosyaya dair hiçbir şey anımsayamamıştı.

Anlaşılan oydu ki kitap, Mısır’da peygamberliğini ilan eden Musa ile başlıyor ve Ulcinj havalisinde Sabetayistlerin zahiren hitamı ile nihayete eriyordu. Hayatının büyük bir bölümünde aklını kurcalayan bu gizemli topluluğa dair bilgiler edindiği için kahramanımız heyecana kapılmıştı. Maznun Hörgüç, notlar bölümüne merakla göz attığında Ulcinj’in bugün Yugoslavya sınırlarında kalan bir kasaba olduğunu ve Sabetay Sevi’nin deniz mağaralarında yitip kaybolduğu o kasvetli yerin de sürüldüğü bu belde olduğunu, Aziz Mehmet Efendi Türbesi olarak bilinen ve yöre halkının hala temiz bir inanla ziyaret ederek çaput bağladığı, adaklar adadığı, duvarının dibinde kurban kestiği mezarının burada bulunduğunu öğrendi. Müritleri arasında anlatılan bir diğer rivayete göre ise Sabetay Sevi ölmemişti ve vazifesini tamamlamak üzere dünyayı bir kez daha şereflendirecekti.

Dosyanın büyük bir kısmı kralların, peygamberlerin, evliyaların ve azizlerin listelenerek karşılaştırıldığı sayfalardan oluşuyordu. Bu fasılları okumak Maznun Hörgüç’e bunaltı verdi, kargacık burgacık harfler ve rakamlar, okuyabilmek adına büyük bir çaba harcamayı gerektiren isimler, bildiği hiçbir takvime uymayan tuhaf tarihler, karanlığa düşüp unutulmuş şehirler ya da Tanrı tarafından helak edilerek yok olmuş kavimler gibi kafa ütüleyen zırva türünden şeylerle doluydu. Bir noktadan sonra yazar, farklı mitolojik kaynaklardan ve dini metinlerden yola çıkarak tarihte birbirini takip eden hadiselerin aslında bir ve aynı hadise olduğuna, bu hadiseleri gerçekleştiren kahramanların da bir ve aynı kişi olduğuna dair ilgi çekici bir önermede bulunuyordu. Bu hadiseler ve bu kişiler kendi devirlerinde insanlığın ortak hafızasına öylesine tesir etmişlerdi ki, bu tesirin akisleri gelecek kuşaklara aktarılarak yaşatılmış, bazen birdenbire bu akislerin kendileri başka hadiseler halinde gerçekleşerek tarih sayfalarına kaydedilmişti. Yazarın kibirli cümlelerinden anlaşıldığı kadarıyla o, bu vargısını insanlık tarihinde yapılmış bir devrim olarak değerlendiriyor, hatta var olan tüm putları yıktığına inanıyordu: Maznun Hörgüç, yazarın bu caka satan cümlelerini okurken insanın bir ideale yoğunlaşarak akıttığı terin esasında ne denli sefil ve uçucu bir şey olduğu üzerine derin düşüncelere daldı. Kur’an-ı Kerim’deki meşhur Zülkarneyn’in aynı anda hem İskender, hem de Oğuz Kağan olduğunu bilmek, Oğuz Kağan’ın aslında Yunan mitolojisindeki Taurus’un ta kendisi olduğunu öğrenmek, ismini Taurus’tan alan Anadolu’nun sarp ve geçit vermez dağlarını asırlar sonra Oğuz’un soyundan gelen göçebelerin mesken tutmasının yepyeni hadiseler yaratan akisler teoremine yönelik en güzel örneklerden biri olduğunu okumak, kahramanımızı hiç mi hiç heyecanlandıran şeyler değildi.

İyice detaylandırılmış bu teoriden sonra kitaptaki bilinmez tabirlere düşülmüş uzunca bir notlar bölümü geliyordu, notlar bölümünden sonra ise adi saman kağıtlarına yapıştırılmış birçok minyatür ve gravür kopyası, mikrofilm şeritleri ve yüzeyindeki siyah renk yıllar içinde hamurlaşmış sayfalara bulaşmış acayip fotoğraflar, her görselin altında da görseli destekleyecek şekilde açıklamalar bulunuyordu. Maznun Hörgüç, on beşinci yüzyıldan kalma tuhaf bir gravürün kopyasının üzerine kurşun kalemle yazılmış esrarlı sözcükleri okudu. “Ha, mim, ayn, sin, kaf.” Huruf-ı mukattaa. Kur’an-ı Kerim’in içrek bilgeliğine açılan kapının şifreleri. Yüzyıllardır uykuda olan mağara dostları ve rakiymler. Mağarada, kehf aleminde oynaşan gölgeler, saklı hakikatin titrek aleviyle beraber hafızasının odalarına akarak dolmaya başladı. Hiç tecrübe etmediği hatıraların hüznüyle ürperen Maznun Hörgüç, belki de hayatında ilk defa, o dehşetli gün gelmeden güneşi kara bir balçığa benzeyen çamurlanmış bir su pınarına batıracak kadar kudretli bir tanrının varlığına ve onun sonsuz adaletine inanmayı arzuladı.

Sırlı ayetlerin altında hangi eserden kopya edildiğini çıkaramadığı Frenk üslubunda bir gravür vardı: Sık, gölgeli bir ormanda ağaçların arasından görünen demir bir kapı, kapının hemen önünde sırtında hırkası, başında derviş serpuşuyla duran ve yüzü olmayan bir abdal. Çehresiz derviş, bir eliyle tepesindeki hilal kana bulanmış bir çevganı, diğer eliyle de saçlarından kavradığı mutlulukla gülümseyen kesik bir başı tutuyordu. Ürkü içerisinde yatağının ucuna oturdu, dosyanın üstünü kaplayan toz kütlesini avucunun tersiyle sildi, fırsat bulunca metnin tamamını okumaya karar vererek yüklüğün içindeki yerine tekrar yerleştirdi.

Kapının birkaç dakikadan beri şiddetle çalınmakta olduğunun farkına o an vardı. “Geldiler. Beni almaya geldiler. Sıra bende.” Dehşete düşmüş bir biçimde mutfağa daldı, “Ben bir komitacıyım,” diye mırıldanıyordu çekmeceleri karıştırırken, nihayet, ardında çeliği epey hırpalanmış bir ekmek bıçağı, kapının kolunu kavrayarak sertçe indirdi. “Kolay lokma olmayacağım…”

“Maznun?” dedi adam hayret dolu bir sesle. “Bu ne hal, şekerim? Nerelerdeydin sen?”

Güneş gözlüğünü indirerek Maznun Hörgüç’ü bir hayli rahatsız eden, kınama yüklü bir bakış fırlattı, fakat adamın bakışları, sevgili kahramanımızın arkasında sakladığı bıçakla buluştuğunda dudaklarına içten bir gülümseme yayıldı, teklifsizce koluna yapıştı.

“Haydi, bu mezbeleyi bir an önce terk edip benimle geliyorsun.”

Bazı hatıra parçaları, hafızasının unutulmuş köşelerinden müthiş bir hızla aklına üşüşmeye, ve mızrak gibi, acımasızlıkla saplanmaya başladı. Hüner Hunoğlu… Maznun Hörgüç, Boğazlı Üniversitesi’nde okurken sınıfın en parlak öğrencisi oydu. Kendine büyük bir ihtimam gösterir, Prada ceketten aşağısına burun kıvırır, anadan üryan kalsa dahi giymeye tenezzül etmezdi. Şimdi karşısında duran bu figür, şakaklarındaki saç tellerinin hafifçe dökülmüş olması haricinde değişmişe benzemiyordu, baygınlık veren baharatlı parfümü, hala insanın burnunu kıracak kadar yoğundu.

Arkadaşının teklifine ayak direyecek takati kendinde bulamadı, yerde kıvranarak, ağzından köpükler saçarak, hatta çıldırarak ölmeyi beklediği bir zaman diliminde gelen bu dostane çağrıyı reddedebileceğini de sanmıyordu zaten. Aceleyle sırtına temiz bir gömlek geçirdi, kapıyı kapatıp kilitledi, günlerce hücresi olmuş, belki de, bir süre sonra mezarı olabilecek evine doğru ürkekçe bir bakış fırlattı, ardından Hüner’in otomobiline atladı.

Bebek’te geçtiğimiz yaz mevsiminde hizmet vermeye başlamış, açılır açılmaz, tabelasındaki Frenkçe ismi gören cemiyetimiz meşhurlarının boy göstermek adına adeta hücumuna uğramış La Foufoune adlı “haute classe” bir Fransız restoranına gittiler, saatlerce yenilip içildikten sonra Hüner, aniden Türkiye’ye dönüşünün ve bunca yıldan sonra Maznun’un peşine düşmesinin sebeplerini açıklamaya başladı.

“Maznun,” dedi kahramanımızın cılız, acınası bir şekilde erimiş kolunu sımsıkı kavrayarak, gözleri ya heyecandan, ya da şaraptan parlıyordu. İkincisi, diye düşündü Maznun Hörgüç. “O hep muştulanan altın çağı yaşamaktayız. İnsanlık tarihi boyunca böyle bir çağ hiç görülmedi, bir daha da asla görülmeyecek…” Konuşmasının orta yerinde birden ayağa fırladı, ve bir bardağı bile Maznun Hörgüç’e dudak uçuklatacak derecede pahalı şarabını etrafa döke saça kadeh kaldırdı, Marseyez okuyacakmış gibi ciğerlerini patlatırcasına doldurarak, avurtlarını şişirerek gürledi. “Li… Liberalizm! Küreselleşme! Açık toplum!”

Utançla çevrelerinde gülüşen nezih kalabalığa bakan Maznun Hörgüç, bir yandan da orasını burasını çekiştirerek arkadaşına sessiz olması için yalvarırken Hüner, şükürler olsun ki, sandalyesine yığıldı, yatışmış bir dille, tövbe haşa, YHVH kelamıymış gibi imanla bağlandığı sözlerine devam etti. “Ah, oğlum, sen hep eski kafalıydın… Dinle… Hayır, sarhoş filan değilim… Dur, dinle beni… Denizcilerin, maceraperestlerin, korsanların bakir topraklara, tenha adalara, keşfedilmemiş kıtalara talan için, zenginlik için hücum ettiği devirlere benziyor bu çağ. Birkaç yıl içerisinde her şey tükenmiş, yitip gitmiş olacak, ama şu aşamada elini o yığına daldırdığın her an, ceplerini tekrar ve tekrar doldurabilirsin. Bu, ademoğullarının binlerce yıllık birikiminin hudutsuzca yağmalanması… Burjuvazinin İhtilal-i Kebir’den bile büyük, mutlak zaferi…”

Maznun Hörgüç, dostunun bir yalvaç edasıyla tasvir etmekte olduğu yeni çağın kaidelerinin çok az bir bölümünü anlayabilmişti. Var olan her türlü emtianın, hatta, her türlü entité’nin, bireyin de, özelleştirme vasıtasıyla hürriyete kavuşturulduğu fasıldan sonra dinlemeyi bırakmış, bir Türk’e yaraşır biçimde kelimelere sırt çevirerek, ete ve şaraba gömülmüştü. Kısık ateşte hafifçe kızartılmış, esmer şeker, kekik, safran ve muskat ceviziyle pişirilmiş, içi hala sulu, ve iştah uyandıracak derecede vulva pembesi, filet de porc mariné à la maltaise… Bir kadeh Gewürztraminer. Messieurs et mesdames, alors, voila ici… Mysterium tremendum… O magnum mysterium… Hisus Krisdos’un eti ve kanı. Nefis.

“Biliyorsun, üniversiteden sonra hariciyeye girdim. Bonn’daydım, ikinci katip olarak. Bir zamanlar, Boğazlı’dayken, seninle beraber, sırf eğlenmek için, Toplanım diye bir dergiye aptalca makaleler gönderirdik, hatırlıyor musun? ‘Telekomünikasyon ve Dekonstrüktivizm Çağı’nda Hegelyen Diyalektiğin Neliği’, ‘Haremağaları: Diseksiyon ve Proto-Biyopolitika, Kolonyalizmin Antropomorfizmi’ başlıklarını taşıyan çeşit çeşit zırvalık… İşte, bu Toplanım’dan, sen de gayet iyi tanırsın, evet, meşhur Dilek Dosya, teleks geçti bana geçenlerde, Özgürlük diye bir gazete kurulmaktaymış, bu gazetenin berisinde, iç ve dış her türlü mihrakın da desteği varmış, acilen memuriyetten istifa edip İstanbul’a yollanmalı ve gazete kadrosunun kurulmasına yardımcı olmalıymışım… Budunbuyrumculuğa gönülden iman etmiş, fakat taşradan çıkma, halden anlar, üstüne üstlük iş kotarır bir patronun himayesinde, memleketin en parlak yazarları, en acar muhabirleri, yo, yetmedi, ahbap, en fıstık stajyerleri bir araya geliyor… Nasıl ki, zamanında millete komünizmi çatır çatır sattıysak, çıtır çitileyebilmek için iliğine kadar kullandıysak ideolojik derinliğimizi, şimdi de birkaç sene boyunca sütunlardan demokrasi, insan hakları, Avrupa Birliği filan pazarlamacılığına soyunacağız. Böylelikle hem şöhret kazanacak, hem kesemizi dolduracak, hem de entelektüel ve malihulyaya tutulmuş, köşklerindeki narin ve şık elbise dolaplarına bakarak saatler harcayan, geçtikleri yeri müthiş bir parfüm kokusuna bulayan, ille de her gün bir davete giden, Darüssaltana sosyetesinden bolca paralı, hayli kokorozlu karılara yumulacağız kasık mancası niyetine… La petite bourgeoisie sauvera sa condition en sauvant sa quéquette! Heh-heh… Eh, kıymetli birader, Allah’tan başka ne dileyelim?”

Dostunun sözlerindeki “biz” vurgusu ve “messianique” bir edayla vaat ettiği gelecek çok hoşuna gittiyse de, kendini ağırdan satmaya kararlıydı.

“Aptal görünene herkes diş geçirmeye çalışır… Evet, gel bakalım…” diye düşündü kendi kendine.

“Hünerciğim, vallahi bu söylediklerin pek güzel şeyler. Memlekete böylesine liberal,
böylesine laissez-faire’ci bir point-de-vue gerekiyordu zaten canım… Ne o öyle, Michael Jackson çağında dahi utanmadan otarşik muz cumhuriyetlerindeymiş gibi yaşıyorduk… Fakat, benim anlayamadığım bir şey var, bütün bu anlattığın yeniliklerin neresinde bulunuyorum? Beni bunca yana yakıla aramanın sebebi hikmeti nedir? Benim ne yüksek zümreden ahbaplarım var, ne de satırlarca kaleme alıp afi kesebileceğim fiyakalı bir geçmişim. Taşradan metropole çıkagelip gece servisinde çalışan bir Haso, bir Memo’yum ben…”

Hüner, içtenlikle sırıttı. Bu gülümsemeyle birlikte, burnunun geniş kanatları, bir hangar misali açılıverdi. Maznun Hörgüç, adamın, sırıttığı vakit, kendisine ardını dönmüş avını insafsızca paralamaya hazır bir tilkiye benzediğini düşündü.

“Oğlum, işte seni bu yüzden seviyorum, esaslı adamsın… Birleşik Devletler’den Rupert Murdoch tam şu anda ilk uçakla İstanbul’a gelmiş olsa, seni çalışan olarak almak için saatlerini harcasa, dil döküp yalvarsa bile seni kafesleyemez, hatta yetmiyormuş gibi bütün hisselerini sana kaptırır, sen de adamcağızı kıçında donuyla memleketine postalarsın. Hah-ha-hıck-ha…” Hıçkırıklarla bölünen sarsıntılı bir kahkaha nöbetinden sonra kendine gelerek sözlerine devam etti, muhtemelen bahsettiği şeyleri hayalinde canlandırmaktan müthiş bir keyif duymuştu. “Her neyse, mademki bir soru sordun, mademki birlikte çalışacağız, cevabını vermem lazım. Onca anlattığım şeyin, yeniliklerin, değişimlerin vukufuna artık sen de erdin. Eh, mezarından Ahmet Rasim Bey’i çıkarıp rahmetlinin üzerinden toprağı dökülmekteyken kendisini yeni çağın yazarı olarak ilan edecek halimiz yok, maalesef… Bu eşsiz çağın yazarı da başkaca olmalı… Senin gibi olmalı. Bunu sen de pekala biliyorsun.”

“En başından beri biliyordum,” diye mırıldandı kendi kendine Maznun Hörgüç, yüreğinde gitgide kabararak benliğini esir etmekte olan taşkın bir neşeyle. Evet, liberal çağın büyük yazarı, naşir-i azamı, otokratların, despotizmin ve oklokrasinin korkulu düşü, bayanlar, baylar, fakat hususiyetle, ille de bayanlar, dikkat buyurunuz, karşınızda Maznun Hörgüç! Bu düşünceyle epey keyiflendi, kadehini arkadaşına utku dolu bir edayla kaldırarak şaraptan koca, erkekçe, fatihçe bir yudum aldı. Türk medyasının bileği bükülmez, bıyığını balta kesmez şövalyesi. Savulun, iştedir, karanlığın canına okumaya gelmektedir. Sonunda. Hosanna! Hosanna… Hosanna in excelsis…

“Ee, şey, vaziyete az çok şahitlik ettin, senden gizlim saklım da yok… Azizim, şimdi doğruya doğru, mangır tükendi bende, vallahi ve tallahi nanay, kül oldu. Birkaç ay gönüllüce gönlümüzü hoş et, sonra işler yoluna girdiğinde sular seller gibi palavralarını filan savuracaksan, haydi, başka kapıya, selametle…”

“Vay, hele hele, bizim cevval gazeteciye kitakse! Ulan Maznun, sen görmeyeli iyiden iyiye sunturlu bir hergeleye dönüşmüşsün. Dost dosta ne zamandır kerkinir olmuş, nah, güvenmiyorsan eğer…” Söylene söylene ceplerini karıştırdı, buruşmuş bir sözleşme belgesi çıkardı, bir de kalem uzattı.

“Şurayı imzala. Şimdilik aylık yirmi bin diye düşün… Yazılarının göreceği takdir rasyosunca bu, otuz da olur, kırk da. Hülasa, her şey sana bağlı, aslanım, ne de olsa burası da, yani, canımız ciğerimiz memleketimiz de ‘glamourous’ bir fırsatlar ülkesi olmakta.”

“Bir dakika, bir dakika… Aylık yirmi, otuz, kırk ne? Neyden bahsediyorsun?” diye patladı Maznun Hörgüç, duyduklarına inanamayarak.

“Haa, lira değil yahu, dolar, şekerim, yemyeşil dolar… Koskoca Karangu Holding’i kebapçı mı belledin de zavallıcıklara maaşları lira usulü ödettin, alemsin vallahi.”

Maznun Hörgüç, ayda yirmi bin doların senede, Allah bilir, kaç bin lira yaptığını hevesle, birkaç saniye içerisinde aklından hesaplayıverdi. Nihayet yanıta ulaştığında boğazına çöreklenen yumruyu güçlükle yutabildi ve sanki sahici bir postmodern zaman peygamberiymiş gibi fırlama, kabına sığmaz, kapitalin, o dehşetengiz sermayenin ete kemiğe bürünmüş haliymiş gibi sıhhat dolu ve kendinden emin arkadaşına hayranlıkla baktı.

“Bunca para… Bunca kudret… Bunca yalan… Aman Yarabbi… Hüner, insan ürperiyor.”

“Ürpermemek işten değil, sevgili birader, hakikaten,” diye cevapladı Hüner gülerek. “Biliyor musun, bu konuyu ben de çok düşündüm başlangıçta… Ahlaki kaygıları olan, eşref-i mahlukattan bir insan mıyım, yoksa para, şan, şöhret adına gözümü bile kırpmadan yalanlar savurur, hatta yeri geldiğinde binlerce masumun kanında yıkanır mıyım?”

“Alınma ama, bence sen, bu soruya vereceğin cevabı çoktandır biliyorsun, oğlum.”

“Evet,” dedi Hüner. “Öyle görünüyor ki, haklısın.”

“Ee, cevabının ne olduğunu öğrenebilir miyim peki?”

“Elbette. Ahlaki kaygılara sahip, eşref-i mahlukata mensup, fakat sırf sıradan sayılmamak için bile masumların kanında yıkanmaktan yüksünmeyecek bir insanım ben. Tıpkı senin gibi.”

1 Beğeni

Hüner, ertesi gün kahramanımız Maznun Hörgüç’ü, bütünüyle Özgürlük gazetesi ekibine tahsis edilmiş, çelik strüktürlü, bilmem kaç katlı, şatafatlı bir plazaya götürdü. Cephesi ve alnacı parıldayana kadar ovalanmış gibi görünen, karanlık, asık suratlı, cilalı camlarla mücehhez bina, Beşiktaş sırtlarında bir yerde, halk arasında ürkek mırıltılarla dolanan söylentilere kulak verilirse eğer, kanunsuz bir şekilde, yükselmekteydi. Binayı korumakla vazifelendirilmiş güvenlik görevlilerinin tuhaf, resmi üniformaları vardı, hepsi de bellerinde tüyler ürpertici tabancalar taşımaktaydı. Hüner, kartını elektronik okuyucuya okuturken, ve okuyucu, mekanik bir sesle, memnuniyetle öterek geçmelerine müsaade ederken, tanımadığı biri gazete binasına girdiğinde, engel olmayı bırakın, utancından hiçbir şey soramayan biçare Asım’ın şimdilerde ne yapmakta olduğunu düşleyerek hüzünlendi Maznun birdenbire. Sonra etrafına bakındı, adımlamakta olduğu bu zemini itinayla silinerek parlatılmış koridorlar, bu kibirle, azametle uzayan duvarlar, kükreyerek açılıp kapanan otomatik kapılar, tehditkar bir tavırla en ufak hareketi bile gözleyen güvenlik kameraları, dün gece kendisine vaat edilen şeylerin teşkil ettiği ciddiyeti fısıldıyor, bu yeni çağa karşı direnmenin mümkün olmadığını belirtiyordu, vaziyetin bilincine varır varmaz biraz övünçten, biraz da karnını buran endişesi yüzünden derin bir nefes alarak göğsünü şişirdi, oksijenle şişirdiği gövdesini sıkıp bunaltan rengi atmış ceketinin düğmelerini çözdü, Hüner’in ardı sıra telaşla, hoparlörlerinde titreşen hafif bir muzak tınısı dinginlikle köpürerek taşan asansöre atladı, asansör, obur bir eski zaman canavarı gibi ikisini de anında yuttu, bu iki beden, süratle kapanan kapıların arkasında dehşetengiz bir açlık tarafından öğütülmeye, uğultular eşliğinde semavata doğru yükseltilmeye başladı.

Asansörün kapıları açıldığında tavanları son derece yüksek, duvarlarda yanıp sönen neon ışıklar üstüne yağdıkça damarları mavi şimşeklerle çakan mermer zeminli, insansoyunun çoktan unuttuğu gök, deniz ve yer canavarlarının figürleriyle, Romanesk ve ekspresyonist üslubun tekinsiz eklektik bireşimiyle yapılmış, karabasanı andıran heybetli büstler ve çarpık, aklın kavrayamayacağı kadar grotesk formlarda yontulmuş sütunlarla, hastalıklı sarmaşık ve yılan motifleriyle, kılıç, yıldız ve kurukafa oymalarıyla süslenmiş bir koridora çıktılar. Maznun Hörgüç, keskin bir ürpertinin omurgasına saplanarak sırtından aşağı maden eriyiği gibi aktığını ve bu hissin yavaş yavaş bütün vücudunu sarmaladığını hissetti, makineli tüfekleriyle koridorda gezinen, Judeo-Hristiyan dünyasında asırlardan beri resmedilen ölüm meleği tahayyüllerine benzer birkaç güvenlik görevlisinin ağır botlarından yükselen patırtı dışında, katta en ufak bir ses bile yoktu. Bu herifçioğulları, her nedense, Evran Paşa’nın yorulmak bilmez, vatan uğruna kundaktaki bebekleri bile gırtlaklamayı göze almış askerlerine nazaran daha korkunç görünüyorlardı. İçlerinden biri, koridorun sonundaki geniş masif kapının önünde, Nemrut Dağı’nda taş kesilmiş kafirler misali nöbet duran, insanın yüreğini mengene gibi ezen bir sessizlik ve Maznun Hörgüç’ün gömleğinin soğuk terlere bulanmasına neden olan bir durgunlukla, Hüner’in kendisine uzattığı kartı, kahramanımıza sonsuzluk kadar uzun gelen bir süre boyunca inceledi.

Kapının kanatları, geçmeleri için aralandığında önlerinde bir başka koridor beliriverdi. Bu koridor, diğerine göre epey gösterişsizdi, zeminin bir kısmını örten, şeytani heksagramlarla bezenmiş kırmızı renkli halı, ve şuraya buraya, gölgelerin koynuna serpiştirilmiş birkaç bitki öbeğini kucaklamış taşıyan fağfur saksılar… Hepsi bundan ibaretti. Hüner, koridorun sonundaki kapıya ve kapının pervazından şımarık bir tavırla fırlamış, merceğini merakla üzerlerine dikmiş kameraya sıkıntılı bir bakış fırlatarak kulağına eğildi. “İçeri girdiğimizde, dün akşam yemeğinde bana davrandığın gibi davran. Hatta daha da fazlasını yap… Tamamen aptal görün. Şey… Bak, demeye çalıştığım şu, o ömrün boyunca böbürlendiğin zekanı, en azından şimdilik belli etmesen iyi olur.”

“Ne? Niçin?”

“Çünkü senin zekanın farkına vardıklarında, yani ne denli zeki olduğunu gerçekten idrak ettiklerinde…” Gergin bir tavırla boğazını temizledi, sonra parmak uçlarını, sanki ölüme duyduğu iştihayla çeliği soğuk soğuk pırıldayan bir bıçakmış gibi gırtlağına sürterek kolunu alelacele indirdi.

“Maznun, bu insanların ihtiyaç duyduğu şey, bizim zekamız, eşi benzeri görülmemiş birikimimiz filan değil, burada, bu gazete sayesinde oluşturacağımız pop kültür yoluyla, kelimeleri bir virüs gibi kullanarak bütün memlekete enjekte edilecek epidemik bir aptallık yaratmak. Dizginlenemez, panzehri, dermanı olmayan bir aptallık salgını. Olmadığın biriymiş gibi davran, dünyaya kafa tutan Maznun’u, en azından şu binadan dışarıya, gerçek dünyaya çıkana dek, bir süreliğine unut.”

“Pekala, ayda bin dolar için bile, seve seve bunu yapabilirim. Hele ki, mevzubahis binlerce dolarken… Ne demişti Ulu Önder, mevzubahis binlerce dolarsa koyayım…”

“Şş, zevzekliğin alemi yok.”

Arkadaşını bu kadar endişeli görmek, omurgasını kemiren ürpertiyi iyiden iyiye azdırmış, şiddetlendirmişti, şimdi, sırtındaki ceketin dikişleri bile onu bunaltıyor, kemiklerini un ufak etmek istiyormuş gibi hınçla kavrıyordu vücudunu sanki.

Hüner, kapıya doğru törensel bir edayla ilerleyerek duvara tutuşturulmuş telefonun almacını kaldırdı. “Merhaba, patron, ne haberler,” dedi, samimi, fakat yine de hürmet dolu bir sesle. “Evet, benim. O da yanımda, benimle.”

Nihayet ahizeyi özenle yerine oturtan Hüner, arkasını döndü ve koridorun sonundaki duvara yaslanarak sinmiş Maznun’a eliyle yaklaşmasını işaret etti. Maznun, sefil, yapayalnız bir köpek yavrusu gibi koşturarak arkadaşının yanına geldi, ve kapı, tıkırtılarla aralanırken nefesini tuttu, kulaklarında kanı gürleyerek uğuldarken, adımları, sanki rüyadaymış gibi önünde uzanan boşluğa doğru hevesle çiğnerken zemini, odaya girmesi için onu nazikçe iteleyen Hüner’in keyifle kıkırdadığını duydu. “Hey, patron, nasıl av ama… Papelleri avucuna saydığın an bir aslana dönüşüp gazete sütunlarından kükremeye başlayacak. Hah-ha-ha…”

Kapı, onlar odaya girer girmez, kendiliğinden kapandı.

Kravatını gevşetmiş, altına ceketini sanki yaygı niyetine sermiş, döşemenin üstünde uzanan, ufarak bir şekli, enerjiden müteşekkil bir kütleyi seçti gözleri. Yer yer bronzlaştırılmış teninden, esas rengi uçuk pembeye çalan şişman gövdesinden sıhhat ve gençlik fışkıran bir adamdı bu. Gümüş tellerle bezenmiş, özenle geriye doğru taranmış kumral saçları ve neredeyse sevimli bir anlatıma sahip bir yüzü vardı. Sanki çok doğal bir şeymişçesine sere serpe devrilmişti döşemenin üzerine. Bilmem kaç bin pound değerindeki Burberry gömleğini, pahalı markaları ve onların ürettiği emtianın fiyatlarını ezbere bilmek, alt tabakanın en büyük eğlence kaynağıdır, diye düşündü kahramanımız, kıçına geçirdiği çizgili pijamanın içine sokuşturmuştu. Üzerinde heybetli maslahatıyla caka satan bereket tanrısı Priapus’un “tridi” bir illüstrasyonunun bulunduğu, irisini sızlatacak derecede cıvıl bir mor renge sahip, gevşetilmiş kravatı, adam yattığı yerde kımıldandıkça, feci bir şekilde sakatlanarak ebediyen işlevini yitiren bir uzuv gibi döşemeye sürtünüp duruyordu.

Patron, misafirlerini selamlamak adına bir elini kaldırarak havada salladı ve canlı bir sesle konuştu. “Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk, patron,” dedi Hüner, gevrek gevrek gülerek ve kıyafetlerinin kirlenmesinden hiçbir kaygı duymaksızın bağdaş kurdu, adamın karşısına tünedi.

“Aptal gibi davranmalıyım. Aptal gibi… Aptal,” diye düşündü, Maznun Hörgüç.

Dehşet verici, aman vermez, pis bir yağmur gibi beynine üşüşen düşüncelerini dindirmeyi zorlukla başaran Maznun Hörgüç, yapmacıklıklı bir tavırla sırıtarak arkadaşının yanına oturdu, kıçını zemine sürte sürte Hüner’e iyice yanaştı. Beriki, onu epey tedirgin etmişti.

“Hoş bulduk.”

Çalışma masasının arkasına asılmış, memleketimizin alışıldık kaideleri, tradisyonları uyarınca Ulu Önder’imizin, meşrebe göre, kalpaklı yahut fotörlü bir portresinin olması icap eden, fakat onun yerine, içinde daire şeklinde kesilmiş, parlak bir plaka bulunan çerçeveye, bir anlığına kuşkulu bir bakış fırlattı. Bu kısacık bakış sonrasında gördüklerine inanamayarak, neredeyse yuvarlarından çıkarmak istercesine, gözlerini ovuşturdu. İri iri puntolarla “Eat Popcorn, drink Coca-Cola, and read Ozgurluk, you fucker!” mottosu, ve yazının üstünde, karşısında, Maznun’un bu şaşkın haline bakıp tatlı tatlı gülümseyen adamın, Doğan Karangu’nun sureti, nereye bakarsa baksın, asla, ve dahi kat’a, zihninden silinmiyordu.

Maznun Hörgüç, Doğan Karangu’yu, doğduğu günden beri tanıyordu sanki, artık, hem, değil mi ki, o, ezelden beridir orada olmuştu, şu anda oradaydı, ve ebediyen de orada olacaktı.

2 Beğeni

Devrisi gün eski patronunun gönderdiği pankanotları son kuruşuna kadar harcamaya niyetlenerek gittiği Beyoğlu Bar’da Maznun Hörgüç, başta gözünün bir yerlerden ısırdığı, sonradan son zamanlarda çok meşhur olmuş olan ünlü jönler olduklarını fark ettiği iki adamın sohbetine kulak kabarttı. Saat gece yarısını geçeli epey oluyordu ve aktörlerin kıpkırmızı kesilmiş suratlarından içmeye başka bir mekanda başlayıp sonradan buraya damladıkları belliydi. Maznun Hörgüç, onların hemen yan masasında oturuyordu, fakat bardaki yalnız ve hüzünlü adam rolünü bir süreliğine sırtlayan zavallı bir figürana göstereceklerinden daha fazla bir ilgi göstermemişlerdi ona tabiatıyla.

Her iki oyuncu da bulut gibi uçucu hale gelene dek içmiş olmasına karşın, tenlerinin her noktasına yayılmış olan kameranın zalim gözünden ve devasa projektörlerden bulaşmış dijital ışıltıdan bir nebze olsun bir şey yitirmemişlerdi, sanki adamların bedenleri gerçekten bardaki sandalyelerde oturmuyor, görüntüleri, Maznun Hörgüç’ün yan masasına konulmuş dev bir mültivizyonda naklen yayımlanıyordu. Kahramanımız, bu manasız, ama aynı zamanda şaşırtıcı derecede hakiki düşünce aklını kurcalamaya başladığında zavallı aktörlerin ruhlarına bir tortu halinde sinmiş meşhurlar dünyasına mahsus günahların yükünden kurtulmak amacıyla Sekar’ın ateşi harlanmış karanlık külhanlarında paklanabilmek için ne tür eziyetlere katlanacaklarını hayal etmeye başladı, ve sarhoş olmasına rağmen sahip olduğu bütün güçle yan masadaki sohbete dikkat kesildi, içten içe duyduğu sonsuzluk hissi, ürkütücü bir cehennem imgesine dönüşmek üzere kararını vermişse de bu imajı bastırarak adamları dinlemeye çalıştı. İki adam, kendi sektörlerine dair mevzular üzerine konuşuyorlardı ve Maznun Hörgüç’ün çıkarabildiği kadarıyla heriflerden biri bünyesinde rol aldığı projeyle alakalı bir sorun yaşıyordu.

“Diziyi yayından kaldıracak ne vardı ki, alçaklar,” diye tısladı, kenetlenmiş dişlerinin arasından.

“Farz edelim ki, ordu iki yıl önce o gün idareyi ele geçirmeyi başaramamış ve senin dizin hala çekiliyor, birader,” diye yanıtladı ötekisi. “Sene sonuna gelindiğinde dizi her halükarda sona erecekti. Yine aynı şey. Evet, bakma bana öyle, yine antidepresan kullanmaya başlayacaktın. Peki, ya sonra ne olacaktı?”

“Cinayet işleyecektim,” dedi birinci adamımız, sır verir gibi alçak bir sesle, ama espri yapan bir adamın müstehzi ve gururlu gülüşü de sezilebiliyordu dillendirdiği kelimelerin derinliklerinde.

“Ee, sonra?”

“Sonra mı diyorsun? Dinle, müthiş bir plandı bu.” Masanın ortasında duran viski şişesine uzanıp şişeyi alarak kadehini dudak payı bırakmadan doldurdu.

“Yalnızca üç bin dolara ihtiyacım var,” dedi. “Sonra cinayeti işleyebilirim… Ama artık üç bin dolar kazanmamın imkanı yok. Nasıl bulacağım bu parayı? Varyete temsilleriyle karış karış taşrayı gezen acınası kumpanyaların peşine takılarak mı?”

“Kimi öldürecekmişsin bakalım?”

“Kimseye bahsetmek yok ama… Bütün dikkatini buraya vermeni istiyorum şimdi…”

Elini ceketinin iç cebine sokup uzun bir süre boyunca bu cebi kurcaladıktan sonra nihayet özenle katlanmış olmasına rağmen buruşmuş bir dergi kupürü çıkardı.

“İşte,” dedi. “Hepsi burada yazıyor. Commandante Cenan Evran’ın öncülük ettiği ordunun darbe yapacağını söylüyor. Görüyor musun, yazı 1985 yılında yayımlanmış, Toplanım dergisinde.” Devam ettiğinde sesi ürküyle fısıltıya dönüşmüştü, Maznun Hörgüç, Toplanım dergisinin ismini işitip sandalyesini adamlara doğru çaktırmadan kaydırarak yaklaşmasaydı, hiçbir şey duyamayacaktı. ”Yazının başlığına bir bak, kardeşim: ‘Sibernetik Devrim ve Geçmişten Günümüze Türk Solunda Teknopaganizm. Yazarı Maznun Hörgüç.”

Kahramanımız, işittiği cümleyle dehşete kapıldı, hummalı bir titreme uzuvlarını sardı. “Ben o yazıda bu konuların kıyısına bile yanaşmamıştım, budala…” Dudaklarını öfkeyle, kanatmak istercesine ısırdı.

“Elbette, bu dahi yazar, bütün öğütlerini imalar ve sembollerin ardına gizleyerek şifrelemiş, zaten aksi takdirde darbenin ilk günlerinde tepelenerek tantuna yollanması işten bile değildi. Tirajı bir hayli az bir gazetede gece servisi editörü sıfatıyla çalışıyormuş gibi görünerek kendisini gizlediğini ve takma isimlerle gazete sütunlarından bana çağrıda bulunduğunu biliyorum. Evet, seneler boyunca onun kaleminden çıkmış her kelimeyi, bir köpeğin sadakatiyle takip edip özümsedim. Fakat geçenlerde korkunç bir şey oldu… Ve zamanının geldiğini anladım. Cenan Evran piçini haklamam gerektiğini anladım.”

“Ne oldu?” diye sordu arkadaşı.

“Maznun Hörgüç’ün çalıştığı gazete bir süre önce herhangi bir açıklama yapılmaksızın kapatıldı. Darbeden tam iki yıl sonra.”

Ahbabı dergi kesiğini elinden çekip alarak açtı ve okumaya başladı.

“Anlıyorsun, değil mi?” diye heyecanla sordu o okumayı sürdürürken birinci aktör. “Biri artık harekete geçmezse Sabetay’ın gözü dönmüş müritleri, bir gün kapılarımıza dayanacak ve biz zavallı, esaret altındaki Türkleri cemselere tıkıp, yallah, evet, kardeşim, doğruca damaltına atacaklar. Hatta belki de topumuzu meydanlarda sıralayıp koyun gibi boğazlayacak, kurşuna dizecekler.”

Duydukları yüzünden şaşkınlıktan gözleri dışarı uğramış Maznun Hörgüç tuvalete gitmek, kaçmak, muhtemelen daha doğru bir tabir olurdu aslında, için ayağa kalkmaya yeltendiği zaman neredeyse masasını deviriyordu. Beynini kemiren uğultudan, aktörün yapmacıklı sesinden, top gümbürtülerinden ve mitralyöz takırtısından kurtulabilmek için kulaklarını tıkadı, hızlı adımlarla, fakat yalpalayarak tuvalete doğru yürüdü.

İç cebinden erguvan renkli kadifeden bir tütün kesesi çıkarıp kesenin bağlarını titreyen ellerle çözdü. Kokain. Gecenin sonunda Hüner, ona keseyi uzatarak gülümsemiş, mutluluğa ulaşmanın esasında ne kadar kolay olduğu hakkında tumturaklı bir nutuk çekmişti.

Sakinleşip kendini toparlamak adına kesenin içindeki bir tutam tozu alçıları çatlamış klozetin üzerine döktükten sonra sırf filmlerde gördüğünden yüz dolarlık bir banknotu acemilikle ve titreyen ellerle boru biçiminde yuvarladı. Ağzı heyecan ve korkudan kupkuru olmuştu. Derin bir nefes alıp banknotu burun deliğine soktu, tozun hepsini burnuna çekip endişeyle yanan alnını sidik kokan sararmış duvara yasladı.

“Sabetay, Sabetay, Sabetay!” diye inledi çaresizce. “Ne zaman peşimi bırakacaksın?”

Başını kaldırdı, sorduğu sorunun yanıtı sanki tuvalet kabinine, belki kubura saklanmış gibi tuvaletin pis duvarlarında ve zemininde bakışlarını gezdirdi. Fayansların üzerine yeşil bir tükenmez kalemle silik, eğri büğrü ve çocukça harflerle yazılmış bir cümle gördü. “Tuvalette sıkıldıysan ananı düşün!”

Tuvaletten çıktıktan sonra üşütük oyuncuların masasından epey uzak, karanlık bir köşe seçti kendine ve başını geriye atarak kokainin vereceği hazzın vücudunu zapt edip ona her şeyi unutturmasını bekledi, sabırla bekledi, fakat meretin hala hiçbir tesiri olmuyordu, en ufak bir şey bile hissetmiyordu. İğrenç ve karanlık adamların püsür ve siğille kaplı kirli elleriyle seyreltilmiş, yutağında acı ve mide buran antibiyotiklerden aspirine kadar her tür ilacın hülasası bir tat bırakan ve bedeninde yoğun ve gerilimli bir titreme başlatan berbat İstanbul kokaini. Bundan birkaç yıl önce pervasızca şehrin batakhanelerine girip çıktığında duyduğu bir söylentiye göre İstanbul’da gramı dört yüz dolara satılan bu şey, aslında kokain bile değildi, Batı Almanya’nın göçmen mahallelerindeki karanlık bodrum katlarda yapılan adi ekstazi, Türk bir kimyager tarafından üretilen fensiklidin ve birkaç ucuz uyarıcının bir karışımıydı. İnsanların bu korkunç eczaya maruz kalmak için niçin çılgınca para saçtığını düşünmeye başladığında ulaştığı vargı, şu oldu: İnsanlar kokain çekmiyordu, onlar, sahip oldukları paranın kirli kokusunu duymak istiyordu. Terin, pisliğin, parfüme bulaşmış ellerin kokusu. Kapitalin içinde binbir nota barındıran kokusu. Kokain ritüellerinin herkesçe bilinen temel düsturuna göre toz çekmek için kullanılan yemyeşil yüzlük banknot, tozu burna çekerek uçma eyleminden daha büyük bir ehemmiyet taşıyordu aslında. Kokain yasallaştırılıp eczanelerde gramı beş kuruşa satılıyor olsaydı, gecekondu mahallelerinde yaşayan sefil serkeşlerden, düşkünlerden ve yoksullardan başka kimse kullanmazdı. Bununla birlikte sokaklarda yatıp kalkan kopillerin çektiği tinerin tenekesi bin dolar olsaydı, İstanbul’un bütün hovarda piçleri zevkten salyalarını akıta akıta tiner müptelası olurlar, partilerde ya da barlarda uçucu gazların cisimleşerek etrafı sarması, beyindeki hücrelerin öldüğüne dair şikayetler ve elde tinere batırılmış ipek bir mendille şık bir restoranın tuvaletinin kabininde uzun süre boyunca oyalanmak çok “a la mode” olurdu. Gençlerin bayıldığı ünlü rock yıldızları tiner çekerken yakalanıp bu durumu anında burunlarının ucunda beliriveren kameralar karşısında caka satarak karşılardı, bunaltı yayan arthouse türünden filmler, yine ekspresyonist bir ressamın, dalgın ve hülyalı bir heykeltıraşın, aşkından deliliğe ve intihara sürüklenen bir şairin ya da asi ve şiddet eğilimi taşıyan bir gangsterin hikayesini anlatırdı, fakat bunların hepsi de tiner bağımlısı olurdu.

“Dediler kim hazan eyyamı geldi vakt-i işretdür, baharından ne buldum kim bulam anun hazanından!” diye can verirmiş gibi haykırdı birdenbire Maznun Hörgüç, elleriyle yüzünü ovuştura ovuştura kabinden çıktı, suratına su çarptı, aynaya bakmaktan çekiniyordu.
İçinde köpürerek kabaran ve ruhuna acımasızca hücum eden dehşet ve şüphe duygularının pençelerinden kurtulduğunu hissetmeye başladığı zaman, Memalik-i Rum’un meliküşşuarası ve mecalis-arası Hayali-i meşhurun bahsettiği vakt-i işretin henüz nihayete ermediğini düşündü ve tezgaha yanaşıp kendine sert, unutuşun kollarına atılabileceği kadar sert bir içki ısmarlamak adına yeterince iyileştiğine karar verdi.

Aslında tezgaha doğru yürürken canı konyak içmek istiyordu, fakat barmen, gülümseyerek ona döndüğünde nedendir bilinmez, en çok tiksindiği içki olan votka ısmarladı. Barmenin uzattığı ufarak kadehi oracıkta bir dikişte haklayıverdi ve sonrasında bir kadeh Hennessy sipariş ederek bardağı eline alıp korunaklı masasına doğru yürümeye başladı. Birden o yokken masaya çöreklenmiş heyula gibi bir gölgenin orada aksıra tıksıra oturmakta olduğunu gördü. İlerledikçe bu gölge figür gitgide aydınlandı ve Maznun Hörgüç karşısındakinin ademoğullarından bir adem olduğunu seçebilir oldu. Saçı sakalı birbirine karışmış, kirli paçavralar içinde, pis yüzünden yaşını okumanın mümkün olmadığı bir adamdı bu. Ayaklarına nereden bulduğu meçhul olan ve bir zamanlar gıcır gıcır binici çizmeleri olması lazım gelen, burnu patlayarak açılmış, ıslanarak kokuşmuş salapuryalar geçirmişti.

“Selamünaleyküm, ağa,” diye karşıladı onu boğuk bir sesle. “Söyle hele, bu mihnet ve azap dolu ıssız köşeye çekilmiş, böyle ne edersin bakalım?”

Maznun Hörgüç, adama ağzı açık ayran budalası gibi baktığını fark ederek silkelenip kendine geldi, rahatsız olduğunu belirten bir imayla boğazını temizledi. Ötekisi istifini hiç bozmamış, oralı bile olmamıştı, öksüre öksüre küt ve nikotinden sapsarı kesilmiş parmaklarının arasında tuttuğu filtresiz sigarasını tüttürmeye devam ediyordu.

“Üzgünüm, bu masada ben oturuyordum ama…” diye söze girişti sonunda daha fazla dayanamayan Maznun Hörgüç.

“Beli ya, biz dahi öyle demiş idik,” dedi ötekisi. “Buyur, bana katıl. Karşımdaki sandalyeye sığarsın herhalde, değil mi?”

Maznun Hörgüç burnundan soluyarak adamın karşısına oturdu. “Benim adım Sadrettin Konyalı,” dedi adam tatlı bir sesle, tebessüm ederek. Maznun Hörgüç, acıyla sancıyan gözlerini adamın pis yüzüne kaldırdı. “Maznun,” diyerek ism-i şerifini bağışladı, lütfedermiş gibi.

Sadrettin, kahramanımızın uyarılmış gözbebeklerini görünce kaşlarını çattı ve bir cıkcıklama eşliğinde başını ıstırapla iki yana salladı.

“Yiğidim, memişhaneye kapandığında hangi zıkkımla ziftlendiysen seni bir hayli çarpmış gibi görünüyor,” dedi. “Yoksa çektin mi, ha? Boşa değildir ki, eskiler kuburda gubar vardır demişler. Gubarilerden misin?”

“Eh, pekala, eğer sivil polis falan değilsen…” diye konuşmaya başladı Maznun Hörgüç, sonra içinde hissettiği anlamsız bir utku yüzünden birden böbürlenme ihtiyacı duydu. “Ara sıra takılırım yani, bilirsin. Gubar değil elbette, kokain.”

“Ne budalaca, ne acı… Veyl olsun!” diye kükredi Sadrettin, masaya yumruğunu geçirerek. Göğsü demirci körüğü gibi inip kalkıyordu, sonra külünü silkmeyi unuttuğu sigarasından uzun bir nefes çektiği an biraz da olsa sakinleşmiş gibi göründü. Konuşmaya başladığı zaman yüzüne tekrar bir gülümseme yerleştirmişti. “Bu haltın beynini nasıl yiyip kemireceğini hiç düşünmedin mi? Burnunun içine doldurduğun bu toz, senin yumuşak ve narin ellerine varana kadar kimlerin bilmem nerelerini onun içine soktuğunu hiç hayal etmedin mi?”

“İçki almak için tezgaha yanaşmadan önce düşünmekte olduğum şey buydu,” diye hakikati tuhaf bir içgüdüyle itiraf etti Maznun Hörgüç. “Ama babalık, toza bilmem nerelerini sokan sapıklar kıssasıyla ne kastetmek istediğini anlayabilmiş değilim açıkçası.”

Sadrettin Konyalı, çevreye, özellikle bar çalışanlarına şöyle bir göz attı, ardından masanın altından bayat bir anason kokusu yayan boğma rakıyla doldurulmuş bir buçuk litrelik bir pet şişe çıkardı. Kapağı süratle açıp kana kana içti, birkaç koca yudum aldıktan sonra kapağı alelacele kapattı.

“1908 Devrimi sonrası romantik musavverlerimizin umutla resmetmiş oldukları illüstrasyonlardan sanıyorum ki haberdarsındır,” dedi şişeyi ait olduğu yere, masanın altına bir kez daha gizlerken. “Önde hürriyet kahramanları Denver ve Revani, ha, tabii bir de vatan şairi Vamık Cemal, sonra kayser bıyıklı yağız komitacılar, arkada kol kola cümle Osmani milleti. Gökte ise elinde Rumca, Yahudice veya Ermenice bir kardeşlik sloganı taşıyan ayın on dördü misali bir melek.”

“Anlamıyorum,” dedi Maznun Hörgüç.

“Boş versene, orospu çocuğunun önde gidenidir zaten hepsi, fakat bu memlekette bütün bürokratlar, o illüstrasyonlara bakarak, en azından o illüstrasyonlardaki temanın hayalini kurarak yetiştirilirler, işte tam da bu nedenle bu memlekette yaşayan insanların burnu hiçbir zaman boktan kurtulmaz. Çünkü Türkiye’de herkes, gökten gelecek o kurtarıcı meleği düşleyerek yaşar. Geçen gece semalarda uçan o meleği düşünürken buldum kendimi. Bu düşünce hoşuma gitti, bembeyaz deryalara doğru var gücümle kürek çekmeye başlamadan önce bir avuç kokaini nereye serptim, duymak ister misin?”

“Yeter, yeter, daha fazla dinlemek istemiyorum,” dedi Maznun Hörgüç. “Divane misin be adam, bu nasıl bir hikaye?”

“İşe girişmeden evvel devasa babatoriğimin üstüne değme züppenin çekmek için can vereceği cinsten bir mal saçtım,” diye keyifle konuştu muhatabının telaşına aldırış etmeden Sadrettin. “Şimdi sen tutup da bana şunu sorarsan, peki, dersen, mirim, senin devasa ve kağşak babatoriğinden bize ne? Estağfurullah, ambarcı filan değiliz, hiçbir şekilde klark çekip er kişiye kesik atmamaktayız, sevgili biraderimiz bizi katiyen yanlış anlamasın. Mevzunun kumbarasında saklı hazine şudur ki, o gece, senin de, özellikle ‘ihtilal’ günlerinde perukar bölüğünden askerler evini basıp sakalını kesmek isteyince sakalını kestirmemek için Birleşik Devletler’e kaçması hadisesi sonrası pekala namını işittiğini düşündüğüm müverrihan-ı zamandan Doçent Doktor Alper Altaylı’nın katıldığı sıkıcı bir televizyon programını seyretmekteydim. Altaylı diyordu ki, tarih boyunca neredeyse bütün milletler, vatanlarını muhayyel ve mukaddes bir kadın olarak tasavvur ederek cisimleştirmişlerdir, bu belit, Türk milletinin müşterek hafızasında da tıpkı bu şekilde yer bulmuştur. Sonra ardıma yaslanıp şöyle bir düşünmeye koyuldum, vatanımızın ruhunun resmedilmiş hali olan illüstrasyondaki o melek, o teleme peyniri gibi düş azdıran karı uzanmış yatıyor, evet, evet, büyülü bir korunun derinliklerinde huzurla uyuyor belki, şu an karşında oturmakla teşerrüf eden bu kösnük hıyarın heybetli gölgesi o biçarenin üzerine çöreklenmiş, karının sırtındaki narin kanatlar, sanki ah u zar ederek çırpınıyor, benim kızışarak çarpılmış, iyiden iyiye kararmış korkunç suratım seçilememekte, fakat elimle tuttuğum malafatı karının mürekkep hokkası gibi ağzına…”

Kısa bir suskudan sonra yüzünü Maznun Hörgüç’e iyice yaklaştırdı ve alkol ve çürümüşlük kokularını taşıyan soluğuyla fısıldadı.

“Siz İstanbullu kerataların kullandığı tozun ne olduğunu öğrenmek ister misin? Arz edeyim efendim, heman, ol babda emr u ferman hazreti men lehül emrindir… Bu kösnük hergelenin ve onun gibi nice kopuğun babatoriklerinin üzerine serptikleri tozu burnuna çekiyorsun. Sen. Hepiniz. Ve onlar malafatlarını toz yığınına saplarken siz birer nefes çekerek uçuyorsunuz. Çıkardıklarında ise aklınızı yitirecek gibi olup biraz daha, yalnızca birazcık daha toz elde edebilmek için çırpınıyorsunuz. Onların yaptığı tek şey ise sizin taptığınız bu toza zekerlerini saplayıp saplayıp çıkarmak, saplayıp çıkarıyorlar, saplayıp çıkarıyorlar…”

Maznun Hörgüç, ağzını kapatıp öğüre öğüre eğildi, eğilmesiyle beraber masanın hemen yanına kustu. Bu iğrenç iş sona erdiğinde telaş içinde etrafa bakındı, müşterileri ve en çok da bar çalışanlarını dikiz etti. Barda bulunan herkes, alkolle dumanlanmış belirsiz bir sohbete daldığından, kimsenin bir şeyi fark ettiği yokmuş gibi görünüyordu. Etrafı kolaçan etmekle meşgulken birden karşısındaki duvara yapıştırılmış eski bir poster kahramanımızın ilgisini çekti. Yuvarlak gözlüklü ve gaga burunlu, kurşunlanarak öldürülmüş bir rock yıldızı olan Englelond diyarından Eoin O’Leannain, sol eliyle barış işareti yaparken bir yandan da koluyla gitarını teknesinden kavramıştı. Maznun Hörgüç’ün içine işleyen duygulu gözleri, sanki doğrudan onun gözlerinin içine bakıyormuş gibiydi, ama asıl ürkütücü olan şey, posterdeki O’Leannain’in tam da göğsünün üzerine dökülmüş kanı andıran bir kırmızı şarabın kurumuş lekesiydi. Maznun Hörgüç, gözlerini yavaş yavaş indirerek posterin altında yazılı olan sözcükleri okudu.

“So long ago… Was it in a dream? Was it just a dream?”

O anda dünyadaki her şeyin berraklaşmaya başladığını hissetti. Elinin tersiyle ağzını silerek doğruldu. Birdenbire elindeki bütün bilmeceleri çözmeyi başarmış bir gizem meraklısı kadar mutlu olduğunu duydu.

Masada ona ahbaplık eden adam, hırıltılarla çınlayan bir öksürük nöbetini atlattıktan sonra bacaklarının arasında tuttuğu şişeden bir yudum daha içti. “Berbat bir şey bu,” dedi. “Böylesine zavallı bir tarz-ı hayat, seni hiçbir yere götürmez. Tozu bırak, senin sorularını yanıtlayacak olan toz değil.”

“Değil mi? Öyle mi diyorsun? Hmm… Peki, cevapları nereden edinebileceğim hakkında bir fikrin var mı?” diye sordu Maznun Hörgüç, bir peçeteyle ellerini ve yüzünü çitilercesine temizlemeye uğraşırken.

“Elbette, dostum. Hakikat pulu, yani LSD, bedenine dolanarak seni hapseden esrar perdesini kaldıracak tek şey. Evrenin bütün sırlarını onun vasıtasıyla sindireceksin, tabii, her kullanımdan önce Kehf Suresi’nin seksen altıncı ayetini okumayı unutmaman gerekiyor.”

“Vay be! Bir torbacı mısın sen?”

Sadrettin gevrek gevrek gülerken göbeği hopluyordu. “Gavurların Timothy Leary’si varsa Türk müptezellerin de Sadrettin Abi’leri var. Ben kendimi torbacı olarak adlandırmak yerine emperyalistlerin kartellerine direnen bir vatansever olarak nitelendirmeyi tercih ederim. Hem Türk milletinin tıpkı o keferecikler gibi gizli irfana ulaşmasının ne gibi bir sakıncası var? Tam olarak bu irfana ulaşmakta gerekli olan şeyi temin eden yardımsever bir vatandaşım, diyelim.”

Maznun Hörgüç, adamın cevaplara erişmek konusunda gayet ciddi olduğunu anlayınca oldukça heyecanlandı. “Kehf Suresi mi? Neden? Ayrıca LSD’yi nereden bulabilirim ki, İstanbul’da duvarları serapa pullarla kaplı bir hippi barı olduğunu zannetmiyorum.”

“Sen benimle şakalaşıyor olmalısın…” dedi Sadrettin, alay dolu bir edayla. “Karşımda oturuyor olmana rağmen bunu söylemen… Ne ayıp. Gel bakayım buraya.” Maznun Hörgüç, boyun eğmiş bir halde sandalyesinden kalkarak masanın öbür tarafına geçti, koltuğa, adamın yanına oturdu. “On yedi yıldan beri türlü çileler çekerek oluşturduğum bir birikimim var,” dedi Sadrettin, Yörüklerin kullandığına benzeyen kıl heybesinden bir albüm çıkararak. “Buna koleksiyon da diyebilirsin. İncelemeye ne dersin?”

Maznun Hörgüç albümü heyecanla adamın ellerinden alarak göz atmaya başladı. “Daha önce buna benzer bir şey görmemiştim hiç. Hey, şu pulun üzerinde Madame de Pompadour’un resmi mi var?”

“Bu gördüklerin, bir şey değil, ahbap,” dedi Sadrettin. “Bu pullar, gerektiği takdirde kamu hizmetine sunmak için yanımda taşıdıklarım. Bütün koleksiyonumu Balat’ta, Ferruh Kethüda Tekkesi’nin yıkıntıları arasında saklıyorum, çuvallar dolusu, türlerine göre ayrı ayrı sınıflandırılmış, molozların altına, hela duvarlarındaki oyuntuların arasına, topraktaki fare yuvalarına zulalanmış binlerce puldan oluşan bir müze. Bağımlılar arasında Ferruh Kethüda Tekkesi’nin harabelerinin olduğu yer, Gerçeklik Dergahı olarak da bilinir. Bu zavallı ülkede gerçeğe ulaşabileceğin tek yer orası olduğu için herhalde.”

Soluklanmak için sözlerine ara verip derin bir nefes aldığında, ciğerleri ıslıkla öttü.

“Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan, aşağıda olana benzer. Gerçeklik, farklı görünümlerle tezahür etse de, aslında hepsi, bir ve aynı özdendir.” Nasır tutmuş parmağıyla albümdeki pulların üzerine vurmaya başladı sertçe. “Hepsi puldur.”

“Anlattıklarından çıkardığım kadarıyla bu pulların hepsi birbirinden farklı gerçeklik düzlemleri yaratıyor, öyle mi?”

Sadrettin evet anlamında başını salladı.

“Çok saçma. Bu olamaz. Gerçek, mutlaktır ve tektir.”

“Evet, gerçek, mutlaktır ve tektir, fakat mutlak ve tek olan bu mefhum, ancak alemde çokluğun varlığı ile kaim olur. Bu çokluktan tek bir şey bile eksilse gerçeklik düzlemi tamamen bambaşka bir hal alarak değişir. Gördüğün pulların bazılarının gerçekliğini aside katılmış ketamin, laudanum ve belladon bileşkesi, bazılarının gerçekliğini ise propofol, midazolam ve roküronyum bileşkesi şekillendirir. Ama hepsi puldur. Bu bileşkeler sayesinde mutlak birin bilgisine vakıf olabilirsin ancak. Farklı farklı, birden çok ‘mutlak bir’lerin bilgisi. Tasavvufla ilgilenmiyorsun, değil mi?”

“Hiçbir zaman ilgi duymadım, tasavvufa da, aside de,” dedi Maznun Hörgüç. “Biliyor musun,” diye ekledi sonra bir müddet duraksayıp, aklına yüklükte bulduğu dosyanın içinde bahsedilenler gelmişti. “Aslında benim ilgilendiğim şey, berş-i filoniyye-i Rumi denilen kadim uyuşturucumuz. Adını duymuş muydun hiç?”

Sadrettin’in yüzünden önce şiddetli ve dayanılmaz bir korkunun gölgesi geçti, sonra, mosmor dudakları handiyse euzübesmele çekecekmiş gibi kıpırdandı. “Berş-i filoniyye-i Rumi mi? O halde bana bunları niçin anlattırıyorsun, üstadım?” diye sordu derin bir ürküyle Maznun Hörgüç’ün gözlerine bakarak. “Hürmetsizlik ettim, beni bağışla. Sen, bu yolu fakirden daha iyi idrak etmiş yüce bir saliksin.” Kahramanımız hayretler içerisinde seyrederken eğilip Maznun Hörgüç’ün elini kavrayarak şapırtılı bir öpücük kondurdu.

“Tamam, tamam, haydi, sakinleş,” dedi Maznun Hörgüç, eline sarılıp kalmış adamın yağlı saçlarını boştaki eliyle tiksinerek okşarken. “İkimiz aşk ve muhabbete doğru uzayan bu tenha yolda birbirine tesadüf etmiş birer talibiz, kardeşiz. Anlatmanı ve bildiklerini benimle paylaşmanı istiyorum.” Kaygıya kapılarak bu tuhaf tanışmanın Mevlana ve Şems’in başından geçen maceralara dönüşmemesini diledi.

Sadrettin doğruldu, kanlanmış gözleri, yaşlarla sulanmıştı. “Sen ne mübarek bir adamsın, pirim! Lütfettiniz, şeref verdiniz.”

Maznun Hörgüç, albümün sayfalarını çevirirken ünledi. “Sadrettin, aferin sana, oğlum, bu, hayranlık verici bir koleksiyon! Şu pul, adamın ormanda bir geyiği düzerken resmedildiği pul, yasak korunun kralı homo sacer’i mi sembolize ediyor yoksa?”

“Elbette ki doğru bildiniz, efendi hazretleri. Fakat kullanıldığında ne gibi etkiler yaratacağı hakkında bir fikrim yok maalesef, çünkü şahsen denemeye, homo sacer’in yalnızlığını, ilahi bir varlık olarak addedilmesine rağmen her an iliklerine kadar duyduğu öldürülme korkusunu deneyimlemeye cüret edemedim. Bu arada Denver Paşa’nın yüzünün olduğu şu pulu da size önereceğimi sanmıyorum. Bir süre boyunca Olimpos’ta güzelim tanrı ve tanrıçalarla ve eski zaman kahramanlarıyla akik, yakut ve zümrütlerle bezenmiş altın taslardan nefis nektar içkisini yudumluyorsun, sonrasında ise adeta diri diri unutulmuş bir yeraltı katafalkına gömülmüş gibi bir azap duyuyorsun.”

“Peki, ya şu geçen gece yuttuktan sonra Türk vatanının ruhu olan masum meleği becermeye kalkışmana yol açan pul nerede?”

“Becermek değil de… Şey… O saf ruhla bir olup bütünleşme arzusu, diyelim,” diyerek mahcup bir edayla gülümsedi Sadrettin. “O pul, bu albümde bulunmuyor. Üzerinde sonsuzluğa yükselen Orhun Abideleri’nin bir tasviri vardı. Kuzeybatı Mikronezya üretimi. Keşler arasında ‘Bumin Kağan’ın bad trip’i’ adıyla biliniyor. Onu da zatınıza tavsiye edeceğimi düşünmüyorum aslında. Diğer pullara nazaran daha kalın ve sert, taşsı bir dokuya sahiptir. Bir puldan çok boğazı yırtarak mideye inen tatsız bir pastili andırır. Yutması zahmetli ve eziyetlidir. Eğer benim fikrimi öğrenmek isterseniz, size şu gizemli dervişin olduğu pulu önermek isterim. Tatlıdır ve yutana delicesine bir keyif verir. Orta Çağ mutasavvıflarının favorisi. Aslında herkese önermem, fakat berş-i filoniyye-i Rumi yutabildiğinize göre…”

Maznun Hörgüç, adamın işaret ettiği yerde o sık ve gölgeli ormanı, ağaçların arasından seçilebilen demir kapıyı, kapının hemen önünde duran ve yüzü olmayan lanetli dervişi, türbeleri hatırlatan serpuşunu ve pıyrım pıyrım hırkasını, bir elindeki kanlı çevganı ve diğer elinde tuttuğu mutlulukla gülümseyen kesilmiş kelleyi gördüğünde korkudan soluğu kesilir gibi oldu. “Cevaplara ulaşmak istiyordun, Maznun,” diye düşündü. “İşte sana fırsat.”

“Bunu almak istiyorum. Ne kadar?”

“Haşa, efendi hazretleri, bu değersiz pulu kulunuzun bir hediyesi olarak kabul etme lütfunda bulunursanız, size ebediyen müteşekkir kalacağım.”

Bir an sustuktan sonra ağır ağır başını eğdi ve bakışlarını saygılı bir tavırla zemine çevirdi.
Maznun Hörgüç, omuz silkti ve pulu albümden sökerek cüzdanına yerleştirdi.

“Sizinle tanışmak benim için bir şerefti,” dedi Sadrettin albümü kaşla göz arasında tekrar heybesinin içine ustalıklı bir el çabukluğuyla tıkarak. “Yalnız, bağışlayınız, fakat haddim olmayarak bendenizden naçizane bir tavsiye, lütfen bundan sonra o boktan tozu çekmeye kalkışmayınız. Nemfomanyak ruh hastaları haricinde kimseye bir yarar sağladığını işitmedim.”

1 Beğeni

Çamlıca ağaçlarının serin gölgelerinden tuhaf bir akıntıyla doğan sis yığını, şoselerde, tozlu asfaltlarda, çapraşık çalı kümelerinin arasında, külüstür otomobillerin kağşamış kaputlarının üstünde sürünerek, kendisini şiddetle ittiren bir fırtınayla beraber tepenin eteklerinden aşağıya inmeye başladı. Evlerden sızan cılız, sarı ışıklar, onu ürkütmedi, aksine, sakinlerini ağırlığıyla boğmak istermiş gibi evleri sıkıca sardı, gövdesini bu evlere hırsla bastırarak üstlerine çöreklendi, fakat bu işle pek oyalanmadı, Beykoz cihetinden ağır ağır yaklaşan bir başka sis yığınını fark edince ona yanaştı, bu diri, güzel sisi arzuyla öptü, sonra aşktan yuttu, uzaklardan gelen buz kokulu sisi, onunla birleşti, Anadolu yakasında eğleşmek, bu hacmi büyümüş sise müthiş bir bezginlik verdi, bir süre sonra denize doğru ilerleme kararı aldı, can çekişerek, koyu kıvamlı pusun arasında, güvertesinde tıpırdayan yağmurun altında sarsılarak, ürkütücü bir anlatıma bürünmüş Rum Denizi’nin kucağında çırpınan, 1977 yılında Haliç’teki tersanede nice mihnet ve eziyet sonucu ancak yapılabilmiş, kıçına kazınmış ismini zikretmek gerekirse M/S İSTANBUL 9, evet, M/S İSTANBUL 9’un kirli yağmur damlalarıyla lekelenmiş penceresinden korku içinde bu feci manzarayı izlemekte olan bir çocuk, annesine ağlaya bağıra işaret etti onu, bizimkisi aldırmadı, hızlandı, denizi İsa Ruhullah misali aşarak yoluna devam etti, Yedikule’deki tenha, zavallı bir bostanı adımlarıyla tepeleyerek, mukaddes Aya İrini’nin nefis atrium’unu ezip üstünde şımarıkça tepinerek, çoğu metruk, yıkıntı halindeki birkaç ahşap evin fasadını yalnızca dokunuşuyla çatırdatarak, yangın yerlerini tapınırcasına fırdolayı dönerek, ardına bile bakmadan Pera’ya doğru yollandı, tonlarca ağırlıktaymış gibi görünen ve durmadan anaforlanan bu yoğun ve metalik sis ırmağı, pencereleri, çatıları, duvarları, pervazları, elektrik direklerini, kaldırım taşlarını, sahiplerinin başlarında uykulu gözlerle, ama ayrıca, bunca pusun arasından çıkagelecek kahhar zabıta alayının hayaliyle tetikte, beklediği, türlü türlü ıvır zıvır sergileyen tahta işporta tezgahlarını, pırıl pırıl camekanları, kuytularında kederli ruhların uğultularının duyulduğu pasajların tozlanıp çamurlanmış yüzeylerini, kedi tüylerini, köpek fışkılarını ve en çok da kaçışan, kaçışan, kaçışan insan gövdelerini keyifle, oburca, tadını çıkara çıkara yaladı, Cadde-i Kebir’i mesken tutmaya niyetlenerek tramvay yoluna değdirdi bir hayli şişkinleyen karnını yavaşça ve bu esnada, yetmezmiş gibi, ürkü verici bir hinlikle ara sokaklara sokuldu, ve nihayet, Sen Antuan’ın azametli siluetinin önünde bükülerek dağıldı, Maznun Hörgüç’ün, elinde Japon minyatürlerindeki sessiz, hayaletsi kadınları andıran narin ve ince bir kadehle, dalgın dalgın, boğulmakta olan Pera’yı seyrettiği “roof bar”ın camlarına yumaklar halinde çöküp onları yükünün altında çiğnerken haz dolu ürperişler eşliğinde dalgalandı. Kahramanımızın sıkıntıyla devirdiği gözlerine neredeyse anlayışlı bir tavırla baktı. “Tanışma partisi, ha? Ah, biçare oğlum benim, ne mide bulandırıcı bir durum. Hatta, bağışla ama, buna katastrofi derler ayol…” Şimdi sis, sanki teessür dolu bir edayla ona bakmakta ve böyle seslenmekteydi şefkatle. Bir sis parçasına kulak asmak istemedi, ne de olsa yeni çağın naşir-i azamı olacaktı pek yakında Maznun, bu haydut, bu habasetten müteşekkil görüngü, onun kalemi değildi elbet, ancak, sisin bu dostane çağrısı haricinde duyduğu tek şey, ardında kümelenmiş kalabalığın dayanılmaz şamatasıydı. Bu şamatadan ara sıra, jack-of-all-trades türünden bazı mahlukların, müminlerin mabetlerinde içtenlikle çığırdığı ilahilere, esrarengiz neşidelere benzeyen, serbest piyasa üzerine, Amerikan rüyası üzerine, ve hiç şüphesiz, tonton, pek sevimli ve bir hayli sivilize başvekilimizin, sanki necip milletimiz, muasır medeniyetler seviyesini fersah fersah aşıyormuşçasına, sadece birkaç yılda yarattığı harikalar üzerine söylevleri seçilebiliyordu, evet, bir sağdan, bir soldan sallandırılmıştı darağacında, oh, ne de güzel olmuştu işte, Evran Paşa’mızın mübarek ellerine sağlık, köylü takımının komünistlik, milliyetçilik filan neyineydi canım, yüce gönüllü, cebi paralı, Frerler Mektebi ya da Sörler Koleji’nde tahsil görmüş, akşam yemeğinden sonra Çaykovski’den, katiyen megastar Tarhun’dan değil, Fındıkkıran dinlemezse uyuyamaz, yazları bu kıraç barbar topraklarından mukaddes Avrupa’ya tarçın, bergamot ve vanilya kokulu kıçını atamadığı takdirde kahrından ölür bu sevgili beyler ve hanımlar, nasırlı ve püsürlü, boklu ve inek gözlü Anadolu köylüsüne hürriyetin ne olduğunu, kalın kafalarına vura vura öğretebilmek için can atmıyor muydu senelerdir nasılsa, hiç… “Her zaman olduğu gibi,” diye mırıldandı acı acı gülümseyerek. “Şimdi de sırt çevirmektesin.” Konuşan kendisi miydi, yoksa sis mi, bu düşünce ürküttü onu, rengi uçuk bir beyaza çalan kadehteki ipeksi sıvıyı bu çılgınca fikirden kurtulabilmek adına kana kana içti, ilk gördüğü yalağa başını gömüveren yorgun bir at gibi, usul usul boğazından aşağı dökülen sıvı, damağında şekerli ve aynı zamanda is ve pirinç lapasına ve bayat gazoza benzer bir tat bıraktı, gırtlağını tatlı kıvılcımlarla menevişlendirdi, kavurup titreşimler bıraktı döküldüğü yerde ve birden durgunlaştı, midesine yayıldı.

“Şey, pardon, Maznun Bey… Ah, evet, sizsiniz. Kolejdendiniz, değil mi, şey, I mean, Humbert Koleji? Takdis edilmiş yüz altıncı dönem?”

Allah belasını versin ki, kolejden falan değildi, hatta ve hatta bu yaşına kadar kudretli devletimize ait olmayan hiçbir yere ayak basmışlığı yoktu neredeyse, mektebe mi, yallah, iki sokak ötedeki, duvarları tezekle sıvanan harap mahalle okuluna, sümüklü palikarya yavrularıyla, suratları adeta çiçek bozuğu otuzbircilerle, nefesi hela gibi kokan kenef taşı dişli ayaktakımının, kahvehanenin önünden geçen herkese uğursuz uğursuz sırıtan kumarbazların, sırf canı çektiğinden bacak kadar veletleri bile paralamak için yer arayan gözü kanlı külhanbeylerinin ve her gece kabuslarına giren korkunç, zift gibi Çingenelerin çocuklarıyla, tatile mi gitmek istiyorsun, ne, geçen ay üst kata taşınan subay beyler her yaz denize mi giriyormuş, oğlum, tatil de ne demek ola ki, unuttun mu, çok olmadı, öğretmenevinin lokantasına gidip tıka basa ziftlenmiştik ne de güzel, ondan mı bahsediyorsun, ne bok yiyeceksin trenle Belgrad’a gidip, bir zamanlar bizim taşra eyaletimizdi orası, boş ver, hem bana bak, artık on dokuz yaşına geldin, eşek kadar oldun, biliyor musun, çalışıp bana, annene, kardeşine bakman gerek aslında, ben senin yaşındayken… züğürt ve hiç utanmadan, üstelik göğsünü gere gere memur babası, mezarında bin kere ters dönsündü inşallah, işte bu düşünceler eşliğinde Maznun Hörgüç, bakışlarını bir anda yanında peyda olmuş çirozca şekle çevirdi.

“Hayati,” dedi adam müstehzi müstehzi, bir tikmiş gibi göz kırparak, elini uzattı, yapış yapış ve kemikliydi eli, Bay Hörgüç’ün irkilmesine neden olacak kadar yaklaştı ve esrarlı bir tavırla fısıldadı, Maznun, adamın sıcak, ve baygın bir ıhlamur kokusu taşıyan fısıltısını, kulamparacı mıdır, nedir, sabır ver Yarabbi, acaba şöyle okkalı ve Osmani bir sille mi aşk etsem nursuz suratına, yanağında hissediyordu, tedirginlikle. “Aslında Hayim, anlarsınız ya, Maznun Bey… Yoksa Elhanan mı, hm? Bizim patrondan ve Hüner’den, yani, Lieber demek istemiştim, uzun zamandır methinizi duyuyorum, bu nedenle isminiz, isimlerin en şereflilerinden biri olan Elhanan’dır, kuşkusuz… Sormuş muydum, kolejdendiniz, değil mi? Beni hatırladınız mı?”

“Ma… Maznun ben. Başkasıyla karıştırdınız herhalde, maalesef.” Garaib-i alemden bu hırtın hala kendisinin elini sıkmakta, hatta, tövbe estağfurullah fakat, sanki zevkle okşamakta olduğunu hissederek elini can havliyle kurtardı adamın elinden. “Sen beni esirge Türk tanrısı… Her yerdeler. Her yerde.” Zangır zangır titrememek için dudaklarını ısırıp, yutkundu durdu bir süre boyunca zavallı kahramanımız, Hayati Hayim ise kınayan, hor gören bakışlarla baktı ona, hatta bir aralık, apaçık bir tiksintiyle başını iki yana sallayacakmış gibi dahi oldu. “Cemaatimizin sahip olduğu akla hayale sığmaz kudrete rağmen, mensuplarının aynı zamanda böylesine ürkekçe davranmasını, hakikaten, kabul edemiyorum. Bağışlayınız, boşboğazlık… Teşerrüf ettim, Maznun…” Birdenbire neşesini yeniden kazandı, tekrar seğirirmiş gibi göz kırpmaya başladı. “Elhanan Bey… Adyo! Al vermos! Kuzu Bayramı’nda bizim fakirhaneye kesinkes bekleriz, hanım, inanın, pek sevinir. Allahaısmarladık.” Ufak tefek vücuduyla, yaşına başına, ve dahi rektumundan püsküllenip saçaklanarak fışkıran kıllarının pişmaniyeye dönmüş olmasına bakmadan, hoplaya zıplaya kalabalığın arasında gözden kayboldu.

Istırapla iç geçirdi Maznun, telaştan kadehi sımsıkı kavramış parmaklarının boğumları bembeyaz kesilmiş, sağlıklı ve yetişkin erkek bireylere göre asgari seviyede gelişen, doğrusunu söylemek gerekirse, kitap ve gazete yapraklarını defalarca çevirmekten, kalem tutmaktan başka hiçbir efor sarf etmemişti bu dal gibi kollar, pazısı bile gömleğinin altından belirmeye yakınsamıştı. “Hüner, ulan, sen de mi? Eh, koca Maznun, nasıl düşünemedin bunu, sen yıllardan beri gece servisinde bokunda eşelenen tavuk gibi sefilane eşelenmekteyken, herifçioğlu mektepten çıkar çıkmaz Bonn’da hariciyeci yazıldı… Zaten Kadıköy Maarifli… Hem de hariciyeci… Monşer… Puşt…”

Birdenbire aklında savrulmaya başlayan yıldırım arkları, sinir uçlarından damarlarına değin zonklamalarla genleşerek, işleyen bir öfke ve gazap dalgası yarattı. “Hay babanın… Patronun odasına giden koridora serilmiş halının her yerinde nah şu kadar heksagram motifleri vardı, peki ya, şişkin memelerinden kara sütler çağlayan keçi gravürlerine ne diyorsun, ama mangırları cukkalama arzundan, kör olasıca, feri yitesice, dağlanasıca gözlerin dönmüş, sulanmış beynin, nicedir işlemez olmuştu, iki Çıfıt’ın karşısında yeldirmesi cart diye apansızın yırtılıvermiş karı gibi tir tir titrerken, kırılıp dökülürken düşünemezdin bunları tabii… Voyvo… Bre yuh olsun ulan sana.”

“Maznun, Maznuncuğum… Sevgili kardeşim!”

Bu hainin, bu münkirin, bu namustan, ardan ve hayadan zerre miskal nasibini almamış iblisin sesine burnundan soluyarak, kulaklarındaki kan fokurdayarak döndüğünde Maznun, Hüner’in yanında, üstündeki tiril tiril, kuzgun karası renginde, muslin kumaştan Chanel elbisenin içinde süzüle süzüle kendisine doğru yaklaşan bir peri gördü, “Oha… Leyl içinde ah ederken nevbaharın bülbülü…” diye aklından geçiriverdi o mısrayı bir anda, epey afallamıştı. “Maznun, hanımefendi seni üniversiteden biliyor, ekonomideydi kendisi, bizden üç dönem üstteydi. Edebiyat dergilerini yakinen takip eder ve şiirlerini takdirle okurmuş o günlerde, senin de burada, aramızda bulunduğunu işitince tanışmak istedi, kırmak olmazdı, değil mi, canım?” Biricik dostu, can yoldaşı, sımsıkı, ebediyete dek tavarişi Hüner’in boynuna atılası geldi o anda, Sabetay’ın izinden gidiyormuş, gitsin anam, gitsin güzelim, ne çıkar, insan, insandı neticede. Kahramanımız, ilk eşi Lale Terakki’yle işte böyle, dudakları aptal bir sırıtışla çerçevesinden taşarak yüzüne yayılmaktayken, mistik, açıklanamaz ve dizginlenemez, “chevaleresque” bir dürtüyle, bön Pardayan’a mı, yoksa Tolstoy’un bir hayli budala, pelvisleri ağrıdan kütürdeyene kadar leylünehar vals yapan karakterlerine mi öykündü bir anlığına bizim hergele, bilmiyoruz, eğilip kadının maddesi rüyadanmış gibi yumuşacık, bembeyaz parmaklarının eklemlerine hafif, uçucu, size dürüst olacağım, esasında devamını getirebilmeyi de içten içe dilediği, bir öpücük kondurarak tanıştı.
Yanakları sanki kan damlıyormuşçasına kırmızı kesilmiş Maznun, kadasetli patronumuz efendimiz Doğan Karangu’nun olanca heybetiyle zuhur etmesiyle birlikte, kadının hayvansı güdülerle sımsıkı yapıştığı elini bıraktı, “Oğlum, Maznun,” dedi Bay Karangu, birkaç dakika önce çıplak elleriyle oracıkta gebertmek istediği adama minnet duyan köpek gözleriyle baktı, özellikle “oğlum” deyişi, şapşalca mutlandırdı onu, “Söyle bakayım, bu baylar, yeni yazarımın görüşlerini merak ediyorlar… Hangi ideolojiye mensuptun sen?”

“Ben…” Bay Karangu’nun arkasında birdenbire beliren pırıltılı kalabalığa ürküyle baktı. “Ben… radikal sermayeciyim (Allah’ına kadar, diye eklemek istemişti, Guerlain kokuları burnuna dolunca vazgeçti.). Memurin taifesinin en büyük düşmanıyım.”

“Memurlara ölüm! Hah-ha-ha!” Sevgili patronu, şen kahkahasını savurduktan sonra purosundan çektiği yoğun ve masmavi dumanları yüzüne üflediğinde, ve gözleri bu dumanlar yüzünden acıyla sulandığında Maznun, mübarek şeyhinin badelemesine mazhar olmuş bir fakir derviş gibi cezbe halindeydi, yüreği kanatlanmak istermişçesine yutağında atıyordu, Doğan Karangu’nun babacan bir tavırla sırtını sıvazladığını hissetti, Lale’ye, bu seçkin topluluğun desteğinden aldığı güçle, elbette, çapkınca bir bakış fırlattı.

Hikayemizi genç çiftin mide bulandıracak derecede duygulu flörtleşmeleri, Beşiktaş sahilinden yürüye yürüye o vakitler kurtların indiği Rumelifeneri’ne kadar Boğaz’ın karanlık sularını seyrederek bütün İstanbul’u el ele adımlamaları, gece eğlentilerinde disko topunun ışıkları çalan müzikle uyumlu bir biçimde bir anlığına sönüverdiğinde hemencecik şapırtıyla öpüşmeye başlamaları gibi saçma sapan detaylarla hem çıngıraklandırıp hem de dallandırıp budaklandırarak siz sevgili okurlarımızı sıkıntıya sürüklemek istemem, böyle konularda tasvire girişmenin lüzumu yoktur, hepiniz sevgililiğin ve evlenmenin ne halt olduğunu gayet iyi biliyorsunuzdur, şüphesiz. Evet, efendim, çok geçmeden, birkaç hafta sonra Lale ve Maznun, Doğan Karangu’nun Bosfor’a nazır lüks otellerinden birinde düzenlenen debdebeli bir düğünle evlendiler, medya dünyamızın ve cemiyet hayatımızın meşhurları, kahramanımızın elbette ki nikah şahidi olan Hüner Hunoğlu’nun hakkı ödenmez gayretleriyle bu düğünde boy gösterdi, arşivlerden 1988 yılının 23 Kasım gününde yayımlanmış gazete nüshalarını bulduğunuzda, Maznun denilen şebeleği, kuyruklu frakının, kıçının iğrenç bir biçimde fırladığı dar pantolonunun içinde şaşkın şaşkın etrafına bakınırken görebilirsiniz, Lale’nin nefti, Mercedes marka otomobiliyle uçarcasına gittiler düğüne, gümbür gümbür çaldı büyük Wagner’in Lohengrin’inden Elsa için bestelenmiş Treulich geführt’ü, Maznun, Michael Jackson, Earth & Wind and Fire veya Bee Gees de çalsın, How Deep is Your Love mesela, çok şey değil, istemişti, fakat kamutaya gazi Kamubuyurum Tüz Bölemi dizelgesinden saylav olarak girmiş pek kıymettar, görende çekiştirme arzusu uyandıran, bir püskülü anıştıran, özenle kırpılmış keçi sakallı kayınpederi ve cümlelerine tıpkı bu kitabı kaleme alan bendeniz zibidi yazıcı, katiyen yazar değil, misali Frenkçe kelimeler sıkıştırmaya bayılan kokona kayınvalidesi müsaade etmedi bu masumca isteğe. Paşazade Terakki ailesine Sultan Hamid devrinde paşalık yapmış dedelerinden miras kalan, adım atıldığında ihtiyarlamış döşemeleri yorgun iniltilerle gıcırdayan, Lübnan dağlarında kesilip Dersaadet’e getirilmiş sedir keresteleri aşı rengine boyalı Yeniköy’deki yalıya kapak attı sonunda bizim aç ve Asyatik çekirge.

Damat, sana bir araba alalım, dediler, yok, efendim, estağfurullah, tomofil ben kulunuz Anadolulu öküzün neyine, diyemedi, bir lümpene yaraşır biçimde avansını alır almaz beybabasına sundu, adamcağız da üstüne birkaç bir şey kattı, siyah gövdesi güneşin altında uğursuzca parlayan bir Cadillac çekildi altına.

Damat, ne yahu bu giydiğin ütüsüz paçavralar, sana esvap gerek, fakat hakikisinden, gazetecisin, dediler, cihanda bir eşi bulunmaz, sanki melaikeden refiki Hüner’in verdiği borç ve hayatında ilk kez girdiği bankadan artık yavaş yavaş yayılmaya başlayan sanı sayesinde kopardığı krediyle, Teşvikiye’nin derinliklerindeki karanlık sokaklarda, o sokaklardaki köhnemiş apartmanların basık odalarında sefil bir hamamböceği gibi yaşadığı meşum devirde, önündeki kaldırımı bilmem kaç defa vitrinine bakıp içli içli göğüs geçirerek adımladığı Arrogance adlı mağazada saatlerce gezindi, Karl Lagerfeld’in, Kenzo Takada’nın, Jean-Paul Gaultier’in ilh… tasarladıkları acayip kıyafetlerden edindi kollarını poşetlerle doldurarak, Lale’nin yanında, her gece başka bir davette, maşallah bir içim su Lale’ye nazaran epey yaşlıca ve geçkin zengin karıların tasmalarından çekiştire çekiştire peşlerinde sürükledikleri zavallı kanişler gibi çaresizce dolanmaya başladı.

Altı ay boyunca, boşanıncaya dek, Holly Golightly adını takarak kandırdı aptal karıyı, sırf bu güzelim yalıda yaşayabilmek, sabahları kestane ve ıhlamur ağaçlarının dallarında coşkuyla ötüşen kuşların seslerini işitebilmek, erguvanlardan ve hanımelilerinden yayılan nefis, baygın rayihalarla ciğerlerini sonuna kadar doldurabilmek, bahçedeki bambu sandalyelerin üzerine tünemişken Marmara’nın sularında yıkanan ay ışığını seyrede seyrede uyuyakalabilmek için, Holly Golightly dedi ona, boyalı dudaklarına ve pudralanmış boynuna ve kendisine muttasıl uzattığı, artık içini kaldırmaya başlamış kekre, meyvemsi krem kokularıyla genzini yakan ellerine usanç içinde öpücükler kondurdukça, kendisinin aşağılık bir Paul Varjak, onun da kart, merhametten yoksun ve aynı zamanda acınası bir 2E olduğunu bütün varlığıyla bile bile.

“No, people don’t belong to people,” diye mırıldandı geceleri dua eder gibi, sigara üstüne sigara yakar ve gerçek ve rüya kadar güzel Holly Golightly’sinin ne zaman gelip kendisini bu cehennemden kurtaracağını şafak sökün edene değin düşünürken.

1 Beğeni

Bir seyahatten eve dönersiniz, loş, uğursuz ormanlardan, dumanlı, karanlık ve ifritler ve perilerin uğrağı bataklıklardan, pis, sinsi toprağını gaddar güneşin ölümcül alevleriyle çağlardan beri hırpalayarak, olanca kuvvetiyle ovalayarak kavurduğu uçsuz bucaksız steplerden, kapkara bir kösnüyle dalgalanarak hücum ettiği yerde et, kemik ve yağ kalıntısı ve ılık, tuzlu ve şapırtılı bir öpücüğün gölgesini bırakan esrarlı denizlerden, eve dönersiniz, sık çalıların haylaz dikenlerinden, gökyüzünün yükünü taşıyamayıp sessiz bir çığlıkla can veren ağaçların kokuşmuş, sefil dallarından, geceleri tenha koyaklarda, dar vadilerde mavi şimşeklerle çakan çeliğin soğuk parıltısından sıyrılarak, ölgün, bitkin, berelenmiş, eve dönersiniz. Kafatasınızın kubbesini pişire pişire eriten güneşin kızışmış, külçeleşmiş, akkor ırmağı, taşlıkta sırtından, sanki zemine serilerek atladığınız, bir zamanlar kar gibi kısrağınızın yamulmuş, yerinden oynamış, çamurlu nalları, insana sıkıntı verici bir uyumsuzlukla takırdarken, kalbinize doğru çağlayarak dökülmeye başlar, eve dönersiniz. Bayatlamış sidik ve zamk kokusu, yoğun bir kıvamla yükselerek burnunuzun köprüsüne değip sızlattığında, delip geçen, yakıp kavuran, bir lahzada kül eden, dokunduğunu tutuşturan, okyanusları bile buharlaştıran zalim güneş, sürtündüğü pencerelerin üzerinde altından döllerini bırakarak semaya ağdığında, güneşin acıtan, sert, saydam ve kızışmış parmakları, arzuyla, hınçla avuçlarınızı ve bileklerinizi ürpertiler eşliğinde okşamaya başladığında, döşeğe devrildiğinizde ve perdeler sıkı sıkıya örtülmüş ve koynunuzda soluk soluğa, delişmen bir kıza dönüştüğünde batan güneş, hummanın örselediği yarık dudaklarını uzatarak öptüğünde dudaklarınızı, ve o esneyen karanlığa, sümüksü çeperlerinden hiç durmadan kaynar, irinli bir sıvı akıtan, yıllar sonra ilk defa sızdığınızda, birdenbire yıldız patlamaları. Güneşin kasılmış etini dişlerinizle kemirdiğinizde, birbirinizin bedenindeki yaraları yalayarak salyanızla sağalttığınızda sonra, kan içinde kaldığında yüzünüz, madensi, pas tutmuş bir tat yavaşça oturduğunda dilinizin bütün pütürlerine, boşaltırken ağzınıza ağır, durgun ve katran gibi safrasını, çöl kumunu toynaklarıyla eşeleyen bir deli aygır gibi eşelediğinizde o som karanlığın kıvrım ve oyuntularını ve deştiğinizde parmaklarınız ve oralarınızla derinliklerini ve duvarlarda yankılanarak yinelendiğinde bakışlarınız ve sesiniz ve sonra hazdan mil çekerek kara duygulu gözlerinize, berinize, yumuşak ve içinden gizemli bir serinlik yayılan yastığın üzerine yığıldığınızda, bir seyahatten eve dönersiniz.

Bir çimdik ter ve buharın seğire seğire, helezoni dumanlarla tüttüğü döşeğinizden yavaşça doğrulur ve sürünmeye başlarsınız, o çıldırmış fahişenin nemli dehlizlerini gözlerinin akı görünene kadar bütünüyle keşfetmekten argın, uzanmaktasınızdır artakalan kuvvetinizle oraya doğru, sancılı vücudunuzu, pis sularını akıtarak patlamış cerahatle kaplı cildinizi, uyku ve baştan aşağı insan salgısı kokan pıyrım pıyrım bir kumaş yığını örtmektedir yalnızca, dans ederek keyifle eriyen bir mumun kurulduğu rahleye doğru, taptaze bir oğlanın fağfurdan kasesi kadar dar mürekkep hokkasına, dört kaşlı, bileği bükülmez, bıyığını balta kesmez bir yiğidin maslahat-ı şerifi kadar keskin divitinizi nefretle, şıpırtılar eşliğinde batırarak, adi ve de sarı saman kağıdına iri iri harf çiziktirir, öğürtülerle harf kusarsınız etrafa, çekincesiz: Quid rides? De te fabula narratur.

Yaaa, hypocrite lecteur, böyle işte.

**

Maznun Hörgüç, kıçı kemirilmiş kalemini bıraktı elinden, yorgunlukla sancıyan parmaklarını kütürdetti ve uykuyu derinden özleyip esneyerek gerindi, birinci sayfasına koca koca harflerle “COOL TURCHIA”, bu başlığın altına da daha ufarak bir biçimde “Son Komitacı Hörgüçzade Maznun Bey’in Tarih-i Hususi’si” yazılmış defterini kapattı, keyifle sandalyesinin arkalığına yaslanarak kıkırdadı, bir sigara yaktı.

Maznun Hörgüç, en üst katında tanışma partisinin düzenlendiği “roof bar” bulunan eski otelin kapılarından o ünlü caddeye çıkıp ağır ağır Taksim Meydanı’na doğru yürümeye başladığında sis, yorgun argın Çamlıca’daki huzurlu yuvasına çekilmiş ve derin bir uykuya dalmıştı. Böyle beklenmedik bir şekilde şöhrete ve paraya kavuştuğu için, bir anda güzel kadınlar etrafında fır dönmeye başladığı için, şimdi kahramanımızın bütün bunlardan dolayı taşkın bir neşeye kapıldığı pek söylenemezdi. Aslında kafasını kurcalayan tek şey vardı: Doğan Karangu’nun yüzünü, iş görüşmesine gidene kadar daha önce hiçbir yerde görmediğine emindi, az önceki partiyle beraber ikinci kez görmüştü adamı; ama iş görüşmesine gittiği günden beri Karangu, her gece rüyalarına giriyordu. Bu işe, yani gazeteciliğe daima karnını doyurabilmek, aç ve açıkta kalmamak için yaptığı bir şey olarak bakmış, acuze mahalle karıları gibi kulaklarına fısıldanarak herkes ve her şey hakkında malumat edinip kulaklara fısıldayarak yine herkes ve her şey hakkında havadis yayan medya dedikoducularından meslek hayatı boyunca uzak durmuştu, bu yüzden sektörden kimseyi, patron veya meslektaş olsun, tanımazdı. Elbette, iyice kafayı çektiği gecelerden birinde televizyon izler ya da gazete okurken Doğan Karangu’nun bir demecine rastlamış olması ve sonrasında bunun, eskilerin deyimiyle “tahteşşuuruna müessirlik eylemesi” ihtimali de olasıydı. Aklından geçen diğer olasılıklar ise her zaman bir saçmalık olarak baktığı istihbarat örgütlerinin zihin kontrolüne yönelik deneyleri hakkındaki söylencelere ilişkindi ki, Maznun Hörgüç, birkaç günde yaşadığı tuhaflıklardan sonra artık bu tür teorileri saçmalık deyip geçiştirerek elinin tersiyle kolayca bir kenara itemiyordu. O gün o odadaki büyülü plakaya baktığında olanları ve kafasında çınlayan cümleyi asla unutamıyordu.

Yürürken havadaki nem sisi gerisingeri Çamlıca’ya doğru sürükleyen keskin bir rüzgarla birleşince cisimlenen soğuk, Maznun Hörgüç’ün cildini ısırmaya başlamıştı. Üşüyen ellerini ceketinin cebine soktu, “Eat Popcorn, drink Coca-Cola, and read Ozgurluk, you fucker!” diye öfkeyle fısıldayarak. Fısıltısı gökyüzü tarafından yutulur yutulmaz, gözlerinin önünde bir kez daha Doğan Karangu’nun antik çağlardan kalma bronz bir büst gibi pırıldayan yüzü belirdi. Parmaklarının arasında adamın binbir çeşit krem sürülmüş kaygan, sıcak ve tiksindirici cildini hisseder gibi oldu. Bu hayalden yüz, büyüdü, büyüdü ve Maznun Hörgüç’ün aklında ve gözeriminde bu yüzden başka hiçbir şey kalmadı. Yüz, porselen dişlerini göstererek sinsi sinsi gülümsedi, gülüş, gittikçe yayılırken sonunda o karanlık ağız açıldı ve konuştu.

“Eat Popcorn, drink Coca-Cola, and read Ozgurluk, you fucker!”

Bu emir, zihninin odalarında çınlayıp çalkalanarak büyüyor, ağız da sanki beynini, ruhunu, olanca varlığını emip yok etmek istermiş gibi, düşüncelerini yakarak küle çeviren korkunç süpernova patlamalarıyla açılıyor, açılıyordu. Nöbet birkaç saniye içinde bir rüya gibi geçtiği zaman, İstiklal Caddesi’nin hemen ağzına ukala bir edayla kurulmuş Institut Français’nin duvarına yaslanarak ürkü içerisinde zonklayan şakaklarını ovuşturmaya başladı. “Sanırım son zamanlarda kendimi çok yoruyorum,” diye düşündü. “Üstelik çok içiyorum, bu kadar çok içmemeliyim belki de… Güzel bir işin var, oğlum, sen yazmana bak, gerisini boş ver. Dünyayı sen kurtarmayacaksın.”

Yaklaşık bir saat boyunca dalgın dalgın Beyoğlu’nun ara sokaklarında yürüdükten sonra kendini Gazhane Caddesi’nde buldu. Rahatlamak adına, eski günlerde olduğu gibi, karşı yakaya geçmeye karar verdi. Belki Bahariye’de dolanarak huzur bulur, belki Moda’da bir kadeh buzlu rakı içerse kendine gelirdi. Hayır, hayır, rakı olmazdı şimdi. Ama endişe edecek bir şey yoktu, kuruntulu, evhamlı olmuştu yalnızca, zor günler atlatmıştı, doğaldı, hem bizim sevgili, hüzünlü ülkemizde gazetecilik yapmak da kolay şey değildi nihayetinde. Herhalde değişen dünyanın bu müthiş ivmesine o da kapılır, en sonunda her şeye alışırdı. Peki, ya bu kabusu andıran sanrılara? Düşünceler içinde Dolmabahçe’ye doğru inerken havayı yumuşatan bir yağmur, serpintiler halinde çiselemeye başladı. Yaprakların üzerinde hafifçe tıpırdayan yağmur damlaları, tatlı bir hışırtı yaratıyor, berisinde camları açık bir otomobilin içinden Bruckner’in meşhur adagio’su gümbür gümbür yükseliyordu, bunların iyiye işaret olduğunu düşündü, gülümsedi. Kahramanımız, ıslık çalarak Berlin Filarmoni Orkestrası’nın enstrümanlarına eşlik ederken ve otomobil, ondan gürleyerek uzaklaşırken, paçalarının süprüntüler taşıyan bir çamura bulandığını fark etti. “Hassiktir, ulan, ananın örekesinde sinle şın bir araya gelsin!” diye bağırdı şoföre. Hiç umudu kalmamıştı.

Dolmabahçe Saat Kulesi’nin çevresinde bütünüyle kara kaygıya teslim olmuş bir halde öylece dolanırken, ruhunun derin ve geri dönüşsüz bir kederin eşiğinde olduğunu anladı. Bu kederi kendisini cinnete sürüklemeden önce hemen durdurabilmek adına yalnızca iki seçeneği olduğunu hayretle fark etti: Ya gidip cebindeki bütün parayı alkole harcayacak, kabuslarını uyutmak için bilincini yitirene, onun pis çığlıklarını susturana dek durmamacasına içecekti, ya da Nişantaşı’ndaki lüks Arrogance mağazasına, eğer bununla yetinemezse başka dükkanlara gidip saatlerce alışveriş yapacaktı (Bu iki eylemin de kendisine süresi yarım gün ve bir gün arasında değişen bir mutluluk verdiğini keşfedince hayreti gitgide arttı). Alkol alıp şuurunu uyuşturmasının ertesinde her seferinde beynine üşüşen sanrıları anımsayınca bu seçeneğe boş verdi. Arrogance’a da gitmek istemiyordu, kıyafet almaktan bıkmıştı doğrusu, bu yüzden civardaki yerlere şöyle bir bakınmaya karar verdi. Beşiktaş’ta alışveriş yapabileceği bir sürü dükkan vardı, bu nedenle gideceği mekanlar hususunda öncelikle bir filtreleme yöntemi uygulamalıydı. “Alışveriş merkezleri,” diye düşündü. Yağmurdan korunmak için hızlı adımlarla yürürken Akaretler’e vardığında aklına birkaç sene önce açılan Büyük Beşiktaş Çarşısı geldi, ismindeki “çarşı” ibaresi bile pek avam duruyordu ama yine de denemeye değerdi.

Çarşı içindeki dükkanların tabelalarını ilgiyle inceliyordu başlangıçta, fakat iki katın zeminini de hevesle teptikten sonra boşa geçen zamanı adına tasalanmaya başladı. Eğer kıyafet almak isteseydi, baştan Valikonağı Caddesi’ne çıkardı, bu çarşıda ise o zamanlarda “orta direk” tesmiye olunan insanlar için zevksiz urbalar satan dükkanlardan başka bir şey yokmuş gibi görünüyordu. Ümitsizlik içerisinde tuhaf bir mimariye sahip olan (Binanın tepesi açıktı ve ortasından yüce ve yaşlı bir çınar ağacı yükseliyordu) ve bir alışveriş merkezine göre tuhaf müzikler çalınan (Mesela şu anda Schumann’ın İki Numaralı Piyano Kuartet’ini duyduğuna emindi) yapının son katına ulaştığında karşısına çıkan mekanın tabelasını görünce şaşkınlıktan irkildi. Bu kadarı da fazlaydı artık: Dükkanın kara renkli tabelasının üstüne kendisine hep şeytani büyü kitaplarını, grimoire’ları ansıtan Gotik font kullanılarak yazılmış “SEVİ SAHAF & HOBİ EVİ” kelimeleri, kahramanımızı dehşete düşürmüştü. Birkaç dakika boyunca tabelaya nutku tutulmuş bir halde baktıktan sonra dükkanın kapısına doğru seğirtti. Farklı görünme çabası güden kolejli züppe oğlanların, hayatın güzelliklerinden bıkmış, budala ve doyumsuz zenginlerin garip ilgilerine cevap verebilmek için hizmet sunan, ağırlıklı olarak çizgi roman, kutu oyunları ve aksiyon figürlerinin satışını yapan, ülkemizin, Silahlı Kuvvetler’imizin irade-i şahaneleriyle ekonomik model değişimine gitmesiyle beraber son yıllarda yeni yeni ortaya çıkmaya başlamış, birkaç defa tesadüf ettiği Nişantaşı’ndaki Dünya Gençlik Merkezi ya da Akmar Pasajı’nın zemin katında sıra sıra dizili muadili dükkanlar türünden, bu topraklarda alışılmadık bir dükkandı burası da.

İnsanın ciğerlerini kesif bir toz ve plastik kokusuyla dolduran, bir hayli geniş ama nedense iç bunaltıcı dükkandan içeriye adım attığında, onlarca dilde çizgi romanın, süper kahramanların acayip evrenlerine dair kitapların, elflerin ve büyücülerin gizemli diyarlarını hikaye eden romanların (Eciş bücüş karakterlerinden Japonca olduğunu çıkardığı resimli kitaplar bile vardı) raflarda sıralandığını gördü. Maznun Hörgüç, yalnızca ihtiyarlara has, hüzün dolu bir hareketle başını iki yana salladı. Yine zamanın dışında hissediyordu kendini. Bundan daha birkaç yıl önce yabancı dilde yazılmış bir kitaba sahip olmak, meraklısı için hayatının dönüm noktası olabilecek bir hadiseydi. Böyle bir durum insana sınırsız bir mutluluk verdiği için genellikle eş dost ve akrabalar tarafından yurt dışından getirilen gofretlerin, çikolataların, hatta bazen çikletlerin ambalajlarını bile biriktirerek gururla ürünün üstündeki yabancı dilde yazılı ibareleri çevresindekilere takdim eden insanlar vardı. Bugünlerde insanlar aynı seviyede bir mutluluğa erişebilmek için Etiler’de ya da Ulus sırtlarında bir villaya, alçakgönüllüyse bir apartman dairesine veya daha da hırs yoksunu ise en azından motorundan kükremeler yükselen Porsche markalı bir otomobile ihtiyaç duyuyordu. Baş döndürücü bir hızla bunların çok daha fazlasına erişen Maznun Hörgüç ise öngörülebilir gelecekte bir daha asla bu kadar mutlu olamayacağının ayırdına vardı, ve bu ansızın gelen farkındalık, onu ürpertti.

“Özel olarak aradığınız bir şey var mı?” diye sordu tezgahtar kız huzursuz bir tavırla. Etrafına bön bakışlar atan bu moruktan hoşlanmamıştı anlaşılan, böyle herifler, gençlerin acayipliklerle dolu dünyasına bir anlık merakla şöyle bir dalmak isterler, fakat bu dünyadan bir halt anlayamadıkları için hiçbir şey satın almadan çekip giderlerdi.

Maznun Hörgüç, bakışlarını sıkıntıyla rafların üzerinde gezdirdi. “Şey, şuradaki şey nedir?” diye bir zincirin ucundan sarkan kehribar renkli taşı avucuna alarak utangaçlıkla sordu.

“O, Zen yolunu izleyen keşişlerin asırlardır kullandığı bir tılsımdır. Yalnızca Fuji Dağı’nın kraterine yakın özel bir toprak katmanının altından çıkarılan bu taş, Amaterasu taşı, sahip olduğunuz tüm negatif düşüncelerden arınmanıza yarar.”

Uzun bir sessizlik oldu. Maznun Hörgüç, üstünde yüzleri boyalı, bu makyajın ceset maskı olarak adlandırıldığını sonraları, medyada “Satanist intiharları” olarak anılan ölümler başladığında öğrenecekti, adamların olduğu ürkütücü bir tişört giymiş tatlı kızın karşısında kendini epey rahatsız hissetmeye başladı, ağırlığını bir bacağından öbürüne verdi, boğazını temizledi gergin gergin. Taşı hala avucunda tuttuğunu fark edince irkildi, ne bırakabiliyor, ne de ilgili görünebiliyordu, aksi gibi kız da bakışlarını hiç kaçırmadan dimdik ona bakıyordu. “Müthiş bir kapitalist,” diye düşündü. “Ümüğüme çöktü, satış yapmadan beni bırakmayacak.”

“Faroe Adaları’nda yaşayan Wiccanlar tarafından üretilmiş yeni bir ouija tahtası geldi. Bu tür şeylere ilgiliyseniz, stoklarda tükenmeden önce alsanız iyi edersiniz.”

“Şey, ouija tahtası nedir?”

Kız bıkkınlıkla derin derin iç geçirdi. Her gün hiçbir şey hakkında bilgisi olmayan geri zekalılarla uğraşmaktan bezgin olduğu her halinden belliydi. Yürümeye başladı, Maznun Hörgüç, kendisine bir şey belirtilmese de takip etmesi gerektiğini anladı. Kendini bir budala gibi hissediyordu.

Sonunda ürkütücü eşyaların sergilendiği bir rafın önünde durdular. Rafın seksiyonu “PARAPSİKOLOJİK AYGITLAR” başlığı altında sınıflandırılmıştı. Kız raftan ouija tahtasını indirirken gördüğü bu tabir, kahramanımızı iyiden iyiye gerginlik ve korkuya sürükledi.

“Yanınızda bir kalem bulundurursunuz ve ouija tahtasının üzerine de kağıt parçaları koyarsınız. Bu şekilde bekliyorsunuz, ama bu şekilde, anladınız mı? Uygunsuz bir biçimde beklemeniz, hürmetsizlik olarak algılanacaktır. Pekala, bu kısmı anladığınızdan eminseniz eğer… Sonra dilediğiniz ruhu çağırıp iletişim kuruyorsunuz, merak ettiğiniz şeyleri soruyorsunuz ve cevapları edinebilmek için ruhun iradesine boyun eğerek kalemi üzerine yerleştirdiğiniz kağıt yapraklarında istediği gibi yönlendirmesine izin veriyorsunuz. Ruh, merak ettiklerinizin yanıtlarını bu şekilde kağıda aktaracaktır.”

“Gayet güzel anlattınız, fakat bağışlayın, lütfen saygısızlık olarak görmeyin… Yani, hakikaten merak ediyorum… Siz hiç… Bunun gerçekten işe yaradığına emin misiniz? Her şeyi öğrenebilir miyim? Her şeyi?”

“Eğer satın alırsanız söylerim.”

Maznun Hörgüç heyecanla iç cebinden cüzdanını çıkarıp ouija tahtasının bedelinden biraz daha fazla bir meblağı kızın ellerine şevkle teslim etti. Acınası bir mukavvadan yapılmış gibi görünen ouija tahtası bir hayli pahalıydı aslında, ama duyduklarından heyecanlanan kahramanımız, aradığı mutluluğa yakın olduğunu ilginç bir şekilde hissetmeye başlamıştı.
Kız söze başladığında, önceki mağrur havasını kaybetmişti, hatta Maznun, o güzelim su yeşili gözlerinde bir korkunun gölgesini görür gibi olduğunu zannetti. “Ruhlar dünyası, dalga geçilecek, eğlenti olsun diye ilgilenilecek bir şey değildir,” diye söze başladı, bir süre suskunluğun sonunda. “Ouija tahtası dükkana ilk geldiğinde meraktan denemiştik. Mesai saatinden sonra, Burcu’yla beraber.”

“Ah, ne kadar da korunmaya muhtaçsın yavrucuğum, kucaklamama ihtiyaç duyduğuna bahse girerim,” diye geçirdi içinden Maznun.

“Açıkçası o akşam ne olduğunu sorarsanız, ben de bilmiyorum. Ama Burcu bir ‘şey’ gördü. Buna eminim.” Kızın tişörtünün vücudunu sıkıca sardığını henüz yeni fark etmiş olmasına şaştı kahramanımız. “Heyecandan dikkat etmedim herhalde,” diye düşündü.

“Bu konuda şakalar yapmaması için onu uyardıkça benimle alay ediyordu. Seans bittiğinde ise isminin Facir Efendi olduğunu belirten bir ruhun geldiğini, ve bu ruhun ona sözle anlatılmayacak derecede korkunç şeylerden bahsettiğini söyledi yalnızca ağlayarak. Zamanların sonu ve bizi ölümsüz ateşiyle vaftiz ederek cezalandıracak ve kurtaracak olan mesih. Ve kıyamet. O gece sadece bunları sayıklıyordu. Bir daha işe gelmedi çünkü o akşamdan beri evinden dışarı adım atamıyor.”

Kızın yanakları duyduğu heyecan ve anlattığı hadiselerin doğurduğu tedirginlikten dolayı tatlı bir pembeliğe bürünmüştü. Şimdi onu kollarına alıp rafların arasında uzun uzun öpseydi, ne olurdu?

“Evet, evet… Anlıyorum sizi.”

O bir komitacıydı. Alçak talihin kendisine kurduğu bu tür tuzaklara düşemezdi, şimdi bambaşka çetrefil hadiselerle uğraşması gerekiyordu, zamparalık etmesi değil. Hem, şu Facir Efendi de kimdi, canım?

“Merak etmeyin, öğütlerinizi tamamıyla tutacağımdan emin olabilirsiniz.”

“Ruhlara inanıyor musunuz?” Kız bu soruyu, boynuna ince bir deri iple asılmış kolyenin ucundaki ters haç motifiyle oynarken sormuştu. Sıkılgan bir tavırla gülümsemeye çalışmıştı. “Bilmem, daha önce hiç düşünmemiştim.”

“Bakın, bu konuda şüpheleriniz varsa, hiç bulaşmamanızı tavsiye ederim.”

“Hayır, hayır, söylediklerinizi harfiyen yerine getireceğim. Bazı cevaplara ihtiyacım var.”

Bu sırada onlara yaklaşan lise üniformaları içinde gözlüklü, sivilceli, leylek gibi bir genç, bu oğlan, Maznun Hörgüç’ün sinirini epey bozmuştu, çünkü doğruyu söylemek gerekirse kızı aslında ruh çağırma seansı için evine davet etmeyi geçiriyordu aklından, konuşmalarını böldü. “Tolkien kitaplarının olduğu bölümde Silmarillion’u bulamadım. Stokta bulunuyorsa getirebilir misiniz?”

Feci bir uyku apnesine tutulmuşçasına nefesinin kesilmesiyle beraber gözlerini açtığında birkaç saat önce masanın üzerine özenle yerleştirdiği ouija tahtasıyla karşılaştı. Ne berbat bir rüyaydı gördüğü. Sandalyede doğruldu ve sızıncaya kadar kendisine ortaokula giderken yaptığı aptalca elişi ödevlerini hatırlatan tahtaya ürkü içerisinde baktı. Zımbırtının arkasında duran Malibu şişesine uzandı, şişe boşalmıştı. Yutkundu, masadaki yayvan, geniş kıçlı kadehin dibinde durgunlukla boğazına akmayı bekleyen süt ve hindistancevizi kokulu tatlı iksirden koca bir yudum alarak duyduğu endişeyi yatıştırmayı denedi. Takatsizce, masadan güç alarak ayağa kalktı, gözlerini ouija tahtasından ayırmadan odada dolanmaya başladı. “Ya gerçekse?” diye mırıldandı yürürken. “Yaşadıklarımdan daha kötüsü olamaz… Evet, olamaz. Dört bir yandan sarıldım. Bu işi çözmem gerek. Bütün bu kabusların üstesinden gelmem gerek.” Kararlılıkla kaşlarını çattı. İçindeki merak kaynaşarak saf bir öfkeye dönüşmüş ve telaşını dindirmişti. Üstünde Givenchy yazan tişörtüyle masanın başına tekrar oturdu ve tezgahtar kızın kendisine öğütlediği doğru pozisyonu almak için dikkatle, yavaş yavaş oturduğu yerde kımıldandı. Kalemi huşu içinde, bir ayini idare eden bir rahibin sükunetiyle, tahtanın üzerine serpilmiş kağıt parçalarının yanına koydu. Her şey tamamlanmıştı, geriye beklemek kalmıştı. “En korkutucu kısım… yani beklemek. Biliyorsun değil mi?” diye fısıldadı içinden bir ses, ama bu sese kulak asmamayı zor da olsa başardı. Tam ellerini tahtanın üzerine, “spatyom kapıları” (Kızdan duymuştu bu tabiri, budalaca geliyordu ona ama kendisinin başka bir şekilde adlandırabileceğini sanmıyordu bu jesti: Başparmakların kafa, iki avucun da kanatmış gibi birleştirilerek ellerin kelebeği andırır bir halde tahtaya konulmasıyla ortaya çıkan anlamlı ve belirli bir devinim) biçiminde yerleştirecekken huzursuzlukla bir kez daha ayağa fırladı, aceleyle bir sigara yaktı, perdeyi elinin tersiyle aralayarak dışarıyı seyretmeye başladı. “Sakinliğini koru,” dedi kendi kendine. “Yirmisini geçmemiş iki tane kız becerdiyse sen de becerebilirsin, oğlum.” Sigarayı yarısında söndürdü, perdeleri özenle sıkı sıkıya çekti, oda, derin bir karanlığa bürünmüştü. El yordamıyla televizyonun üstüne zamanında süs olsun diye koyduğu (Birinin hediyesiydi, hangi salak böyle gereksiz bir ev hediyesi satın alır, muhtemelen Hüner) kristal hazneleri içinde duran mumların fitillerini çakmağıyla tutuşturdu, masaya yerleştirdi. Bütün bu saçmalıkları bir atmosfer yaratabilmek adına yaptığını kendine itiraf etmekten çekiniyordu, bu yüzden bu törensel hazırlığı burada keserek tekrar sandalyesine sindi. Ellerini tahtaya spatyom kapıları biçiminde yerleştirdi ve beklemeye başladı. Yarım dakika civarı bir süre bekledikten sonra “Ee,” dedi bezginlikle. “Ne umuyordum ki zaten?” Bu işe yaramaz şey uğruna o kadar para saçtığı için utanmaya başladı. Kendinden nefret etmemek için kızın bütün ikazlarını bir kenara bırakıp dalga geçmek istedi, aslında tahtayı dizine vurup parçaladıktan sonra üstünde tepinmeyi daha çok isterdi ama her şeye rağmen biraz da ürküyordu.

“Acaba başka şeyler mi söylemem gerekiyor?”

Boğazını temizledi, huşu içerisinde gözlerini yumdu ve saygılı bir tavırla konuşmaya başladı.

“Facir Efendi’nin ruhunu çağırıyorum. Facir Efendi’nin ruhunu çağırıyorum,” diye seslendi, ama hemen ardından ruhu çağırmakla işin bitmediğini, kabrinden çıkarmak üzere olduğu bu ruha sormaya değecek anlamlı bir soru bulması gerektiğini düşündü. “Benim bilmek istediğim… ne desem, bilmem ki… mesela Sabetaycılık üzerine bir şeyler, baktığım her yerde niçin Doğan Karangu’nun korkutucu suratını gördüğüm üzerine bir şeyler. Artık anlamak istiyorum bütün bu sanrıları. Lütfen. Teşekkürler.”

Sözlerini bitirdiği anda ouija tahtası avuçlarının altında sarsılmaya başladı. Gözlerini korkuyla araladı, tahtadan yükselen tuhaf sarsıntıya rağmen kalem, nedense, olması gerektiği şekilde, kağıt parçalarına bir çizik bile bırakmamıştı. Ama… Ama o, buradaydı. “Burada! Evet, burada!” diye düşündü, dehşete düşmüş bir biçimde. Ruhun onu tarif edilmez bir ürpertiye sürükleyen varlığını, şimdi bütün benliğiyle hissedebiliyordu.

Gözlerini tekrar kapadı.

Önce bütün bedeninde onu hırpalamak istercesine düşe kalka savrulan bir esintinin oynaştığını duyumsadı, ısırıcı, kemirici, şeffaf ve iri dişleriyle. Bağırtılar, şenlikli haykırışlar, küfürler. Çocuklara, sokak satıcılarına ve dilencilere has, güneşin ağır ağır çekilmeye koyulduğu öğleden sonraların o uykulu ve gevrek gürültüsü. Bir yerlerden sokağa dökülen bol tükürüklü Arapça bir inilti. Avuçlarında bir madenin soğukluğunu hissetti, bir çınlama işitti sonra. Gözlerini çekinerek açtı, ve gördüğü şey karşısında nefesi kesildi. Aşı renginde boyası dökülmüş, çerçevesi güve yeniğinden bir hayli aşınmış ahşap bir kapının önünde, çın çın öten pirinç bir çıngırağa asılıyordu. Kapının alınlığında eski alfabeyle yazılmış ve çiçek motifleriyle süslenmiş bir oyma vardı. “Hassiktir! Neresi burası?” diye konuştu, hatta, neredeyse viyakladı, korkuyla. “Ulan kapıyı da ben açacaksam sen ne demeye bu evdesin, acuze kız! Cadı! Ruhunu ifritler alsın!” Evden yükselen bağırtı, çıngırağa sarılan ve korkudan titreyen elinin daha da büyük bir şiddetle asılmasına, ve çıngırağın hınçla, daha da yüksek bir tonda ötmesine neden oldu. Sokak kapısına bakan pencerenin perdesini kavruk ve kemikli parmaklar araladı, uğursuz bir göz, kanını donduran bir bakış fırlattı ona karanlıkların içinden. Takunyalı ayaklar ahşap döşemeyi güm güm döverken, adım sesleri, asırlardan beri böcekler tarafından kemirilmekten incelmiş ahşap kapıdan dışarı sızdı, sinirli adımların altında ezilen menteşeler acı dolu bir feryat kopardı, ağarmış saçları karmakarışık bir çelengi andıran bir ihtiyar, eğile büküle onu içeri buyur etti.

“Soyez la bienvenue, efendim… canım efendim… teşrif-i alinizle… bendenize ihsan ü kerem buyurdunuz… bu mihnetgahımızı, bu fakirhanemizi afitab-ı alem-ara misal… ruşen ettiniz… abd-i acizinizi şua-yı mihr-i alem-taba gark ettiniz… lütfedip haber gönderseydiniz… hazretlerine layık olduğu vecih üzere tazim ve dahi tebcil eylemeye itinakar takayyüt ederdik… ah… ev halidir… affediniz… şu taraftan… lütfederseniz…” diye hastalıklı bir sayıklamadan farksız bir biçimde tıknefes konuşuyordu ihtiyar adam, adımlarının altında durmaksızın inleyen evin zifiri karanlığında bir yandan hızlı hızlı yürüyerek ona rehberlik ederken, “şerefyap oldum… mon beau seigneur… pertev-i hüsnünüz… et votre ziyarat… très chaleureuse… ah, lütfen…” Perdeleri sıkı sıkıya çekilmiş, yalnızca bir gaz lambasıyla aydınlanan karanlık odanın tavanında tüllenen mavimsi dumanlar büküle büküle dağılıyordu, ateşin, dumanın ve tütünün ayartıcı kokusu, kaplamaları delinmiş, sökülmüş, sigara yanıklarıyla, kül izleriyle bezenmiş, tahtaları yer yer çeliğin, barutun veya leşçillerin parçaladığı savaş alanında unutulmuş asker ölülerinden fırlayan kemikler gibi fırlayan sedirlerden yükselen çürümüşlüğün kokusuna karışmıştı. “Lütfen,” diye yineledi adam, ve Maznun Hörgüç, bu acayip mekanda yapayalnız olduğunun bilincine vararak, çaresizce sedire çöktü. Oturmasıyla birlikte sanki epey rahatlamış görünen adam, çabuk hareketlerle kaptığı sigara dolu bakır bir tası ona doğru tuttu. “Sigaret? İltifat buyurmaz mıydınız acaba, beyefendiciğim?” İki parmağı kadar kalın filtresiz sigaralardan çekine çekine bir tane aldı.

“Te… teşekkür ederim.”

İhtiyar, kaşla göz arasında bir kibrit çakarak ateşi özenle uzattı, sigaranın ucu çıtırtıyla tutuştuğunda odaya tuhaf, odunsu bir koku yayıldı. “İnşallah bu latif sigaretin lezzetini siz de aimer buyuracaksınız, cüretkarane bu zannı taşıyorum, mon cher. Kulunuz, üç sene var ki, Samos sigaretinden maada sigaret içmemektedir. Oui… J’aime la vie… et les coquillettes… le musette… et la cigarette… heh-heh…” Bir kibrit daha çaktı, hantal ve yağlı bedeni, çalışma masasının ardındaki gıcırtılı sandalyeye yığılırken dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı yaktı. Derin bir nefes çekti, konuştukça boğazında köpüklenen yoğun ve kıvamlı bir balgam birikintisi, halihazırda ciğerden gelen hırıltılı sesini iyiden iyiye çatallandırmıştı. “Sahibü’l hayrat ve’l hasenat son excellence le Prince Karathéodoris de l’île de Samos… taht-ı tesir ve dahi havza-i hükümetinde tarifi namümkün admirable ve dahi considerable fiiliyat sergiledi… il faut le taltif etmek pour ses actions beneficiares… par la Sublime porte… hmm… hmm… absolument…”

“Ben… ben… şey…”

“Buyurunuz, efendim, veuillez poser votre question immédiatement, s’il vous plaît.” Adam, uğursuz uğursuz gülümsüyordu.

“Pekala,” dedi ve derin bir nefes aldı. “Ben tam olarak neredeyim? En son hatırladığımda kendi evimin salonunda oturuyordum, burada ne işim var?”

Sigarasını yutarcasına içen ihtiyar, gırtlağından kesik kesik taşan kahkahayı tamamlayamadan bir öksürük nöbetine boğuldu. İki büklüm olan bedenini derin derin soluyarak tekrar kaldıracak gücü bulduğunda gülümseyen dudaklarının kıyısına gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Ah, efendim… quelle latiphée… très amusante… buraya teşrif buyurmayı siz arzu ettiniz ya…”

“Ne?” Şaşkınlıktan nefesi kesilmişti. “Ben mi isted- arzu ettim?”

“Elbette… aksi takdirde… autrement… fakir, pour zat-ı alileri Cercle d’Orient’da un rendezvous moutantan arranger ederdi… comme je vous l’avais dit… hazırlıksız yakalandık…”

Maznun Hörgüç, duyduğu korku yüzünden vücudunda baş gösteren kasılma, titreme ve spazmlara direnç gösteremiyordu artık. Yüz kasları durmadan seğiriyor, elleri tir tir titriyordu. O kahrolası ouija board, o yaptığı gülünç jest, iletişime geçmeyi dilediği ruhun evinde misafir olmasına mı neden olmuştu yani? “Bir daha o iğrenç şeye elimi sürersem tanrılar üstüme en şiddetli lanetlerini yağdırsın!” diye düşündü.

“Hayır, hayır, korkulacak bir şey yok. Sizi layıkıyla ağırlayacağım,” dedi hayalet gülümseyerek, “hem, şu an ben ölü filan değilim. Gayet de yaşıyorum. Siz, efendim, Möbius Şeridi’nde bir seyahate çıktınız, hepsi bu.”

“Mö… Möbius Şeridi mi?” diye sordu ürküyle.

“Möbius Şeridi, ya. Benimle irtibat kurmaya çalıştığınızda uzay zamanda bulunmakta olduğunuz geometrik uzam, yüz seksen derecelik bir açıyla bükülerek şeridin benim bulunduğum yüzeyiyle birleşti… Et voilà! Benim uzamıma ulaştınız sonunda, miladi 1906 senesinin Darüssaltana’sına, şehr-i İstanbul’una, Kostantiniyye’sine… Kainat, tek tarafı olan bir yüzeydir. Möbius Şeridi, kainatı çepeçevre sarmaktadır. Bu şeritteki gizemli patikalar vasıtasıyla, farz-ı misal, 1963’te Covent Garden’da yürüyen biri, yolunun devamında 2009’da Balo Sokak’ta yürümeyi sürdürebilir. Şeridin düğümlendiği noktalar da vardır…”

“Düğümlendiği noktalar… Bu, ne anlama geliyor?”

“Şeridin düğümlendiği yer, ölümdür. Her an her yerde olmak, aslında hiçbir yerde olmamaktır çünkü. Şimdi bana tam olarak nerede olduğunuzu sorarsanız, bunu yanıtlayamam. Maznun Hörgüç nerede? Bilmiyorum. Ama şeridin üzerinde bir yerlerde olduğu muhakkak. Yürüdüğümüz sürece, inanıyorum ki, en sonunda ona rastlayacağız.”

Maznun Hörgüç yutkundu. Duydukları, inanılacak türden şeyler değildi. “Lütfen artık uyanayım,” diye geçirdi içinden. “Lütfen yine ipin ucunu kaçırarak bir hayli içmiş ve sonrasında salonumda sızmış olayım. O lanetli ouija board’un üstünde uyanayım. Boynum tutulmuş olsa bile dişimi sıkarak bu feci ağrıya katlanayım, ve o habis icadı dizimde kırayım, paramparça edeyim, sonra huzur içinde konforlu yatağıma yollanayım ve güzel bir uyku çekeyim. Lütfen.” Çaktırmadan kendini çimdiklemeye çalışmayı da düşünmüyor değildi, ama çimdiklediği zaman acı çekerse eğer, o zaman ne yapacaktı, peki?

“Biliyorum,” dedi adam, bambaşka biri gibi görünüyordu, saygı uyandıran ve ürkütücü, artık tamamen ciddileşmişti, ve o konuştuğu fırlama ve bir hayli şekerli Tanzimat diyalektini bir kenara bırakmıştı, “şu anda aklında bir sürü soru uçuşuyor, kırk tilki geziniyor. Kolay değil.
Açıkçası bu, benim için de bir ilk… Yani benimle ouija board aracılığıyla ya da ruh daveti celseleriyle bağlantı kuranlar, ölümümden beri çok oldu, ancak bir muhatabımı, böyle kanlı canlı, evimde ilk defa konuk ediyorum.” Başını ağır duvar saatine çevirdi. “Zamanımız az. Bunların hepsini şimdilik bir kenara bırak. İdrak etmeye çalışma, yalnızca dinle! Cevaba idrakle değil, işitmekle vasıl olunur. Ve haydi, artık sorularını sor!”

Maznun Hörgüç, tam bir şey söylemek üzere ağzını açmıştı ki, ihtiyar, hırıldayan sesiyle, hiddetli bir dev misali gürledi. “Kahve! Kahveler nerede?”

Taş sundurmada tıpırdayan nalın geçirilmiş ayakların çabuk ve zarif sesini duydu önce. Sonra, güzel, nefes kesecek derecede güzel ve aynı zamanda belirsiz bir rüyayı andıran yüzü, yaşmağının ince ipeğinin renkli sisleri altında örtülmüş, biçimli vücudu, feracesinin ardında gizlenmiş bir kadın figürü, gaz lambasının ölgün ışığının altında, elinde tuttuğu bir tepsiyle birlikte odaya ışıldayan bir gölge gibi aktı. “Haydi, acele etsene,” dedi ihtiyar ters ters, bir öksürük nöbetiyle vücudu bükülmeden hemen önce. “Ne budala, ne nankörsün kızım! Besle… öhö… büyüt… öhö… donat… öhö… yetiştir… öhö-öhö-öhö… Yahve… öhö… belanı versin! Yıkıl!” Gözleri yuvalarından fırlayan, suratı kıpkırmızı kesilmiş ihtiyar, kadın kahveleri koyup hızlı adımlarla odadan çıktıktan sonra bir süre boyunca paçavraya dönmüş patiska bir mendile kendini kaybedercesine öksürdü. “Biliyorum, mon cher, cette vulgariténin affı n’est pas kabil, ancak lütfen, kerem buyurup küstahane küfran-ı nimet eyleyen bu perdebiruna inayet ve mağfiret ediniz… faquine… coquine… sadece… sinirlerimi oynatıyor bu sakar kız… pfffft… bah oui, elle est rien qu’une pauvre péquenaude!”

Boğazını temizledi. Kadının önündeki sehpaya bir çırpıda koyuverdiği kahveden bir yudum içti, parmaklarının arasından yanan, ve bir türlü sönmek bilmeyen sigara aklına geldi, ondan da sonunda bir nefes aldı. Ciğerlerine inen tatlı dumanı ağır ağır saldığında cesaretlenmişti. “Kızınız mı, efendim?”

Adam, dudaklarındaki balgam ve salya akıntısını silmekle uğraşırken “Pardonnez-moi, mon beau seigneur?” diye homurdandı, sonra toparlandı. “Ha! Şu kız… Yo, rica ederim, zat-ı aliniz bu hilkat garibesine nazar-ı dikkat buyurmaya zahmet eylemeyiniz.” Alnından püsküllenerek fışkıran çalı gibi kaşları öfkeyle çatıldı. “En effet, maalesef, evlatlığım olur. Tamar.”

“Tamar mı?”

“Tamar, ya.” Adam şimdi gülümsüyordu, onu ürperten bir sinsilik saklıydı bu gülüşün ardında. “Günü geldiğinde onunla mutlaka tanışacaksınız zannındayım. Aldığın ilk yanıt.”

“Ne? Bunlar ne demek?”

“Anlama, işit, behey teres!” İhtiyar şimdi öfkesinden burnundan soluyordu. O antika nezaketinden eser kalmamıştı. “Sor!”

“Şey… Sabetay Sevi kim? Sen kimsin? Ve benim sizinle ne gibi bir alakam var?”

“Ah,” dedi adam, tekrar tatlı bir tebessümle kıvrılmıştı dudakları. “Anlıyorum… Hakikati itiraf etmek mecburiyetindeyim, azizim, efendime müsaade buyururlarsa heman arz edeyim: Size ifşa edeceğim hafi vesaik, esasında miladi 1906 senesinde Müsavat mecmuasında neşrolunacaktı. Fakat maatteessüf mecmuanın sahib-i imtiyazı, Régie Turque’ün Elviye-i Selase enspektörü ve dahi bendenizin kıymettar refiki Arif Bey, YHVH’in rahmeti üzerine olsun, o melun Hakan-ı Mahlu’nun irade-i seniyyesi ile evvela gündüz gözile tevkif, saniyen alelacele sefil bir şimendifere atılmak suretiyle dahi şehr-i dil-ara-yı Bağdad’a tebid, af buyurunuz, sürgün edilmişlerdi. Binaenaleyh Müsavat acizane bahsolunan vaka neticesinde kapatılmış olup işbu vesaik dahi zatınız kerem buyurarak sual edene kadar kuşe-i nisyanda kalmış idi.”

Gözlerini yumdu, tekrar açtığında gözlerinin derinliklerinde ürkütücü bir ateş parlıyordu. Uhrevi bir tonda konuşmaya devam etti. “İmdi, Memalik-i Şahane’de meşhur-ı afak olan Sabatay nam müfsid kimesnenin Mehemmed Han rabi gibi sultan-ı cihanın huzurunda şehadet getürüp İslam olmasını zatınıza beyan edeceğim. Lâ ilâhe illallâh Muhammedü’r-Resûlullah sâdıku’l-va’di’l-emîn… Lâ ilâhe ilyâhve Mâşiâhü’r-Mesîhullah sâdıku’l-va’di’l-emîn… Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm ve bihi’l-avnî nesta’în… Baruh atâh adonay eloheynû melek ha’olam… Vayvareh Elohîm et yom aşevî… Vaykadeş oto… Ki bo Şâbât mikol melahto… Aşer bara Elohîm lâsot… Baruh atâh adonay eloheynû melek ha’olam… Bore peri agefen… Elhamdülillâhi’l-lezî şerrefe’l-müşerrefîne bi-teşrîfi’t-tâ‘ât ve’s-seyâhât ve yessere lî arda’l-mukaddeseti’l-bilâdât ve’z-ziyârât ve’s-salavâtü alâ men essese bünyâte’l-kılâ‘ı’ş-şerî‘ati ve kellelehâ bi-esâsi’n-nübüvveti ve’t-tarîka ve alâ âlihi’t-tayyibîne’t-tâhirîne hayrı’l-beriyye ve tuhafi tahiyyât zâkiyât ve salâtü salavât nâmiyât, nessâr-ı zât-ı âlî-sıfât, eşref-i kâ’inât ve ekmel-i mevcûdât, pîşvâ-yı mihrâb, sallû kemâ ra’eytümûnî, reh-nümâ-yı bî-irtiyâb, ol Maşiah (efdalu men nataka) bi’d-dâd üzerine olsun kim anın rû-yı âbında ol Hazret-i ulûhiyyet Mâlikü’l-mülk ve Hâliku’l-eflâk edîm-i arzı ibn âdem içün mesken ü me’vâ-yı latîf edüp benî âdemi cemî‘i mahlûkât u mevcûdâtdan eşref-i mahlûk etdi…"