Bir zamanlar Anatolya Respublikası’nda bir kuşak vardı, ki memlekette gelenektir, değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez, tıpkı tez canlı ataları gibi… şey… bir şaklaban, bir soytarı, bir jester… nisvan-ı Anatolya’nın kalbini çalan, onların, balıksı, ıslak ve soğuk vulvalarına sokulan, başına kargış yağası, ruhunu ilenç parçalayası o yer cücesi… o late nighter… o Serge Gainsbourg en turc… ne güzel söylemişti zamanın behrinde… havanın güzelliğine, evet, havanın güzelliğine, kadınların, ne demeli, eh, evet, baş döndürücü ilgisine, ve bombililerinin damarlarına pompalanan sıcacık kana aldanarak, komünist yazıldılar.
Bu hadisenin siyasi, iktisadi ve dahi içtimai, teferruatlı analizleri, bilmem hangi üniversitenin yayınevi tarafından bilmem kaç yıl boyunca yayımlanan dergilere, Allah aşkına, bir defa olsun okunmadığından kati surette yıpranmamış gazete parçalarına, kitapçılarda hiçbir zaman kimsenin uğramadığı raflara gizlenen, cildi toz bağlamış kitaplara sıkışıp kalmış sayfalar dolusu zırvada, herkesin birbirine bağırıp çağırdığı, saatler boyunca süren televizyon programlarında, kel ve iktidarsız, asık suratlı adamlar ve bir hayli çaçaron, ancak ve ancaktır ki götündeki boku tutamayacak denli sikildiği gün rahatlayacak kadınlar tarafından yapılmıştır, ve kulunuz, bu satırları kaleme aldığı anda dahi, yapılagelmektedir, ‘cause it was meant to be like that, buddy-boy.
Hepimizi ayartan o şey, aynı şey değil midir: Davudi sesi, göğsüne dek sakalı, altın suyuna batırılmış sırmalı esvabıyla Vamık Cemal’i, köprüsünden geçilmesi münasip olmayanı değil, şair olanı, padişah eteği öpmekten Londra’lara, hürriyetperverliğe, gencecik Denver’i, Selanik kapılarından, eskiler ne derdi, müthiş bir halecan, sanki bir seyelan-ı lerzişle, sarp kayalıklarda, koyaklarda, tenha oyuntularda, dere yataklarında beliriveren “hayduk”larla dolu, ecinnilerin, yürek söken cadıların hora teptiği, tekinsiz höyüklerin kaim durduğu dağlara, bilinmezliğin derinliklerine, menhus ademe doğru çalımlı adımlarla yürürken apoletlerini bir hışımla sökmeye iten o şey… O el pençe divan gezen, pespaye kılıklarıyla dahi her zaman bir devlet dairesini anıştırmayı başaran memurların çocuklarını, Kamubuyurum Tüz Bölemi destekçisi ebeveynlerinin gölgesinden koştur Allah koştur kurtuldukları anda, gölgesinde doğdukları tanrısal putları, açık konuşma hususunda şimdilik kararlı değilim, dehşetli, gözü dönmüş bir hiddetle yıkma iştiyakına sürükleyen o şey… Ve şimdi, o ne halt yediğinden haberi olmayan cahil, iliklerine kadar budala ikonoklastların… evet, onların hoppa çocuklarını, kusana kadar, döl ve çamur içinde kıvranarak ölene kadar, kokainin bulanık, pırıltılı sularında boğan o şey… Gençlik. Köhnemiş gevezelikler, lafazanlıklar, ayeti andırır nizamlar zihni doyuramadığında insanın yeri geldiğinde Kur’an-ı Kerim’e, yeri geldiğinde Kapital’e, yeri geldiğinde ise burna akıveren bir avuç toza iman etmesine neden olacak olan şey.
Sebebi her ne olursa olsun, bu kuşak, taşradan çıkıp, örtün, evet, ey şehr, diye çığıran milyonlarcasının çaresiz feryadını öğüre öğüre yutan, o meşhur orospunun rahmine, Kostantiniyye-i Mahruse’nin derinliklerine, hepten talihsizleri ise ancak kıyılarına, koşaraktan vardıkları vakit, bunların bir kısmı, Debussy’nin “arabesque”lerinden farklı bir arabesk müzik icra eden Ataman Ganjaby dinlerken, bir kısmı da beş para etmez sazende makulesinden Böcekler’i, The Beetles namıyla maruf o şebelekleri dinlemekteydi, kusursuz, omnipotent yahut kadir-i mutlak, meşrebinizce seçiniz, devlet-i Türkiye-i şahanelerinin saye-i şeriflerinde, geceleri, tenha sahillerde, Tekel fabrikalarında şişelenmiş, ılık, balçık gibi, boktan Türk birası içtiler, ve kucaklarında Gründrisse, mehtabı seyrederek, ve karanlık Havana tavernalarından menkıbeleri ve kolhozları ve dahi Valentina Tereşkova’nın yayvan, terli domuz gibi kokan amcığını düşleyerek otuzbir çektiler.
Sevgili kahramanımız Maznun Hörgüç, kabullense de, kabullenmese de, bu kuşağın bir mensubuydu, hem de bunun reddiyesine girişecek kadar vaziyetin ayırdına varabileceği raddeye ulaşmadan çok önce. O günlerde biri çıkıp da ona gelecekte bir gün, sadece sıçarken yazı çiziktirerek ayda yüz bin bilmem kaç mangır cukkalayan bir köşe yazarı olacağını söyleseydi, muhtemelen, önce hayretten gözleri fal taşı misali açılır, sonra da bizim sefil Hörgüç, katula katula gülmekten kırılırdı. O günlerde çocuklardan, böyle şeyler düşünmeleri yerine, içinde debelendikleri yoksulluktan övünç duymaları beklenirdi. “Gazeteci” kelimesi küfür gibi algılanır, “yazı yazmak”la hayatını kazanmanın, dağlarda kurşuna dizilerek it misali uluya uluya gebertilen anarşistlere mahsus bir davranış olduğuna hükmedilirdi.
İşin aslı, Bay Hörgüç’ün doğduğu, kulaklarına, büyükbabası tarafından, tarik-i müstakim üzere yaşasın diyedir, ve, bunun, fena halde başarısız bir teşebbüs olduğu aşikardır, ezan-ı Muhammedi ve kamet okunduğu, ve bittabi akabinde, merhum pederinin, yine kulaklarına, nereden duyduğu bilinmez o garip ismi ürpertiyle fısıldadığı andan itibaren, o soğuk şubat sabahında, hatta o yıl, o “annus horribilis”, dünyaya gelen Türk balalarının kamusundan farklı olacağı belliydi, dersek, kari nazarında, Bay Hörgüç’ü kendi muhayyilemizde var ettiğimiz için ona iltimas ediyormuş gibi görünmeyiz, diye tüm kalbimizle umuyoruz…
Öğrenim hayatı boyunca başına bela, hayta arkadaşlarının diline ise, af buyurun, taşak malzemesi olacak o ucube isim, o yer tanrıca yutulası Maznun adı, babası tarafından bulunmuştu. Babası, ömrü boyunca devlet-i Türkiye-i şahanelerine kulluk etmişti, sonraları bu kulluk, memur sanı ile yumuşatılır olmuşsa da, basbayağı kulluktu işte her şeyiyle, kara budundan kapkara bir taşralı olarak haddini bilmiş, hiçbir zaman lütfedilenden fazlasını arzu etmemişti. Bir memur olduğundan muhayyilesi de, cüreti de bir hayli sınırlıydı ve oğlunun da kendisi gibi bir memur olmasını istiyordu, fakat, belki daire şefi, belki de şube müdürü olmasını dileyecek kadar ihtirası vardı yine de, her şeye rağmen.
İşten, gövdesine sahici bir uzuv misali yapışmış çantası kucağında, yorgun argın gelip zamanın hırpaladığı, acınası berjer koltuğa soyunup dökünmeden serildiği zaman, önce bir müddet soluklanır, sonra, harıl harıl ödev yapıyormuş gibi görünen, fakat esasında defterinin arasında sakladığı, meşhur Raşidiye Camii’nin önünde her çarşamba günü tezgah açan bir işportacıdan, uğursuz bir kaldırım itinden bütün haftalığı uğruna satın aldığı fotoğrafta işveyle poz vermiş, icra-i sanat ile meşgul olduğu apaçık, teleme peyniri gibi akça pakça, anadan üryan bir hanımın orasına burasına arsızca bakan gözünün nuru, fırlama oğluna, ah, ne yazık, habersizce döner, “Bana iyice kulak ver, canım evladım,” derdi, derin derin iç geçirerek. “Hep böyle çabalayasın, çabalayasın ki, seni doğuran, doyuran, yaşatan vatanına ve milletine layık olasın… İyi bir adam olasın.”
“İsveçli mi olsa gerektir, Norveçli mi, hmm, bre ne muammadır… Fakat şekerim, bu İskandinav karıları vallahi ve tallahi Cenab-ı Allah’ın prezansına da, egzistansına da en büyük delalettir yahu… Haramın böylesine de uçkur çözülmez mi?” diye mırıldanırdı kendi kendine, babası güzel güzel konuşur, Dedem Korkut’ça nasihat verirken, hain ve habis başını emme basma tulumba gibi aşağı yukarı sallayan, henüz on kış ya görmüş, ya görmemiş, bizim melun-u melain, piç kurusu Maznun…
Bazen, tahammül mülkü yıkılıp çileden çıkarıldığında, haşarı öğrencilerinin köseleyi andırır, kavruk, biçimsiz suratlarına birkaç sille patlatıyor olsa dahi Aziz Bey, kesinlikle hilkaten zalim biri değildi. Şefkatli, güler yüzlü, bürokrasi hınçla, heyula gibi, sanki Salur’un biçtiği ejderha gibi, iman tahtasına çökecek olmasa, neredeyse hakça paylaşımı müdafaa edecek bir karaktere sahipti, eh, artık az çok tahmin edebiliyorsunuzdur, pek kıymettar puşt başkahramanımızın ağzından dinliyor olsaydınız bu pasajı, o tertemiz, onurlu adam için, budala der, geçerdi…
Neyse, efendim, biz, o mürtekib-i kebirenin, o katmerli fasıkın, boğazına değin “deccaliyet”e batmadan önce ne namuslu bir ailede büyüdüğünü tasvire devam edelim, lütuf buyururlarsa, vesselam…
Evet, ne diyorduk, Aziz Bey, fevkalade şahsiyet sahibi, kanaatkar, haşa minel huzur, adeta evliyaullahtan bir adamcağızdı… Hayattaki tek dileği, vatanın, iştihası suret-i katiyede doymak bilmez sunağına hayırlı evlatlar bağışladıktan sonra mütekait olmak, korkunç Anadolu çölünden, Oğuz’un her daim yazgısını mühürleyen bozkırdan güneye, şirin bir sahil kasabasına terk-i diyar eylemek, en nihayetinde yatuk olmak, bütün kaygılardan, ürkülerden azade, edindiği bir parça toprağı ekip biçerek, tabiatla hemhal, yaşayıp gitmekti.
Az çok mürekkep yalamış, Bay Ülgen ruhunu bin türlü ifrit ve hortlaktan ve… börü… şş… kurttan… esirgesin, Hazreti Batur Kağan soyundan gelen her Anatolyalının yüreğini kemiren bu sancılı gayeye, ne yaparsa yapsın, hiçbir zaman ulaşamayacağını kesinkes idrak ettiğinde, çocuklarından birinin olsun, istikbali parlak, itibara şayan bir yaşantıya atılması için var gücüyle didinmeye başladı (Ol meyanda malumatımız şudur ki, Maznun Hörgüç’ün sevimli biraderi Müzahir, ağabeyinin şeytani hırslarından, kafirce, hatta paganca, bilirsiniz, Orta Asya’dan sel gibi dört bir yana hücum etmezden mukaddem, daima kamusal paganik idealimiz olmuştu bu, dünyayı sarsma, yerküreyi adımlarıyla titretme ihtirasından uzak bir hayat yaşadı, Şark beldelerimizden birinde mukaddes doktorluk vazifesini ifa etmekteyken, otuzuncu yaşına bile basmamıştı, bir gün, isot boca edilmiş iki buçuk porsiyon kebabı afiyetle mideye indirdi, biçare, basurunun onulmaz bir hal alması suretiyle lokantanın kenefinde, iç paralayan çığlıklar eşliğinde can verdi…).
Babasının Müzahir için düşledikleri, erkenden sona erdiyse de, bütünüyle gerçekleşmişti, fakat kendisi üzerine kurulan hayallerin hepsi boşa çıkmıştı, değil mi ki, ismiyle dahi biricik olan kahramanımız, eşi benzeri görülmemiş bir personaj olarak, ancak ona biçilmek istenen hiçbir esvabın içine sığmamakla, bütün telkinlere karşı durmakla var olabilirdi, sıvaları dökülmüş, köhne, ufarak bir evle, efendim, ayaklarını yerden kessin yeter bir otomobille, Akçay’da veya bilmem hangi iğrenç mezbelede, rutubet kokan bir yazlıkla, iç bunaltıcı balkonlardan memleketimizin acaib-i alemden birer vesika sokaklarını seyrede seyrede sarhoş geçirilecek bir ihtiyarlık devriyle, horultulu bir uykuda birdenbire çöküveren bayağı bir ölümle değil…
Bizim Masnoun Effendi the Ruthless’ın hatırında, maalesef, mübarek annesine dair pek bir anı bulunmamaktaydı, hoş, artık iyiden iyiye tanımaya başladığınız, bu sapına kadar heteroseksist hıyar, hayatından geçen her kadını, zihninde sadece iki çalakalem kadın eskizi halinde bulundururdu ya, “theotokos”, Tanrı’nın anası, veya “Maria Magdalena”, eh, günaha girmeyelim şimdi kendisine de afili bir tanım bularak, kutsal yengemizdir nihayetinde, orasına burasına Ruhullah üflenmiştir, hafazanallah… Her neyse, onunla alakalı aklındaki yegane şey, dışarıdan eve bir yıkıntı, kirli bir kasırga enkazı halinde girdiğinde, babası henüz evde yokken ders çalışıyormuş gibi görünmek yerine resimli bilmem ne dergileriyle salonun çeşitli köşelerine tünediğinde, sümüklü, pis burnunu, Klineks-i Türki Selpak’la temizlemeyip örme kazağının yenine sildiğinde, dağılmış saç, hiddetten kızarmış bir suratla kendisine “Maznun, canıma yettin artık! Baban eve gelince görürsün…” nevinden ürkütücü kükremeleri, ve buna mukabil, babası eve geldiği vakit, hiçbir şey görmemesiydi.
Ol bağ-ı İrem’de serpilip semiren bu domuz, oldum olası Narsiziyun tariki uyarınca yaşamışsa da, ravii meçhul, amma rivayet odur ki, esatir-i evvelde, Yunan diyarında, kafirleri tevhit üzere, sırat-ı müstakim üzere yaşamaya davetle vazifelendirilmiş, iman ehlinden ve dahi Cenab-ı Kibriya’nın makamına yaklaşabilen salihlerden olan Şeyh Narsizi Hazretleri, kendine meftun olmayanın şirk koştuğunu buyururmuş, gençliğinde isminden hiç mi hiç memnun değildi, etrafındakilere Maznun adının cengaver bir Sasani şahından geldiği palavrasını savuruyorduysa da, kendi tahmini, o dönemde memuriyette taltif imtihanına hazırlanmakta olan muhterem pederinin, hukukun asli mefhumlarına çalışırken maznun kelimesine tesadüf ettiğiydi. Fakat, işte, o “muhayyel” Aziz Bey, hakikatte eve alınacak bir somun ekmeğin bile kara kara hesabına düşen Aziz Bey değil, muhayyel Aziz Bey, takdir edersiniz ki, kahramanımız naşirdir, hayal gücü de dizginlenemez, gözü dönmüş bir aygır gibidir, sanki ol aygırın ism-i şerifi Cihan’dır, tepine tepine oklokrasiye direnir, bir lahzada sırtından atar onun mücessem halini… Neyse, Sayın Hörgüç’ün arkadaşlarının, çevresinin bildiği kadarıyla o muhayyel Aziz Bey, Akkoyunlu Hanedanı’na mensup, taht iddiası bulunmayan küçük prenslerden birinin soyundan gelmekteydi, Türk budununun ilk içtimaiyatçısı olarak kolaylıkla nitelendirebileceğimiz bu kıvrak zekalı prens, Hazreti Fatih, Uzun Hasan’ın ordularını Otlukbeli’nde bozguna uğrattığı vakit, “Koyundan bize hayır gelmedi… Abdülkerim’den hiçbir Türk’e hayır gelmez… Bre varın, ‘buğra’ya dönelim!” diyerek, Hörgüçoğulları namını alıp Anadolu’nun dört bir yanını mesken tutan sülaleyi kurmuştu. Ortodoksinin her türlüsüne karşı olan open-minded ve muhayyel Aziz Bey, Akkoyunlular, Safeviler ve dolayısıyla ezelden beridir Türkmen yatağı olan İran korelasyonu doğrultusunda, Sasani tarihinin vukufuna ermiş, maatteessüf devletine tedrisat sahasında daha büyük hizmetler verebileceğinin farkına varmışsa da, bu ilmi tetkiklerinin hatırasını, yiğitliği de Maznun Şah’ı andırsın diyesiymiş, kan ve çelik ve ateş hakkıyla Hörgüçoğulları veliahdı, gözünün nuru, ciğerparesi evladında yaşatmaya karar vermişti. Kahramanımız, ismini üstüne bina ettiği bu hikayenin, Semitik ünsüzlerle, mim, zel ve nunla örülü bir kelimenin niçin bir Sasani şahına ad olarak verileceği sorusunu biraz daha büyüdüğünde kendisine sual etmiş, çökeceğini anlayarak esefle hassiktir çekmişse de olan olmuştu.
On sekiz yaşına gelene dek yaşadığı en heyecanlı tecrübe, en netameli sergüzeşt, Yakup Biraderler Kitabevi’nin tozlu, yumuşak loşluğunda Hazreti Mesih üzerine neşrolunmuş o esrarlı kitaba tesadüf edişi olan Maznun, on sekiz yaşındayken, adı Cemal miydi, Kemal miydi, neydi, iki paralık bir şairin, af buyurun, müteşairin, şairliğe teşebbüs eden, hatta şairliğe hayasızca kerkinen bir zırtapozun, küçücük beldede hikayelerini rivayet ettiği hanımefendilerin hepsine en azından yüzer kere tesadüf ettiğini rezil bir Türkçeyle belirttiği, Porsuk nehrinin geçtiği kadınlar, show me those juicy pus… tövbe tövbe… her neyse… işte, bu şekilde süregiden dizelerini, pardonnez-moi, herzelerini kendisinden ilhamla yazdığı o kasvetli Anadolu şehrine veda ederek, hikayatımızın mukaddimesinden beridir, mukaddime yerine prolog yazılmasındaki maksat, hergelelikten gayrı bir şey değildir, hiç durmadan size tasvir etmeye, çarnaçar, çalıştığım o namlı orospunun, Kostantiniyye-i Mahruse’nin, şefkatli ve ölümcül kollarına atıldı hevesle…
Bizimkisi neşeyle Boğazlı Üniversitesi’nde, bir sürü cıbırın arasında sciences politiques… ne diyorlar… siyaset bilimi tahsiline başladığında, zavallı Aziz Bey de o pis Anadolu şehrinde kendisine sual edilen “Bölümü ne? Siyaset mi okuyor? Vah, vah, sizin oğlan gomanist mi olacak şimdi ileride?” nevinden soruları “Yok, efendi, ne münasebet… Kaymakam, vali olacak…” kabilinden cevaplar vererek savuşturuyor, bir yandan da, kutsal milli eğitim sistemi elinde zımpara, yıllarca orasını burasını yontarak ehlileştirmeye çalıştığı bu iflah olmaz zaniyi, bürokrasinin göbeğine, memurların piri olan ser verir sır vermez Server Dede’nin şerefli tarikine mıh gibi çakmayı başarıp durulmasını diliyordu aslında.
Aziz Bey’in şakaklarındaki gözenekler yarıldı, bu gözeneklerden pıtrak gibi ak teller fışkırdı, küçük Müzahir, ol zebaniye benzer canavarın diliyle saçtığı zehrin tehdidinden kurtuldu, ahlaklı, terbiyeli bir evlat olma yolunda ilerledi, hakkı ödenmez mübarek anaları, Maznun gitse dahi Müzahir’e gürlemeye devam etti… Bundan gayrı Hörgüç ailesinin mahremini kurcalamayalım, rahat bırakalım, lüzumu yoktur, ey, utanmaz okur, sana sesleniyorum, peşimden gel…
Başlangıçta Maznun, Boğazlı Üniversitesi’nin, taşralı bir bibliyofili dehşete sürükleyecek derecede büyük, vüsatı akla hayale sığmaz kütüphanesinde ona buluğ çağı boyunca musallat olmuş hayaletin, Sabetay’ın izini sürmeye çalışmışsa da, en başta, o eşi benzeri olmayan, sanat gurusu televizyon figürümüzden alıntılar yaparak zikrettiğim gibi, havanın güzelliğine, kadınların, bir kez daha, ne demeli, eh, evet, baş döndürücü ilgisine, ve Ziba Sokağı hamallarınınkine benzer, Langa hıyarından beter, külhani çomağından hallice bombilisinin sanki boğulmaktan morarmış kellesine hücum eden kana aldandı, gemi iyiden iyiye azıya aldı… Kucağında Mehmet Hakimler, Mahya Melaller, sonraları lokal Jacques Prevert’imiz… veya Smirnili mukallidi midir bu Frenk ayyaşın… Bleda Hülagüler, bir yerden sonra Baudelaire, Valery, o lanetli civelek, Rimbaud, her sabah sarsıla sarsıla Marmara’nın dalgalarını yaran Küçüksu vapurunun çürümüş korkuluklarına yaslanarak, şiir yazmaya başladı.
Burada bir lahza soluklanalım, ve meraklı okur için, 1989 yılında Halkalı çöplüğünde gerçekleşen ve kimsenin ölümüne yahut yaralanıp berelenmesine neden olmayan, yalnızca çöplerin arasında eşelenmekte olan birkaç zavallı martının ödünü koparan o meşum patlamada, bin parçaya ayrılıp çoktan toprak tarafından açlıkla öğütülmüş, yitip gitmiş bir defterden, kulunuz anlatıcının eşsiz hafızasının dahi güçlükle kurtarmayı ancak başarabildiği, ana haber bülteni seyircisi dostlarımız için “hip” bir tabir kullanalım, “Boğaz’ın serin sularında” parçalanarak devrilmiş hangi mavnadan, dalgaların gaddarca hırpaladığı hangi sandal enkazından doğan kara duygululukla yazılmıştır, hangi yiğit kaşifin öyküsü okunurken, örselenmiş kağıda sicim gibi gözyaşları boşanmıştır da ilham alınmıştır, “muse” olmuştur, bilinmez, ince, sıkıntılı harflerle kaleme alınmış bir şiiri paylaşalım:
PADRAO
28 Nisan 1974
meçhul bir tekne enkazına,
Cenubi bir yara
düşsün kara böğrüne gecenin
saçlarımız
marşların ucunda sancırken
küfrü kuşanarak rabbe karşı
tur dağı’nda vahiy bekledik
bütün ahitler
bizim ruhlarımızla mühürlendi
ama yetmedi hiçbiri dindirmeye
aç haykırışlarla uçan
kadınları ve ölümleri.
Hadım hukuk, esmer bıçak, yoksul toprak
vah ki enayim kapısı
çöktü aşktan
biz de acıdan solan yerlerimizle hep
esirgeyen ve bağışlayan
tamar’a sığındık.
Atlas’ı geçerken tenimizde ıslandı naralar
gergin leylaklar çatlarken akan inilti
yanık yüzümüzdeki şark çıbanı
bundan.
Hırçın ağzımızda afrika
avuçlarımıza yayılan bir tutam çelik
ademdik, ant içtik ve aldandık
zar attık, kasıklarımızı yele dayadık
Göğsümüze gömülmüş taştan
bir padrao.
M.H.
Maznun Hörgüç, geçmişinden sık sık hicap duyar, ve geçmişte yarattığı asarı bu cinnet ile mali saatlerde, kahramanımız, “Gogolyen bir itiyat” olarak adlandırırdı bu vaziyeti, anında imha ederdi, birkaç sene boyunca her gün, sessizce, ezberden okuyarak kendisiyle övünç duymasına, kendisini, define höyüğünün üstüne tüneyip tozlu rom şişesinden ağız dolusu bir yudum alan bir korsan, sanki Uzun John Silver gibi hissetmesine neden olan bu şiirin de bulunduğu zavallı defterin, uzak bir semtte bulunan bir sokak lambasının dibine fırlatılışı da bu şekilde gerçekleşmişti. Küçüksu’ya doğru, adeta böğüre böğüre ilerleyen vapura sırt çevirerek Gümüşsuyu’na, Teşvikiye’ye, Bağdat Caddesi’ne, taşralı cüreti ve tamahıyla dadanması da bu devirlere rastladı.
Yularını koparıp bozkırdan metropole dörtnala gelen, Yecüc Mecüc kavminden Çingiz çerisi misali muhitatı, ol şehr-i fuhşiyyatı talan eden, Oğuz Kağan soyundan gelme, o kutlu kişinin kurt çalımlı belinden olma Maznun’un hayatını derinden etkileyecek bir olay, bu sıralarda meydana geldi.
Devlet-i Türkiye-i şahaneleri, yarım asırlık cemahiriye ve dahi demokrasi serüveninde, Ulu Önder’in ısrarla işaret ettiği, hakaik-i namütenahiyeden bellediği muasır medeniyetler seviyesini öylesine geçmişti ki, politikacılar “Biraz da göğsümüzde süngü, sırtımızda jandarma postalı dursun canım, demokrasinin gereğidir, ne olacak yani, hiç…” şiarıyla kavilleşerek idare-i umumiye-i vilayat ve dahi memaliki, kuduran cehennemlerin ölmez nigehbanı ordu-yı hümayunumuz efendimize teberru eyledi.
Eylülizmin hüküm sürdüğü o günlerde her şey öylesine müthiş bir süratle gelişiyor ve değişiyordu ki, Maznun Hörgüç’ün ilk gençlik yılları boyunca tüm varlığını, ruhunu adayarak sıkı sıkıya bağlandığı davası, yani ki, dünyadaki bütün amelelerin ittihadını öğütleyen iştirakiyun, o kanını fokur fokur kaynatan, dizlerini heyecanla titreten ideal, olanca manasını birdenbire kaybetmişti. Sergey Neçayev adlı iblisin devrimcinin ödevlerine dair kaleme aldığı maddeleri amentü belleyen, boğuk bir sesle konuşup durmadan somurtarak, aç billaç bol bol zift gibi kahve ve acı Anadolu tütünü tüketerek Bazarov pozları kesen, terör ve kargaşayla, önlenemez bir şiddetle erklilerin ve muktedirlerin, zorbaların ve despotların, mütegallibelerin ve müstebitlerin topunun debdebeli saraylarını başlarına yıkma, o yıkıntıların arasında mahut namussuzları çıplak elleriyle boğazlama, var olan dünyayı ve nizamı yerle bir etme iştiyakıyla tepeden tırnağa ürperen o delikanlı, esasında bu noktada, Maznun Hörgüç’ün hiçbir zaman hiçbir oluşuma dahil olmadığını, ilaç için, bir protestoya bile katılmadığını, kara kuru, soğan kokulu “bacılar” ve temmuzun soluk kesen sıcağında bile sırtlarında parka, donları şapır şapır akan terden sırılsıklam “tavarişler” gibi Cadde-i Kebir’de bir kez olsun bildiri dağıtmadığını, ruhunun yalnızca Proudhon, Bakunin veya Mahno’nun metinlerini okurken kapıldığı hezeyanlarla çalkalandığını belirtmeyi bir yurttaşlık vazifesi addederim, fakat yine de bu, hayal aleminde de olsa, ateşli delikanlı, muhbir ve hafiyelerin, espiyonaj ve işkencenin, ölüm ve ıstırabın kol gezdiği bu devirde, her şeyden önce, iştirakçilikten de önce, narsisizm ehlinden olduğu için, öfkesini yüreğine gömdü, ve bir zamanlar zihninde ölümsüz ve son tahlilde hakça olan bu kardeşlik ülküsünün yitimiyle, kimsenin doğumunu onunla birlikte doğmadığını, ölümünü de onunla birlikte ölmeyeceğini idrak etti, hülasa yegane mutlak hakikatin, şimdi ve ebediyete değin yalnızlık, yapayalnızlık olduğunu anladı.
Adorno’nun, Benjamin’in, Gramsci’nin munis sularına yelken açan, Musaoğullarının temkinliliğine ve uzlaşmacılığına sığınan, ismini vermenin lüzumu bulunmayan ulusal bir gazetenin gece servisinde çalışmaya başlayan Maznun Hörgüç, bir süre bu durakta, yakalarına beyaz renkli kumaşlar dikerek huzur buldu. Evran Paşa’nın devr-i saltanatı sürüyorduysa da, nicesinin boynuna yağlı urgan geçirilmiş, nicesi karnından kurşunlanmıştı, fakat karnaval sona ermişti, işte, ve nihayetinde, oluk oluk kanla takdis edilen devlet-i Türkiye-i şahaneleri, öz evlatlarının etini yiyerek, iştahla yutarak güç bulmuştu, her on yılda bir yaptığı gibi yine dirilmiş, insan usaresine doymuş köklerinin üstünde dinelmiş, dinelmişti.
İşte, hat bilmez kulunuzun bir kez daha musavvirliğe soyunarak tasvir etmeye giriştiği o günlerden bir gün Maznun Hörgüç, ışıl ışıl dükkanların vitrinlerini seyrederek, camekanlardaki aksine bakıp arada bir saçlarını düzelterek, nisvan-ı Anatolya’ya ve dahi bacıyan-ı Rum’a klark çekerek, kaldırım taşları bile elmas tozuna bulanmış gibi pırıldayan Valikonağı Caddesi’ni adımlamaktaydı. Birkaç yıl önce insanlar cebinde Amerikan doları taşıdığı için kodese tıkılırken şimdilerde vitrinleri yalnızca ecnebi işi kıyafetler, çantalar, Allah bilir daha neler, süslemekteydi. Maznun Hörgüç’ün yüreği, gördüklerine karşı taşkın bir takdir ve imrenme hissiyle doldu. Trençkotlar, Fritz Lang filmlerindeki adamların giydiklerini andırıyordu, şu takım elbiseler, Il Gattopardo’nun setinde Alain Delon’un sırtına geçirilmiş olsaydı, hiç mi hiç sırıtmazdı, ayakkabılar gıcır gıcırdı, kaliteli derilerinin üzerinde ışıklar yüzüyordu. İç geçirerek yürümeye devam etmeye niyetlenmişken, buruşturulup yere fırlatılmış bir Birinci paketi gördü. Baştan aşağı Türk ruhunu taşıyan bu paket, çamura bulanmış, yağmur tarafından hırpalanmış, acımasız topukların altında ezilmişti. Sanki bu yeni çağda, onun artık yeri yokmuş gibiydi. Kahramanımız, o aşağılanmış, horlanmış, gözden düşmüş, zavallı sigara paketini, hayatının sonuna kadar, asla unutmayacaktı.
O an kapıldığı hışımla elini paltosunun cebine daldırdı, ve cebindeki paketin içinden maharetle bir Marlboro sigara çıkardı, sinirden titreyen elleriyle güç bela bir kibrit tutuşturabildi, Birinci paketini derin, kalbini sızlatacak kadar derin, aka aka ruhuna yayılan ve sinen ve derin ve iç paralayan bir hüzünle seyretmekteyken sigarasını yaktı.