Yıllar evvel, uzak bir dağ evinde tek başına yaşayan bir genç varmış. Gencin evinin duvarları eski fotoğraflarla doluymuş; tek odalı evinde küçük bir bitki köşesi, pencere karşısında bir çalışma masası, koca bir defteri ve kalemi varmış. Bu genç, her sabah dağ bayır dolaşır; ağır defterine doğayı gözlemleyip bir şeyler karalarmış. Bazen tepeden köye ve insanlara bakıp ders alırcasına düşüncelere dalar, mırıldanırmış. Hava kararmaya yakın, o müthiş ışıklı evleri, sokak lambalarını ve dağları izlemeyi beklermiş; sonra doyamadan dağ evine geri dönmek zorunda kalırmış. Yorulan genç, sandalyesinde biraz soluklandıktan sonra zihninde beliren ışık ve heyecanla gününü yazarmış.
Günlerden bir gün, bu hayattan sıkılan ve her şeyin aynı tempoda devam ettiğini fark eden genç, aniden gecenin bir yarısı dağ evinden çıkıp en tepeye doğru yola koyulmuş. Sonunda tepenin uçurumunda oturup köyü izlemeye başlamış. “Köy bu gece de sessizdir,” diye düşünerek uzun ve derin dalışlara geçmiş: “Yarabbi, ben neden buradayım şimdi? Neden köyüme gitmek yerine yabancı gibi onu uzaktan izliyorum? Tabi ya… Gidip ne yapabilirim ki? Yapabileceğim şeyler belli. Burada en azından sessiz, sakin, huzurlu ve özgür bir hayatım var, değil mi?”
Tam o sırada, yanı başındaki çalılıktan gelen bir kıpırtıyla düşünce aleminden gerçek aleme dönmüş. Yavru bir dağ ceylanı… Gözleriyle yavrunun annesini aradı fakat bulamadı. Zavallı ceylan açlıktan ve soğuktan tir tir titriyordu. Genç, yavruyu öylece terk edemedi; kavradığı gibi dağ evine götürdü, kalan sütünü ona verdi ve battaniye ile onu ısıttı. Kendine gelen yavru, gencin etrafında dolaşmaya, kucağına oturmaya başladı. Genç de ceylanı okşuyor, onunla sohbet ediyordu. Böyle geçen bir iki aydan sonra çok iyi arkadaş olmuşlardı.
Sütleri bitince sabah yola koyulup ıslıkla çobanı çağırdılar. Genç, güzel çobana, "Hayırdır
kardeşim, bu dağda ne arıyorsun tek başına?" derken, çoban yavru dağ ceylanını görüp gencin elinden aldı ve okşamaya başladı. Genç, çobana biraz para verip yarın aynı saatte ceylan için süt ve yiyecek getirmesini rica etti. Teklifi kabul eden çoban, ertesi sabah aynı saatte gencin istedikleriyle karşısındaydı. Genç, çobana teşekkür edip oradan uzaklaştı.
Sonra genç ve yavru dağ ceylanı, tekrar tanıştıkları tepeye çıkıp manzarayı seyretmeye başladılar. Gencin acısı derinleşmiş, yalnızlığı bu yavru ceylanla bir nebze hafiflese de içi hâlâ kan ağlıyordu. Koca defterine yazıyor, yazdıklarını okuyordu. İçinden çıkılmaz bir ruh hali içindeydi; gece gündüz düşünüyor ama soruları ya cevapsız kalıyor ya da aleyhine işliyordu. Mahkemesi bitmeyen genç, dağ ceylanına bakıyor; ceylan da ona… Uzun süre bakışan dostlar arasında ayrı bir iletişim vardı.
Derken yavru dağ ceylanı konuşmaya başladı: “Arkadaşına bu kadar seni düşündüren nedir? Bu kadar gerçek bir derdin var ise neden birine anlatmıyorsun?”
Genç şaşkınlıkla, “Kime anlatabilirim ki? Daha ben kendim emin değilim halimden; bir de bunları insanlara söyleme cesaretini nasıl gösteririm?” dedi.
Ceylan, “Emin olamıyorum dediğin nedir, anlamıyorum. Her his gerçektir, kendine çok fazla yükleniyorsun,” derken genç, “Ne demek doğru değil?” diyemeden şaşkın şaşkın arkadaşına bakmaya başladı. “Sen nasıl konuşursun?” dedi hayretle.
Yavru dağ ceylanı, “Sen istemedin mi bir mucize olsun? İşte ben senin mucizenim. Şimdi senden ricam; koca kitabına son sözlerini söyleyecek olsan neler söylerdin, onu yazman.”
Genç hiç üşenmeyip derinlere daldı ve yazmaya başladı. Daha sonra ceylan arkadaşlarını ıslıkla çağırıp gencin üzerine yolladı. Genç neye uğradığını şaşıramadan uçurumu boyladı; yuvarlana yuvarlana çobanın sürüsünün önüne düştü. Dağ ceylanı arkadaşının yazdıklarını okumaya başladı. Satırlar şöyleydi:
Ansızın habersiz atıldığım bu dünyada,
Dünyaya gelmeye rızam olup olmadığı sorulmadan buldum kendimi bu cengamenin içinde.
Evet suçluyum, bunun maalesef farkındayım; kendim yalnızlığı, hiçliği seçtim
Görünmemeyi seçtim. Görünmediğimde canım yanmasına rağmen yapamadım hiçbir şey; çünkü olan olmuştu hep.
Ne zaman adım atacak olsam, rüzgârın savurduğu tozların üzerinden kalktığı bir taş parçası olarak kaldım.
Bir şey anladıysam bu dünyada, o da gerçekten vicdansız olmak gerektiğiydi.
Ansızın uyandıran dünya,
Uçsuz bucaksız götüren bir yol,
Yakalanmayan binlerce saat,
Sahi, nerede açtık gözümüzü?
Tanrıya giden bir adres var mı?
Amaç ne ki hayatta?
Bir kuş olsak ne değişir mi?
Özgürlüğe kanat çırpsak,
Yine mi olmadı demeyi bıraksak mesela?
Değişim mi, devam eden mi?
Her zaman doğudan gelmiyor insan,
Batıdan da doğmayı bilmeli diyorlar,
Kuzeyden esmesin, güneyden esmeli.
Tabularımız;
Olmayan, oldurmayan, öldürmeyen bir…
Şiiri ile bitti koca kitabın son sayfası. Genç ölmüş ve gömülmüştü bile. Bu sırada yavru dağ ceylanı arkadaşının mezarına geldi: “Çok güzel yazmışsın be… Ama sen ne ölü denecek kadar sağdın bu dünyada, ne de sağ diyecek kadar canlıydın; tam bir geçiş arasındaydın. Şimdi ya hiç olmayı ya da hayatına burada son vermeyi seçebilirsin.”
Genç, “Bu dünyada cehennemi yaşamak yerine ahirette gerçek cehennemi tadarım, çünkü ikisi de yakıcı zaten. Ben hiçim, günahım vardı biraz o kadar,” dedi. Genç öldükten sonra emelleri bir melek tarafından tartıldı ama gencin günahı da sevabı da yüksek çıkmakla kalmadı; bir kefe daha eklendi tartıya: Pişmanlıklar tartısı. Bu hepsinden ağır basanıydı. Genç, ahiretin boşluğunda kala kaldı; tıpkı eski hayatındaki gibi.