Dilistan

Her geçenin umursamadan baktığı harabenin yıkık kapısına duran adam başkalarının zor duyacağı iniltileri dinledi bir süre.

“Sen kimsin?”

“İlyas, buranın isim babası ve Tanrı’nın sevgili kullarından biri.” Adam içeri girdi. Viran bir kilisenin yarı çökmüş Nef’inde yürümeye başladı. Mihraba vardığında abartısız ve zarif bir hareketle eğildi. Mihrabın arkasına yürüdü. Eliyle duvarı itince bir aralık belirdi. Aralıktan içeri karanlığın içindeki karanlığa girdi.

“Neden buradasın?” ses derinden magma tabakasının altından geliyordu sanki.

“Efendini bağışlamanı istiyorum.”

Sessizce indiği basamakların sonunda mağarayı andıran bir yerde durdu. Karşısında elinde asası üzerinde kocaman cübbesiyle duran bir gölge belirdi. Dışardan gelen adamın küçük bir hareketiyle iki yanda kandiller yanmaya başladı. O zaman gölgenin yüzünün sadece kemikleri kalmış, saçları tel tel, oval yüzlü, sivri çeneli birini gördü.

“Dilistan, kendine ne yaptığına bir bak” dedi. Kadının bakışları adamın elindeki aynaya kayınca acı dolu bir çığlık toprak duvarlarda kayboldu.

“Behçet Bey, O benim efendimdi ben de onun odalığı. Peki O hayallerimi ruhumu ve namusumu çalan bana yaptıkları için pişman oldu mu” dediğinde bir yalvarışı andıran ürkek bir erkek sesi duyuldu

“Evet, bin kere evet.”

“Senin çektiklerin bana çektirdiklerinin yarısının yarısı bile değil” bu defa seste öfke vardı. Öyle ki uzaklarda bir yerlerde patlayan gök gürültüsü destek oldu sanki.

“İznin buraya kadardı. Şimdi hepsini serbest bırak.”

“Ya bırakmazsam…”

“Tanrının iradesine karşı gelemezsin.” Adamın el hareketiyle üzerindeki yeşil cübbe açıldı. Genç, yaşlı, kadın, erkek sayısız ruh acı içerisinde kıvranıyordu. Yalvarmaları en katı kişilerin gözlerinden yaş getirecek kadar hüzünlüydü. Kemikli yüzün iyice içeri çökmüş göz çukurlarında yaşlar belirdi.

“Tanrı iradesine karşı gelemem” dedi. Üzerindeki cübbeyi sıyırdı attı. Onca ruh sevinç içinde havaya karıştı birkaç saniye içerisinde eridiler yok oldular. Adam bir kere daha karşısındakine aynayı verdi. Sarı saçlı pembe tenli güzeller güzeli bir genç kızın mavi gözlerinde yaşlar vardı. “Dilistan, hadi gidelim” dedi. Birkaç adımda rutubetli duvarların içinde kayboldular.

“Samipaşazade Sezai üstadımıza saygıyla”