Dipsiz Sarnıç

Uzaklarda yatsı ezanı okunalı çok olmuştu. Adam kalın perdeyi araladı dışarıya baktı. Dolunay ortalığı iyice aydınlatıyordu. Servi ağaçlarının koyu gölgeleri “daha ışık… daha ışık” der gibi huşu içinde sallanıyordu. Mezar taşları gölgeleriyle gizemli bir hava veriyordu etrafa. Hafız İsmail Efendi bu Durdu Kabristanı’nın yanındaki kâgir evde uzun yıllardır oturuyordu.

Hafız İsmail Efendi, Mekteb-i Hamiyet’te vazifeliydi. Yıllardır kendini kanıtlamış hatta çevreye nam salmış biriydi. Eskiden beri terbiye konusunda sertti. Müsamaha göstermiyordu. Şimdi devir değişmişti. Veliler çocuklarına karşı koruyucu oluyorlardı. Bu yüzden okulda şımarıklık, lakaytlık iyice artmış velhasıl nizam intizam kalmamıştı. Bu sabah haddini aşan ahmak veledi falakaya yatırmıştı. O da dayanıksız çıkmış bayılmıştı. Çocuk fenalaşınca yardımcısı olacak olan Topuz Hafız hastaneye götürmüştü. Öğleden sonra da o mel’un olaylar başlamıştı. Çocuğun aile efradı gelip mektebi basmışlardı. Yaşanan arbede yüzünden arka kapıdan zor kaçmıştı. Gözlerini tekrar kapadı. Az önce duyduğu lakin ehemmiyet vermediği sesi tekrar duydu. Ses çocuk sesiydi. Burada kabristanda çocuk ne arardı ki hem de bu saatte.

Euzu besmele çekerek yerinden kalktı. Ayet-el kürsiyi okuduktan sonra pencereyi açtı geceye, karanlıklara doğru üfledi. Ortalığı dinledi tabiatın seslerinden başka ses duymadığı için içi rahat bir şekilde tekrar kapattı. Elinde uzun tespihi oturduğu yerde hafifçe uyuklamaya başlamıştı ki sert bir ses duydu, irkildi. Rüya mı gerçek mi ikilemini yaşadı. Sesi tekrar duyunca kapının vurulduğunu anlamıştı. Yerinden kalktı, kandilini aldı kapıya yöneldi. Felak ve Nas surelerini ince dudakları arasından dökülmeye başladı. Karşıda avlu kapısının yanında çalıların arasında bir gölge gördü. Ay ışında zor fark ediliyordu. Seğirtti. “Dur” dedi ama dinleyen kim. Derinden gelen bir kıkırdama duydu sadece. Aldırış etmemeye karar vermişti içeri girmek üzereyken evinin damına bir taş daha düştü. Taşlanıyordu.

“Oraya gelirsem bacaklarını kırarım.” Karanlığa sesin geldiği yöne haykırmıştı. Kıkırdama durmadı. Elindeki kandili eşiğe bıraktı ve zayıf bacaklarıyla bahçeye daldı. Gölge yaklaşmasını bekledi. İsmail Efendi yaklaşınca tekrar koşmaya başladı. Avlunun dibindeki karanlık binaya varınca durdu. “Seni Yezit seni oyun oynamak istiyorsun ha. Oynayalım bakalım.”

Gölge binanın yanına varınca tekrar durdu. Adamın yaklaşmasını bekliyordu. Gölgenin tepeden tırnağa siyahlar giymiş bir çocuk olduğunu anlayınca iyice küplere bindi.

“Seni terbiyesiz, seni ahlaksız eğer yakalarsam kulaklarını kesip gözlerine yama yapacağım” Aralarında birkaç metre mesafe kalınca çocuk karanlık binanın kapısını araladı, bekledi. Adam durumun ciddiyetini anlayınca

“Tamam yavrum, tamam evladım öfkem geçti kızmayacağım.” Kapı aralığında çocuk bir kere daha kıkırdadı ve mehtabın soluk aydınlığından kulübenin karanlığına geçti.

Avlunun mezarlık kenarında yoldan uzak köşede bir sarnıç vardı. Ağzının genişliği iki kulaç kadardı ama derinliğini bilen yoktu. Kimin ne zaman yaptırdığının bilinmediği geniş ve derin bir sarnıç rivayete göre en kurak mevsimlerde bile kurumamıştı. Çevreden fazla merak eden edenler olduğu için ve su alacağım diye kazayla içine düşenler çoğaldığı için sarnıcın çevresine bu kulübeyi yapmışlardı. Her daim sürgülü olan bu kapıyı o çocuk nasıl açtı anlamadı. Çocuğun ardından içeri girdi.

İçerisi zifiri karanlıktı. Gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi birkaç saniye. “Velet neredesin?” Buraya birkaç defa girmişti. Nefesini tuttu ne bir ses ne de yankısı vardı. Duvara yaslandı. Ortada sarnıcın etrafında bele kadar yükselen bir taş duvar vardı. Yine de kenardan hareket ediyordu.

“Evladım gel dışarı çıkalım.” Az önce duyduğu gibi kıkırdama oldu karanlığın içinden.

“Etme eyleme yavrum gel seni evine götüreyim” dedi. Karşılığı güçlü bir boğuk ses olarak geldi. Sanki birini boğazlıyorlardı. Kenarda duvarın çatıyla birleştiği yerden gelmişti ses. İnancı tam olsa da dizleri titriyordu. Dişlerinin takırdamasına engel olamıyordu. Aklına İsrafil geldi, kıyamet geldi. Hemen ardından her kılığa girebilen Lain Şeytan geldi aklına. Bir daha euzu besmele çekti burada olan lanetliler varsa kaçsınlar gitsinler diye.

“Ne halin varsa gör” Geri döndü aralık olan kapıdan çıkıp gitmekti niyeti. “BAMMM” kapı hızla kapandı. Tüm gücüyle zorlasa bile açamadı ahşap kapıyı. En sonunda dayanamadı gözlerini kapadı ve diz çöktü. Yüksek sesle yalvararak

“Benden ne istiyorsunuz, sizlere karşı bir kötülüğüm, saygısızlığım olmadı.” O an içten ve güçlü bir kahkaha duyuldu.

“Molla Efendi, işte sen busun. Gaipten gelen seslere teslim olan, küçücük çocukları falakaya yatırmaktan utanmayan biri.” Yaşlı adam ne diyebileceğini bilemedi. Korktuğu gibi çıkmamasına sevinmeli miydi yoksa alay konusu olduğuna kızmalı mıydı? Ama birden hiddetlendi. İçinde bir yerlerde sessizce duran bir güç harekete geçmişti.

“Deyyus” dedi bağırarak. “Hangi cüretle benim gibi bir mübarek zatla uğraşıyorsun. Çarpılacaksın”

“Onların henüz çocuk olabilecekleri hiç aklına gelmiyor mu?” bu defa başka biri konuşmuştu.

“Ben kimseye hak etmediği bir ceza vermedim. Ailelerin şımarttığı veletler hariç.” İçinden gelen kara güç sayesinde cesareti yerine geliyordu.

“Ne âlâ valideler pederler şımartsın muallimler zorluğunu çeksin. Üstelik ben Maarifin emrettiği, kanunların nizamların izin verdiği kıstasta davrandım.”

“Ya küçücük Tahir’e yaptıkların” İşte şimdi ne diyeceğini bilemeyecek durumdaydı. O biraz aşırı oldu demek isterdi ama yapamadı.

“Olan oldu yapabileceğim bir şey yok” dedi tekrardan. Sesindeki sakinlik özür diler havadaydı. O zaman karanlıklar içindeki sesin sahibi ve yanındakiler ortaya çıktı.

"Topuz Hafız, sen olduğunu bilmem gerekiyordu. Bugün mektepte de işleri karıştırdın zaten. Ali Çavuş, Molla Ahmet, siz neden katıldınız bu teyatroya.

“Sana birini dur demesi gerekiyordu”

“Haklı olduğumu gördünüz değil mi? Sizin gibi saygısızların başını ezmek gerekiyor. İşte ben bu havada olanları mesuliyetsizleri, ahmakları ve dahi şımarıkları erkenden seziyor ve gereğini yapıyorum” Yaşlı adam diz çöktüğü yerden kalktı. Yüzü daha da kararmıştı. Çatık kaşları asık yüzü uzayan sakallarıyla kor gibi parıldayan gözleriyle karanlıkta korkunç görünüyordu. Adam bambaşka biri olmuştu. Belki de öz benliğine dönmüştü. Sesi perde perde yükselerek konuşmasına devam etti.

“Siz faniler benim kim olduğumu biliyor musunuz ki. Ben Yüce Erlik’in oğlu Karış Hanım, karşımda diz ey çökün faniler” dedi. Elinde kendi boyunda bir asa belirmişti. Asasını yere vurdu. Tok sesin her duyulmasında zelzele oluyordu sanki.

"Şimdi üçünüzü de kurban alacağım ve Yüce Erlik’in oğlu Karış ile alay etmek neymiş anlayacaksınız. İki adam ve yanlarındaki çocuk donup kalmışlardı.

“Yanıma gelin ve önümde diz çökün” dedi. Ses kesinlikle karşı gelinemeyecek tondaydı.

Öfkeme yenik düşeceksiniz" son kelimelerin korkunç sesi sarnıcı örten kulübenin tahtalarını sarstı. Uzaklarda olanlar gök gürlediğini zannetmiş olabilirlerdi.

“Verin çocuğu bana” Molla Ahmet’in koruyucusu olan Ali Çavuş araya girdi.

“Vermem o benim himayemde. Bu vesileyle senin nasıl bir kafir olduğunu daha iyi anladık.” Ali Çavuş’un dudakları kıpırdamıyor ve sesi derinden geliyordu.

“Molla Ahmet’i verin bana. Bu gecenin kurbanı o olacak. Onu dipsiz sarnıcın içine atacağım. Babam Erlik çocukları çok sever. Sonra sizleri bir böcek gibi ezeceğim. Şansınız varsa ruhunuzu teslim edersiniz. Yoksa kalan ömrünüzü yatalak bir şekilde geçirirsiniz.” Bütün etkiye rağmen Ali Çavuş direniyor çocuğu vermiyordu.

“Ver!!!” Sesi kulübede patladı. Ali Çavuş’un kolları gevşedi. Molla Ahmet, birkaç adım ilerledi.

Yaşlı adam çocuğu kucakladı. Yüksek sesle kadim dilde ilahiler söylüyordu. Çocuğu ağır hareketlerle sarnıcın buz gibi suyuna bıraktı. Çocuk yavaşça karanlık suların içinde kaybolmaya başladı. Önce ayakları ardından gövdesi kayboldu. Çocuğun sesi çıkmıyordu. O küçük omuzları da yuttu. En son başı kaldı. Molla Ahmet derin nefes aldı. Simsiyah saçları da kayboldu suların içinde. Ali Çavuş’un ve Topuz Hafız’ın gözlerinde yaşlar belirdi. Zevk dolu bir bağırış daha yankılandı gecede. Karış Han kötülüğünün zirvesindeydi.

“Şimdi sıra sizde” İki yetişkin bir şey yapamamanın çaresizliğiyle öylece kalakalmışlardı.

Sarnıcın içerindeki sular dalgalanmaya başladı. Önce birkaç kıpırtı ardından derinden gelen güçlü dalgalar suları fırtınadaymış gibi çalkalıyordu. Karış Han’ın şaşkınlığı korkuya dönmeye başlamıştı. Sarnıç çalkalandı sağa sola şiddetle vurdu ve birden patladı. Tavanı parçaladı. Bir minare boyu yükseldi. Ardından sarnıcın soğuk ve karanlık suyu üzerlerine yağmur gibi indi. Suların öfkesi geçtiğinde kucağında Molla Ahmet’le genç bir adam peydahlandı. Kocaman kasları olan iri yapılı kısa saçlıydı. Belinden yukarısı çıplaktı. Boynunda kutsal taşlardan oluşan bir kolye vardı. Az öncesine kadar esip gürleyen Karış Han tekrar dizlerinin üzerine çöktü.

“Talay Han… Suların, ırmakların, denizlerin yüce efendisi.” Talay Han, ağır adımlarla kucağındaki çocuğu adamların yanına bıraktı. Molla Ahmet, şaşkınlıkla çevresine bakınıyor neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Talay Han, yerde olan adamın yakasına yapıştı. Hiçbir şey demeden adamı boş bir çuval gibi çekti aldı, yere çaldı. Sarnıcın çevresindeki yarım duvarda durdu hala olayların etkisinde olan iki adama ve çocuğa,

“Gidin. Gidin ama unutmayın ki siz kötü bir rüya gördünüz.” İsmail Efendi’yle birlikte kuyunun sularına daldı. Talay Hanla birlikte sularda çekildi asırlık sarnıçtan. Yerinde kapkara bir oyuk kalmıştı. Talay Hanın sesi derinlerden tekrar duyuldu. Uzaklaşın." Bir dakika geçmemişti ki yer sarsıldı. İki adam ve çocuk gerilere kaçtılar. Sarnıç toprakla kayayla doldu. Ali Çavuş, Miralay’ına ne diyeceğini düşünüyordu. Sanki orada hiç sarnıç yokmuş gibi oldu. Hafız İsmail Efendi’yi bir daha gören olmadı.

1 Beğeni